AddThis Social Bookmark Button


inShare Kişisel Gelişim Kitapları Kişisel Gelişimi Engelleyebilir mi?

Kişisel gelişim kitaplarının ve kişisel gelişimcilerin  giderek arttığı günümüzde, kitap okuyanların sorunlarını genel olarak çözemediği görülmektedir. Kitap sayısı arttıkça sorunlar da artıyor gibi sonuca bile varılabilir. Bunun nedenleri üzerinde biraz ama önemle durmak gerekir.

Kişisel gelişim kitaplarının okunmasının temel nedeni kişinin kendi yaşadığı hayatta çözemediğini düşündüğü sorunların varolmasını düşünmesidir. Bu sorunlar kitaplarla çözülmeye çalışıldığında sorunlar devam edebilmekte ve hatta artması ihtimali de ortaya çıkabilmektedir.

Böyle bir durum mantıksız gibi görünebilir. Ama fark edilmesi ve öğrenilmesi gereken noktalardan biri beynimiz mantıklı olarak çalışmamaktadır.

İlk ve genel olarak bakılması gereken bir yazar neden kitap yazar. Yazarın kitabı yazma nedeni birçok sebeplerden olabilir. Tarihe geçmek için, para kazanmak için, meşhur olabilmek için, uzmanlık alanındaki bilgileri aktarmak için, insanlara hayatlarını daha kolay yönetebilmeleri için, başkaları da yaptı ben de yapabilirim diyebilmek için, yayınevinin önerisi ile kitap yazabilir. Yukarıdaki her içeriğin sonuçları da farklı olacaktır.

Ancak son zamanlarda kitapların fiyatları düşürülmekte ve kitap için sarfedilen emekler değersizleştirilmektedir. Değersizleştirilmek süreci toplumun her alanına uzun zamandır yayılmakta ve kitaplar da bu sürece uygun olarak bir süreden beri değersizleştirilmektedir.

Yazar kişisel gelişim kitabı yazarken kendi hayatı ile ilgili içerikleri ve  sonuçları, farkında olmadan kitabın cümleleri arasına ilave etmektedirler. Böylece  kitabı okuyan kişi de farkında olmadan kitabı yazan kişiye ait stratejileri kendi sorunlarını çözebilmek için uygulamaya başladığında ortaya istenen sonucun çıkmadığını da görecektir. Çok kitabı olan yazarlar açısından bakıldığında bu istenen bir durumdur. Zira çözülmeyen sorunlar yazarın sonraki yeni kitaplarının okunmasını sağlayacak müşterileri de yaratacaktır. Bakıldığında çok kitaplı kişisel gelişim yazarları her kitapta sorunları çözmeye çalışmakta, hatta kendilerince çözmekte, ancak okuyan kişinin sorunları çözülmeden artarak devam etmektedir.

Bu sebepten bir kişisel gelişim kitabı okunurken yazarın kendi içeriklerinin fark edilmesi ve bunların zihinsel etkisinin ortadan kaldırılması gereklidir.  Önemli olan bir kitaptaki içeriksiz bilgilerdir ve bunların sayısı da 4-5’ten fazla değildir. Böylece önemli olan yazarın içeriksiz stratejisi ne, bunu fark edip, bu stratejinin kendi hayatımıza uygulanabilirliğini sorgulamaktır.

İkinci olarak kişi sorunlarını çözmek için kitap okurken farkında olmadan kendisine, kendisinin sorunlu olduğu mesajını da vermektedir. Kitap uzun zamanda ve bir çok kereler ele alınarak okunmaya çalışıldığında kişinin kendisine verdiği “sorunlusun” mesajlari çoğalacak ve kitaptaki bilgiler beyine aktarıldığı halde, bunlar kullanılamayacaklardır. Siz bir arkadaşınıza sürekli olarak “sorunlusun” mesajını verdiğinizde arkadaşınızın size nasıl davranacağını sadece bir düşünün, ortaya çıkan sonuç sizi şaşırtmasın.

Üçüncü önemli olan nokta ise biraz daha önem arzetmektedir. Sorunlarını çözmek için kişisel gelişim kitabı okuyan kişinin “ayrışmış” ya da “dışlaşmış” olduğunu söyleyebiliriz. Zihinsel olarak ortaya çıkan bu ayrışma sebebi ile kişi kitabı okurken aynı zamanda içeriğe bağlı iç konuşmalar ve sorgulamalar da yapacaktır. Bu iç konuşmalar bilgileri sorgulama ve yargılama şeklide olabileceği gibi, kitaptaki kelimelerin çağrıştırdığı bağlantılar ile zihin başka şeyleri düşünmeye başlayacaktır. Kişilerin çoğunlukla “konsantre olamıyorum” dediği sonuçların nedeni de iç konuşmalar ve çağrışımlardır. Aslında “konsantre olamıyorum” diyen kişiler farkında olmadan aşırı şekilde konsantre olmakta ve farkında olduğu akılları karıştığı için çağrışımlar farkında olmadan yapılmakta ve başka şeyler düşünmeye başlamakta ve kitaptan kopmaktadırlar.

Ayrıca ayrışmış bir kişinin kendisi ile kurduğu içsel iletişimdeki ses tonu da doğru modelde iletişim kurmaya bir başka engel teşkil etmektedir. Bilgileri yukarıda da izah edildiği gibi beyne aktarılacak ancak davranışlara aktarılamayacaktır. İnternet sitesinde de yazıldığı gibi davranışlarımıza aktaramadığımız bilgileri öğrenmeye gerek yoktur.

Böylece az veya çok sayıda kişisel gelişim kitabı okuyan kişiler sorunların çözülemediğini görüp kitaptaki verilen reçetelerin işe yaramadığını düşünmek yerine, kendilerinin çözülemez sorunlara sahip olduklarını düşünmeye başladıklarında, sorunlar birkaç kat artacaktır. Bir süre sonra ise sorunları ile yaşamayı kabullenip, kaybetmeyi öğrenecek ve kaybetmeye devam edecektir. Böylece pozitif düşünmeye çalışan ama çalıştıkça tepkilerinin arttığı görenlerin pozitif düşünmekten vazgeçtikleri gibi, kitap okumaktan bütünü ile vazgeçeceklerdir.

O zaman bu sarmaldan kurtulmak için ne yapmak gereklidir? Öncelikle içinde reçete veren veya bize bir modelde ve nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen kitaplardan uzak durulmalıdır.

İkinci önemli nokta ise kitapları sorun çözmek için okumak yerine, yazarın stratejisini fark etmeye çalışmak, kurduğu cümle yapılarının ne olduğunu algılayabilmek, verilen reçeteler var ise bu reçetelerin neden verildiğini de fark etmek gereklidir. Bir kitabı eleştirmek için okumak yukarıdaki modelden çok daha fazla yarar sağlayacaktır.

Aslında her kişisel gelişim kitabının adına bakıldığında yazarın veya ya da kitabın adını koyan kişinin içeriklerinin de ne olduğu kolayca fark edilebilir. Burada örnek vermeye gerek olduğunu düşünmüyorum. Sadece kitabın adına bakın ve yazarın neye ihtiyacı var anlamaya çalışın. Bunu anladığınızda kitabın neden yazıldığını da fark etmeniz kolaylaşacaktır.

Kitaplar, roman, hikaye, masal, kişisel gelişim, biyografi hangi kitap olursa olsun, aslında sizin neye ihtiyacınız olduğunu gösteren bir durumu da ifade edebilir. Tıpkı sevdiğiniz şarkıları sevmenizin nedeninin şarkıdaki boşlukların sizin uygun tecrübelerle doldurup duygusal hareket sağlamanız gibi.

Sonuçta kitap okumak süreç olarak,  gitmediğimiz, görmediğimiz yerleri, yaşamak isteyip te yaşayamadığımız durumları işitsel yoldan bilgi alıp, zihinsel olarak görselleştirdiğimiz ve bir şeyler hissederek boşluklarımızı doldurduğumuz süreçler olarak anlaşılabilir.

Sadece kişisel gelişim kitabı okurken değil, şarkı veya yorum dinlerken, daha doğrusu işitme organımız vasıtası ile aldığımız bilgiler konusunda çok dikkatli olmak gereği ortaya çıkmaktadır. Çok satan kişisel gelişim kitapları ise toplumdaki ortak sorunlar ile ilgilenmekte, şu anda insanımızın başarıya ihtiyacı olduğu düşünülerek “başarı” kavramı üzerinde yoğunlaşılmaktadır. Kolaylıkla görülebilir ki çok başarılı ve güçlü  olarak görünen kişilerin de mutlu olmadığı daha açıkçası kendisini iyi hissedemediği, yazılarından veya ekrandan çektiği acıları farkında olmadan aktararak göstermektedirler.

Son olarak bir kitabı okuduktan sonra o kitabın yorum-özetini çıkarmanız, kitaptaki maksimum 3-5 temel bilgiyi bulabilmenizi sağlayacaktır. Bu bilgiler davranışlara aktarıldığında değişim belki sağlanabilir. Ama en zengin bilgi alabileceğimiz yer ise doğadır ve doğa içinde sürekli yer alarak çok önemli bilgilere küçük detaylar vasıtası ile ulaşabiliriz.

Zaten eskilerin dediği gibi “çok okuyan değil çok gezen bilir” cümlesi de, yaşayarak ve yaparak öğrenmenin önemini de anlatan anahtar bilgiyi de vermektedir.  Gitmediğimiz, görmediğimiz köy ise “bizim” olmamaktadır.

Cengiz Eren http://www.erenlp.com

AddThis Social Bookmark Button
 
ZEKÂÎ DEDE EFENDİ

Klâsik Türk Mûsikîsinin dehâlarından olan Mehmed Zekâî Dede 1825 yılında Eyüp'te doğdu. Babası imam Süleyman Hikmeti Efendi, annesi Ziyneti hanımdır. Ayrıca babası, ilkokul mektebinde hat hocası ve iyi bir hattattı. Zekâî Efendi de bu okula devam ederek babasından hat sanatını, amcasından Kur'ân öğrenmeye başladı. Sesinin güzelliğiyle dikkatleri üzerine çekmişti. 19 yaşına geldiği zaman iyi bir hafızdı.

 

Babasından da hat icazetnamesi aldı. Bu icazetnamede babasından başka dönemin önemli hattatlarının da imzaları vardı. Zekai Dede, medrese derslerine de devam etti. Aynı yıllarda, mûsikî dersleri de almaya başladı. Bir yıl kadar ders aldı. Sonra Kazasker Mustafa İzzet Efendiden Sülüs ve Nesih yazılarını da öğrendi. Bir yıl kadar hocası Eyyûbî Mehmed Bey'den ders alan Zekai Dede ilâhîler ve şarkılar bestelemeye başladı. Zekai Efendi, 1844’te Hamamizade İsmail Dede gibi çok büyük bir musiki ustasıyla meşk etmek fırsatını buldu.

 

Zekai Dede, 1845 yılında Mısıra gitti prens'in sarayında daire müdürlüğü ve ayrıca mûsikî hocalığı ve şefliği görevlerini üstlendi. Sonraki yıllarda Mevlevî tarikatına girdi. 1883'de Darüşşafaka'ya mûsikî hocası oldu ve bu görevine 14 yıl devam etti. 1884'de Zekâî Efendi çile çıkarmadığı halde Dede unvanını aldı. Zekai Dede'nin kudümzenbaşılığı 13 yıl devam etti. Klâsik Türk Mûsikîsi repertuarının zamanımıza kadar gelmesinde Zekâî Dede'nin büyük rolü olmuştur. Sait Halim Paşa koleksiyonunun büyük bir kısmını Zekai Dede okumuş, Nikoğos Ağa da yazmıştır. Biraz ney üfleyen, çok iyi Arapça ve Farsça bilen Zekâî Dede hayatının sonlarına doğru batı notasını öğrenmiş fakat bu notayı kullanmamıştır.

 

Nota bilmeyişi ancak meşk suretiyle eserlerin ortaya çıkması zamanla bazılarının kaybolmalarına sebep oldu. İlk büyük formlu eseri Suzidil makamında ve Nakış Ağır Sengin Semaî usulündeki: "Dil hasret-i vasim ile nâlân gel efendim" mısra'ı ile başlayan ağır semâîsidir. Bir gecede koskoca bir Suzidil Âyîn-i Şerifini besteleyecek kadar kudretli bir bestekârın, hele eseri gerçekten büyük sanat değeri taşıyorsa, mutlaka dehâ derecesine ulaştığı kabul edilmelidir. Zekai Dede, 24 Kasım 1897’de vefat etti ve Eyüp'de Kaşgâri Dergâhı yakınlarına defnedildi.

 

Dinî eserleri: 5 Mevlevî Âyîn-i Şerifi, l Mersiye, l Tevşih, 2 Teşbih, 4 Durak, 39 Şugl, 78 ilâhî Din dışı eserleri: l Kâr-ı Nâtık, 2 Kâr, 40 Beste, 8 Nakış Beste, 23 Ağır Semaî, 22 Yürük Semaî, 27 Şarkı, 8 Marş

AddThis Social Bookmark Button
 
CİLT DİRENCİNİ ARTTIRICI ESNEKLİK VEREN BESLEYİCİ BİTKİ ÇAYLARI

Bu bölümde, sıcak ya da buzlu olarak alınan, meşrubat olarak tüketilebilecek bir miktar şifalı bitki çayları tarif edilmektedir. Eğer şifalı bitki çaylarına aşina değilseniz, ilk önce en iyi bilinenleri denemeyi isteyebilirsiniz papatya, nane, ıhlamur veya Amerikan ıhlamuru, mürver çiçeği, amber çiçeği, itburnu (kuşburnu), oğul otu, osvega çayı ve ada çayı gibi Avrupa ve diğer yerlerde uzun süreden beri kullanılan çaylar. Bunları denedikten sonra, diğerlerinden bazılarını da deneyebilirsiniz. Pek çok şifalı bitki çayı şifalı bitki yaprakları veya çiçekleri üzerine kaynar su dökülerek ve şifalı bitkinin hoş kokulu yağlarının salınması için 5 ila 10 dakika demlendirilerek hazırlanan haşlamalardır. Genel kural her bir bardak kaynar subaşına 1 çay kaşığı kuru şifalı bitki veya 3 çay kaşığı taze ezilmiş şifalı bitkidir. (Taze şifalı bitkileri temiz bir bez içinde kullanımdan hemen önce ezin.) Bazı şifalı bitkiler istenen lezzeti vermek için daha fazla veya daha az miktarlara ihtiyaç gösterebilirler. Eğer daha güçlü bir tat isteniyor ise, çayı daha uzun süre demlemek yerine şifalı bitkiden daha fazla kullanmak genellikle daha iyidir, uzun süre demleme çoğunlukla çayı daha acı yapar. Sıcak çay ile en iyi sonuçları almak için, kaynak su ile çalkalayıp çaydanlığı ısıtın. Buzlu çay için, istenen lezzet elde edilene kadar demledikten sonra süzün, servis yapmadan önce buzdolabında soğutun. Buzlu çaylar, sıcak çaylardan daha güçlü hazırlanabilirler çünkü buz servis yapıldıktan sonra onların lezzetlerini hafifletecektir. Karanfil tomurcuğu, boz ot, limon mine çiçeği ve osvega çayı gibi bazı şifalı bitki yaprak veya çiçek çayları ve bütün kök ve tohum çayları tüm lezzetlerini ortaya çıkartmak için kaynatma genellikle 10 ila 20 dakika ağır ateşte su içinde kaynatılırlar. Metalik bir tat oluşmasını önlemek için çaylarınızı cam, porselen veya emaye kaplarda hazırlayın. Pek çok şifalı bitki çayı bal veya şeker ile tatlandırılabilirsiniz, ama süt veya krema tavsiye edilmez çünkü onlar istenen tadı gizleme eğilimindedirler. İlginç lezzet sonuçları elde etmek için değişik şifalı bitki çaylarını karıştırmayı da deneyebilirsiniz. Örneğin, eşit miktarlardaki nane yaprağı ile mürver çiçeği iyi bir çay oluşturur, krizantem ve portakal nanesi de çok iyi karışım verir. Bugün pek çok sağlık gıdası (aktarlar) satan dükkânlar, Tedavi amacı ile alınan şifalı bitki çayları çeşitlerini sunarlar.

Ada çayı

*Taze doğranmış yeşil yapraklardan hazırlandığında çok güzel bir çaydır. Sindirime yardımcı olur. Sıcak veya soğuk servis yapılır.

*1 çorba kaşığı ada çayı, birer tutam biberiye yaprağı ve kuzukulağı ufalanıp karıştırılarak kaynar suyun içine atılır ve beş dakika beklenerek demleme sağlanır.

*Yapılan demleme şeker ile tatlandırılarak çay gibi içilir.

“Sinirlerin yatıştırılması için şifalı Ada çayı tercih edilmelidir.”

AKASYA ÇAYI

*Üç tutam akasya çiçeği, iki tutam şebboy ve birer tutam bö­rülce ile kar çiçeği kaynar suyun içine atılarak on dakika bek­letilir. Hazırlanan demleme, bal ile tatlandırılarak sıcak olarak çay gibi içilir.

“Akasya çayı, zihinsel yorgunluklara karış da kendini kanıtla­mıştır”

AMBER ÇAYI

*Limon kabuğu rendelenir. Üç tutam amber çiçeği tohumu, bir tutam gelincik yaprağı ve yarımşar tutam tarhun otu ile limon kabuğu suda beş dakika kaynatılır. Hazırlanan demlemeye şeker ilâve edilerek sıcak sıcak içilir.

“İştah açmada, ruhsal dengesi bozuk olan kişilere Amber çayı içmeleri tavsiye edilir.”

ANDIZ ÇAYI

*İki tutam andız otu kökü, birer tutam dulavrat otu ve şevket otu çaydanlıkta demlenir. Hazırlanan demleme, bal ile tatlan­dırılarak günde üç bardak içilir.

*Anjin, bronşit, öksürük, astım, boğmaca gibi hastalıklarda Andız çayı tercih edilir. Hazırlanan karışımlar süzüldükten sonra içilir.

“Elde edilen demlemenin, deri hastalıklarında ve ergenlik sivilcelerinin giderilmesinde de etkin yararları görülmüştür”

ARDIÇ ÇAYI

*Ardıç meyvesi rendelenerek çilekle birlikte ezilir. Üç tutam ardıç karışımı, birer tutam börülce ile ebegümeci on beş daki­ka suda kaynatılarak elde edilen çay şekerle tatlandırılıp yemeklerden sonra bir bardak içilir.

“Uyku verici etkinliği bulunmaktadır”

ARPA ÇAYI

*Arpa sapları ezilerek un haline getirilir. İki tutam arpa unu, birer tutam katırtırnağı otu, mine çiçeği ve papatya pekmez ile birlikte kaynatılır. Yemek arası bir fincan içilir.

“Arpa çayı yatıştırıcıdır. Uyku getirir ve organların spazmlarına karşı koyar”

Altın sap çayı

*Güzel kokulu çay, lezzetli, tatlı, anason benzeri tat.

Alıç yaprağı çayı

*Almanlar onu doğunun yeşil çayının yerine kullanırlar.

Amber çiçeği çayı

*Gül rengi, limon tadında çay. Sıcak veya buzlu servis yapılır. Soğuk halde lezzetli bir yaz içeceğidir. Ticari amber çiçeği çayları ya çiçeklerden ya da çiçeklerin zarflarından elde edilir.

Avrupa Tatlı Frenk maydanozu

*Anason benzeri, tatlı bir çay

“Sindirime yardımcı olur”

AYLANDIZ ÇAYI

*Üç tutam aylandız yaprağı, bir tutam ballıbaba ve tere otu, yarım tutam dülger otu ile ısırgan tohumu on dakika yağmur suyunda kaynatılır. Demlenen karışım bal ile tatlandırılarak aç karına bir fincan içilir.

Bahar keklik üzümü çayı

*Taze yapraklar, bahar keklik üzümü tadında tatlı, hafif bir çaydır. Daha iyi çeşni için, çayı yapmayı kaynar suyu yapraklara ilave etmeyi, kabı sarmayı ve yaprakları birkaç gün ıslatmayı, sonra içmek için çayı tekrar ısıtmayı önerir. Islarlarken yaprakların mayalanması, bahar keklik üzümünün tatlandırıcı yağlarının üretimini uyarır.

BALDIRAN ÇAYI

*İki tutam baldıran yaprağı demlemeden bir gün önce soğuk suda dinlendirilir. Bir tutam civanperçemi, yarım tutam ka­ranfil, ıhlamur, baldıran yaprakları ile birlikte kaynatılarak arı sütü ile tatlandırılır. Yemek arası bir fincan içilir.

Bamyana çayı

*Meksika'dan hoş kokulu bir çay, hafif acı bir çay.

BEŞPARMAK ÇAYI

*Beşparmak otunun kökü dövülerek ezilir. Üç tutam beşparmak otu kökü, yarımşar tutam anason çiçeği, papatya ve por­takal çiçeği bal ile birlikte on beş dakika kaynatılır. Sabah ve akşamları birer bardak içilir.

BİBERİYE ÇAYI

*Burçak taneleri ezilerek un haline getirilir. İki tutam biberiye çiçeği, yarımşar tutam burçak unu, çan çiçeği ve şebboy, in­cir reçeli ile birlikte on dakika kaynatılır. Yemeklerden önce bir fincan içilir.

BÖRÜLCE ÇAYI

*Börülce, ayrık otu ile birlikte ezilir. Dört tutam börülce karı­şımı, birer tutam ılgın çiçeği, yarım tutam nergis çiçeği, arı sütü ile tatlandırılarak demlenir. Yemek araları bir fincan içi­lir.

CİLBAN ÇAYI

*Cilban meyvesi ve taze ceviz, çilekle birlikte dövülerek ezi­lir. Üç tutam cilban ezmesi, iki tutam kurutulmuş menekşe on dakika kaynatılarak demlenir. Yemeklerden sonra bir fin­can içilir.

“Ağız kokusunu giderir”

ÇAVŞIR ÇAYI

*Beş gram kadar çavşır otu zamkı alınır. Bir tutam akasya çiçeği, bir tutam hatmi ve bir fincan şeftali suyu ile çavşır otu­nun özü aynı kapta kaynatılır. Şeker katılarak hazırlanan çay­dan günde iki bardak içilir.

Çayır düğmesi çayı

*Çekici bir çay, Taze veya kurutulmuş yapraklardan hazırlanır. Sıcak veya buzlu servis yapılır.

“Bitkinin salatalık benzeri bir tadı vardır”

Çevrince çayı

*Günlük kullanım için uygun olan bu sert, çay nane veya bazı başka bitkisel lezzetlerin katılması ile iyileştirilebilir.

“Vitaminler ve mineraller açısından zengindir. İştah açıcıdır”

ÇİĞDEM ÇAYI

*Çiğdemin tohumları zehirli olduğundan dolayı kullanırken dikkatli olunmalıdır. Bir tutam güneşte kurutulan çiğdem çiçekleri, iki tutam nane, yarımşar tutam biberiye ve defneyaprağı on dakika suda kaynatılır. Hazırlanan çay bal ile tat­landırılarak yemek arası bir fincan içilir.

Çilek yaprağı çayı

*Kahve veya doğu çayına iyi bir alternatiftir (doğu çayı gibi tein içerir). Kurutulmuş yapraklardan hazırlanır, kullanılmadan önce çok iyi kurutulmalıdır. Çünkü soldurma işlemi kurutulmakla kaybolan zehirli bir maddenin oluşmasına neden olur. Ahududu ve böğürtlen (Rubus türleri) gibi diğer yemiş yaprağı çayları ile çilek aynıdır, ama her tür hafifçe farklı lezzetler verir.

“Hoş ve güzel kokulu bir çay, Çok yüksek miktarda C vitamini bulunur”

ÇORDUK ÇAYI

*Üç tutam çorduk otu yaprağı, yarım tutam bağ sarmaşığı, bi­rer tutam kiraz çiçeği ve limon çiçeği ve bir fincan dolusu tatlı nar tanesi aynı kapta yirmi dakika kaynatılarak demlenir. Şeker ile tatlandırılıp günde iki bardak içilir.

“Hazımsızlığa iyi gelir”

DEFNE ÇAYI

*Tarçın kabukları ve kavrulmamış kahve çekirdeği havanda dövülerek ezilir.

*Üç tutam defneyaprağı, bir tutam hatmi çiçeği suda on daki­ka kaynatıldıktan sonra bal ile birlikte iki tutam da tarçın to­zu karıştırılarak demleme hazırlanır. Elde edilen demleme, yemeklerden sonra bir bardak içilir.

“İştahı açmakta, hazmı kolaylaştırmakta etkin yararları vardır”

ELMA ÇAYI

*Son derece faydalı ve kolay ulaşacağımız mükemmel bir çay.

“Sinirleri ve adaleleri kuvvetlendirir. Bedeni ve zihni yorgunluğu giderir. Hazmı kolaylaştırır. Kabızlığı giderir”

FESLEĞEN ÇAYI

*Elma çekirdeği ve fesleğen tohumları bir gün önceden ballı suda dinlendirilir.

*Bir tutam yonca, üç adet kayısı kurusu ve yarım tutam lavan­ta çiçeği ballı suda yirmi dakika kaynatılarak hazırlanan çay, yemek aralarında bir bardak içilir.

GELİNCİK ÇAYI

*Önceden bir litre gelincik suyu hazırlanır. Hazırlanan gelin­cik suyuna bir avuç karadut ve çilek, bir tutam kaşık otu ve yarım tutam nane, şeker ile birlikte on dakika demlenir. Ha­zırlanan gelincik çayı yemeklerden önce bir bardak içilir.

“İştah açar”

GONCA GÜL ÇAYI

*Beş tutam gül goncası, bir tutam fesleğen, yarımşar tutam defneyaprağı, ıhlamur çiçeği ve iki tutam rezene suda on beş dakika kaynatılarak, şeker ile tatlandırılır. Hazırlanan gül ça­yı, yemeklerden sonra bir bardak içilir.

HATMİ ÇİÇEĞİ ÇAYI

*Üç tutam hatmi çiçeği, bir tutam kantaron, yarım tutam ner­gis ve rendelenmiş portakal kabuğu on dakika suda kaynatı­lır. Hazırlanan karışıma süt ve şeker ilâve edilerek yemek sonrası bir bardak içilir.

HAZENBELÇAYI

*Hazenbel kökünden üç tutam dövülerek ezilir. Bir tutam üzerlik otu, yarımşar tutam su sümbülü, Meryem saçı ve lavanta çiçeği, hazenbel ile birlikte suda on beş dakika kaynatılır. Pekmezle tatlandırılan çaydan, günde üç bardak içilir.

HÜDHÜD ÇAYI

*Üç tutam Hüdhüd gözü kökü dövülerek ezilir. Bir tutam tar­çın, bir çay kaşığı kahve, nar kabuğu ile birlikte suda kayna­tılır. Süt ve şeker ilâvesiyle hazırlanan çay yemeklerden önce bir bardak içilir.

Hodan çayı

*Hafif, canlandırıcı, salatalığa benzer tat. Taze veya kurutulmuş yapraklardan yapılır, bazı çiçekler de ilave edilebilir. Sıcak veya buzlu servis yapılır. Uzun süreli günlük kullanımı önerilmez.

“Organik potasyum ve kalsiyumdan zengindir. Neşe ve canlılık hissi verir

Huş ağacı kabuğu çayı

*Her iki ağacında iç kabuğu bahar keklik üzümü bitkisinin aynı lezzetinde olan bir yağ içerir. Kuşbaşı doğranmış iç huş ağacı kabuğu veya huş ağacı filizleri üzerine kaynar su veya kaynar huş ağacı özü döküp ve birkaç dakika demlenmeye bırakıp sıhhi bir bahar keklik üzümü çeşnili bir çay hazırlamaktadır.

ILGIN ÇAYI

*Üç tutam ılgın çiçeği, yarım tutam zakkum kökü ile birlikte ezilir. Birer tutam gelincik ve Manisa lalesi ile yarım tutam kuşburnu on dakika kadar suda kaynatılır. Hazırlanan çay, yemekten sonra şeker ile tatlandırılarak bir veya iki bardak içilir.

Ihlamur çayı

*Avrupa kıtasının en yaygın şifalı bitki çaylarından biridir. Yasemin benzeri hoş kokulu ve tatlı, güzel bir lezzet sunar.

“Sinirleri yatıştırır ve sindirime yardım eder”

Isırgan çayı

*İngiliz köy çayı, Britanya'ya Romalılar tarafından tanıştırıldığı düşünülmektedir. Çay taze veya kurutulmuş sürgünlerden hazırlanır. Kaynar su, bitkinin tüylerini uzaklaştırır. Kurutulma da aynı işi yapar.

“Sıcak olarak servis yapıldığında kış gününde ısıtıcı bir çay olur. Soğuk olarak da servis yapılabilir”

İnce otu çayı

*Çok lezzetli, hoş kokulu bir çay, Yeşil kurutulmuş yapraklardan yapılır. Bir saate kadar demlendirilebilir.

KARADUT ÇAYI

*Taze karaduttan bir fincan karadut suyu hazırlanır. Birer tu­tam ebegümeci, çuha çiçeği, yarımşar tutam nane ile kayışkı­ran otu, dut suyu ile birlikte kaynatılır. Hazırlanan çay, bal ile tatlandırılarak yemek sonrası bir bardak içilir.

KARANFİL ÇAYI

*Muz ve elma usaresi ezilerek lapa haline getirilir. Bir litre su­ya iki tutam karanfil tomurcuğu, yarımşar tutam kuşburnu ve çitlembik on dakika suda kaynatılır. Hazırlanan çay, şekerle tatlandırılarak içilir.

“Uyuyamayan kimselerin rahat uyumalarını sağlar”

KATUNAÇAYI

*Taze katına yaprağından üç tutam suda dinlendirilir. Bir tu­tam kekik, yarımşar tutam papatya ve salep otu katına su­yunda beş dakika pişirilir. Elde edilen çay şeker ile tatlandırı­larak yemeklerden sonra bir bardak içilir.

“afrodizyak özelliği vardır”

Kedi nanesi ÇAYI

*lezzetli ve hoş kokulu bir çay, İngiltere'de eski bir gözde kırsal alan içeceği.

“Yüksek vitamin C. İçerir Eğer yemeklerden önce soğuk olarak servis yapılırsa iştahı açar, eğer yemeklerden sonra sıcak olarak servis yapılırsa hazma yardım eder. Sıcak çay yatıştırıcı bir yatmadan önce içeceği görevi de görür”

KENGER ÇAYI

*Kenger otunun meyvesinden bir çorba kaşığı miktarı ezilerek hazırlanır. İki tutam limon çiçeği, yarım tutam ısırgan otu, bir tutam civanperçemi ve tarçın kenger özü ile birlikte on daki­ka suda kaynatılır. Hazırlanan çaya şeker ilâve edilerek günde iki bardak içilir.

“Vücut kırgınlığını gidermede, enerji artırmada”

Kuşburnu çayı (İtburnu)

*Kuzey Avrupa'da uzun süredir kullanılır. Günlük kullanım için iyidir. Kurutulmuş, ince doğranmış tohum keseleri kullanılmadan önce az miktardaki su içinde 12 saat ıslatılmalıdır. Çay, 1 çorba kaşığı itburnunun 3 bardak suda 30 ila 40 dakika ağır ateşte kaynatılması ile hazırlanır. Az miktar kuru amber çiçeği limonlu bir tat.

“Vitamin C miktarı çok yüksektir”

KUŞUTAÇAYI

*Üç tutam küçük kuşuta otunun tohumları sütün içinde bir gün bekletilir. Bir tutam dam koruğu yaprağı, yarımşar tutam ge­lincik ve menekşe on dakika süreyle, bekletilen sütün içinde kaynatılır. Hazırlanan çay, bal ile tatlandırılarak yemek önce­si bir bardak içilir.

“Yaşlanma ile ortaya çıkan varis rahatsızlıklarına iyi gelir”

LABADA ÇAYI

*Üç tutam labada otu, bir tutam ada çayı yaprağı birlikte ufa­lanır. Bir tutam peygamber çiçeği ve yarım tutam nane suda on beş dakika kaynatılır. Hazırlanan çay şeker ile tatlandırıla­rak yemeklerden sonra bir bardak içilir.

Limon mine çiçeği çayı

*Limon tadı ve kokusu Sıcak veya buzlu servis yapılır. İspanyollar onu kaynatma olarak hazırlar, soğuk ve tatlandırarak servis yaparlar. Nane ilavesi ile güzel olur.

Maydanoz çayı

*İyi hoş kokulu çay

“C vitamininden zengindir”

MENEVİŞ ÇAYI

*Üç tutam meneviş meyvesi, badem ile birlikte ezilir. İki tu­tam narçiçeği, bir tutam atkuyruğu ve yarım tutam cersiye on beş dakika sıcak suda bekletilir. Demlenen çay şeker ile tatlandırılarak aç karnına bir bardak içilir.

Mercanköşk çayı

*Taze yapraklardan iyi bir çay hazırlanabilir. Sıcak veya buzlu servis yapılır. Nane yaprakları ona iyi bir katkı olur.

MÜRVER ÇAYI

*Üç tutam mürver kabuğu havanda dövülür. Bir tutam bostan karanfili, yarımşar tutam güz çiğdemi hır ve su sümbülü on dakika suda demlenir. Demlenen çay pekmez ile tatlandırıla­rak yemeklerden sonra bir bardak içilir.

Nane çayları

*Taze nane yapraklarından çay yapmak için, 1 bardak kaynar suya ½ bardak doğranmış bitki koyun, kuru bitkiden bardak başına 1 ila 2 çay kaşığı kullanın. Bütün nane çaylarını, sadece 5 dakika demleyin. Değişik nane türlerinin her birinin tadı hafifçe farklıdır. Bütün nane çaylarının en yaygın olanı biber nanesidir. Bahçe nanesi daha hafiftir ve biber nanesinden daha fazla kokuludur. Elma naneleri, portakal veya bergamot nanesi, su nanesi ve tarla nanesi gibi yabani nanelerde çok uygun çaylar sağlarlar.

“Nane çayları hazma yardım eder ve çocuklar için uygundur”

NERGİS ÇAYI

*Üç tutam nergis çiçeği, beş adet taze fasulye, meşe palamudu ile birlikte dövülerek hazırlanır.

*Hazırlanan karışıma bir bardak nar suyu ve bir tutam hatmi çiçeği suda on beş dakika kaynatılır. Hazırlanan çay şeker ile tatlandırılarak sabah kahvaltıdan sonra, akşam yatmadan ön­ce bir bardak içilir.

Oğul otu çayı

*Lezzetli, limon kokulu çay, Günlük olarak kullanılabilir. 10 dakika veya daha fazla demlenmelidir (uzun demlendirme ile tadı acılaşmaz). Sıcak veya buzlu servis yapılır ve tatlandırılır.

“Sinir sistemi için çok yatıştırıcıdır”

PAPATYA ÇAYI

*Üç tutam papatya, orta boy muz ile birlikte ezilir. Bir tutam nane, birer fincan incir suyu ve şeftali suyu, papatya karışımı ile birlikte suda kaynatılır. Hazırlanan demleme bal ile tatlan­dırılarak günde üç bardak içilir.

“Vücudun terleyip ferahlamasında, gripten oluşan ağrılara etkin yararları vardır”

REZENE ÇAYI

*Rezene tohum ve köklerinden iki tutam dövülerek ezilir. Bir tutam gelincik, yarımşar tutam civanperçemi ve kurutulmuş kayısı yaprağı suda kaynatılır. Hazırlanan şifalı çay şeker ile tatlandırılarak yemeklerden sonra bir bardak içilir.

Sasafra çayı

*Köklerin taze veya kurutulmuş kabuklarından ağır ateşte kaynatılarak hazırlanan gül rengi bir çay.

“Bir bahar toniği olarak kabul edilir. Yani soğuk olarak cildinize tonik olarak kullanabilirsiniz”

siyah Çay

*Çay üç şekilde işlem görür, siyah çay, rengi yapraklarının mayalanması sonucudur, hafif siyah çay, kısmen mayalanmış yapraklardan hazırlanır ve yeşil çay, mayalanmamış yapraklardan hazırlanır. Çay yaprakları, bitki üzerindeki yerlerine bağlı olarak, yaprak tomurcukları ve en genç yapraklar en üst sınıf olmak üzere, değişik kalitelerde sıralanırlar. Çiçekli siyah çay veya siyah çay ucu en üst kalitedir, sadece yaprak tomurcuklarını içerir, sonra birinci yaprak, ikinci yaprak ve böylece devam eder.

Solucan otu çayı

*Lezzetli, hafif baharatlı gül tadı. Sıcak veya buzlu servis yapılır. Nane yaprakları güzel bir ilave olur.

SÜSEN ÇAYI

*Sarı süsen yaprağından üç tutam, bir çorba kaşığı gül reçeli ile birlikte karıştırılır.

*İki tutam limon çiçeği, birer tutam menekşe ve geyik otu, ya­rım tutam kasımpatı, süsen karışımı ile birlikte beş dakika su­da kaynatılır. Hazırlanan çay şeker ile tatlandırılarak yemek­lerden sonra birer kaşık içilir.

SUDAN ÇAYI

*Bir çorba kaşığı bal, bir diş sarımsak ile birlikte dövülerek ezilir. Üç tutam sudan otu yaprağı, birer tutam sürincan çiçe­ği ve fesleğen bir bardak portakal suyu, sudan otu ile birlikte yirmi dakika suda kaynatılır. Hazırlanan çay bal ile tatlandırı­larak yemeklerden sonra bir bardak içilir.

SÜRİNCAN ÇAYI

*Sürincan çiçeğinin kökleri havanda dövülür. Bir tutam civanperçemi yaprağı, üç tutam sürincan çiçeği kökü, yarım tutam tarçın on dakika süreyle suda demlenir. Demlenen çay şeker ile tatlandırılarak yemekten sonra bir bardak içilir.

ŞAKAYIK ÇAYI

*İki tutam şakayık kökü ezilerek, bir bardak çilek suyunda on iki saat dinlendirilmeye bırakılır.

*Üç tutam şakayık çiçeği, bir tutam nane, bir fincan süt ve dinlendirilen şakayık kökü on beş dakika suda kaynatılır. Hazırlanan demleme şeker ile tatlandırılarak günde üç bardak içilir.

Tatlı meyan kökü çayı

*Kökler glikrizin içerir, şekerden defalarca tatlı bir madde.

“Çayı mükemmel bir susuzluk gidericidir. Soğuk tatlı meyan çayı sıcak yaz günleri için çok iyidir”

Veronika çayı

*Tadı Çin yeşil çayının aynısıdır. Avrupa da yaygın bir çaydır ve aslında orada "Avrupa çayı" diye bilinir.

YARPUZ ÇAYI

*Birer bardak havuç suyu ve vişne suyu, şeftali mayası ile ka­rıştırılarak altı saat dinlendirilerek süzülür.

*Üç tutam yarpuz tohumu ve bir tutam fesleğen yaprağı suda on dakika kaynatıldıktan sonra karışıma bal ilâve edilerek tatlandırılır. Elde edilen karışıma süzülen şeftali mayası katı­lır ve beş dakika daha ısıtılır. Hazırlanan çay yemekten sonra bir bardak içilir.

“Soğuk algınlıklarını gidermede, fayda sağlar”

Yer sarmaşığı çayı

*İngiliz köy çayı Mayalanırken kapalı bir yerde tutun ve çok uzun demlemeyin. Aşağıdakilerden birinin ilavesi ile geliştirilir. Meyan, birkaç biberiye yaprağı, oğul otu, ada çayı veya lavanta. Soğuk ve tatlandırmadan servis yapılır.

“İştah açıcı acı tonik görevi yapar”

YEŞİL ÇAY

*Uzakdoğu'dan ülkemize ve bütün Avrupa'ya gelen "mucize" yeşil çay

“Yeşil Çay, yağların eritilmesine yardımcı olurken, fazla kilolara birebir geliyor”

ZENCEFİL ÇAYI

*Üç tutam zencefil, birer tutam gelincik ve ıhlamur, yarım tu­tam maydanoz, bir fincan nar suyu arıtılmış suda on dakika kaynatılır. Elde edilen demleme şeker ile tatlandırılarak yemeklerden önce bir bardak içilir.

“İştahı açmakta, tükürük ifrazatını fazlalaştırmada ve hafızayı kuvvetlendirmede etkin yararları vardır”

 

 

Yazan: Gülten Şenşafak

www.gencgelisim.com

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Öğrenciler İçin Zaman Yönetimi

Her öğrenci zamanı kendine göre ayarlamalıdır. Öğrenci; hangi derse hangi saatte çalışacağına kendisi karar vermelidir. Çalışma için ayıracağı zamanı saptarken, çalışacağı dersin, okuldaki dersin gününe ve saatine yakın olmasına dikkat etmelidir.

AddThis Social Bookmark Button
 
Hipnoz Çeşitleri Nelerdir?

Hipnozitörün sadece bir kişiyi hipnotize etmesidir. Kişi hipnozitör ile karşı karşıyadır ve hipnozitörün telkinlerine bağlı kalarak hipnoza girer.

1.1. Grup Hipnozu

Birden fazla kişinin uygun şartlarda bir hipnozitör tarafından aynı anda hipnotize edilmesidir. Bunu uygulamak ve yürütmek oldukça zordur. Çünkü bütün kişilerin, hipnoza yatkınlık dereceleri aynı değildir. Onun için verilecek telkinlerin, her bir kişi tarafından kabul edilmesi farklı derecelerde olmaktadır. Durum böyle olunca her hipnotik aşama için farklı olan telkinlerin kişilere uygunluğu hemen hemen imkânsızlaşmaktadır. Ama bununla birlikte şu iki yaklaşımla grup hipnozu yapmak mümkündür:

- Kişilerin her biri daha önce tek tek hipnoz edilirler ve bu kişiler post hipnotik telkinlerle belirli tetikleyicilere bağlı olarak transa girmeleri yönünde koşullandırılırlarsa; o zaman grup hipnozu başarılı olur.

- İkinci durumda da kişilerin her birinin hipnoza yatkın olup olmadığı araştırılır. Hipnoz olmaya yatkınlık derecesi fazla olan kişiler bir araya getirilerek; uygun yöntemlerle hipnotize edilebilir. Sahne hipnozlarında kullanılan teknik budur.

1.2. Oto Hipnoz

Kişinin herhangi bir yardımcıya gerek duymadan kendini hipnotik fenomenlere ulaştırabilmesidir. Burada kişi hem etken hem edilgen durumdadır. İki şekilde gerçekleştirilebilir:

a- Posthipnotik Telkinle Oto Hipnoz:
Burada kişi daha önce başka biri tarafından hipnotize edilmiştir. Kendisine hipnoz esnasında bazı telkinler verilmiştir. Bu telkinlere bağlı olarak daha sonraları kendileri hipnoza girmişlerdir.

Birisine posthipnotik telkinle oto hipnoz öğretilmek isteniyorsa; öncelikle hipnoz tekniklerinden birini kullanarak kişinin derin hipnotik transa girmesini sağlanır ve kişiye gerekli telkinler verilir.

b- Oto Hipnozun Özel Yöntemlerle Elde Edilmesi:
Bu durum hipnotizöre gerek duymadan kişinin kendi kendine hipnoza girmesidir. Oto hipnoz; oto-telkin ile birleştirilerek hipnozdan yararlanılan hemen her durumda kullanılmaktadır. Bu şekilde de uygun hastaların hipnozitöre bağlı olmadan tedavilerine devam etmeleri mümkün olmaktadır. Mistik bazı kişilerin, yoga yapanların, Uzak-Doğu'daki birçok paranormal olayları gerçekleştiren kişilerin durumları bu merkezdedir.

Oto hipnoz için genellikle; önceden bir hipnozitör yardımıyla birkaç kez hipnoza alınıp, kendi kendine hipnoz için telkin verilmiş olması gerekmektedir. Ancak bir hipnozitör tarafından oto hipnoz yapabileceği telkin edilmiş olması her zaman şart değildir. Oto hipnozun nasıl yapılacağı öğrenmek ve ısrarlı denemeler yapmak bu beceriyi kazanmayı sağlayacaktır.

Oto hipnoz için en basit yol kişiye derin bir hipnotik trans sırasında, oto hipnozu meydana getirecek bir şifrenin ya da işaretin öğretilmesidir. Yani derin hipnotik transtaki kişiye, şu sayı, hareket ve imajı alınca otomatik olarak hipnoza gireceği telkin edilir. Bu telkin, trans sonrası gerçekleşecek bir telkindir. Kişi hipnotizör tarafından öğretilen bu telkinin gereklerini yerine getirdiği zaman oto hipnoz durumuna girer ve kendi kendine telkinler yapabilir. En geçerli ve emin yol budur.

Hipnoz ister bir terapist, ister bir arkadaşınız ya da kendiniz tarafından uygulansın, temelde aynıdır. Yapılan her hipnoz, kendi kendine hipnozdur. Bir insan, iradesinin tersine hipnotize edilemez, bilinç kaybı olmaz, aslında daha büyük bir algılama gücü söz konusudur; çünkü dikkat daha keskin şekilde odaklanmıştır. Hipnoz aynen öğrenerek edinilen beceriler gibi uygulamayla kolaylaşır. Bazı kişiler doğuştan, hipnotik transa girmeyi kolay bulur, bazılarının ise biraz daha fazla uygulama yapmaları gerekir.

1.3. İlaçla Hipnoz

Hipnotik trans elde etmenin bir yolu da bazı ilaçların kişiye verilmesi şeklinde olmaktadır. Bu ilaçları alan kişiler kısa süre içinde somnambul hale gelmektedir. ilaç vererek oluşturulan hipnotik hal, pek çok şekliyle normal yollarla elde edilen hipnotik trans haline benzemektedir. Ancak oluşan bu halin normal yolla oluşturulan hipnotik trans haliyle aynı olup olmadığı tartışmalıdır. Yaygın kanı ise tam bir hipnotik trans hali olmadığıdır. İlaçla hipnoz yapılması özellikle hipnoza uygun olmayan kişilerde kullanılan bir tekniktir.

İlaçla hipnoza benzemekle birlikte; hipnotik trans oluşturmak için değil, kişilerin hipnoza karşı dirençlerini kırmak için de bazı ilaçlar uygulanmaktadır. Bu amaçla da genellikle "Hipnotik" ilaçlar kullanılmaktadır. Verilecek küçük dozda hipnotik ilaçların kişinin hipnoza direncini zayıflattığı ve hipnozu kolaylaştırdığı bilinmektedir.

2. Hipnozun Yan Etkileri

Hipnozun bugüne kadar tespit edilebilen ciddi bir yan etkisi yoktur. Hipnozun, gerçekte tedavide kullanılan bütün diğer ilaçlardan ve tedavi metotlarından daha az yan etkisi vardır.

Hipnozun trans sonrası en sık görülen yan etkisi, eğer bu bir yan etki olarak kabul edilecekse kişinin kendini çok iyi hissetmesidir. Bu durum ise geçici olmakta, birkaç dakikadan birkaç saate kadar devam edebilmektedir. Bu etki tedavi amacıyla da kullanılabilmektedir. Ayrıca özel telkinlerle bu kendini iyi hissetme durumu gerektiğinde uzun süreler için devam ettirilebilmektedir. Daha seyrek olarak da trans sonrası hafif bir baş dönmesi, bazen hafif bir baş ağrısı ve hafif bir mide bulantısı görülebilmektedir. Bu belirtiler de kısa süreli ve geçici olmaktadır. Bu durumlar genellikle uzun süreli hipnozlardan çıkışta veya hipnotik transtan hızlı çıkışlarda görülmektedir ve verilecek uygun telkinlerle hemen ortadan kaldırılabilmektedir.
Oluşabilecek tehlikeli durumlar ise;
• daha çok hipnozun gösteri amacıyla kullanılmasında,
• giderilmesi uygun olmayan semptomların giderilmesinde,
• veya hipnoterapi için uygun olmayan vakalarda,
hipnoz uygulanmasında görülmektedir.
Bu tür yanlış kullanımlar sonucu oluşabilecek tehlikelerden sakınabilmek için;

-Ağrı giderilmesi veya kontrolü ile ilgili telkinler verileceği zaman ayırt edici oluşma nedenlerine yönelik teşhisin mutlaka iyi yapılmış olması gerekmektedir. Örneğin Amerika’ da baş ağrısı için bir hipnozitöre giden kişi ağrıdan kurtulunca her ağrı tekrarında yeniden hipnoza gelmiş ve telkinler tekrarlanmıştır. Daha sonra kişi öldüğünde yapılan otopside ağrının kaynağının beynindeki bir tümör olduğu gerçeği ile karşılaşılmıştır. Dolayısıyla ağrı, vücudun alarm zilidir ve gerçek sebebi ortaya çıkarılmadan susturulmamalıdır. Hatta tedavi süresince ağrı tamamen yok edilemez; hastanın dayanma gücüne göre şiddeti azaltılabilir.

- Psikotik vakalara hipnoz uygulanmasında psikoz gösterileri, ani hareketler veya panik reaksiyonlar ortaya çıkabilmektedir. Bu gibi durumlardan sakınmak için hipnoza alınacak kişilerde bu tür kişilik problemlerin olup olmadığının önceden bilinmesi yerinde olacaktır. Yine bu tür kişilikleri olanlarda ve özellikle de depresif şahıslarda depresyona karşı koruyucu rol oynayan somatik semptomların giderilmesinin suisidal davranışların erkenden açığa çıkmasına neden olabileceği de unutulmamalıdır.

- Nadiren hipnoterapi uygulanan kişiler rahatsızlıklarından kurtulduktan ve tedavileri tamamlandıktan sonra da hipnoza devam etmek istemektedirler. Bu durumun da önceden bilinmesi ve tedavileri kısa sürede sonuçlandırmaya çalışılmalıdır.

- Hipnozla ilgili olarak, kişi için değil fakat hipnoterapi uygulayanlar için bir tehlikesi ise hipnoterapi uygulayan kişilerin nadiren iftiraya maruz kalmalarıdır. Bu durum ise genellikle bu konuda fantezileri olan kişilerin derin hipnotik translarda bu fantezilerini hayal etmeleri ve sonradan bunları gerçekten yaşadıklarına inanmaları sonucu olmaktadır. Bu durumdan da dikkatle sakınılmalıdır. Bunun için karşı cinsle çalışırken
uygun göreceği bir akrabası seansa alınabilir. Özellikle çocuklarla çalışılırken ebeveynden biri mutlaka olmalıdır.

-Amatörler, hipnozu gösteri amacıyla kullananlar ve hekim olmayanlar asla tedavi amaçlı hipnoz yapmamalıdırlar.

-Sebebe yönelik hipnoterapi uygulamalarında, borderline, presikotik ve disosyatif vakaların önceden ayırt edilmesi gereklidir. Eğer kişi Çoklu Kişilik, Şizofreni, Çift Kutuplu Rahatsızlık, Histeri gibi psikiyatrik nitelikli bazı rahatsızlıkların yanı sıra Epilepsi Nöbetleri geçiriyorsa, bir tıp doktoru veya psikiyatriste havale edilmesi uygun olur.

-Hipnotik transa alınan kişinin motor davranışları ile inanç ve değer yargılarını değiştirmeye yönelik hipnotik veya post hipnotik telkinler vermekten kaçınılmalıdır.

-Hipnoza girmek istemeyenleri hipnozla tedaviye ikna etmeye çalışmamalıdır.

-Herhangi bir iftiradan sakınmak için tedaviler daima üçüncü şahısların huzurunda yapılmalıdır. Bunun için görüntülü veya sesli ya da hem görüntülü hem de sesli kayıt alınması düşünülüyorsa kişiden önceden yazılı izin alınmalıdır.

-Hastalara tedavi öncesinde, tedavi için verilecek telkinler anlatılmalı ve tedavi sırasında bu konuda söylenenlerin dışında telkinler verilmemelidir.

-Kişilere asla herhangi bir fiziksel zarar verilmemelidir.

-Telkinler oldukça dikkatli seçilmiş sözcüklerle yapılmalıdır.

-Verilecek telkinler emredici tarzda olmamalı, hastanın kendi kendine diye tekrar edebileceği şekilde olmalıdır.

3. Hipnozu Etkileyen Faktörler

İyi bir hipnotik trans elde edebilmek,
• hipnozun yapılacağı çevreye
• hipnoz yapacak kişiye ait özelliklere,
• hipnoz olacak kişiye ait özelliklere,
bağlıdır.

3.1. Çevre Şartları

Deneyimli bir çok hipnozitör, çoğu zaman uygun olmayan çevre şartlarında bile hipnoz yapabilmektedir. Yine de hipnoz uygulanırken hipnoz yapılacak olan ortam şartlarının fiziksel ve zihinsel olarak rahatsız edici olmaması gerekir.

Fiziksel olarak gürültüsüz, sakin, hafif ışıklandırılmış, ışığın deneğe doğrudan yansımadığı ve rahatsız edici kokusu bulunmayan bir çevre başarılı bir hipnotik trans için oldukça önemlidir.

Hipnoz yapılacak odanın çok soğuk veya çok sıcak olmaması gereklidir. Aksi halde üşüyen veya terleyen bir beden, zihni kendi üzerine çekeceğinden hipnozitöre yoğunlaşamayan zihnin transa girmesi beklenemez.

Bazı insanlar solunum rahatsızlıkları veya hassasiyetleri nedeniyle odanın nemli ya da havasının kuru olmasından da şikayetçi olabilmektedirler. Aynı zamanda cereyanda kalmak istemeyen insanlar klimanın yarattığı hava akımını problem edebilmektedirler. Bu da zihinsel huzuru bozduğundan dikkat edilmesi gereken bir nokta olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bunlardan başka, hipnoz olacak kişinin rahat edebileceği ve başını rahatça dayayabileceği hafif yatırılabilen konforlu bir koltuk doğal olarak başarıyı arttıracaktır. Örneğin; baba koltuğu veya TV koltuğu olarak adlandırılanlar oldukça uygun görülmektedir.

Ayrıca başarılı bir hipnoz seansı için zihinsel olarak rahatsızlık verici şeylerin de bulunmaması gerekir. Örneğin, idrarı sıkışmış veya yarım saat sonra önemli bir randevusu olan ya da yanında hipnoza girmek istemediği insanlar bulunan kişilere hipnoz uygulamaya çalışmak başarıyı olumsuz yönde etkileyecektir.

Bununla birlikte çevrede var olan her türlü uyarıcı kişinin transa girmesinde ve transın derinleştirilmesinde kullanılabilir. Bu becerinin kazanılması, zamanla artan deneyimlere bağlı olduğundan başlangıçta bu gibi faktörlere dikkat etmek amaca ulaşma yolunda yararlı olacaktır.

3.2. Hipnoz yapacak kişiye ayit özellikler

Hipnoza uygunluk
Bazı kişiler hipnoza oldukça elverişlidir. Bu özellikteki insanlar hipnozun nasıl yapıldığını az çok bilen fakat profesyonel olarak hipnozla uğraşmayanlar tarafından bile hipnoz edilebilirler. Buna karşılık bazıları da çeşitli nedenlerden dolayı hipnoza direnç gösterebilirler. Burada M. Erickson’un şu sözünü hatırlamanın tam sırasıdır: “Dirençli kişi yoktur, beceriksiz hipnozitör vardır.” Kişinin direncini ortadan kaldırmanın yolu da kişiyle iyi bir uyum oluşturma becerisine sahip olmaktır, Erickson’a göre. Böyle bir uyum becerisi sergilemek de hipnozun sanat kısmına girer. Dolayısıyla her insana hipnoz uygulanabilir. Çünkü konuyla ilgili yapılan araştırmalara göre doğal olarak herkes günde 90 ila 100 dakikada bir transa girmektedir.

Böyle olunca kontrol dışı gelişen bu durumu kontrollü olarak herkes için gerçekleşir hale getirmek niçin mümkün olmasın? Ve herkes için kontrollü gerçekleştirme sağlanıyorsa bu özellik hangi alanlarda insanlara ne gibi kolaylıklar sağlayabilir? Benzeri soruları kitabı okurken zihninizde tutmanızı istiyorum. Olağanüstü yanıtlara kendinizin ulaştığınızı göreceksiniz böylece…

Hipnoz olabilmenin yaş ile doğrudan bir bağlantısı vardır. Söylediklerinizi anlayıp yerine getirebilecek ve dikkatini belli objeler üzerinde toplayabilecek kadar büyümüş çocuklar kolayca hipnoz edilebilirler. Söylenenleri yerine getiremeyecek kadar küçük çocuklar ise hipnoz edilememektedir. Literatürlerde 4 yaş üzerindeki çocukların hipnoz edilebildiğine dair bilgiler bulunmaktadır. 7-8 yaş ve üzerindeki çocukları hipnoz edebilmenin ise büyüklere göre çok daha kolay olduğu hipnozla uğraşan herkesin bildiği bir gerçektir. Bu nedenle hipnoz yapılmaya ve hipnoz kullanılarak tedavi edilmeye en uygun yaş grubu 7 ve üzeri yaş grubu oluşturmaktadır. Bu yaş grubundan hipnozla tedavi olmaya istekli kişilerin tedavilerinde başarı oranı da oldukça yüksek olmaktadır. Çok yaşlı kimseler, akıl hastaları, bunaklar, geri zekalılar da hipnoz yapılamamaktadırlar.

Bazı kimseler ise bir hipnozitör tarafından hipnotize edilemezken bir başka bir hipnozitör tarafından kolayca hipnotize edilebilmektedirler. Ayrıca yalnız başlarına hipnoza direnç gösteren bazı kimseler grup halinde hipnoza alındıklarında kolayca hipnoz olabilmektedirler. Bununla beraber bazı meslek gruplarına dahil insanlar da kolayca hipnoza alınabilmektedir. Özellikle ast-üst ilişkisinin, belli bir hiyerarşik yapılanmanın olduğu mesleklerde yer alanlar daha kolay transa girerler. Çünkü emir alma ve uygulama yaşam biçimi haline geldiğinden zihinlerinin kritik etme özelliği üst konumdaki kişilere karşı kapalıdır. Bu durumda hipnoz uygulayacak insanın bu meslek mensupları üzerinde ‘üst’ imajı yaratması kolaylık sağlayabilir. Yine de bu bir genelleme olduğundan çalışılacak kişinin özelliklerini tanıyarak bir eylem planı hazırlamak daha akla uygun olacaktır.

3.3. Hipnoza Uygunluğun Ölçümü

Hipnoza uygunluğun kabul edilebilir ve ölçülebilir özellikleri giderek daha belirgin olarak tarif edilmektedir. Bu amaçla oluşturulan bazı testlere birlikte bakalım:

Göz Kürelerinin Değerlendirilmesi
Bu standart testlerden uygulanması en kolay ve en kısa sürede sonuçlandırılanı Göz Kürelerinin Değerlendirilmesi skalasıdır. Bu değerlendirmeyi yapabilmek için, kişinin başını dik pozisyonda tutup karşıya bakması sağlanır. Sonra başını oynatmadan kaşlarına takiben de başının üstüne doğru bakması istenir. Kişi bu şekilde bakarken gözlerin durumuna bakılır. Göz kürelerinin (gözün renkli kısmının) üst göz kapağının altında kaybolması; alt göz kapağı ile göz küresinin alt ucu arasında görülen göz beyazının miktarı değerlendirilir. Bu kısmın en az olduğu durum "0", en çok olduğu durum da "4" olarak değerlendirilir.

Bu şekilde yukarı bakan kişiden daha sonra gözlerini kapatması istenir. Denek gözlerini kapatırken alt göz kapağı ile göz küresinin alt ucu arasında görülebilen göz beyazının miktarı aynı şekilde tekrar değerlendirilir. Yine bu kısmın en az olduğu durum "0", en çok olduğu durum "4" olarak belirlenir. "0" olması kişinin hipnoza uygun olmadığının "4" olması da hipnoza oldukça uygun olduğunun delili olarak kabul edilir.

Bu skalanın oluşturulmasında değerlendirilen bir başka konu da aynı şekilde yukarı bakarken gözlerde oluşabilecek olan içe şaşılık durumudur. Eğer içe şaşılık oluşmuşsa oluşan şaşılık "1" ile "3" arasında ve şaşılığın hafif olması "1", çok olması da "3" olarak değerlendirilir. Şaşılığın fazla olması hipnoza uygunluğun bir başka delili olarak kabul edilir.

Kişilerin hipnoza uygunluğu hakkında kabaca bir fikir sahibi olabilmek için yapılan bazı basit testler de bulunmaktadır. Bu testlerden bazıları:

Arkaya Düşürme Testi
Bu testin uygulanmasında; test uygulanacak olan kişi ayaklan omuz hizasında açık ve gözleri tavanda bir noktaya tespit edilmiş durumda bulunur. Hipnozitör ise kişinin arkasına geçer ve ellerini denek olan kişinin omzuna hafifçe koyar. 5-10 saniye bekledikten sonra yumuşak, kendinden emin ve telkin edici bir sesle" Arkaya düşüyorsunuz... Düşmemek için direndikçe dayanılmaz bir kuvvetle arkaya çekildiğinizi daha iyi hissedeceksiniz. Birazdan dayanamayacak ve arkaya doğru düşeceksiniz. Fakat korkmayınız ben sizi tutacağım... Düşüyorsunuz" diye telkine devam eder. Bu arada yavaşça ellerini deneğin omzundan çeker fakat denek düşerken bir zarar görmesin diye tutmaya hazır bekler. Hipnoz edilmeye uygun olan kişiler genellikle 1-2 dakika içinde arkalarına doğru ve kendilerini koruma refleksleri de olmayacak şekilde düşerler.

Parmakları açtırma Testi
Bu test ayakta ve oturarak yapılabilir. Oturarak yapılan test pasif kalmaya yardım ettiği için tercih edilmelidir. Kişinin eli, ya yan tarafta bulunan bir masa üzerinde ya da koltuğun kenarında rahat bir şekilde tutulmalıdır. Kolun ağırlığı elin üstüne değil, dirsekten parmakların ucuna kadar, ön kolun her noktasına dağılacak şekilde olmalıdır. Bütün parmakları yan yana gelecek şekilde avuç içleri yere bakarken kişiye parmaklarının açılacağını düşünmesi söylenir.

"Parmaklarınız ayrılacak... Bir arada duramazlar... Parmaklarınızda iğnelenmeler hissediyorsunuz... Dirseğiniz sarsılıyor... Parmaklarınız birbirinden tamamen ayrılacaklar... Gittikçe daha fazla ayrılıyor... Ayrılıyorlar... Ayrılıyorlar..." Parmaklarda kımıldamalar görüldüğünde telkinleri hızlandırılır.

Parmaklar birbirinden ayrılınca kişiye: "Şimdi artık parmaklarınızı birbirine yaklaştıramazsınız... Yaklaştırmaya çalışın... Siz yaklaştırmak istedikçe onlar daha fazla ayrılacaklar..." diyerek telkin pekiştirilir. Sonuç olumluysa, kişi oldukça duyarlı bir kimsedir. Bu durumda kişinin parmaklarını birbirine yaklaştırmasına engellenebilir:

"Parmaklarınız şimdi sertleşecekler... Onları yaklaştırmanız imkansız... Üçe kadar sayacağım... Onların birbirine yaklaşmadığını göreceksiniz... Parmaklarınız sertleşiyor... Gittikçe daha fazla sertleşiyor... Tamamen sertleştiler... Üç deyince birbirine yaklaşamayacaklar... Yaklaştıramazsınız... Bir... İki... Üç, çalışmain bakalım... Artık hiçbir şey yapamazsınız... "

Nokta Çevirme Testi
Bu testin uygulanmasında, hipnotik kapasitesi ölçülmek istenen kişi rahat bir koltuğa oturtulur. Ortasında 3-4 mm kadar çapı olan bir daire çizilmiş kare şeklinde bir kağıt deneğin yaklaşık 2 metre kadar uzağına ve göz hizasının biraz yukarısına gelecek şekilde yerleştirilir. Kişiye dikkatlice bu noktaya bakması söylenir. Aklına gelen her düşünceden sıyrılarak bu noktaya bakmaya devam etmesi telkin edilir. Bir müddet sonra da noktanın 'saat yönünde ve kendi ekseni etrafında dönmeye başladığı telkini verilir. Bu arada kişinin bunu görüp göremediği sorulur. Göremediğini söylerse noktanın döndüğü telkinini kendi kendine vermesi ve düşüncesini başka şeylere kaydırmaması istenir. Hipnoza elverişli kişilerin hemen tamamı bu telkin sonucunda noktanın döndüğünü gördüklerini söylerler.
Parmakları Kapatma Testi
Kişiden parmaklarını germeden açık tutması istenir. Kişiye şöyle denir: "Parmaklarınızın birbirine yaklaşacağını düşününüz. Her aldığınız nefes ile yaklaşacak. Biraz sonra... parmaklarınız birbirine yaklaşacak... Yaklaşıyorlar... yaklaşıyorlar... Neredeyse birbirine değecekler... İşte değdiler..." Etki elde edilince kişiye şunları da telkin edilir: "Şimdi parmaklarınızı ayırmanız imkansızdır... Onları ayrı tutamazsınız... Ayrı duramazlar... Siz ayırmak istedikçe onlar daha çok yapışacaklar... Çalışmainiz... Ayıramazsınız...

Hafif bir cismin ağır gelmesi:
Kişi ayakta ve hipnozitörle yüz yüze durur. Kolları öne doğru yarı uzanmış şekildedir. El ayası yukarı bakarken parmakları açık ve düz olmalıdır. Açık olan ellerden biri üzerine bir sayfa kağıt konur. Sonra şu içerikte telkinler verilir:

"Belirsiz bir ağırlığı olan bu kağıt, birden ağırlaşmaya başladı... Şimdi 10 grama çıktı... Ağırlığı artıyor... 20 gram... 30... 40... Gittikçe ağırlaşıyor, artıyor.. 50...80... 100... Gittikçe artıyor... Şimdi tam 500 gram oldu.. Daha da artıyor.. 1 kiloya çıktı... Artıyor ve ağırlık kendini iyice belli ediyor... Kolunuz inmeye başladı... Ağırlık hali artıyor... Kolunuz bükülüyor... Durmadan artan bu kağıdı artık kaldıramazsınız... Kağıt düşüyor... Artık tutamazsınız onu... Kolunuz halsizleşti... Daha fazla tutmanıza imkan yok... Kağıt düştü."

Parmakları Kenetleme Testi
Kişinin avuç içleri birbirine yapıştırması istenir. Parmaklarını birbirine geçirerek önce sıkması daha sonra da gevşetmesi fakat açmaması söylenir. Kişiye; aklına gelen tüm başka düşünceleri bir tarafa bırakarak bütün dikkatini parmaklarına vermesi söylenir. Bu halde iken parmaklarının giderek birbirine geçtiği ve kenetlendiği, artık parmaklarını birbirinden ayırmasının veya açmasının mümkün olmadığı telkini verilir. Bu telkine bir-iki dakika devam edilmesi sonucunda hipnotik telkine uygun kişilerin parmaklarını açamadıkları görülür.

Bu metodun uygulanması sırasında; kişinin korkması, direnmesi veya dikkatini toplayamaması durumunda ellerin kenetlenmemesi görülebilir.

Kolları Ağırlaştırma Testi
Bu testte; koltukta oturmakta olan denekten kollarını koltuğun kolluğuna koyması ve gözlerini kapatması istenir. Bu durumda iken tüm dikkatini kollarına vermesi söylenir. Sonra kollarının giderek ağırlaştığı, gevşediği telkin edilir. Daha sonra da; kollarını uykuda iken altında kaldığı zaman nasıl uyuşmuş hissediyorsa şimdi de aynı şekilde hissettiği telkinleri verilir. Bu telkinlere bir süre devam ettikten sonra artık kolunu kaldıramayacağı, isterse kaldırmayı başarabileceği, ama bunun mümkün olmadığı söylenir Sonuçta telkine yatkın kişilerin çok uğraşmalarına rağmen kollarını kaldıramadıkları görülür.

Bütün bu testlerin grup halindeki kişilere de topluca uygulanması mümkündür. Bu şekildeki uygulamalarda hipnoza yatkın kişilerin çok daha çabuk ve kolay telkin altında kaldıkları ve çok daha net sonuçlar alındığı, telkine daha az yatkın kişilerin ise daha geç ve daha zayıf şekilde telkinden etkilendikleri görülecektir. Bu durumda konunun başında belirtildiği şekilde toplumdaki kişilerin hipnoza uygunluk yüzdeleri ile aşağı yukarı doğru orantılı olmaktadır.

Bu testlerin dışında kişilerin hipnoza uygunlukları, onlara bazı sorular sorarak da araştırılabilir. Hipnoza uygun kişiler sık sık vücutlarının bir parçasını diğer vücut parçalarından daha iyi olarak hissettiklerini, örneğin bir elinin diğer elinden veya vücudunun diğer parçalarından daha iyi hissettiklerini söylerler. Bu gibi durumlarla karşılaşıp karşılaşmadıkları sorularak da kişilerin hipnoza uygunlukları hakkında fikir edinilebilir.

Yine buna benzer şekilde "Otomatik yazma olayı" yaşayıp yaşamadıkları da sorularak kişilerin hipnoza uygun olup olmadıkları hakkında fikir edinilebilir. Otomatik yazma olayında kişiler not tutarken zamanla başka şeyler düşünmeye başladıkları halde farkında olmayarak söylenenleri aynen yazmaya devam edebilirler. Özellikle de derslerde çok not tutan öğrenciler bu durumu sıklıkla yaşadıklarını ifade ederler. Daha önceden böyle bir durumun yaşanılmış olması da hipnoza uygunluk için bir kriter olabilmektedir.
http://dahibeyin.blogspot.com/2012/11/ne-istediginizi-biliyor-musun.html
AddThis Social Bookmark Button
 
“Telkin CD’leri” Mucize mi, safsata mı?

 

Son zamanlarda hemen hemen her yerde, “yeni çağın büyüsü” olarak adlandırılan bir telkin fırtınasıdır gidiyor. İlgili ilgisiz herkes mutlaka bir şeyler duymuştur. Kimine göre bir kandırmaca, kimine göreyse bir mucize olan bu konu birçoğumuz içinse hala bir fenomen. Peki ama nedir bu telkin mucizesi, nasıl yapılır, nelere faydalıdır ya da bize neler kaybettirir? Eğer sizin de bu konu hakkında yeterince bilginiz yoksa, okumaya devam edin.

Telkin, Arapça kökenli bir kelime ve “bir duygu ya da düşünceyi karşı tarafa aşılama ya da empoze etme” manasında kullanılıyor. Amacı sizi bir konu hakkında yönlendirmek ve vermek istediği mesajı size zamanı geldiğinde uygulatmak. Tabi bunu yaparken sizin algınız yani bilinciniz dışında yapmak. Zira işin içine bilinciniz girdiğinde bir sürü kısıtlama sorgu ve istatistik de işin içine giriyor. Çünkü, bilinç yargılara varmak için o zamana kadar öğrendiği tüm yargı çeşitlerini kullanıyor. Ama bilinçaltı öyle değil… Bilinçaltı herhangi bir şekilde kendisine sunulan mesajı, herhangi bir yargılama ya da sorgulama yapmadan uyguluyor, yani verilen emre itaat kesin.

Subiminal, yani eşik altı tabir ettiğimiz bu mesaj verme işlemine kabaca “tohumlama” deniyor. Bu telkin cd’leri ile bilinçaltına yapılan bu “tohumlama” işlemi, ihtiyaç hâlinde filizlenip size istediğini yaptıran bir emir komuta zincirine dönüşüyor. Bu yüzden son derece etkili ve aynı zamanda bir o kadar da tehlikeli bir sonuç. Zira isteyerek ya da bilerek yapılan bu telkinler gibi, sizin algılayamadığınız bir yolla yapılabilecek bir tohumlama da sizi bilmeden bazı şeylere mecbur ya da bağımlı hâle getirebilir. Bir markaya aşırı düşkünlük ya da bazı içeceklere fazlaca bağlılık bunun sonucu olabilir.

Bilinçaltı telkin cd’leri bilincinizin algılayamadığı, ama bilinçaltınızın kaçırmadığı bir frekanstaki sistemle çalışır. Örneğin bilinciniz bir müzik parçasını zevkle dinlerken aynı müziğin içine gömülmüş telkinler de bilinçaltınıza bir oya gibi işlenir. Bu mesajlarsa, ihtiyaç olduğu durumlarda kesin yargı ve emirler olarak bedeninizin ve beyninizin emrine sunulur. Konu ile ilgili bir eyleme yön verileceği ya da konu ile ilgili bir hükme varılacağı zaman, bilinçaltı mesajı raflardan çıkararak sizi yani beyninizi yönlendirir.

Bir mucize gibi değil mi? İstediğiniz bir mesajı ya da kurtulmak istediğiniz bir zayıflığınızı gidermek için tek yapmanız gereken bilinçaltınıza gerekli mesajları bir oya gibi işlemek. Geri kalanı tamamen bilinçaltınızın işi… O her şeyi hâlleder ve size başarıyı yudumlamak kalır. Tabi bu uygun şartlarda ve profesyonel kişilerce hazırlanan telkin cd’leri için geçerli. Böyle hazırlanan cd’ler bir reçete gibi sizi başarıya götürürken, bilmediğiniz ya da tanımadığınız kişilerce gelişigüzel hazırlanan cd’ler ise, sadece umutlarınızı sömürmekle kalır.

Unutmayın! Beyninizin kozmik odasına bilmediğiniz kişileri almanın faturası bazen çok ağır olabilir. Önünüzdeki bu şansı iyi ya da kötü kullanmak tamamen sizin elinizde… Bu işi Merlin’in sihirli değneği gibi düşünün, iyilik içinde kötülük içinde sallamak sizin elinizde... Kullandıktan sonra oluşacak sonuçlar sizin için ödül ya da ceza olabilir...

Tercih sizin...

 

 

Serkan Ertem

bilgi@serkanertem.com

 

 

 

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Avoir raison ou penser juste?

Par Muriel Watier

Dans ma pratique de formatrice et de thérapeute, j'ai souvent entendu des personnes s'étonner de ne pas être reconnues malgré le fait qu'elles pensaient avoir eu raison dans leurs discours.

Ces aspects soulèvent une incompréhension entre ce qui est dit, comment cela est formulé et ce que les autres en comprennent et comment ils réagissent.

Il me parait y avoir, tout d'abord, une clarification à apporter sur l'intention du discours.

Qu'est ce que je recherche, avec quels moyens et auprès de qui?

Puis il se pose la problématique des sept raisonnements existants, dans les logiques de discours, avec leurs combinaisons multiples.

Raisonnement Déductif: chercher l'essentiel.

Inductif: trouver les causes et organiser les idées.

Algorithmique: connaitre et maitriser un ou des savoirs.

Analogique: avoir l'expérience et fonctionner par similitude et exemple.

Intuitif: comprendre tous les raisonnements et s'y adapter.

Bon sens: savourer les moments et la vie par un sens pratique et concret.

Mnémotique: impression de paradoxe de la logique car c'est une perception d'incohérence et de contestation dans le discours.

Nous sommes différents et nous comprendre n'est pas une évidence, même si cela peut arriver de par des raisonnements similaires.

Etre à l'écoute, reformuler sans juger, analyser avec arguments et explications pour, ensembles, trouver des solutions, voilà ce qui me parait être juste!


Se respecter soi et l'autre… Tout en trouvant des compromis, me parait être la voie de l'évolution des idées et de nos pratiques.

Nous ne pouvons donc pas penser juste, si le contexte de respect et d'écoute n'est pas réuni et nous voyons alors émerger le Avoir raison qui s'apparente à du rapport de force.

Courage… et hommage à ceux d'entre vous qui tentent de continuer à penser juste, malgré les violences du quotidien.

Muriel Watier

Docteur en Psychologie

www.mw-ethicformation.com

 


Les 7 secrets des couples heureux

AddThis Social Bookmark Button
 
Siz İsteyin Evren Versin!

Bir şey istediğimizde -imkansızmış gibi görünse dahi- bütün evren bunun gerçekleşmesi için bizimle hareket eder...

AddThis Social Bookmark Button
 
20+ Ways to Live a More Positive, Fulfilling and Happy Life

I don’t have anywhere near all the answers, but here are a few lessons that I’ve learned throughout my life that’ve helped me live a more positive and fulfilling life.

1) Be the hero of your own story.

Whatever mistakes you’ve made up until now are off the table – the only thing that matters from this point on is how you move forward starting today.

Imagine you’re the main character in a video game, or you’re playing the starring role in the supremely megafantastic movie called YOUR LIFE – act accordingly.

What would they do? What choices would they make?

Don’t wait around or expect anyone else to create your own success or happiness – that’s entirely yours to make.

The princess is in another castle and nobody is gonna save her but you (high five if you get this reference).

“Be your own hero, it’s cheaper than a movie ticket.” – Douglas Horton

Action step: Watch your favorite movie montage, video game scene or TV moment. Find out what drew you to it (was it the character’s intensity, confidence, charisma? What about their ability to handle a tough situation or stand up for themselves?) then apply it to your own life in any situation that you can.

2) Fail often. Fail better.

“Failure is only the opportunity to begin again more intelligently.” – Henry Ford

Action step: Pick back up (or start) something that failure, or fear of it, kept you from pursuing.

3) Empty your mind

Whether your goal is to look like Hugh JACKEDman or simply get rid of the extra fluff that has taken up residence on your body, odds are you’re holding on to some beliefs that do nothing more than hold you back.

It could be “knowing” that you have to eat x amount of meals a day, or “knowing” that if you eat certain foods you’ll never get the body that you want.

Open yourself to different possibilities. There are no absolutes, only options…and options are great because that means cake, and cake is AWESOME!

Action step: Identify at least one idea/belief that does nothing but hold you back or hinder your progress. Once you’ve done that, write down ways that you can act that run counter to those ideas. Give it time and do this for several weeks, taking note of any changes, positive or negative, that’ve occured.

Example: I must eat every 2 hours, despite it being a chore and my lifestyle beginning to suffer.
Action: For a month, increase the length of time between your meals and see how you respond.

4) Build momentum

Whatever your goal is, do whatever you have to do to get it, then do everything in your power to keep from losing it.

Unless of course you’re in a negative momentum spiral, then please feel free to stomp both feet into the ground Flinstone style to stop and get yourself on the right path.

Action step: Identify one thing , small or large, that you really want to accomplish. Decide on a first step then do it, no matter what. If you want to write a book but haven’t written anything since you came up with the idea, shut off your phone, go to a place where you can write and sit there until you’ve made headway on the project. This could be on the weekend or you may even have to call in sick from work.

Extreme? Yup, but the “OH HELL YEAH!” feeling you get from finally making progress far outweighs any monetary or time sacrifice you made to make it happen.

After this, keep going on a daily, or at the very least weekly, basis. It doesn’t matter how small, just DO NOT lose the momentum you’ve gained. Small progression is better than no progression.

5) Do the simple things every day

Smile and laugh everyday.

Be positive and act positively as often as you can.

Pass up as many opportunities as possible to be a downer, asshat or general negative vibe bringer.

Action step: This one is easy – start with smiling and laughing and see where it takes you. Even if you don’ feel like it, this is one of those instances where faking it until you make it works wonders.

6) Death, defeat and life domination

36,816,413 minutes

840 months.

70 years.

The average life expectancy.

One of these days we’re going to die – and who knows then? This is the most empowering thing you will ever hear.

How many days, months or years have passed by without us having really lived them?

Doesn’t matter. Starting today, begin the process of doing more of what you love and what makes you happy vs what sucks and what drains you.

Tell the people close to you that you love ‘em.

Reach out to and old friend you haven’t talked to in awhile and see what’s up.

Start surrounding yourself with those who say “why not?” instead of only asking “why?”

Write down a list of big dreams and little dreams, no matter how lame they may seem, and start pursuing them ALL like a damn cheetah with a rocketpack attached to it.

One day you will wake up and there won’t be anymore time to do the things you’ve always wanted – do it now.

“You have exactly one life in which to do everything you’ll ever do. Act accordingly.” – Colin Wright

Action step: Whenever you screw up, take a step back and laugh. Seriously, laugh. Did you die? If you’re reading this then you’re still in the game. Revel in this fact and get back to being awesome because you never know when your time will come.

7) Find inspiration daily

Whatever you’re doing, a mega dose of inspiration can help keep you going, take it to the next level or transform it into something wild & completely different.

So find that inspiration.

The best part? It’s everywhere.

Read a book by your favorite author.

Get out and explore nature (watch out for rabid wildebeests).

Listen to a dope podcast or some awesome music.

Find someone who is doing great things and thank them, because if they can do it then it’s within your own powers of awesomeness to do it as well.

Do this and do it daily; first thing in the morning so that you set the awesome tone for your day.

Make yourself aware of what’s possible in this world and be surprised at how it starts to change your own life.“If you treat an individual as he is, he will remain how he is. But if you treat him as if he were what he ought to be and could be, he will become what he ought to be and could be.” – Johann Wolfgang von Goethe

Action step: Do one of the above things on a daily basis, preferably first thing in the morning, or create your own inspirational ritual. For some it’s horseback riding and jigsaw puzzles, and for others it’s daily meditation.

8) Learn from your past, then let go

Spaceships don’t have rear-view mirrors for a reason (ok, several reasons).Treat your past experiences as the best teacher of all, but once you’re done, you’re done. Don’t look back and expect to learn something new from constantly analyzing or “re-taking” that same class over and over and over again.The same issues tend to keep popping up in life until the lesson is learned. If that’s happening, learn it once and for all and stop the cycle so you can moonwalk forward into the rest of your life.

“Going over your past is like sitting in a crap film and watching it over and over and over and over again expecting the ending to change, when it’s not. It’s not going to.” - Jules Murphy Wyman

Action step: Identify a moment from your past that’s still haunting you. Set aside some time to really analyze why it’s bothering you and extract as many possible positive takeaways or lessons that you can (there is always something, no matter how it may seem). Use those to improve your life from that point forward and put the past to rest.

This could range from anything to diet mishaps to romantic relationship mistakes.

9) Stop hiding

Be your unabashed self in all the best ways that you can. Take your own strengths and superpowers and amplify them.

By not doing it, you’re not only robbing the world of your awesomeness, but you’ll never be able to step out and realize your full potential.Don’t try to be someone else – they’ll always be better at it than you could ever dream of being. Life is way too short to be a half-ass version of something that’s already out there.

“Always be yourself, express yourself, have faith in yourself, do not go out and look for a successfull personality and duplicate it.” – Bruce Lee

Action step: Seriously, you’re theshit.com*, so start by surrounding yourself with people with whom you can really be yourself with, online or in person. Gain confidence from these interactions. Sneak bits and pieces that you feel comfortable with into your daily life. Identify what’s awesome about you (asking friends or those close to you can help if you don’t have the slightest clue) and start amplifying it.

*Disclaimer: Don’t go to that site haha. I can’t imagine anything good coming from it.

10) Be kind

Never underestimate the power of a smile, a kind gesture, sympathetic word or a listening ear – all of which are easy to give and cost you nothing. You never know what someone right next to you is going through, and if it will be the difference between a craptastic day and one filled with a little sunshine and hope.

“How far you go in life depends on your being tender with the young, compassionate with the aged, sympathetic with the striving and tolerant of the weak and strong. Because someday in your life you will have been all of these.” – George Washington Carver

Action step: Be giving with your time, knowledge, money, kindness, connections or influence when you can. Give in such a way that the person who receives it can’t possibly return the favor.

11) Be grateful

Practice gratitude daily.Take 5 minutes at the end of your day to chill and write down a small list of the things that made you smile, laugh, or that you’re glad are a part of your life. There’s ALWAYS something to be grateful about, especially when you look down at that list and realize that a lot of people out there have it worse off than you do and could use a few of those things.

“If a fellow isn’t thankful for what he’s got, he isn’t likely to be thankful for what he’s going to get.” – Frank A. Clark

Action step: Make that list! I’ll know if you don’t ;)

12) Be positive and believe in yourself

Being an optimist won’t solve all your problems, but what’s the alternative? There isn’t much sense in being anything else.

If you’re constantly filling your head with negative thoughts, odds are they’ll lead you straight towards negative actions, self-doubt and increase the general suckitude of life by 10384398%.Suck City isn’t a cool place to live at all.

Think of each setback as a challenge to see the positive, spin the situation back around, making it better than it was before.

“You’ve done it before and you can do it now. See the positive possibilities. Redirect the substantial energy of your frustration and turn it into positive, effective, unstoppable determination.” – Ralph Marston

Action step: From now until the day you die, work on developing a positive mindset via positive thoughts and actions, and chase the defeatist and negative mindset out of your brain and life. Never say “it is what it is”.

13) Tell safety to suck it

Playing it safe is the riskiest thing that you can do.Do what everyone else does and your results will the same as theirs – average. And you’re better than average.

Be bold. Be yourself. Take a chance.

What’s the absolute worst that can happen? Death. Let’s be real though: what you want to do isn’t going to even come close to killing you, even though it may feel like it at times.

Use this to your advantage and run towards necessary risk instead of away from it. No failure is too large to recover from. No setback is too great to power through like a champ. Nothing hurts more than a death by 1,000 small cuts, letting each day that passes mark another day that you didn’t move closer, even if only a small way, towards your dreams.

“The world is full of people who want to play it safe, people who have tremendous potential but never use it. Somewhere deep inside them, they know that they could do more in life, be more, and have more — if only they were willing to take a few risks.” – George Foreman

Action step: Do something epic. Do something heroic. Do something awesome. Whatever you wanna call it, DO NOT settle for mediocrity. Do things that make the world better for you having been here.

Here are some resources to help:

The Flinch by Julien Smith

How To Be Legendary by Johnny B. Truant
The War of Art by Steven Pressfield

14) Be present (thanks to reader Jordan Ayres)

With the humongous list of things to do and more ways to distract ourselves than ever, it’s easy to lose site of what’s important – RIGHT NOW; not sulking about the past or worrying about the future. The most important thing that we can get ourselves and others is our undivided attention.

“You must live in the present, launch yourself on every wave, find your eternity in each moment.” – Henry David Thoreau

Action step: Be actively involved with what you’re doing. When you’re with friends/family, turn of your cell phone or leave it in the car if you have the habit of constantly checking it like you’re Superman on call (guilty as charged). Focus on one task while minimizing all other distraction that pull you away from it.

15) Treat money like a tool

Wads of flimsy, funny looking cash. Computer generated codes that tell us that those numbers in our online banking accounts are real. It’s wild how much meaning and emotion we attach to money. If I drop a penny, I won’t even blink, but if a $100 bill blows out my hand I might chase it through the streets until the end of time.

At the end of the day, money is just a means to an end. Nothing more.

If you’re grinding and struggling to make ends meet and buried under piles of debt, that’s pretty stressful. Once you have your basic needs met though, more money only makes you happier up to a certain point.

If you chase the dollar for no other reason than to make more of it, you’ll eventually slip and fall in a puddle of weaksauce and unhappiness.

“I can live without money, but I can’t live without love.” – Judy Garland

Action Step: Instead of buying more things, use it to create as many amazing experiences as you can for yourself and those you love. Happiness will surely follow.

16) Grow

Surround yourself with friends and people that are better than you in areas that you want to improve in. Learn from them, let them push you out of your comfort zone and it’s only a matter of time before you level up as well.

“Happiness is neither virtue nor pleasure nor this thing nor that but simply growth. We are happy when we are growing.” – William Butler Yeats

Action Step: Reach out to people that you want to learn from within your network or outside of it. Pay it forward and be ready to reciprocate when someone reaches out to you in the same way.

17) Quit the internet

Just kidding! But seriously.

The internet is one helluva drug, especially when you throw Facebook likes, retweets and all other forms of social media into the mix. It can, and will, consume more time then you’ll ever want to publicly admit., taking a large chunk of your emotions along for the ride.

On the flip side, I’ve made a ton of very good friends thanks to the power of the interwebz,  amazing people I otherwise would have never known. I’ve traveled to Ireland, released a product and will be hanging out with one of my favorite authors soon because of it.

Here’s how to maximize the good while minimizing the bad.

“Our brains are not wired to be made happy by the internet. Saying the web is important to your life is like saying that television is important. It might be social, sure, but it’s still media. It can help connect but it also divides in a very fundamental way.” – Julien Smith

Action Step: Use social media/the net to connect – and then take it offline as soon as possible. Talk with them on the phone. Send hilarious videos back and forth (hi, Kellie Davis). Video chat with them on Skype. Meet with them in the flesh whenever possible. Take it beyond the text.

18) Stomp out comparison

Think you’re strong (or good at anything)? Go on Youtube and prepare to be knocked down a few levels.

Someone will always be “better” than you at something, but it doesn’t matter. Be inspired by them, using it to push yourself further, and nothing more. If they can do it, it’s within your power as well while also applying your own unique spin on it.

DON’T compare your haves to their haves. It only leads a negative mindset. Rock your individual talents like a boss and let what makes you unique shine.

“Comparison is the thief of joy.” – Theodore Roosevelt

Action Step: Use that to light a fire under your own buttcheeks and to do things in your own unique way. You’re the only person you need to compare yourself to. Strive to make yourself just 0.001% more awesome than you were yesterday, and you’ve won in a big bad way.

19) Hug it out. Forgive quickly (thanks to Marianne Kane)

If you’re angry at someone or something, get over it – fast.

Either change the situation, change your outlook on the situation, or change yourself.

If you can the other person can talk it out and get over it together, even better. That ensuing feeling of relief and “ahhhhhhhh”ness feels amazing. Wrongs have been righted and balance has once again been restored to the force. It’s like make-up sex for your soul.

Regardless, let go of whatever anger or resentment you’re holding within yourself. If you don’t, you’re doing far more harm to yourself than anyone else ever could.

Forgiveness is for you, first and foremost.

“Holding onto anger is like drinking poison and expecting the other person to die.” – Nelson Mandela

20) Be yourself

We all have something within us that no one else can duplicate.

Embrace it and let the confidence that you feel positively spread into other areas of your life.

The world needs more people who have come alive instead of wondering if they can.

“Do not quench your inspiration and your imagination; do not become the slave of your model.” – Vincent Van Gogh

21) Rise

Sometimes you don’t win.
Sometimes things don’t turn out as planned.
Sometimes you don’t end up with who you want to be with.
Sometime you just don’t have feel like continuing on anymore.

So, what do you do?

Rise.

There’s a lesson to be learned in everything, and sometimes that lesson is to engage in the beautiful comeback. To refuse to be defeated and come back better than you were before.

“Why do we fall, sir? So we might learn to pick ourselves up.” – Alfred Pennyworth

22) Be the hero of someone’s story (thanks to Lou Schuler)

Husband. Wife. Friend. Employee. Writer.

We all have different roles that we play in the lives of people we love and care about. Our actions and how well we play our part has a direct influence on their life, so we better get in there and give our best performance. Wow them with how much you care in the capacity that you’re in.

Difficult? Yep. Worthwhile? Definitely.

Never underestimate your ability to be a positive influence on someone else.

23) Explore (thanks to Jen Sinkler)

We all have an itch inside, reminding us that we should be doing more with our brief time on this planet.

Most will ignore it for many reasons. Others will follow their curiosity and see just how deep the rabbit hole goes.

Which sounds more fun?

You don’t have to make grand changes right off the bat. It could be as simple as trying new foods that you’ve been too scared to dig in to, or traveling to different part of your country. Gain confidence from these mini explorations. You owe it to yourself to explore and scratch away at the self-imposed boundaries of your own life, interests and passions and see where they take you.

And one day if your adventures take you far from your comfort zone, the possibility of what lies ahead scaring and exciting you at the same time, then you know you’re on the right path. Push forward.

“Once in a while it really hits people that they don’t have to experience the world in the way they have been told to.” -Alan Keightley

What ways do YOU bring positivity and happiness to your own life?

I want to have this as a resource for people going forward, so please add your ways in the comment section below and I’ll update this post with your suggestions. All props and recognition going to you.
AddThis Social Bookmark Button
 
Anlama Gücü Nasıl Geliştirilir?

Öğrenmek,anlamak demektir. Anlamadan öğrenme olmaz.

AddThis Social Bookmark Button
 
1. Gün—Mucize Listeniz

Mucizenin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Lotoyu kazanmak mı? Zor bir durumdan kurtarılmak mı? Çaresizce paraya gereksiniminiz olduğunda sokakta yirmi dolar bulmak mı?

Bu şeylerin her biri, bir arzunun tezahürüdür ve mucizenin sadece bir parçasıdırlar.

Bir mucize lotoyu kazanmadan, kurtarılmadan veya para bulmadan önce gerçekleşen şeydir. Çünkü inandığımızın tersine mucizenin sonuç ile herhangi bir ilişkisi yoktur.

Bunun yerine, mucize tam ona gereksinimimiz olduğunda, sonucu yaratma yeteneğimiz ile ilgilidir. Kendi yaratıcı gücümüze iman, güven ve inanç eksikliğimizi teslim etme, istediğimiz şey için niyet oluşturma ve onu birlikte – yaratmak için Evren ile birlikte çalışma istekliliğimiz ile ilgilidir. Evren’i yardıma çağırdığımız ve onun bize yardım edeceğine tamamen güvendiğimiz an, mucizelerin gerçekleştiği andır.

Mucize gerçekte, kim olduğumuzun ve kendi realitemizde neleri yaratmaya muktedir olduğumuzun algısını değiştirdiğimiz anda gerçekleşir. Birçok şeye mucize gözüyle bakarız, ama onlar sadece yaratıcı gücümüzün tezahürleridir.

Bir mucize istediğimize karar verdiğimizde ve onu yaratma gücümüzü kabul etmeye istekli olduğumuzda, bu mucizedir. Daha sonra gerçekleşen şey sadece ayrıntıdır.

Çoğu zaman mucizeler yaratmayız, çünkü mucizelerin bizim başımıza gelebileceğine inanmayız. Veya isteriz ve tam bir şeyler gerçekleşecekken, Evren’in bizi işitmediğini veya işittiğini ama yanıtlamaya istekli olmadığını düşünürüz. Sabırlı olmak bazen mucize dersimizin bir parçasıdır.

Ev ödevi: Yaşamınızda yaratmak istediğiniz en azından 1 adet mucize listesi yaratın, 5 ten fazla olmasın. Listenizi yaratmak için takip edeceğiniz bazı bilgiler:

YAPINIZ:

Ne kadar görkemli olduğunu düşünmenize bakmaksızın, arzu ettiğiniz şeyi isteyin. Mucizeler kalbinizden gelir ve eğer kalbiniz bir şeyi arzu ediyorsa, o sizin için doğru olmalıdır.

Sınırlamalar ve beklentiler olmadan isteyin, Evren’in istediğiniz her neyse yerine getireceğini bilin, ama istediğiniz şeye beklentiler eklerseniz veya sizin için mümkün olabilen şeyi sınırlarsanız, bunları yerine getirmez. Şükranla ve teşekkür ederek isteyin. Evren, isteklerimizi söyler söylemez, isteklerimiz üzerinde çalışmaya başlar, öyleyse sadece isteyin ve aldığınız şey için minnettar olun. Zamanla tezahür edecektir.

Umut ettiğiniz zaman çerçevesinde olmasa bile, alacağınızı bilerek isteyin. Evrensel zamanlama her zaman yaşamlarımızda iş başındadır ve kendi kişisel zaman çizelgemiz ile her zaman senkronize değildir.

Doğru yolda olduğunuzun onayını isteyin. Mucizenizin size geldiğinin – imanınızı kaybetmeden – ve onu alacağınızın onayını her zaman isteyebilirsiniz.

BUNLARI YAPMAYINIZ:

Para istemeyin. Evren enerji ile çalışır ve para sadece enerjinin bir tezahürüdür. Eğer yeni bir arabaya gereksiniminiz varsa, yeni bir araba isteyin, eğer yeni bir ev istiyorsanız, yeni bir ev isteyin ve bunların nasıl ödeneceğine üzülmeyin. Buna üzülmek, seçeneklerinizi sınırlamaktır. Başkaları için istemeyin. Bu sizin yaşamınız, sizin mucizeleriniz ve sizin istediğiniz şey. Başkaları kendi mucizelerini istemeyi öğrenmelidir ve nasıl görünürse görünsün onların yaşamları tam şimdi mükemmeldir. Ve kendi yaşamınızdaki çalışmaya koyduğunuz enerjinin üssel olarak arttığını ve yaşamınızın her parçasına ve etrafınızdaki insanlara yayıldığını hatırlayın. Onlar – hazır oldukları zaman – sizin yaptığınız değişimlerden yararlanacaktır.

Mucizelerinize zaman çizelgeleri koyun. Onlar ilahi zamanlama ile ve tüm durumlar doğru olduğunda gerçekleşir. Bazen mucizeleri beklemek zorunda kalırız, çünkü Evren, başka bir şey istediğimiz noktaya ulaşmamızı beklemektedir.

AddThis Social Bookmark Button
 
Girişimci, Politikadan Uzak Durmalıdır

Girişimcinin Partisi olmaz.

İnsanın, yaşı, cinsiyeti ve mesleği ne olursa olsun, yaşadığı ülkenin sorunlarından ayrı kalması düşünülemez. Ülke sorunları ile ilgili olarak görüş bildirmesi, tartışmalara katılması da en doğal hakkı ve bir anlamda görevidir. Bir vatandaş olması nedeniyle, girişimciyi de bu ilgiden ayrı düşünemeyiz. Ancak, girişimcinin politika ile iç içe olması, sahip olduğu işin büyüklüğü oranında riskler taşır. En basit yönüyle, iktidarlar birkaç yılda bir değişebildiği hâlde iş hayatı devamlıdır. Dolayısıyla, inancı ve sempatisi ne olursa olsun, akıllı bir girişimci yönünü belli etmemelidir. Bugün fayda gördüğü iktidar, yarın muhalefet olduğunda öyle olumsuz durumlar ortaya çıkabilir ki hiçbir pişmanlık fayda etmez. Ülkemizin iş dünyası, bu konudaki talihsiz örneklerle doludur.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, gerçek bir yurtsever olarak, hiçbir girişimcinin suya sabuna dokunmadan ot gibi yaşaması da düşünülemez. Çünkü en azından, geleceği ile ilgili planlarını yaparken bile, ülkenin durumunu yakından gözlemek zorundadır. Aksi hâlde karşısına çıkabilecek acı sürprizlere dayanamaz.

Bu mantıkla baktığımızda, girişimciler olarak hepimize düşen görevler var. Ticari geleceğimize zarar verebileceğini göze alarak, zaman zaman biz de bazı çıkışlar yapmak zorunda kaldık.

Ekonomin, ön yargılı ve pratik yoksunu kişilerce yönetildiği dönemlerde, özellikle sanayicileri boğarcasına zorlayarak enflasyonu düşürmeye çalışanların, ülkeyi tam anlamıyla ekonomik kaosa sürükledikleri günlerde bir taşlama yazıp birçok yere fakslamıştık. Olumlu tepkiler alan o şiirimiz günlük bir gazetede, güzel bir karikatür altında yayımlanmıştı:

EKONOMİK PROGRAM

Eşeği obur diye Hoca kafayı takmış

Yemini azaltarak tasarruf yapacakmış!

Pek de kendinden emin, ne parlak fikir ama!

Program yapmış hemen, başlamış uygulama

Her sabah yem verirken birer avuç azaltmış

Ayırdığı fazlayı! biraz daha çoğaltmış

Bizim hoca keyifli, her gün biraz kısıyor

Aynen enflasyon gibi her şey iyi gidiyor!

Lâkin farkında değil sonu nasıl bitecek

Eşek bir deri kemik, üflesen devrilecek

Her parlak fikir gibi bunun da sonu gelmiş

Zavallı karakaçan bir gün açlıktan ölmüş

Hoca üzgün mü üzgün; ağlıyormuş âdeta

Tam da alıştırmıştım; ölüverdi kerata!

İstanbul, 6 Nisan 2001

Bazılarının, “memleketi kurtarma toplantıları” olarak alaya almalarına aldırmadan, bu konuları her fırsatta konuşmamız, tartışmamız gerekiyor. İşte öyle toplantılardan birinde şu görüşü dile getirmiştim:

Türkiye’nin geri kalmışlığında kooperatifler ve sık sık yapılan seçimler büyük rol oynamıştır. Önce seçimleri ele alalım. Genel seçim, ara seçim, belediye seçimleri derken, yılın belli bir bölümü seçimlerle ve seçim atmosferi altında geçiyor. Bir genel seçim demek, aylar öncesinden başlayan seçim ekonomisi demektir. Popülist yatırımlar, hayali temel atma törenleri, devlet parasıyla yapılan geziler, giderayak yapılan atamalar, devlet kesesinden yapılan ikramlar bir yana, özellikle seçimler yaklaştıkça tamamen duran devlet çarkları, telafisi zor kayıplar doğuruyor. Ardından gelen belediye seçimleri ise, iktidarların ellerindeki gücü acımasızca yandaşlarına kullanması sonucu büyük yağmalara neden oluyor. Hele ara seçimler anlatılmaz biçimde işin tuzu biberi oluyor.

Kooperatiflere gelince: İhale yasası nedir, birim fiyat, keşif, tenzilat, eskalasyon nedir, haberi bile olmayan, (kendi işlerinde ne kadar usta olurlarsa olsunlar) acemi yöneticilerin elinde ülke kaynakları har vurulup harman savruluyor

Kooperatiflerin başka bir tarifi de yapılabilr: Kooperatifler, kaplumbağa ile tavşanların kaplumbağa hızıyla yarıştırıldığı arenalardır. Çünkü kooperatif üyeleri çoğunlukla aynı ekonomik düzeyde olamıyorlar. Bu yüzden ödemeler en kısıtlı üyelere göre ayarlandığı için de, işler iyice yavaşlıyor. On-on beş yıl süren çok kooperatifler var etrafımızda. Sonuç olarak, ülkenin her yerinde aynı anda atılan temeller yerine, daha az temel atıp, onları çabuk tamamlama yönüne gidilemediği için, tesislerin devreye girmesi yıllar alıyor.

Bütün bunlara baktığımızda ise, görülen köy kılavuz istemiyor. Politikanın girdiği yerde, plan ve programlar rafa kalkıyor. Popülistlik denilen yanlışlar silsilesi devreye girerek her şeyi alt üst ediyor.

Girişimci kendine, politika tuzaklarına düşmeden, ülke sorunlarına uzak kalmayan bir yol çizmelidir.

Girişimci, Dilini İyi Bilmelidir

İnsanlar konuşa konuşa anlaşır.

Başarılı bir girişimcinin özelliklerini incelemeye kalkışırsanız, onun her şeyden önce dilini iyi bildiğini fark edersiniz. Çünkü ne yapmak istediğinizi karşı tarafa anlatmanın en kestirme yolu, meramınızı en güzel şekilde ifade edebilmekten geçer. Bu ise dilinizi iyi bilmenizle mümkün olur. Üstelik sadece sizin bilmeniz de yeterli değildir. Elemanlarınızın da hatasız bir iletişim kurabilecek seviyede sözcüklere, sözlere hakim olmaları gerekir.

Bu konuda hatırladığım, askerlerle ilgili bir hikâye var: Komutan, posta onbaşısını çağırıp emir veriyor:

-Git, yüzbaşına söyle, Erkân-ı Harbiye’den gelen böyle bir müzekkere yok. Neyse ki askeriyede emir tekrarı var. Çünkü onbaşının algıladığı şey çok farklı

-Erken gelen askere tezkere yokmuş komutanım.

Eski Yunan’da çocuğa üç şey iyi öğretilirmiş: Terbiye, spor ve müzik, dil.

İş hayatı tümüyle iletişim üzerine kurulmuştur. Bilgiler yanlış anlatılır veya yanlış anlaşılırsa, hata kaçınılmazdır. Bu yönüyle ele alındığında, özellikle kilit pozisyonlardaki elemanlara, birçok eğitim konuları yanında “dil eğitimi” verilmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir.

Üniversite öğrenciliğimiz sırasında televizyon olmadığı için, gazete sayfalarında okunmadık yer bırakmazdık. Hatta ilanlara bile göz gezdirirdik. En çok da köşe yazarları ilgimizi çekerdi. Onlara erişilemeyen insanlar olarak bakar, bütün görüşlerini benimsemeye çalışırdık. O günlerde moda olan bazı yazarlar vardı. Bunların arasında Çetin Altan gibi Aziz Nesin gibi isimler başta geliyordu. Yine o günlerde yayımlanan Akşam gazetesi, bu iki yazarımıza da aynı anda yer veriyordu sayfalarında. Aziz Nesin, dilde yenileşmeden yanaydı. O, öz Türkçe’yi bile kabul etmezdi, onun düşüncesine göre gerçeğin özü olamayacağı için sadece Türkçe vardı. Bu konuyla ilgili yazılarından birine çok ilginç bir öyküyle başlamıştı:

Adamın biri, sahibinden tellâklarına kadar hırsız olan bir hamama gitmek zorundaymış. Her seferinde bir-iki parça eşyası çalınıyormuş. İlk zamanlar yakınmaları sonucu çalıntıları geri alabiliyormuş. Zamanla şikayetlerine kızar olmuşlar. Daha sonraları azar işitmeye, hatta ısrar edince dayak yemeğe bile katlanmak zorunda kalmış. Bulunduğu kentte başka hamam olmadığı için de, çaresiz aynı hamama gidiyor, kayıplarını da ücretin bir nevi aynî kısmına sayıyormuş. Ama günlerden bir gün olan olmuş. Adamcağız yıkanıp peştamalına sarınarak geldiği soyunma kabininde, eşyalarının yerinde yeller estiğini görmüş. Peştamal da hamama ait olduğu için onu da bırakıp bir elini önüne bir elini arkasına siper ederek hamamcının karşısına çıkmış. Büyük bir çekingenlikle:

-Sizden çok özür diliyorum. İnanın ki aklımdan kötü bir şey geçmiyor. Ama biraz insaf edin. Ben bu hamama böyle mi gelmiştim?

Aziz Nesin, gerçekten usta bir yazardı. Kalemini çok iyi kullanıyordu. Korkunç bir ikna gücü vardı. Olayları yarı mizahi, yarı ciddi bir şekilde öylesine ele alıyordu ki karşı görüşte bile olsanız, ki çoğu kimse öyleydi, ona hak vermek zorunda kalıyordunuz. Bu yazıda da öyle olmuştu. Hamam hikâyesiyle bir giriş yaptıktan sonra, uzun bir liste vermişti. Giysilerimizde kullandığımız bütün malzemeleri alt alta sıralamış, karşılarına da hangi dilden alındıklarını yazmıştı. Listenin en altında iki kelime vardı Türkçe olan: Don ve yelek.Yazının sonunu da şöyle bağlamıştı. El insaf. Atalarımız, Orta Asya’dan Anadolu’ya bir don ve bir yelekle mi geldiler? Üzerlerinde başka giysileri yok muydu? Görüldüğü gibi Aziz Nesin’e bu konuda hak vermemek elde değildi.

O listeyi tam olarak hatırlamadığım için, ben de oturup ansiklopedileri, sözlükleri karıştırdım. Giyim kuşamımızla ilgili sözcükleri ve hangi dilden alındıklarının araştırıp karşılıklarını yazdım. İlginç bir liste çıktı ortaya:

Şapka…….Rusça

Palto……..İngilizce

Gocuk……Bulgarca

Ceket…….Fransızca

Süveter…..İngilizce

Kravat……Fransızca

Jile……….Fransızca

Elbise……Arapça

Entari……Arapça

Pantolon…Fransızca

Şalvar……Farsça

Atlet……..Yunanca

Külot…….Fransızca

Fanila……Yunanca

Mintan…...Farsça

Çorap…….Farsça

Potin……..Fransızca

Pabuç…….Farsça

Don………Türkçe

Yelek…….Türkçe

Bu durumu görüp üzülmemek elde değil. Ama bunların yerine, uydurukça olmamak kaydıyla, yenilerini koyamıyorsak yapacak pek de bir şey yok demektir. Biz Türkler olarak, bir tek yoğurdu icat etmişiz. Her dilde kullanılıyor. Hatta, özellikle bütün teknik terimleri kendi dillerine çevirip upuzun sözcükler türeten Almanlar bile, bizim yoğurdumuza ekşi(!) demeyip dillerinde kullanıyorlar.

“Dil” kelimesinin ansiklopedilerdeki karşılığı ise şöyle: Dil; bir insan topluluğuna özgü olan, o topluluktaki bireylerin duygu ve düşüncelerini anlatmak ve birbirleriyle iletişim kurmak için kullandıkları sesli ve kimi zaman yazılı göstergeler dizesi.

Buraya kadar her şey tamam da unutulmaması ve gözden kaçırılmaması gereken bir durum daha var: Zaman boyutu.

Eskiden her şey üç boyutlu olarak bilinir ve öyle algılanırdı. Eni, boyu, yüksekliği. Matematik dilinde:x.y.z eksenleri. Yakın zamana kadar, bu üç boyutun her şeyi ifade ettiği varsayılırdı. Üniversitenin ilk yıllarında, tasarı geometri derslerinde bir cismin üç boyutlu denklemini çıkarmak, ya da resmini çizmek çok ilgilimizi çekmişti. Ama çizdiğimiz şeklin zaman içinde sadece bir hâli gösterdiğini pek düşünmemiştik. Oysa dördüncü bir boyut daha var: Zaman. Aslında bu işin bilimsel tarafına girmeye niyetim yok. Girsem de pek beceremem. Ben daha çok, işin pratik boyutuna değinmek istiyorum. Dilden söz ettiğimize göre de dil ile zaman ilişkisini biraz açmak istiyorum. Dil, asırlarca süren bir oluşum. Biraz önceki tarifte doğrudan değinilmemekle birlikte, sanıyorum zaman boyutu daha işin temelinde varsayılmış olsa gerek. Eğer dili zaman boyutu dışında ele alırsanız, özellikle belli bir zaman dilimi için her türlü sözcüğü uydurabilir, yapay bir dil oluşturabilirsiniz. Belki de insanlar o zaman dilimi içinde çok güzel anlaşabilirler ya da öyle zannedebilirler. Ama olay, bin yıllar öncesinden bin yıllar sonrasına, şeklinde düşünülünce artık işin şakası yoktur. Dil tüm zamanı kapsayıp yaşayan bir bütündür. Ana hatları aynı kalmak kaydıyla bazı rötuşlar dışında değişmez. Ancak gerektikçe eklemeler yapılır. Yapılmalıdır da. Ama hepsi o kadar . Yoksa, eskileri atıp yerine, mantıklı da olsa, yeni sözcükler türetmek hiç anlamlı gelmiyor bana. Aksi hâlde kuşaklar arası anlaşmazlıklar, bütün kültürümüzü öksüz bırakır. Gelenek ve göreneklerimiz kaybolur gider. Tarihimizden ders almamız da tarihe karışır. Romanlarımızla, şiirlerimizle öykülerimizle edebiyatımız; folklorumuz, türkü ve şarkılarımızla müziğimiz, aynen köksüz bir ağaç gibi yok olur gider.

Ben bu konuya başka bir gözle de bakıyorum. Bir sofra düşünelim. Üzerinde ekmek, peynir ve sudan başka bir şey yok. Bir başka sofra daha düşünelim, her türlü yemekler, salatalar ve türlü çeşitli meyveler ve içeceklerle donatılmış. Hangisinden daha çok keyif alırsınız? Hangisi sizi daha mutlu eder? İşte dil de böyledir bana göre. Elimizdekileri kaçırmanın âlemi yok.

Şu anda herkesin dilinde yabancı sözcükler dolaşıyor. Hatta Fransızca, Almanca da değil. Bugünün modası İngilizce. Kelimenin aslı üç dilde aynı da olsa, hep İngilizce imiş gibi telaffuz ediliyor. Siz lisede Fransızca okumuşsanız, bir kelimeyi kazara Fransızlar gibi söyleseniz, alaya alınıyorsunuz. Başka bir örnek vermek gerekirse; kibar geçinen kimseler her zaman, külot kelimesini dona tercih ediyorlar. Anadolu insanı ise daha rahat, don demekten çekinmiyor.

Oysa dil zenginliği güzel bir şey. Bununla ilgili olarak bir şarkımızdan bir bölüm geliyor aklıma. “Ellerin ismini ezberledin de, bir benim adımı öğretemedim.” Düşünün bir kere; iki sözcük de ismini veya adını olarak söylenseydi aynı tadı alabilir miydik? Yine başka bir sözcüğü ele alalım: Tren kelimesi, dilimize Fransızca’dan geçmiş. Onlara göre “sürünen” anlamına geliyor. Almanca’sı Zug; “çeken” anlamına geliyor. Bir an için tren yerine sürünen dediğimizi düşünelim ve bir türkümüzü ona göre seslendirelim:

Kara sürünen gelmez mola

Düdüğünü çalmaz mola

Bu arada komik bir durumdan da söz etmek istiyorum: “www......com.tr.” bir bilgisayar terimi. Hiç dikkat ettiniz mi nasıl söylendiğine? Dabıl yu, dabıl yu, dabıl yu,....kom te re diyorlar. Son iki harfi ti ar diye söyleyene rastladınız mı? Yani kısacası, işin tadı biraz kaçırılmış durumda. Bilinçsizce bir İngilizce modasıdır sürüp gidiyor. Yeni bir süper güç dünyaya hakim olana kadar da süreceğe benziyor.

Sadece iş hayatımız açısından değil, ülkemizin ve insanımızın geleceği açısından da, dilimize tüm içtenliğimizle sahip çıkmalıyız. Unutmamalıyız ki girişimci de bu vatanın evladıdır ve onun görevi sadece para kazanmak değildir. Her girişimcinin, karınca kaderince, dilimize de hizmet etmesi gerekir. Ayrıca değerli bilim adamlarımızın da, yapacakları buluşlar yoluyla başka ülkelere, “yoğurt” dışında, bilimsel alanda ses getirecek sözcükler ihraç etmeleri zamanının çoktan gelmiş olduğunu düşünüyoruz.

Zorlama yoluyla değil, özentilerle asla değil ama zaman dilimi içinde, kendiliğinden olabilecek değişimler elbette kabul edilmelidir. Ancak, birtakım uydurukça sözcüklerle dilimize kötülük yapmaktan da kaçınmalıyız. Kısacası onu kızdırmamalıyız. Sonra ne mi olur?

Dilin, ait olduğu ulusun doğuşundan kayboluşuna kadar süren bir zaman boyutu vardır. Dilimizi unutursak, tarihimizi de unuturuz. Bunun sonucu olarak, atalarımızın önceden yaşadığı olaylardan edindikleri deneyimlerinden yararlanamayız. Edebiyatımız, sanatımız yok olur. Atasözlerimizi ve deyimlerimizi anlayamayız. Kültürümüzün kökünü kuruturuz. Köksüz bir ağaç nasıl kuruyup kaybolur giderse, ulusumuz da eninde sonunda yok olur, biter. Belki kişiler olarak, hem de çoğalarak devam edebiliriz ama, o ulus bizim ulusumuz olmaktan çıkmıştır artık. Zaten öyle olunca, o ulusun zaman dilimi, zaman boyutu da sona ermiş demektir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, bağımsızlık savaşını kazanmış bir ülke olarak başarılarımızdan ürken Rusya’nın Türk Cumhuriyetleri ile ilgili büyük endişeleri varmış. Ani bir kararla, bütün kardeş ülkeleri Arap alfabesinden Latin alfabesine dönmeye mecbur etmiş. Böylece, aramızdaki ilişkiyi koparmayı hedefliyormuş. Hatta bu yüzden, Atatürk de harf devrimini, sırf bu yüzden, biraz da aceleye getirerek öne almak zorunda kalmış. Biz Latin alfabesine geçince de Rusya, Türk Cumhuriyetlerinde başlattığı uygulamalara son verip, Kiril alfabesine dönüştürmüş. Bizdeki öz Türkçecilik adı altında başlatılan akımın arkasında da Rusya’nın olduğu konuşuluyor. Bu görüş, geçmişle bağımızı koparmak açısından ele alındığında, onların açısından bize de anlamlı geliyor. Celal Bayar’ın bu konudaki tespiti ne güzel:

Sosyalistler, konuşulan her konuda enternasyonal’ı savunurlar ama nedense, özellikle bizde, dil konusunda milliyetçi davranıyorlar!...

 

 

Yazan: GAZANFER SANLITOP

Kaynak: Kuvözde Çocuk Büyütmek – Akis Kitap

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Akıl Dolu Cevaplar

ÜÇ ZARF

Şirketin birinde çalışan genel müdür, yaşlılığın da etkisiyle işinden ayrılır. Yerine yeni bir genel müdür alınır. Eski genel müdür, yeni genel müdüre tecrübelerini anlatır ve üç adet zarf bırakır. Her biri numaralı olan bu zarfları her başı sıkıştığında birer tane açmasını söyler. Yeni genel müdür işe başlar. Misyon ve vizyonunu belirledikten sonra verim artsın, işyerinde sinerji ortamı oluşsun diye çalışanlarına insan kaynakları seminerleri verdirir. Bir sene iyi giden işler birdenbire bozulmaya başlar. Çaresizlik içinde kıvranırken yeni genel müdür, merakla birinci zarfı açar. Zarfta; “Kendinden önceki müdürü suçla!” yazdığını görür. Yeni genel müdür şirket çalışanlarını hemen toplatarak, eski genel müdürün izlediği politikaların sıkıntısını çektiklerini söyler ve suçlamalarda bulunur. İşler bir süre daha yolunda gider, fakat başka bir sorunla karşılaşırlar. Yeni genel müdür hemen ikinci zarfı açar. Zarfta; “Şirketi yeniden organize et.” yazar. Yeni genel müdür, şirketi revizyondan geçirir, sorun çözülür, ancak bir süre sonra işler yine bozulur. Yeni genel müdür son çare olarak üçüncü zarfı açar. Zarfta; “Üç zarf hazırla” yazar.

YALNIZLIK

Kaf Dağı’nın arkasındaki küçük bir ülkede kendini beğenen bir kral varmış. Bir gün kralın kâhinleri gaipten haber getirirler; “Kralımız sizi çok seviyoruz. Yarın öğleden sonra bir yağmur yağacak, bu yağmurda ıslanmamaya çalışın. Çünkü bu yağmurda ıslananlar delirecekler.”

Kral kendisini düşünen kâhinleri hediyeler vererek uğurlar. Ertesi gün öğleden sonra yağmur yağmaya başlar. Yağmurda ıslanan insanlar delirirler. Delirmeyen kimse kalmaz, kralın dışında. Ülke âdeta tımarhaneye dönmüştür. Başlarda halinden memnun olan kral, zamanla ülkede dertleşeceği, konuşacağı insan bulamayınca, psikolojisi bozulmaya başlar ve yataklara düşer.

Kâhinleri yanına çağırarak, “Bu yağmur bir daha ne zaman yağacak? Ben de ıslanacağım!” diyerek, yalnızlıktan deli olmayı göze alır.

BEYNAMAZ

Hâdisenin kahramanlarından birisi arkadaşımın babası. Hayli sene önce rahmetli oldu, diğeri ise onun bir arkadaşı.

Bunlar, vaktiyle etrafında orman bulunan bir köyde yaşıyorlar. Gayrı tarla mı açıyorlar, yoksa yaklaşan kış için yakacak mı tedarik ediyorlar bilmem.

Küreği, kazmayı, baltayı alıp kök sökmeye gidiyorlar.

Ben görmedim; arkadaş dedi ki; “Belâlı bir iştir, insanın burnundan getirir. Ağaç dibinin etrafını daire şeklinde kazacaksın, yolunu kesen kökü keseceksin, iyice derine gideceksin ki sökebilesin; zor iştir yani.”

Neyse, sabahın köründe başlıyorlar kök sökmeye. Bir, iki derken kuşluk vakti geliyor; biraz istirahat edip yeniden kazmaya sarılıyorlar. Arkadaşın babası bir ara güneşe bakıyor, “Ooo, güneş batıya yıkılmış nerdeyse, öğle geçmiş, haydi Mahmut, şu derede abdest alıp da namazımızı kılalım!”

Adamın adı Mahmut filan değil, meselâ dedik yani. Mahmut, kasketi arkaya yıkıyor; ağrıyan belini dinlendirmek istercesine arkaya doğru kaykılıp çatırdattıktan sonra yağlığı ile terini silip önündeki yarısı sökülmüş köke bakıyor, “Hele sen git de, ben şu kalan iki kökü daha söker gelirim!”

Arkadaşın babası, yeni bir şevkle kazmaya sarılan Mahmut’a şöyle bir bakıyor, “Ulan köftehor, şurada dört rekât namaz kılmak, iki kök sökmekten daha mı zor?” [1]

LEKESİZ BİR HAYAT YAŞAMAK ÜMİDİYLE…

Ahmet Bey, karşı komşusu Deniz Bey’le tarla yüzünden kavga ederler. Deniz Bey, Ahmet Bey’i bir güzel döver. Ahmet Bey bu durumu hâkime şikâyet eder. Ahmet ve deniz beyler hâkimin huzurundadırlar. Deniz Bey mahkemeye gelmeden önce ceza alacağını düşünerek, bir kâğıda on tane ince altın yapıştırır, cebine koyar ve mahkemeye öyle gelir.

Hâkim, Deniz Bey’e; “Ahmet Bey’i dövmüşsün, senden şikâyetçi, anlat bakalım” deyince,

Deniz Bey; “Anlatacak bir şey yok, hâkim bey! Evet, ben Deniz’i dövdüm.”

Hâkim; “Bir de itiraf ediyorsun, hangi salâhiyetle(yetki)?”

Deniz Bey, cebine koyduğu kâğıdı çıkarıp hâkime vererek, “Hâkim Bey bu berât (nişan, ayrıcalık fermanı) ın verdiği salâhiyetle” der.

Hâkim, kâğıda göz ucuyla bakar, içinde altınların olduğu görür ve; “Kâğıdın tamamı aynı yazı ile mi yazıldı?” der.

Deniz Bey; “Evet, hâkim bey! Hepsini de kendi ellerimle yazdım.”

Hâkim kâğıdı memnuniyetle cebine koyarken Ahmet Bey’e; “Deniz’in elinde bu berât-ı âlîşân varken seni de döver, beni de döver.” der.

FATİH’İN ASKERLERİ

Bir grup Cennet’in kapılarını çalar. Melekler kim olduklarını sorarlar. Dışarıdan gelen ses; “İstanbul’u fetheden Fatih’in askerleriyiz.” cevabı gelir. Melekler kapıları açarak, “Buyurun Cennet’e” derler.

Kırk yıl sonra yine bir grup tarafından Cennet’in kapılarını çalar. Melekler yine kim olduklarını sorar. Dışarıdan, “İstanbul’u fetheden Fatih’in askerleriyiz.” cevabı gelir.

Melekler; “Fatih’in askerleri kırk yıl önce geldi!”der.

Dışarıdan; “Biz mehter takımıyız, ancak geldik!”cevabı gelir.

İŞTE BU SÖZÜ SÖYLEMEYECEKTİN!

Aslan bir gün ormanda bir tuzağa düşer. Oradan geçmekte olan tilki, “Aslan kardeş hayırdır! Neden yatıyorsun?”der.

Düştüğü durumun tilki tarafından görülmesinden hoşnut olmayan aslan, “Tuzağa düştüm” der.

Tilki, aslanın tuzağa düşmesinden cesaret alarak; “Bizim çocuklar avlanmak için çıkmışlardı, onlar yapmasınlar bunu!”

Tilkinin bu sözünü duyan aslan, bacağının acısını unutur ve; “Ulan tilki! Beni bu tuzak yarası değil, amma bu sözün öldürür işte.”der.

YORUM YAPMAK ALEYHİME OLABİLİR!

Papaz ölmek üzere olan bir adamın üzerine doğru eğilerek; “Ölmek üzeresin, hiç olmazsa ölmeden önce şeytanı ve onun kötülüklerini lanetle” der. Adamdan herhangi bir ses çıkmaz. Papaz yine “Ölmek üzeresin, hiç olmazsa ölmeden önce şeytanı ve onun kötülüklerini lanetle” der. Adamdan yine ses çıkmaz. Papaz sinirlenerek; “Şeytanı ve kötülüklerini lanetlesene be adam!” deyince, ölmek üzere olan adam, papaza; “Nereye gideceğimi bilmediğim için kimse hakkında yorum yapmak istemiyorum.”der.

POLİTİKACILAR

Bir otobüs dolusu politikacı, Amerika’da seçim kampanyası için dolaşıyorlar. Yolda giderlerken şoförün dikkatsizliği yüzünden otobüs bir çiftçinin arsasının yanına devrilir. Arsasının yanında otobüsü gören çiftçi, bir çukur kazarak otobüstekilerin hepsini gömer. Kazayı duyan polis, çiftçinin yanına gelir. Çiftçiye politikacıların nerede olduklarını sorar. Çiftçi, politikacıların hepsini gömdüğünü söyler.

Polis; “Gömdün, ama hepsi de ölmüş müydü, emin misin?”

Çiftçi; “İçlerinden bazıları ölmediklerini söylüyorlardı, ama bilirsiniz politikacıların ne kadar yalancı olduklarını!”

KURBAN OLAYIM ONA!

Temel köyünde imamlık yapmaktadır. Beş vakit namazın yanında cenaze olursa ona da yardımcı olmaktadır. Bir gün köyde fakir bir adam ölür. Cenaze namazı kılındıktan sonra mezara götürülür. Sıra telkine gelmiştir. Temel Hoca mezarın başındaki cemaati biraz uzaklaştırarak başlar ölüye telkin vermeye. Fakir adamın eşi Sultan Teyze de, Temel’e; “Hocam telkininizi alıyor mu?”

Temel; “Alıyor, alıyor.”

Sultan Teyze; “Telkininize ne cevap veriyor hocam?”

Temel; “Diyor ki, Sultan ineği satıp versin borca, seni de alsın bana telkin veren hoca!”

Sultan Teyze; “Uyyy, kurban olayım ona! Baksanıza orada bilem düşünüyor beni!

KONUŞMA YAPMANIN ZORLUĞU

Kişisel gelişim uzmanın birisi seminer verecektir. Konuşacağı şeyleri de küçük küçük not almıştır. İnsanlar salona toplanmıştır. Kişisel gelişim uzmanı konuşması için kürsüye davet edilir. Kişisel gelişim uzmanı, kürsüye çıkar. Cebine koyduğu notları çıkarmak ister, ancak bulamaz. Bir daha arar, ama yine bulamaz.

En sonunda kürsüden seminere gelen insanlara; “Değerli kardeşlerim! Buraya çıkıncaya kadar konuşacaklarımı bir ben, bir de Allah biliyordu. Şimdi ise, sadece Allah biliyor!”

SÖYLEDİKLERİNİZ İŞİME YARAMIYOR

Şirketin üst düzey yöneticilerinden biri, bir gün balonla dolaşmaya çıkar. Aksilik bu ya, pusulasını aşağıya düşürür ve kaybolur. Bilmediği bir yere doğru sürüklenir. Balonunun aşağıya yaklaştığı sırada aşağıda gördüğü bir adama; “Özür dilerim, ben kayboldum da. Acaba şu anda neredeyim?”

“Uçmakta olan bir balonun içinde 30 metre kadar yüksektesin” der, adam.

Kaybolan adam; “Siz muhtemelen profesör olmalısınız.”

“Doğru bildiniz. Nereden anladınız benim profesör olduğu mu?”

Kaybolan adam; “Ben sıkıntıdayım. Sana soru sordum, problemimi çözeyim diye. Verdiğiniz cevap yüzde yüz doğru fakat hiçbir işime yaramıyor!”

Profesör; “Sen de yönetici olmalısın.”der, kaybolan adama.

Kaybolan adam; “Sen nereden bildin benim yönetici olduğu mu?”

Profesör; “Otuz metre yükseklikteki bir balonun içinde kaybolmuşsun. Yanına pusula almamışsın, acınacak bir haldesin. Kaybolman benim suçum oldu.”

YUMURTADAN BAŞIMIZA GELENLERE BAKIN

Tung Mao çok fakir bir adamdır. Bir gün birisi kendisine bir yumurta hediye eder. Tung Mao, yumurtayı hanımına göstererek; “Hanım! Sonunda zengin olacağız.”

Hanımı: “Hediye güzel, ama bununla nasıl zengin olacağız?”

Tung Mao; “Bu yumurtayı komşunun tavuğunun altına koyacağım. Civcivler çıktığında belli bir zaman sonra tavuk olacaklar. Bu tavuklar bir sürü yumurta yumurtlayacaklar. Yumurtaları satarak inek alacağız. İnek de yavrulayacak, yavrular da inek olacak. İnekleri de satıp onun parası ile tarla ve ev alacağız. Paramızın üçte ikisini ev ve tarlalara ayıralım. Üçte biriyle de, kendimize elbise, ev eşyası alırız, bunun yanında da evimize genç ve güzel bir hizmetçi kadın tutarız.”

Tung Mao’nun hanımı kızgın bir şekilde “Neee! Bir hizmetçi tutacaksın ha! Üstelik genç ve güzel olacak. Bu teklifini kesinlikle kabul etmiyorum. Çünkü senin niyetin bozuk!”dedikten sonra, yumurtayı alır ve yere çarpar.

AMAN ÇARPMAYIN!

Ölen bir kadın için kilisede cenaze töreni düzenlenir. Tören bittikten sonra görevliler tabutu taşırlarken tabutun ön bölümü yanlışlıkla kilisedeki sütunlardan birine çarparlar. Bu olaydan sonra tabuttan bir inilti sesi duyulur. Öldüğü sanılan kadının yaşadığı ortaya çıkar.

Kadın, bir süre tedavi gördükten sonra iyileşir ve beş yıl daha yaşar. Beş sene sonra öldüğünde cenaze töreni yine aynı kilisede yapılır. Tören sonunda görevliler tabutu taşırlarken kilisedeki daha önce çarptıkları aynı sütunun önüne geldiklerinde arka taraftan ölen kadının kocası, görevlilere; “Lütfen sütuna dikkat!”

BENİ TANIYOR MUSUNUZ?

Bir davada şahitlik yapması için kürsüye yaşlı bir teyzeyi çağırılır. Yaşlı Teyze yerine oturduktan sonra davalının avukatı Yaşlı Teyze’ye; “Bayan Jones, beni tanıyor musunuz?”

Yaşlı Teyze: “Sen misin bay Williams? Sizi çocukluğunuzdan beri tanıyorum. Siz tâ o zamanlar bile aileniz için tam bir baş belasıydınız. Devamlı yalan söylüyordunuz, insanları aldatıyordunuz. En yakınım dediğiniz insanların arkasından konuşuyordunuz. Daha fazla para kazanmak için babanızı bile satarsınız”

Yaşlı Teyze’nin söylediklerinden bütün salon şok olur. Adam ne yapacağını bilemez bir halde Yaşlı Teyze’ye tekrar sorar: “Peki bayan Williams, ya karşı tarafın avukatını tanıyor musunuz?”

Kadın yine cevaplar: “Elbette tanıyorum. Çocukluğunda ona dadılık yapmıştım. Tembel, ödlek ve alkolik adamın tekidir. Etrafında bir tek dostu yoktur ve herkes onun hala geceleri altına kaçırdığını söylüyor.” Yine herkes şoktadır. Salonda herkes şaşkınlıkla birbiriyle konuşmaktadır.

Hâkim salondakileri susturur ve acilen her iki tarafın avukatını da yanına çağırır. Avukatların kulaklarına fısıldayarak; “Eğer bu kadına beni tanıyıp tanımadığını sorarsanız ikinizi de harcarım!”

BUNDAN BÜYÜK KERÂMET Mİ OLUR?

Azîz Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Han ile sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmed Han’ın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı.

Vâlide Sultan kalbinden; “Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bir kerâmetini görseydim.” diye geçirmişti.

Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak; “Hayret! Bazıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?”

HANGİ KABADAYI?

Aslanın birisi uykuya dalınca bunu fırsat bilen sıçan aslanın üzerine çıkarak oynayıp, zıplamaya başlar. Aslan üzerinde birisinin olduğunu fark ederek uyanır, kim olduğuna bakacağı sırada oradan tilki geçmektedir. Tilki, aslanla dalga geçmeden durur mu?

Tilki; “Hayırdır, aslan kardeş! Küçücük sıçan üzerinde cirit atıyor. Aslanlığına yakışır mı bu hiç?”

Aslan, kızgın bir şekilde işi kurtarmaya çalışarak; “Ben kimseden korkmam. Uyuyan aslanın üzerinde hangi kabadayı dolaşmayı göze almış diye merak ettim.”der.

YİNE ANLAMADIM

Yolcunun birisi köy köy dolaşmaktadır. En son gittiği köyün bir âdeti vardır. Köye bir misafir geldiğinde köylü toplanır, misafire nükteli hikâyeler anlatırlar.

Köylüler, yolcuya “Bize bilmediğimiz fıkra ve hikâye anlat” derler.

Yolcu, bir fıkra anlatır, köylüler gülmekten yerlere yatarlar. Ancak içlerinden birisi hiç gülmez.

Yolcu daha nükteli bir hikâye anlatır. Köylüler yine kahkahayı basarlar. O birisi yine gülmez, bırakın gülmeyi tebessüm bile etmez.

Yolcu üçüncü defa başka bir şey daha anlatınca bu sefer o hiç gülmeyen adam basar kahkahayı. Yolcu merakla “anladın mı?” deyince,

Gülmeyen adam; “Yine anlamadım da! Merkepliğime gülüyorum.”

KAÇ ÇOCUK DOĞURABİLİRSİN?

Ormanda bütün hayvanlar toplanırlar. Aralarında, “Kim daha çok çocuk doğurabilir?” diye tartışma başlar. Herkes fikrini beyan eder, ancak dişi aslan bir şey söylememiştir. Ona da, “Sen kaç tane çocuk doğurabilirsin?” diye sorarlar.

Dişi aslan; “Bir tane doğururum, fakat ben aslan doğururum.”



[1] Ahmet Turan ALKAN, Zaman Turkuaz, sayı.241

 


Kaynak: Nükte Bahçesi – Akis Kitap

AddThis Social Bookmark Button
 
1800 KALORİLİK ÖRNEK DİYET LİSTESİ

SABAH

Ekmek: 3 ince dilim

Zeytin: 5 adet

Beyaz peynir: 1 kibrit kutusu kadar veya 1 yumurta

Şekersiz çay

Domates, salatalık

½ bardak süt veya ½ bardak yoğurt

KUŞLUK

Meyve veya ayran

ÖĞLE

Ekmek: 3 dilim

Et: 60 gr veya kuru baklagil 6 yemek kaşığı

Sebze yemeği: 6 kaşık

Pilav: 2 kaşık

Salata

Meyve: 1 porsiyon

Yoğurt : ½ su bardağı

İKİNDİ

Meyve veya bir bardak süt veya yoğurt: ½ su bardağı

AKŞAM

Ekmek: 1 ince dilim

Et: 60 gr veya kuru baklagil 6 yemek kaşığı

Sebze yemeği: 6 kaşık

Çorba: 1 kase

Pilav: 2 kaşık

Yoğurt: ½ su bardağı

Salata

Meyve: 1 porsiyon

GECE

Meyve veya sütlü kahve

 

yazan: Dr. Yavuz Furuncuoğlu

kaynak: Bilimsel Zayıflama - Akis Kitap

 

AddThis Social Bookmark Button
 
BEYİN GÜCÜNÜ KULLANARAK ZAMANI YÖNETMEK

Geri getirilmesi olanaksız tek şey zamandır. Bazı insanlar zamanı planlı kullanırken, bazıları da cömertçe harcar. Zaman, öncelikler doğrultusunda kullanılırsa kontrol altına alınabilir. Önceliklerin belirlenmesi, zamanı planlamada ilk adımdır.

Yaşam, yapmak istenen ve yapmak zorunda olunan eylemlerden oluşur. Gelin şimdi hep birlikte bakalım, zamanı başarılı bir şekilde yönetebilmek için uygulanacak tekniklere:

 

A. Amaç Belirlemek:

Başarmak istediğimiz tüm işlerde olduğu gibi, zaman yönetimi konusunda da öncelikle belirgin bir amacımızın olması gerekir. Burada önemli olan nokta, amacımızın belirginliğidir. Bizler, zamanımızı nasıl değerlendireceğimiz konusunda sayısız seçeneğe sahibizdir. Bu nedenle de zamanımızın büyük bölümü, ne yapacağımıza karar vermeye çalışmakla geçer. İşte bu noktada belirsiz amaçlar, zaman yönetiminin baş düşmanı olan erteleme davranışına yol açar. Peki, “belirgin amaç” nedir ve nasıl belirlenir? Şimdi biraz düşünün ve üç tane “kısa vadeli amacınızı” bir kenara yazın.

a) Bu kısa vadeli amaçlarınız, önümüzdeki bir yıl içinde tamamlamayı planladığınız amaçlarınız olsun. Bu amaçları belirlerken, bir yandan da amaçlarınıza ulaşabilmek için yaşamınızda yapmanız gereken değişiklikleri gözden geçirin

b) Kısa vadeli amaçlarınızı belirledikten sonra, bunların yukarısına üç tane uzun vadeli amacınızı yazın.

c) Amaçları alt-amaçlara bölün. Bu kısa alıştırmayı tamamladıktan sonra amaçları belirginleştirme konusunda yaşamsal önemi olan “amaçları alt-amaçlara bölme konusuna” değinmek gerekir. Şimdi uzun vadeli amaçlarınızdan birini bir başka kâğıda yazın. Daha sonra bu amaca ulaşabilmeniz için gerekli alt-amaçları belirleyin ve altına bunları yazın

d) Sonra da her biri için yeni alt-amaçlar belirleyin.

e) Alt-amaçlar iyice belirginleştiğinde kısa vadede yapmanız gereken işler net bir biçimde karşınıza çıkacaktır. Zaman planınızı bu amaçlar doğrultusunda yapmaya başlayacaksınız.

Şimdi bu alıştırmaya bir örnek verelim:

Böyle bir liste daha da ayrıntılı hale getirilebilir ve her bir amaç için bitirme zamanı belirlenerek yapılabilir. Bu tür bir liste, sosyal alanda yapılmak istenen şeyler için de yapılabilir ve çeşitlendirilebilir.

Amaç belirleme sürecinin önemli bir parçası da “aciliyet” ve “önem” konusudur. Yapmak istediğimiz işler ve gerçekleştirmek istediğimiz amaçlar çok çeşitli olabilir. Bunların bir kısmı yaşamdaki uzun vadeli amaçlarımızla doğrudan ilişkilidir; bir kısmı ise bize zevk veren uğraşılardır. Ancak bazı işler temel amaçlarımızla olan bağlantılarına göre daha önemli, bazı işler ise tamamlama süremiz açısından daha acil olabilir. Bu iki durum temel alınarak, yapmamız gereken ve yapmayı istediğimiz işler dört kategoride toplanabilir.

Bunlar:

1. Acil Olmayan ve Önemsiz İşler: Bu tür işler, özellikle de önemli işlere zaman ayırmamız gereken dönemlerde, boş yere harcanmış zamanların kaynağını oluşturur. Saatlerce bilgisayar oyunları ile uğraşmak, bütün bir akşam telefonla dedikodu yapmak, vb. işler bu kategoriye girer. Bunlar kişisel zevklerimizdir. Yaşamsal önemi yoktur ve sosyal anlamda da, akademik anlamda da yaşamımıza pek bir şey katmaz. Bu tür uğraşların gerektiği durumlarda ertelenmesi ve boş zaman etkinlikleri olarak yapılması zaman yönetimi açısından önemlidir.

2. Acil ama Önemsiz İşler: Bazen öyle işlerle uğraşırız ki, iki ayağımız bir pabuca girer ama aslında işin sonunda elde ettiğimiz kayda değer bir şey yoktur. Ders çalışmamız gereken bir zamanda, arkadaşımıza bizden istediği bir kaset kaydını yetiştirmeye çalışmak bu türden bir iştir. Arkadaşımızın, kaseti ertesi gün almak istiyor olmasından ötürü iş, acil bir iş olabilir ama yaklaşan bir ara sınavdan daha önemli değildir. Bu tür bir durumda arkadaşımıza gerekli açıklamada bulunarak ek süre talep etmek, arkadaşlığımıza zarar vermez ama bizi başarıya götürür.

3. Acil Olmayan ama Önemli İşler: Bu tür işler yanıltıcı olabilir. Aylar sonra olacak olan bir sınav önemlidir ama acil değildir. Ne var ki, sınavlarda başarılı olmak ve öğrenilmesi gereken bilgileri sindirerek öğrenmek, ancak düzenli tekrarlar ile olabilir. Zaman planımızda günlük tekrar için zaman ayırıp ayırmamak konusunu bu gerçeği düşünerek ele almak önemlidir. Sınav döneminde sıkışıp kalmak yerine uzun vadeli çalışma planı yapmak daha akıllıca görünmektedir. Zaman planlamada önemle üzerinde durulması ve planın şekillendirilmesinde en önemli unsur olması gereken işler bu kategorideki işlerdir.

4. Acil ve Önemli İşler: Bu tür işlerle genellikle zamanı iyi planlayamadığımızda karşılaşırız. Doğru düzgün hazırlanılmamış bir sınava, bir gece önce çalışmaya başlamak ya da önemli bir dönem ödevinin başına teslim tarihinden iki gün önce oturmak bu tür işlerdendir. Zaman planının, önemli bir aksilik olmadıkça bu tür işlerle karşılaşılmayacak biçimde yapılması önemlidir.

İşlerimizin önem derecesini belirlemek için, uğraştığımız iş hakkında kendimize soracağımız sorular:

1. Eğer bu işle uğraşmaktan tümüyle vazgeçersem ne kaybederim?

2. Bu iş yerine daha önemli bir iş konulacak şekilde başka bir zamana ertelenebilir mi?

3. Ben bu işe gerçekten önemli olduğu için mi, yoksa yalnızca zevk aldığım için mi konsantre olmuş durumdayım?

Bu sorulara verilecek yanıtlar, bize uğraşmakta olduğumuz işin ne kadar önemli olduğunu gösterebilecek ipuçları verecektir.

B. Uzun Vadeli Takvim Belirlemek:

Belirlediğimiz amaçlar doğrultusunda yapmamız gereken işlerin tamamlanma tarihlerini belirlemek, zamanı planlama konusunda önemli bir adımdır. Bunun için bir adet yıllık ajanda edinmek ve amaçladığımız işlerin bitiş tarihlerini (ödev teslim tarihi, sınav tarihleri vb.) bu ajandaya kaydetmek, atacağımız ilk somut adımdır.

C. Haftalık Plan Yapmak:

Amaçlar belirlendikten ve gerekli tarihler yıllık ajandada işaretlendikten sonra gelinen aşama “haftalık plan” yapmaktır. Bunun için her hafta düzenli olarak çizelge hazırlamak en etkili yöntemdir. Bu işe girişmeden önce, bir hafta boyunca planlanmamış yaşantınızın bir listesini yapmak gerekir. Bunun için de yanımızda bir hafta boyunca boş bir kâğıt bulundurmak ve hangi günler hangi saatlerde nelerle uğraştığımızı not etmek yeterlidir. Bu bize, bizim zevk aldığımız ya da yapmamız gerekirken yeterince zaman ayırmadığımız işleri belirlememiz konusunda yardımcı olur. Bu aşama tamamlandıktan sonra işe belirlediğimiz kısa vadeli amaçları, haftalık plansız yaşamımızda vakit ayırdığımız işleri ve zevk aldığımız etkinlikleri bir kâğıda yazarak devam edebiliriz.

Bunu yaptıktan sonra listedeki işleri A, B ve C olarak sınıflandıralım. A, olmazsa olmaz; B, olmalı; C, olursa iyi olur türünden işleri ifade etsinler. Bu ayrımı yaparken “Amaç Belirleme” bölümünde söz edilen aciliyet ve önem konuları göz önünde bulundurulmalıdır. Özetle uzun vadeli hedeflerimiz için önemli olan işleri, kişisel ve sosyal gelişimimiz açısından önemli olan etkinlikleri ve beceri ve yeteneklerimizi geliştiren ya da bize çok haz veren uğraşıları A kategorisine koymamız bize önemli ölçüde kolaylık sağlayacaktır.

D. Esneklik ve Gerçekçilik:

· Zamanımızı planlarken bazen işlerin yolunda gitmeyebileceğini göz önünde bulundurmak,

· Kimi zaman ders çalışmak yerine başka işlerle uğraşmak hakkını kendimize tanımak,

· Bu tür durumlarda yapmak istediğimiz etkinlik için harcayacağımız zamana karşılık gelen başka bir zaman dilimini ders çalışmakla değiştirebilmek, esneklik kavramı içinde yer alan bazı unsurlardır.

E. Ödüllendirici Olmak: Bütün bir haftayı yalnızca dersle ya da sosyal etkinliklerle doldurmak, mantıklı olmayan planlama biçimleridir. Önemli olan planlarımızda hem zorunlu hem de bize zevk veren etkinliklere zaman ayırmaktır. Çalışmak için ayrılan zamanların arkasına ya da ertesi güne bize zevk veren işlere ayırmak ödüllendirici ve motive edici etkiye sahiptir.

F. Sürekli Değerlendirme: Her hafta başında, bir önceki haftada plan ne kadar işlemiş, ne kadar aksamış, planın aksamasına neler neden olmuş gibi sorgulamalar yapmak, giderek kendimize daha uygun ve sağlıklı planlar yapmamıza olanak tanıyacaktır.

 

Kaynak: Özel Alev Lisesi Rehberlik Servisi

Lilay KORADAN

lilaykoradan@gmail.com

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Şeftali kompostosu

 

 

 

Malzemeler

 

500 gr. şeftali

200 gr toz şeker

3 su bardağı su

1 limon suyu

 

 

Hazırlanışı

 

Şeftalilerin kabuklarını soyup ikiye yararak çekirdeklerini çıkarın. Şekeri ve suyu tencerede kaynatın. İçine şeftalileri koyup, yumuşayıncaya kadar tekrar kaynatın ve ateşten indirin. Soğuyunca limon suyunu ilave ederek kâselere koyup servis edin. Afiyet olsun.

 

Not: Vişne ve çilek kompostosunu da aynı tarifle yapabilirsiniz.

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Bir Mucize Bekleyin!

Bir mucize beklediğinizde bunu çok iyi düşünüldüğünüzden aslında mucize olmadan da siz mucizeye kavuşmuş oluyorsunuz. Zihninizi buna şartlandırıyorsunuz. Böylece olumsuz şeyler yerine olumlu şeylere odaklanıyor ve değerinizi biliyorsunuz. Sizin hiçbir işinize yaramayacak olan şeyleri düşünmeye vakit ayırmıyor, bunun yerine sizi mucizelere götürenlerle meşgul oluyorsunuz. Hayatınız bir nehir gibi hayallerinize ve mucizelerinize doğru akmaya başlıyor. Siz çok iyi hissetmeye başlıyorsunuz...


Mucize sözcüğünün diğer anlamları da "harika, üstün olay"dır. İnsanüstü olaylardan farklı olarak doğaüstü olaylarda da bu kelime kullanılmaktadır. Ayrıca sıra dışı etkiler yaratma gücü de mucize kelimesiyle ifade edilir. Dolayısıyla mucizeler olağanüstü, sıra dışı, harika, nitelikli başarılar gerektirir.

Her zaman küçük adımlarla başlayım diyorsanız şimdi önce küçük mucizeleri bekleyin. Sonra da büyüklerine doğru gidin. Yapacağınız tek şey inanmak, hem de çok inanmak. İşe bu denli benliğinizle tutunduğunuzda hiç olmaz dediklerinizi bile başardığınızı göreceksiniz. İnanın ve hayallerinize sarılın yeter ki.

Kendini küçümseyen insanlar mucizeleri kendilerinin gerçekleştirebileceklerine inanmazlar. Büyük işlerle uğraşmazlar. Uğraştıklarında ellerindeki fırsatları veya yetenekleri de küçük görüp tüm kapıları kapatacaklardır. Kendisini yeterli görüp, yeteneklerine inandıkları zaman ise mucize psikolojisine girecekler ve mucizeler birbirini takip edecektir.

Umutlu olmak ve olumlu düşünmek engellerin hiç sevmediği iki şeydir çünkü insanlar bunlara sahip olduğunda başarısızlık da onları terk etmeye başlar. Engelleri mutlu etmek istiyorsanız olumsuz düşünün. Sürekli umutsuzluğa kapılın.

aşk

Mutlaka amacınıza ulaşırsınız. Umut etmeye devam edeceğim diyorsanız, engeller şimdeden bağırmaya başladı; "Başarı geliyor, yolu kapayın" diye.

Bunun toplumsal anlamda bir ispatını görmek için şu örneği ele alalım.

Bir iş  iş toplantısında bulunan yöneticiler içinden beş tanesi erkek, bir tanesi kadındır. Toplantı tüm hızıyla devam ederken yöneticiler bir sorunla karşılaşırlar. Erkek yöneticilerin hepsi soruna farklı açılardan bakar ama hepsi de sonu umutsuzluğa giden farklı açılardan...  Uzun tartışmalar sonucunda çözüm bulunamaz ve sözleşmenin iptali gündeme gelir. Sonra kadın yönetici buna karşı çıkar ve "sorun varsa çözüm de vardır" diyerek şöyle devam eder: "Düşünmemiz gereken şey, kesinlikle bir çözümün olduğu ve kesinlikle o çözümü bulabileceğimiz. Sonrasında sorun diye bir şey kalmayacaktır."

Bu sözler erkeklere hiç inandırıcı gelmez ve alaycı bir ifadeyle gülümserler. Kadın ise konuşmasına devam eder: "İlk yapacağımız şey olumlu düşünmeye başlamak, şu umutsuz bakış açımızı bir kenara bırakalım artık. Burada mutlaka çözümün olduğunu ve bunu bulabilecek kadar akıllı olduğumuzu kabul edelim."

Bu sözlerin üzerine ortamdaki olumsuz hava dağılır ve konuyu adım adım ele alıp çözümü bulmaya kararlı hale gelirler. Sonunda da bulurlar.

O kadın, yönetici arkadaşlarına, eğer başarabileceklerini düşünürlerse başarabileceklerini öğretir. Bu iki sonuç arasındaki tek fark olumlu düşünmektir. Aklınıza güvenin ve imkânsızlık, başarısızlık gibi kelimeleri hayatınızdan silin. Her problem için bir çözüm yolu vardır, tıpkı bugüne kadar çözdüğümüz test sorularında olduğu gibi. Bu kapasiteye sahipsek tek olay kendimizi inandırmak; başarabileceğimize, yapabileceğimize... En karanlık zamanda umutlu olunursa her yer aydınlanır...

Yenilgiyi aklınızdan çıkardığınızda yaşamınızda yenilgi diye bir şey olmaz.

Felç geçirmiş ve tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş biri ÖSS'ye hazırlanmaya çalışıyordu. Motivasyonu oldukça iyiydi ve onu hiçbir şey durduramıyordu. "Felçli olan yerim sadece vücudumdur, beynim değil." diyordu...

Çok fazla insan aşağılık duygusunun, korkunun, kendinden şüphe etmenin acısını çekiyor. Gözlerini olası sonuçlara öylesine kapatıyorlar ki nasıl olumlu olanları düşünebilsinler.

Sizin en iyi aracınız zihniniz. Lütfen ona hak ettiği değeri gösterin ve sağlıksız düşüncelerin beyninize sızmasına engel olun.

Mucize kavramı, gitgide yaygınlaşan kötücülük, olumsuzluk tavırları yüzünden yok olmakta. Bu  gençliğe karşı işlenen bir suçtur ve cezası ağırdır, gelecekte karanlık içinde görmek zorunda kalacak insanlar... En büyük hata genç insanların hayallerini çalmaktır. Bu suçları işlemekten uzak durunuz.

Şu günlerde gençlerden birçok mail alıyorum. İçlerinden birini sizinle paylaşacağım. Bu, benim en çok etkilendiğim başarı hikâyelerinden biri:

"Ben 20 yaşındayım. Size iki sene önce üniversiteye hazırlanırken mail göndermiştim. Ben geçirdiğim bir trafik kazasında bacaklarımı kaybetmiştim ve bundan dolayı iyi motive olamıyordum. Bu durum benim neredeyse tüm yaşantımı alt üst ediyordu. Dolayısıyla ÖSS'ye hazırlık sürecimi de... Sizinle iletişime geçmiştim, umarım hatırlıyorsunuzdur, uzun bir  dönem de ne yapmam gerektiği konusunda bilgilenmiştim.

Bu süreç içinde beni sürekli yönlendirmeniz ve motive etmeniz bana çok şey kazandırdı. Şu an üniversite 2. sınıftayım.

Tıp okumak istiyordum ve istediğime ulaştım. Şu anki mutluluğumu anlatmam çok güç; çünkü olağanüstü bir değişim sağladım ve istediğim yeri kazandım. Ben bu kadar şeyi yapabildiysem herkes isteklerine ulaşabilir. Tek iksir, inancı yitirmemek; hedeflere ulaşılacağına dair inancı..."

 

Kaynak: www.gencgelisim.com

AddThis Social Bookmark Button
 
Uçuş Korkusu Nasıl Yenilir?

Bir hafta sonra bayram; kimileri bayramı evinde kutlarken bazıları da bu süreyi tatil yapmak ya da uzak şehirlerdeki akraba ziyaretleri için kullanacak. Hem sürenin kısalığı hem de böyle günlerde yolların tehlikeli olması uçak seyahatini bir kez daha ön plana çıkaracak.

AddThis Social Bookmark Button
 
Koçluk Nasıl Yapılır?

Koçluk alanların muhteşem dönüşümünü ve muazzam farkındalığını anlatiyoruz hep ama her koçluk seansı sonunda yani o süreçte acaba hep güllerle mi uğurluyoruz kişileri?
AddThis Social Bookmark Button

 
Gece Alt Islatma

Anne babalar, küçük yaştan itibaren çocuklarının tuvalet ihtiyaçlarını kendilerinin çözümlemelerini beklerler.

AddThis Social Bookmark Button
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 2 - 180
RocketTheme Joomla Templates