AddThis Social Bookmark Button


Zekanızın Işıltısıyla Hayatınız Aydınlansın!

Murat TAKMA

mtakma@hotmail.com

Zeka gelişimimize hız kesmeden devam ediyoruz. Çalışan zihin teklemez ve her geçen gün ışıltısıyla hayatımızın her alanında aydınlanırız. Sezona tatil sonrası çok daha dinç bir zihinle start almak istemez misiniz?

  1. Newton'un İnek Problemi

Otlaktaki otlar hızla büyüyordu.

70 inek bu otları 24 günde, 30 inek aynı otları 60 günde yiyip bitiriyordu.

Kaç inek otları 96 günde yer, bitirir?

2. Ayaklı Hayvanlar

Bir karınca 6 ayaklı, bir örümcek 8 ayaklı ve bir fare 4 ayaklıdır.

Kendime ait ilginç hayvanat bahçemde, son saydığımda 612 ayak ve eşit sayıda hayvan olduğunu fark ettim.

Hayvanat bahçemde kaç hayvan olduğunu bulabilir misiniz?

  1. Beşinci Kız

Aylin'in babasının beş (5) kızı var.

Adları sırayla:

1 - cace

2 - ceca

3 - cica

4 - coci

5 - ?

Beşincinin adı nedir?

4. Renkli Kartlar

4 değişik renkteki 10 adet karta aşağıdaki sayılar yazılıyor:

1, 2, 4, 5, 6, 12, 15, 22, 24, 38

- Mavi ve beyaz renkli birer adet kart vardır.

- Kırmızı kartlı sayıların en büyüğü sarı kartlı sayıların en küçüğünden küçüktür.

- Kırmızı kartlardaki sayıların toplamı mavi kartlardaki sayıların toplamının 2 katıdır.

- Sarı kartlardaki sayıların toplamı kırmızı kartlardaki sayıların toplamının 2 katıdır.

Her sayının bulunduğu kartın rengini bulunuz.

5. Renkli Kartlar

Bir adam, ömrünün dörtte birini çocuk olarak, beşte birini genç olarak, üçte birini orta yaşlı ve 13 yılını da aklı başında olmadan geçirdi.

Adam kaç yıl yaşamıştır?

6. Beyhude Geçti Bir Ömür

Bir adam, ömrünün dörtte birini çocuk olarak, beşte birini genç olarak, üçte birini orta yaşlı ve 13 yılını da aklı başında olmadan geçirdi.

Adam kaç yıl yaşamıştır?

7. Fıçılar

Elinizde 21 şarap fıçısı var: 7'si dolu, 7'si yarı dolu ve 7'si boş.

Bunları 3 kişi arasında öyle paylaştırın ki her birine hem 7 fıçı, hem eşit hacimde şarap düşsün.

Cevaplar

1. Newton'un İnek Problemi

70 inekli grup için;

"Otlaktaki otlar hızla büyüyordu." ifadesinden 1 günde x kadar büyürse 24 günde 24x kadar büyür. Tüm otlar 1 ise 24 günde 70 inek 1+24x ot yer.

1 inek 1 günde; 1+24x/24*70 kadar ot tüketir.

30 inekli grup için;

1 inek 1 günde;1+60x/60*30 kadar ot tüketir.

Bu iki denklem birbirine eşit olduğuna göre;

1+24x/24*70=1+60x/60*30

x=1/480

denklemde yerine yazarsak;

1+60*(1/480)/60*30=1/1600 çıkar.

96 gün için olan denklem;

1+96*(1/480)/96*y=1/1600

y=20 çıkar.

Yani 96 günde 20 inek otları yer bitirir.

2. Ayaklı Hayvanlar

102

3. Beşinci Kız

AYLİN

4. Renkli Kartlar

Kırmızı: 1-2-4-5-6-12

Sarı: 22-38

Mavi:15

Beyaz:24

5. Beyhude Geçti Bir Ömür

Adam 60 yıl yaşamıştır.

6. Fıçılar

Her kişiye 3,5 fıçı şarap düşüyor.

İki farklı çözüm var: A ve B’nin her biri 2 dolu, 2 boş ve 3 yarı dolu alır; C, 3 dolu, 3 boş ve bir yarı dolu alır.

Veya A ve B’nin her biri 3 dolu, 3 boş ve bir yarı dolu, C ise 1 dolu, 1 boş ve 5 yarı dolu fıçı alır.

AddThis Social Bookmark Button
 
KÜÇÜK MUTFAKLAR İÇİN BİR FİKİR

KÜÇÜK MUTFAKLAR İÇİN BİR FİKİR:Mutfağınız küçük olduğu için, azı malzemelerinizi koyabileceğiniz raf ve dolaplar koyamıyor musunuz. O halde duvarlardan yararlanabilirsiniz.

Mutfağınızın boş duvarlarına koyabileceğiniz rafların üzerine çeşitli kavanozlarınızı yerleştirebilirsiniz.

Mutfak tavanının yüksekliğine göre bu raflar iki veya üç sıra olarak hazırlanabilecektir

SARARMIŞ DANTELLER:Sararmış eski fisto ve dantelleri satın aldığınız günkü hale getirmek için, danteli gergin bir şekilde temiz bir şişenin üzerine sarın. Birkaç saat sıcak sabunlu su içinde bırakın. Bu suyun içine biraz da tuz ilave ettiğiniz taktirde dantel eski temiz rengini kazanacak ve ayrıca hafifçe kolalı olarak sudan çıkacaktır. Danteli bu sudan çıkardıktan sonra birkaç defa duru su ile çalkalayın. Fazla suyunu havlu içinde alın ve hafif nemli iken üzerine kuru bir tülbent yayarak ılık ütü ile ütüleyin.

ZARFLARI VE KAĞITLARI SÜSLEYİN:Renk renk kağıtlardan keseceğiniz kalp motifleri ile zarf ve kağıtları süsleyebilirsiniz. Yakın arkadaşlarınıza, akrabalarınıza ve sevdiklerinize bu tip zarf ve kağıtlar içinde yollayacağınız mektuplar onları çok memnun edecektir. Kalp motifleri için değişik desenlerde kağıtlar temin edin.

KALP ŞEKLİNDE İĞNEDENLİKLER:Dikiş dikmesini seven yakınlarınıza kendi elinizle hazırlayarak hediye edebileceğiniz iğnedenlik modelleri. Bu iğnedenliklerin orta kısımlarında desenli kumaşlar kullanılmaktadır. Kenar kısımları ise düz kırmızı kumaş ile süslenmiştir. Kalp motiflerinin tam orta kısımlarına küçük birer brit ile minik askılar yaptığınız takdirde, bu kısımlardan iğnedenlikler istenilen yere asılabilecektir.

CAM ARDAĞIN SICAKTAN ÇATLAMAMASI İÇİN:Cam bardaklara sıcak su koymadan önce içine bir metal kaşık koyarsanız, cam sıcak suyun etkisi ile çatlamayacaktır.

İĞNE VE BROŞLARINIZ İÇİN DEĞİŞİK İĞNEDENLİKLER:Çeşitli giyim eşyalarınızın yakalarına iğneler takmak hoşunuza gidiyorsa ve bir çok çeşitte iğneniz mevcutsa, bu iğneleri tuvalet masanızın üzerine asacağınız bir iğnedenliğin üzerine tutturabilirsiniz. Gözünüzün önünde bulunacak olan bu iğnelerden birini kıyafetinize göre seçmeniz de daha kolaylaşacaktır.

Bunun için çeşitli şekillerde iğnedenlikler hazırlayabilirsiniz.

İğnedenliklerin üzerlerini de çeşitli motiflerle süsleyebilirsiniz.

KUMAŞ PARÇALARI İÇİN TORBA:Çeşitli giyim eşyalarından artakalan kumaşları saklamanız daha doğru olur. İlerde unlarla belirsiz yamalar yapar bu giyim eşyalarını yepyeni bir hale getirebilirsiniz.

Bu kumaş parçalarını saklayabileceğiniz kullanışlı bir torbayı ise şu şekilde hazırlayabilirsiniz.

Eşinizin eskiyen gömleğinin kolunu çıkartın. Unun alt ve üst kısmını kesin. Kestiğiniz kısımları kıvırıp, içeri doğru bastırın. Bu torbanın içini doldurduktan sonra her iki tarafına büyük renkli kurdeleler bağlayarak kapatın. Renkli kurdeleler aynı zamanda parça kumaş torbalarınızı da süsleyecektir.

BARDAKTAN KALEM KUTULARI:Çocuklarınızın çalışma masalarında kalem kutuları yoksa, onlara çok masrafsız kalem kutuları temin edebilirsiniz.

Bu kalem kutuları renk renk ve boy boy melamin ardaklardan hazırlanmaktadır.

Bu bardakların birkaç boyunu temin ettiğiniz takdirde, kalemlerin görünümü daha da güzel olacaktır.

İstediğiniz takdirde bu bardakların üzerlerine renkli çıkartmalar da yapıştırabilirsiniz.

Yine melamin küçük bir tabak, ataçlar için güzel bir kutu meydana getirecektir

HEDİYE VERİRKEN:Vereceğimiz hediyenin paket ediliş şekli, hediyenin göze daha hoş görünmesini sağlayacaktır. Örneğin küçük bir hediye paketini bir demet çiçeğin arasına yerleştirerek, verebilirsiniz

MODASI GEÇMİŞ FULARLAR:Modası geçmiş ve lekelenmiş fularlarınızı atmayın. Tozlanmaması için çekmecedeki çamaşırlarınızın üstüne örtebilirsiniz.

KILIFLAR:Koltukların kılıflarının yıkandıktan sonra eski şeklini almasını istiyorsanız, nemliyken koltukların üstüne geçirin.

AddThis Social Bookmark Button
 
GÜZEL KONUŞUN HAYATINIZ KURTULSUN

Güzel ve etkili konuşmayı çoğunlukla eksik tanımlar ve anlarız. Güzel konuşma bir spikerin, bir tiyatro sanatçısının, kendisine verilen metni veya düşünceyi tonlama, vurgu ve benzeri kurallara bağlı kalarak canlandırması şeklinde sanılmaktadır. Oysa bu güzel ve etkili konuşmanın yalnızca bir yönünü oluşturmaktadır. Sadece kulağa hoş gelen duygu ve dileklerin dışa vurumu konuşmanın tamamı değil yalnızca bir bölümüdür.

Güzel konuşma bir kimsenin başkaları karşısında, önceden planlanmamış bile olsa duygu, dilek ve düşüncelerini etkili bir biçimde anlatma becerisidir. Bu yüzden güzel konuşma tıpkı okumada olduğu gibi, beyinden başlayarak vücudumuzdaki birçok organın birbiri ile uyum içinde çalışması ile oluşan bir yetenek, alışkanlık, beceri ve sanat olarak tanımlanabilir.

Bu işin sırrı nedir?

Öyle insanlar vardır ki; onlar konuştukları zaman soluduğunuz havanın bile onların sayesinde olduğunu zannedersiniz. Yani; konuşmaları öylesine etkilidir ki, bulundukları her ortamda, kısa bir sürede insanları etraflarında halka yapmayı başarırlar ve çevreleri üzerinde kıskanılacak bir etkileri vardır.
Konuya başka bir açıdan bakacak olursak, bildiğiniz gibi iş görüşmelerinde işveren personelini işe almadan evvel bir mülakattan geçirir. Burada amacı sınırlı bir sürede karşısındakini maksimum ölçüde tanımaya çalışmaktır. Bu görüşmelerin sonunda bazen bir bakarsınız sizden çok daha az özelliklere sahip birisine, o çok istediğiniz işi, kaptırıvermişsiniz, hatta bazen hoşlandığınız kişiye bile...
"Bu işin sırrı nedir?" diyecek olursanız bu cevap son derece açık; güzel konuşmayı becerebilmek...
Çünkü konuşmak yalnızca düz bir iletişim aracı değildir. Kişinin tüm duyguları yanı sıra tüm düşüncelerini de çevresine ulaştırabildiği en etkin yoldur.

İlgiyi dağıtmadan...

Güzel konuşmak için Psikolog Jack Marrison Pollack'a kulak verelim:
Birçoğumuz, ne söyleyeceğimizi düşünmekten, başkalarının söylediklerini doğru dürüst dinlemeyiz. Eğer siz onları dikkatle dinlerseniz, onlar da sizi, ilgiyle dinler. Karşınızdakine yetenekli olduğu konuda konuşma imkanı verirseniz, sıkıntılı bir sessizliği önlersiniz ve çoğunlukla karşınızdaki, anlattıklarına o denli dalar ki, iki insanın konuşmasına en çok engel olabilecek olan sıkılganlığı, unutmuş olur.
Konuşurken, en küçük ve gereksiz; hiçbir noktayı atlamadan anlatırsanız, karşınızdaki kişi, siz daha ana konuya gelinceye kadar sıkıntıdan patlar ve ilgisi dağılır. Konuşmaya, başlamadan durup, önce aklınızda kelimeleri seçin. Bir konudan ötekine atlamayın. Konuşurken, konuştuğunuz kişinin yüzüne bakın, mırıldanmayın.
Bir sorunun akıllıca sorulmasıyla, karşınızdaki kişinin "açılmasına" sebep olursunuz. "İşler nasıl?" ya da "ne haber?" gibi sorular gereksizdir. Fakat, "işe nasıl başladınız?" veya "sizce nasıl" gibi sorular karşınızdaki kişiyi konuşturur ve sizin de gerekenden fazla konuşmanızı önler. Çoğu kez, ne konuştuğunuz değil de, nasıl konuştuğunuz önemlidir. Dostça bir tartışma konuşmayı zenginleştirir, fakat sertçe sarf edilen bir söz, iki tarafın da hırsa kapılıp, birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep olur. Eğer biri konuşurken konuşmaya girmeniz gerekirse, konuşmayı keserken yumuşak bir cümle kullanmanız gerekir. Çoğu kez bizi sinirlendiren ve rahatsız eden kişilerle konuşmak zorunda kalırız. Böyle durumlarda konuşulan konu ile ilgilenmeye çaba harcayın. Birini haklı olarak övmek onun ilgisini kazanmak olur. İnsanlara kompliman yapmayı öğrendiğiniz an, sohbetiniz de daha zenginleşir.

Nelere dikkat etmeli?

Sözlü anlatımda konuşmacının önünde geniş bir zaman, tekrar tekrar okuma ve düzeltme imkânı yoktur. Bu sebeple usulüne uygun etkili ve güzel bir konuşma yapmak, aynı konu hakkında yazı yazmaktan daha zordur. Güzel yazı yazan biri aynı derecede iyi bir konuşmacı olmayabilir.
Güzel ve etkili konuşmak her ne kadar kolay bir iş olmasa da yukarıda sıralanan konuşma yanlışlarından sakınmakla, bu konuyla ilgili kaynakları ve örnekleri incelemekle, biraz çaba ve dikkatle en azından öncekilerden daha iyi ve başarılı bir konuşma yapmak mümkündür. Konuşma eyleminin gerçekleştiği bir ortamda konuşmacı veya dinleyici olarak bulunuyorsanız aşağıdaki hususlara da dikkat etmelisiniz.

-Muhatabınıza önem verin, saygılı olun ve övünmeyin. Bu aynı zamanda kişinin kendisine olan saygısının da gereğidir. Siz muhatabınıza saygı göstermezseniz o da size saygı göstermeyecektir.

-Samimî olun ve yapmacıklıktan sakının. Sözlerinizin ve tavırlarınızın birbirini desteklemesi inandırıcılığınızı artıracaktır. Söylediklerinize öncelikle sizin inandığınız her hâlinizden belli olmalıdır.

-Yere, zamana, duruma, muhataba uygun bir konu seçin ve boş konuşmayın. Düşündüklerinizin hepsini söylemeyin fakat söylediklerinizi düşünüp söyleyiniz. Söyleyecek sözünüz olmadığı zaman susmasını biliniz. Sözü gereksiz yere uzatmayınız.

-Çevrenizdekilere sık sık nasihat vermeye kalkışmayın. Sizin düşünceniz sorulursa usulüne uygun olarak karşılık verin.

-Konuşurken kelime seçimine, bunları doğru söylemeye ve üslûbunuza özen gösteriniz. Söz varlığınızı genişletmeye çalışın. Sınırlı bir dille, tekrarlanan kelimelerle konuşmayın.

-Mümkün olduğu kadar sağlam cümleler kurmaya çalışın. Uzun cümlelere hâkim olamıyorsanız kısa cümleleri tercih edin.

-Sesin insanın kişiliğini yansıtan önemli bir unsur olduğunu unutmayınız. Dalgınlık, yorgunluk, hastalık, korkaklık, zayıflık, çekingenlik, kendini beğenmişlik gibi nitelikleri konuşmaya yansıtmamaya özen gösterin.

-Sesinizin tonunu duygu ve düşüncenizin özelliğine göre ayarlayın. Tek düze ses tonuyla konuşmayınız, gerektiği yerde ses tonunuzu değiştirin. Vurgulara dikkat edin.

-Konuşmada jest ve mimiklerden aşırılığa kaçmadan, gerektiği ölçüde söz ve düşüncenin ahengine uygun olarak yararlanın.

-Bir sunuş konuşması yapmanız gerektiği zaman (konuyu ne kadar iyi bilirseniz bilin) mutlaka hazırlık yapın.

-Dinleyicilerinizle göz irtibatını kesmeyin. Konuşma sırasında bir noktaya, bir yere veya bir kişiye değil, dinleyicilerinizin hepsine ve her tarafa bakarak konuşun.

 

Yazan : Betül Altınbaşak

AddThis Social Bookmark Button
 
DOĞRU KARİYER SEÇİMİ NASIL YAPILIR?

Kariyer kararı sadece iş seçmekten daha fazlasıdır. Kariyer seçimi yapılırken hayat tarzı da seçilmiş olur. Ki bazı meslekler ancak yaşam biçimi olarak benimsendiğinde başarı getirir. Pazarlama da o mesleklerden biridir...

KİMLER PAZARLAMA KARİYERİ YAPABİLİR?

Her gün pazarlama alanında kariyer yapmaya çok istekli birçok gençle karşılaşıyorum. Hemen hepsi bana, pazarlama alanında yükselmek için ne yapmaları gerektiğini soruyor. Markaların insan hayatı içindeki rolü ve etkinliği artıkça bu alanın cazibesi de artıyor.

Fakat görüyorum ki çoğu insan pazarlama derken kendi anladığı pazarlamadan bahsediyor. Herkesin kafasında farklı bir pazarlama kavramı var. Kimisi pazarlama derken pazarlama iletişimini kastediyor, kimisi pazarlama karmasını (4P) yönetmeyi anlıyor, kimisi ise "stratejik pazarlamadan" bahsediyor. Pek çoğunun kafası hayli karışık.

Pazarlama birbirini tamamlayan iki alandan oluşur: Operasyonel Pazarlama ve Stratejik Pazarlama.

Uygulamadan sorumlu olan Operasyonel Pazarlama, ürünün geliştirilip üretilmesinden sonra devreye giren bir fonksiyondur. En önemli görevi, pazarlama karmasının günlük kararlarını hayata geçirmektir. Satışa destek olacak iletişim faaliyetlerini "bütünleşik" bir anlayışla sahaya indirmekten sorumludur. Operasyonel Pazarlama televizyonda yapılan bir reklam kampanyasını diğer iletişim mecralarına, satış noktalarına, şirketin ilişkide olduğu bütün kesimlere taşıma görevini üstlenir.

Operasyonel Pazarlama hangi ürünün üretileceğine, hangi fiyat aralığında satılacağına, hangi satış ağında dağıtılacağına karışmaz. Onun görevi, pazarlama karmasını kendisine verilen sınırlar içinde yönetmektir. Fiyat kararı veya ambalaj değişikliği kararı verse de genel hatları çizilmiş bir çerçevede iş yapar. Bir şirketten diğerine farklılıklar gösterse de Operasyonel Pazarlama esas olarak Stratejik Pazarlamanın çizdiği çerçevede iş görür.

Stratejik Pazarlama ise merkezinde ürünlerin değil fikirlerin, tüketicilerin değil insanların, reklamların değil iletişimin ve ilişkilerin, markaların değil anlam platformlarının olduğu bir dünyadır.

Stratejik Pazarlama, şirketin en tepesindeki CEO'nun sorumluluğunda olan bir fonksiyondur. Stratejik Pazarlama iş modelinin kurgulanmasından başlayan bir işlev üstlenir; şirketin tüketicileriyle, müşterileriyle, çalışanlarıyla ve diğer paydaşlarıyla olan etkileşiminin tasarımını yapar. Bu anlamda Stratejik Pazarlama şirketin pazarlama fonksiyonundan daha büyük bir dünyayı yönetir.
Stratejik Pazarlamanın görevi, insanların tatmin edilmemiş ihtiyaçlarını keşfedip bunlara çözüm üretmektir.

Stratejik Pazarlama var olan pazara hitap etmekle yetinmez, inovasyonlarla yeni pazarlar da yaratmayı üstlenir.

Bu ihtiyaçların psikolojik, sosyolojik, antropolojik, kültürel, ekonomik boyutlarına uygun olarak şirketin hangi değeri üreteceğini ve bunu nasıl cazip bir teklife dönüştüreceğini planlar. Peter Drucker "Pazarlamanın amacı, satış departmanına iş bırakmamak, onları gereksiz kılmaktır." der. Apple'ın bilgisayar, MP3 ve cep telefonu pazarlarında yaptıkları buna bir örnektir. Apple ürünleri, satıcının ürünü "itmesiyle" değil, tüketicilerin ürünü "çekmesiyle" satılır. Apple’da indirim kampanyaları, saldırgan reklamlar yoktur. Bunlar Apple’ın Stratejik Pazarlamayı ne kadar iyi yaptığının göstergeleridir.
Stratejik Pazarlama, ürünün ve hizmetin üzerine inşa olacağı fikrin bulunması (concepting) işidir. Bu fikir bir icat olmayabilir; aslında pazarlama nadiren icatlar üzerine kuruludur. Apple'ın kendisine ait bir icadı yoktur ama Apple tam anlamıyla bir inovasyon şirketidir.

Nasıl sanatçılar (conceptual artists), yeni fikirler ve kavramlar yaratıp sonra bu kavramı ortaya en iyi koyacak yöntem, malzeme, tarz arayışına girerlerse stratejik pazarlamacılar da markaları yönetirken işe kavramsal olarak yaklaşırlar. Üründen önce insanları etrafına toplayacakları anlamlı kavramları ararlar. (Konsept markalar)

Stratejik Pazarlama, insanların ihtiyaçlarına çözüm bulan kavramları ete kemiğe büründürmek yani ürünleri, hizmetleri ve yeni iş modellerini tasarlamak ve hayata geçirmek demektir. Stratejik Pazarlama fonksiyonu tasarım odaklı bir fonksiyondur. (design thinking)

Stratejik Pazarlama bugünden daha çok geleceğe odaklıdır. Hayatın nabzını tutarak geleceğin "kavramları" üzerine yoğunlaşır. Yarının dünyasında geçerli olacak iş modellerini, ürünlerini, iletişim kavramlarını bulmak için çalışır.
Biz bugün pazarlama disiplininden bahsederken aslında çoğu zaman hangi pazarlamayı kast ettiğimizi açık olarak ifade edemiyoruz. Bugün şirketlerin neredeyse tamamı pazarlama bölümlerine Operasyonel Pazarlama yapacak insan ararken üniversitelerden mezun olan gençler okulda öğrendikleri Stratejik Pazarlama yapacakları işler arıyorlar.

Türkiye'de en ileri pazarlama uygulamalarının yapıldığı uluslararası şirketlerde yapılan pazarlama, büyük çoğunlukla Operasyonel Pazarlamadır. Bunun böyle olması da çok doğaldır; çünkü bu şirketlerin Stratejik Pazarlaması onların genel merkezlerinde yapılır. Ülke şirketlerine düşen ise merkezde belirlenen kavramları, fikirleri, iş modellerini ve ürünleri ülkenin yerel koşullarına uyarlayarak hayata geçirmektir.
Stratejik ve Operasyonel Pazarlamanın ayrı fonksiyonlar olarak örgütlenmesi gerekir; ama küçük şirketlerde ya da pazarlama odaklı olmayan şirketlerde böyle bir ayrım olmayabilir.

İster stratejik ister operasyonel olsun, her "pazarlamacının" -maalesef bu terim kapıdan kapıya mal satanları çağrıştırıyor- sahip olması gereken bazı özellikler vardır. Pazarlama kariyeri yapacakların hem sağ hem de sol beyinlerini kullanma yeteneğine sahip olmaları gerekir. Pazarlama alanında çalışmak, bir yandan analitik ve mantıklı öte yandan yaratıcı ve hayalperest olmayı; ama en önemlisi bu ikisi arasındaki dengeyi iyi tutturmayı gerektirir.

Pazarlama, "stratejik" ve "operasyonel" olarak ikiye ayrılsa da birbirleriyle etkileşim içindedir; olmak zorundadır.

Hayata uzak birisinin strateji yaratmasının mümkün olamaması gibi teoriyi bilmeyenlerin de günlük operasyonları hakkıyla yönetmesi mümkün değildir. Pazarlamacı, hangi pazarlama bölümünde çalışırsa çalışsın, diğer tarafta yapılan işlere de vakıf olmak zorundadır.

Pazarlamada başarılı olmak için entelektüel olmak kadar pragmatik olmak gerekir. İyi pazarlama yapmak için, entelektüel ve derinlikli olmak; ama aynı zamanda hayatın farklı kaynaklarından gelen içgörüleri sentezleyip bunları yaratıcı bir çözüme ulaştırabilmek gerekir.

Uygulamadan anlamayan bir stratejist ya da stratejik ve derin düşünceden hiç nasibini almamış bir uygulamacının pazarlama ve marka yönetimi alanında başarılı olması mümkün değildir.

Pazarlama kariyeri yapmak isteyenlerin işin süslü ve havalı taraflarında değil, en zorlu hatta kirli paslı yerlerinde de emek harcamaları gerekir. Pazarlama suya sabuna dokunmadan elini taşın altına koymadan uzaktan yapılabilecek bir iş değildir.

Theodore Levitt, "Bir şeyi anlamanın en iyi yolu sadece ona odaklanmakla değil objektifi geniş bir açıya ayarlayarak onu çevresel faktörleriyle birlikte fotoğrafın içine almakla mümkün olur." der.

Pazarlama alanında çalışacakların sadece ürüne/markaya odaklanmaları değil, ürünün ve markanın içinde var olduğu hayatı kavrayarak -Levitt'in dediği gibi- "objektifini geniş bir açıya ayarlayarak" bakmaları gerekir. Daha önemlisi başkalarının baktıklarında göremediklerini görebilmeleri gerekir.
Pazarlama yapmak farklı kökenlerden gelen insanlarla bir arada çalışmasını bilmeyi gerektirir; çünkü yaratıcılık ancak çok kültürlü bir yapıda farklı bakış açılarının bir araya gelmesiyle mümkün olabilir. (Ebru sever misiniz?)
Pazarlama alanında kariyer yapmayı hedefleyenlerin odağı insan olmalıdır. Bu alanda kariyer yapmak isteyenlerin insanların neyi neden yaptıklarına, motivasyonlarına, alışkanlıklarına, beyinlerinin nasıl işlediğine meraklı bir gözle bakıp onları anlayabilme yeteneğine sahip olmaları gerekir. İnsana meraklı olan, insanı anlayabilen, insanın toplumdaki davranışlarını çözümleyebilenler iyi pazarlamacı olurlar.

Ben bu sebeple insana meraklı olmayan, insanı anlamakla ilgilenmeyenlerin pazarlamaya hiç heves etmemeleri gerektiğini düşünüyorum; çünkü pazarlama, antropoloji, psikoloji, ekonomi, sosyoloji bilimlerinin kesişme noktasında yer alan, amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak olan bir disiplindir.
İnsanların hayatlarını kolaylaştıracak teklifler sunmak pazarlamanın ta kendisidir.

Hayata geniş bir açıdan bakabilen, insanı ilgilendiren her konuya meraklı olan herkes pazarlama alanında çalışabilir; ama bu alanda fark yaratacak olanlar, insanı anlamayı ve onun toplum içindeki davranışlarını çözmeyi sadece bir iş değil bir hayat tarzı olarak görenler arasından çıkacaktır.

 

Yazan : Temel Aksoy Kaynak  

AddThis Social Bookmark Button
 
Bilinçaltı rüyaları nasıl ayırt ederiz ve ruhani rüyalar ile aralarındaki fark nedir?

 

 

Rüya görmek hemen hemen her insanın sıkça karşılaştığı bir durumdur, bizde bu yazımızı bilinçaltı rüyaları nasıl ayırt ederiz gibi sıkça sorulan sorulara Freud temelinde olmasa da dilimiz döndüğünce anlatmak isteriz. Bu konunun ayrımına varmadan önce bilmeniz gereken oldukça fazla detay vardır. Kişinin kendisini tanıması, algılaması ve yaşantısını yorumlaması ve analiz etmesi gerekir. Şu açıdan da bakabilirsiniz, kendisinin tanımayan bir birey, gördüğü rüyanın ruhani olup olmadığını nasıl anlayabilir. İşte bilinçaltı rüyaları nasıl ayır ederiz sorusuna tam olarak ta bu nokta ihtiyaç vardır. Eğer birey bilnçaltı rüyalarını tanımlayıp ayırt edebiliyorsa, ruhani rüyalarını da tanımlayıp farkedebilir. İşte bu konunun daha net anlaşılabilmesi için aşağıdaki örneklemeleri sizler için çıkarttık.

Bilinçaltı rüyaları nasıl ayırt ederiz veya ruhani rüyaları nasıl tanımlarız?

Şimdilerde artık bilgi muazzam derecede fazla işlenmeye başladı, beynimiz her gördüğünü her duyduğunu, her işittiğini algılamaya yorumlamaya ve detaylandırmaya çalışıyor. Bunu yaparken hem sağ lobu hemde sol lobu kullanıyor, önemli bilgileri ve önemsiz bilgileri ayırt ediyor, ya bunları kalıcı hafızada ya da geçici hafıza denilen yerde saklıyor. Gerekli olduğunu düşündüğü bilgiyi ileride yeniden çağırmak için düzgün bir şekilde muhafaza ediyor. Birde geçici hafıza var. Bu genelde bizim önemsemediğimiz, üzerinde fazlaca durmadığımız veya rutin gördüğümüz bilgilerin işlenip bekletildiği alan. İşte bilinçaltı rüyaları nasıl ayırt ederiz derken bir nebze de olsa bu geçici hafızadan söz ediyoruz. Günlük yaşantımızda yaşadığımız olayların benzerini rüyamızda görüyor isek bu bilinaçltı bir rüyadan öteye gitmez. Ancak birde olayın bilimsel temelde psikanaliz durumu var ki, bu durumu bilinaçltı rüyaları nasıl ayırt ederiz gibi basit bir sorudan oldukça farklı detaylandırmalara gidecektir.

Bilinçaltı rüyaları nasıl ayır ederiz sorusuna vermiş olduğunuz cevap sizce  yeterli mi?

Aslında yeterli değil nedeni ise, rüya kavramının insanlığın ilk doğuşundan günümüze kadar halen tartışılır olması, şöyle ki gençliğinde yaşadığı kötü bir olayı yaşlılığında rüyasında gören insanlar var. Buna bilinçaltı rüyası denebilir, ancak kalıcı hafızadan gelen rüya diye de tanımlanabilir. Bilimsel olarak değerlendirilecek olursak bu konu Freud’un  psikanaliz konusudur.  Ancak şunu söyleyebiliriz ki, bilinçaltı rüyaları nasıl ayırt ederiz dediğimiz zaman net bir cevap verememekle birlikte günlük yaşantımızda karşılaştığımız olayların benzerini rüyamızda görüyorsak buna bilinçaltı rüyaları diyerek tanımlayabiliriz.

 

www.telkinler.com

AddThis Social Bookmark Button
 
Kaç Tür Disleksi Vardır

Disleksi NEDİR?

Öğrenme zorluğu, bir çocuğun özellikle okul ortamında gerektiği şekilde öğrenmesini engelleyen bir durumu belirten genel bir tanımdır. Öğrenme zorluğu olan bir çocuk, dinleme, kendini ifade etme. Okuma, yazma, neden-sonuç ilişkisi oluşturma, matematik becerilerini kazanma ve kullanmada önemli güçlüklerle karşılaşır.
Bir çocuğa öğrenme zorluğu tanısı koyabilmek için o çocuğun zekasının normal hatta normalin üzerinde olduğuna, duyu organlarıyla ilgili bir zorluğunun olmadığına, çevreden aldığı uyaranların yeterli olduğuna emin olmamız gerekir. Öğrenme zorluğ, genel olarak üç başlık altında incelenir: Okuma zorluğu (disleksi), yazma zorluğu (disgrafi) ve matematik zorluğu (diskalküli). Öğrenme zorluğu, yapısal nedenleri olduğu düşünülen gelişimsel bir bozukluktur. Bu zorluk, çocuğun okul yaşamında çeşitli sıkıntılar yaşamasına neden olabilir; bu nedenle çocuğun okul yaşamının başında, bu konuyla ilgili profesyonel destek alması, onun öğrenme için gerekli becerilerini geliştirmesine ve kendine uygun öğrenme yolları bulmasına yardımcı olabilir. Ancak, öğrenme zorluğunun kesin bir çözümü yoktur.

Kaç Tür Disleksi Vardır? Bunları Kısaca Tanımlar mısınız?

Öğrenme zorluğu, şu alt başlıklar halinde incelenebilir:

1. Gelişimsel Konuşma ve Dil Bozuklukları: Dil alanındaki zorluklar genellikle öğrenme güçlüğünün ilk habercisidir. Bu çocuklar sözcükleri telaffuz ederken zorlanabilirler, örneğin itfaiye yerine itmaiye, problem yerine proglem diyebilirler. Bazı çocuklar da, konuşmayı bir iletişim aracı olarak kullanmakta çok becerikli değillerdir; isteklerini, duygu ve düşüncelerini ifade etmekte zorlanırlar, ayrıca kendilerine söylenen şeyleri tam olarak anlayamazlar. Bu çocuklar sıklıkla şey, işte, filan gibi sözcükler kullanır, Gözüm seni bir yerden ısırıyor gibi mecazi anlamı olan ifadeleri anlamakta zorlanabilirler.
2. Gelişimsel Okuma Bozukluğu(Disleksi): Okumayı öğrenmek için yerine getirilmesi gereken işlemler oldukça karışıktır:

Çocuğun, sayfa üzerinde belli bir yere odaklanması ve göz hareketlerini sayfa boyunca kontrol etmesi gerekir. Okuma zorluğu olan bir çocuk, okumaya çalışırken, sözcüklerin başına odaklanmakta zorlanabiliri ve sözcüğün ortasından başlayabilir, örneğin baştakiler sözcüğüne ta diye başlayabilirler; okurken sıklıkla yerlerini kaybederler, satır ya da sözcük atlarlar.
Hangi harfle hangi sesin eşleşeceğini öğrenmesi gerekir. Çocuk, benzer görüntü ve ses veren harfleri ayırt etmekte zorlanabilir; deniz yerine beniz, su yerine şu okunması sıkça yapılan yanlışlardır.
Sözcüklerin anlamını ve gramer kurallarını bilmesi gerekir. Bu konuda zorlanan çocuk, özne ile eylemi birleştiremez, sözcükleri parçanın anlamını bozan bir şekilde okuduğunda bunu fark edemez.

Çocuğun ayrıca,

Okuduğu metinden fikirler ve imgeler çıkarabilmesi.
Bildikleriyle yeni öğrendiklerini birleştirebilmesi.
Öğrendiklerini belleğinde tutabilmesi gerekir.

Bütün bunları yapabilmek için de, beynin görme, dil ve bellek alanlarının işbirliği içinde olmalıdır.

3. Gelişimsel Yazma Bozukluğu (Disgrafi): Yazılı ifade, iiletişimin en üst düzey ve en karmaşık şeklidir. Yazılı ifade, sözel dili kullanmayı, okuma yeteneğini, kelimeleri doğru olarak oluşturabilmeyi, yazım kurallarını bilmeyi ve yazıyı planlayabilmeyi gerektirir. Yazmada zorluk çeken bir çocuk, öncelikle, sözcükleri oluşturmakta, hangi sesi hangi harfle eşlemesi gerektiğine karar vermede zorlanacaktır. Bu nedenle, öğrenme zorluğu olan çocukların yazı yazması yaşıtlarından daha uzun zaman alır. Ayrıca, bu çocuklar, hangi sesin hangi harfe karşılık geldiğini bulmada ve sesleri/harfleri doğru olarak sıralamada da çok zorlanabilirler, bu nedenle, yanlış ve eksik yazma çok sık görülen hatalar arasında yer alır, örneğin �geliyorlarmış� sözcüğünü �geliyormus� şeklinde yazabilir. Öğrenme zorluğu olan çocuklar, yazım kurallarına ve noktalama işaretlerine de dikkat etmezler, kelimeleri, nokta ve virgül ile ayırmadan peşpeşe yazabilirler, hecelerin arasına boşluk bırakabilirler. �Alidisarıyatop oy namaya cıkmısti�, tipik bir örnek olabilir. Sonuç olarak, bu çocuklar uzun yazılı ifadelerde pek başarılı değillerdir, çok kısa yazılar yazmayı tercih ederler.

4. Gelişimsel Aritmetik Bozukluğu (Diskalkuli): Bu çocukların konuşmaları genelde akıcıdır ve görsel hafızaları da iyidir. Ancak bu çocuklar, zaman ve yön ile ilgili soyut kavramlarda zorlanabilirler; örneğin dün-bugün-yarın kavramları onlar açısından güçlük yaratan kavramlardır; sıralamada başarılı değillerdir, örneğin olayları anlatırken hangisinin önce hangisinin sonra geldiğini söyleyemezler, işlerini sıraya koyamazlar; zamanlamada da zorlanırlar, bir işin ne kadar zaman alacağını kestiremezler. Bu çocukların isim hafızaları zayıftır. Zihinden işlem yapmakta, para hesabında zorlanırlar. Aritmetik/matematik alanlarında zorlanan çocuklar, işlemlerin kurallarını unutabilirler, eldeleri unutabilirler, toplama diye başlayıp çıkarma ile devam edebilirler. Çarpım tablosunu akıllarında tutmak, matematik problemlerini çözmek için belli stratejiler geliştirmek de bu çocuklar için zordur.

5. Sözel Olmayan (Non-Verbal) Öğrenme Zorluğu:
Bu, öğrenme zorluğu ile bağlantılı olarak tanımlanan daha yeni bir alandır. Bu çocukların özellikle motor beceri, görsel-mekansal organizasyon ve sosyal becerilerde zorluk yaşadıklarını belirtmek gerekir. Sporda, bedenini kullanmada zorlanma, mekan içinde yönünü bulamama, sağını-solunu öğrenememe, sayfayı iyi kullanamama, insanların beden dilini anlamada zorlanma bu zorluğu yaşayan çocukların tipik özellikleri arasında yer alır.

Disleksi Hangi Yaşlarda Anlaşılabilir ve Kesin Tanısı Nasıl Konur?

Okul döneminde �öğrenme zorluğu� tanısı alan çocukların okul öncesi dönemde bir takım belirgin özellikleri olduğu artık fark edilmiş olsa da, kesin tanıyı koymak için, çocuğun ilkokula başlamasını beklemek gerekir. Okul öncesi dönemde, dikkat çekebilecek bazı noktalar şunlardır:

Çocuğun emeklemeyi geç öğrenmesi ve emeklerken vücudunu uyumlu bir şekilde hareket ettirememesi
Çocuğun konuşmayı geç öğrenmesi, cümle kurmakta yaşıtlarından geç kalması, bazı sözcükleri doğru telaffuz etmede yaşıtlarına göre zorluk çekmesi
Çocuğun kavram öğrenmekte zorlanması, örneğin renk, sayı,şekil, zaman kavramları
Çocuğun uzun süre el tercihinin oluşmaması, kalemi tutmada zorlanması
Çocuğun, yaşıtları dinleyebildiği halde bir öykü kitabını sonuna kadar dinleyememesi, dinlediklerini anlatamaması
Çocuğun, hazırlık sınıfında yapılan çizgi çalışmalarından kaçınması

Öğrenme zorluğu tanısı koymak için, öncelikle çocuğun duyu organlarının normal olduğundan, çocuğun yoğun duygusal problemler yaşamadığından, çevreden yeterli uyaran aldığından ve zekasının normal olduğundan emin olmak gerekir. Çocuk, öğrenme için hiçbir engeli olmadığı halde, sınıfından beklenen düzeyde öğrenmekte zorlanıyorsa, öncelikle bir uzmana başvurmalıdır. Bu uzman, bir çocuk psikoloğu veya çocuk psikiyatristi olabilir; uzmanlar arsındaki işbirliği de tanının kesinliği açısından önemlidir. Aileyle yapılan kapsamlı bir öngörüşme, bu konuya yönelik testler, çocuğun okuma, yazma ve matematik alanlardaki düzeyi incelenmek yoluyla, çocuğun öğrenme zorluğu tanısı almak için belirtilen özelliklere sahip olup olmadığı anlaşılır.

Tedavi ya da Terapi ile Disleksinin Tamamen Ortadan Kalkması Mümkün müdür?

Öğrenme zorluğu yapısal bir zorluk olduğu için, diğer bir deyişle çocuk bu özellikle dünyaya geldiği için, bu zorluğun bütünüyle ortadan kalkması mümkün değildir. Bu zorlukla baş etmek için en etkili yöntem, çocuğun bir uzman tarafından zorlandığı alanların geliştirilmesi ve öğrenme için gerekli bütün alanların bir arada kullanılmasını sağlamak amacıyla bir özel eğitim programına alınmasıdır. Bu çerçevede yapılan çalışmalar sonucu, çocuğun öğrenme kalitesi ve hızı artar, bu da çocuğun motivasyonunu artırır. Çocuk, zaman içinde, kendi açısından en verimli öğrenme ve ders çalışma yolunu keşfetmeye başlar. Sonuç olarak, söz konusu olan, çocuğun sorunun geçmesi değil, çocuğun ve çevresindeki kişilerin bu sorunla baş etmeyi öğrenmeleridir.

Disleksi Sorunu Olan Bir Çocuğa Ailede ve Okulda Yaklaşım Ne Olmalıdır?


Öğrenme zorluğu tanısı almış bir çocuğun ailesinin ve öğretmenlerinin öncelikle, çocuğun davranışlarına ve tepkilerine bakış açılarını değiştirmeleri gerekir. Çocuğun, sanki istese yapacakmış gibi algılanması yerine, başarmak için kendini çok zorlaması gerektiği ve bunun çocuk açısından çok da keyif verici bir durum olmadığının bilinmesi önemlidir, bir başka deyişle çocuk �yapmıyor� değil, �yapamıyor�dur. Bunun dışında dikkat edilmesi gereken noktalar şu şekilde sıralanabilir:

Çocuğun ev ve okuldaki çalışma ortamı dikkatini en az dağıtacak şekilde ayarlanmalıdır. Çocuğa belirli bir çalışma mekanı sağlanmalı, günlük düzen ve öğrencilerden beklenenler, kısa ifadelerle ve sık aralıklarla öğrenciye iletilmelidir.
Özellikle küçük sınıflarda, bir yetişkin çocuğun çalışmalarını yapıp yapmadığını denetlemeli, çocuğun kendi sorumluluğunu tümüyle üstlenmesi daha üst sınıflara bırakılmalıdır.
Çocuğun daha rahat öğrenebilmesi için birden fazla algı kanalının kullanılması önemlidir. Sadece dinlemek değil, o konuyla ilgili bir film izlemek, bir yeri ziyaret etmek, bir deney yapmak, çocuğun daha rahat öğrenmesini sağlar. Bu süreç içersinde, çocuğa sıkça sorular sorulması, gelinen aşamayı, bir yetişkinin yardımıyla özetlemesi çok yararlı olacaktır. Bu bağlamda, çocuğun öğrenmesi gereken konuları, bir banda okumak ve çocuğun aynı konuyu bu bant eşliğinde okuması onun öğrenmesini kolaylaştıracaktır.
Çocuğun, evde ödevleri için ayırdığı bir zaman dilimi mutlaka olmalıdır. Çocuk, çalışmaya başlamadan önce, o zamanı nasıl kullanacağı, hangi işe ne kadar zaman ayıracağı çocukla birlikte planlanmalı ve çocuğun bu plana ne kadar uyabildiği, yine kendisiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Çocuğa verilecek yönergeler kısa olmalı, çocuğun yönergenin verilen bölümünü kavradığından emin olduktan sonra diğer bölümleri verilmelidir.
Çocukla, bir öykünün sonunu tamamlama, benzer özellikte sözcükler bulma, sözcük bulmacaları oynamak onun sözel becerilerini arttıracaktır.
Bu çocuklar, okuma ve yazmada zorluk çektikleri için, bu konulara doğrudan yaklaşmak onlara çok da cazip gelmez. Sevdikleri konularla ilgili dergiler okumak, çizgi romanlar, bir yemek tarifine göre yemek yapmak, bu becerileri kullanmayı daha hoş hale getiren yöntemler olabilir.

 

Disleksi tam olarak nedir?

Disleksi deyince çoğu insanın aklına sözcükleri ya da cümleleri tersten okumak ya da ‘b’ ile ‘d’ yi birbirine karıştırmak gibi bir konuşma bozukluğu gelir. Bu, disleksinin strefosimboli olarak bilinen bir çeşididir sadece. Disleksi aynı zamanda gelişimsel okuma bozukluğu olarak da bilinir ve kişinin sözlü ya da yazılı dili anlama yetisini etkiler. Diğer bir deyişle, genel olarak dille ilgili öğrenme bozukluğu denebilir. Alış veriş listesi yapmak, gazete okumak ya da banda okunmuş bir hikaye dinlemek gibi çoğumuzun düşünmeden ve önemsemeden yapığı işler disleksik olanlar için son derece sorunlu olabilir. Yapılan araştırmalara göre, nüfusun yaklaşık yüzde 15 ila 20 arası, bir çeşit okuma bozukluğu çekmektedir ve bunların yaklaşık yüzde 85’inde ise bir tür disleksi vardır.
Beyindeki bir takım hastalıkların, diskalkuli (matematik kavramlarını anlamada ve matematik problemlerini çözmede zorluk) ve disgrafi (yazı yazmakta, harfleri oluşturmakta hatta belli bir alan içine çizgi çizmekte güçlük çekme) gibi diğer öğrenme bozuklukları yaptığı sanılmakla birlikte tıp araştırmaları bunların beyindeki bir hastalıktan değil beyindeki fonksiyon bozukluklarından kaynaklandığını ortaya koymuştur. Beyin-imgelem çalışmaları dislektik insanların beyinlerinin dislektik olmayanlara göre farklı geliştiğini ve çalıştığını göstermiştir. Dahası disleksinin genetik yoluyla sonraki nesillere geçtiği de saptanmıştır. Anne babadan birinin ya da her ikisinin de dislektik olması durumunda çocuğunun da dislektik olma olasılığı son derece yüksektir.
Disleksi çok sayıda insanı etkilemekte ancak insandan insana da farklılıklar göstermektedir.
Dislektik çocuklarda gözlenmesi gereken ortak özellikleri şöyle sıralayabiliriz:
·Sözcükleri telaffuz etmede zorluk
·Sözcüklerle sesler arasında bağlantı kuramama
·Alfabeyi, sayıları ve haftanın günleri gibi sıralı listeleri öğrenmede güçlük
·Zamanı söylemede zorluk

Daha büyük çocuklarda görülebilecek belirtiler ise şöyle sıralanabilir:
·İmlada, hecelemede yanlış yapma, aynı sözcüğü değişik şekillerde yanlış yazma
·Sayıları ve harf sıralarını ters çevirme, matematik işaretlerinin yerlerini değiştirme
·Yüksek sesle okumaktan hoşlanmama ya da sürekli kaçınma
·Yazı yazmada zorluk
·Sınıftaki yaşıtlarına oranla çok daha alt düzeylerde performans gösterme
·Hatırlamakta güçlük

Disleksinin daha ileri yaşlarda hatta yetişkinlerde görülmesi de mümkündür. Gözlenebilecek özellikleri şöyle sıralayabiliriz:
·Zamanı kullanmada zorluk
·Sözcükleri doğru yazamama
·Yazılı ustalık gerektiren işlerden çok sözlü olanlara yönelme, hatta yazıyı sürekli reddetme
·Sınavlarda ve mülakatlarda sonu açık soruları yanıtlamada zorluk
·Planlama ve örgütleme yetisiyle ilgili sorunlarla karşılaşma
·Düşüncelerini özetleme de ya da ana hatlarını çıkarmada zorluk çekme

Bu özelliklerden birkaçını gösteriyor diye kişiye dislektik tanısı koymak doğru değildir. Disleksi tanısı konulabilmesi için bir dizi testten geçirilmesi gerekir. Yetkili bir eğitim danışmanı, terapist ve diğer uzmanlar tarafından kişinin, imla, matematik, çizim, sıralama, görsel keskinlik, tarama yetisi gibi bir dizi sınama ve genel bir zeka testine tabi tutulması gerekir.
Son derece zeki olan insanların da dislektik olabileceği unutulmamalıdır. Kendi alanlarında uzmanlaşmış ve ünlenmiş pek çok kişinin dişlektik olduğu bilinmektedir.

Bazı ünlü dislektikler:
Fred Astaire
Alexander Graham Bell
Cher
Agatha Christie
Winston Churchill
Tom Cruise
Leonardo da Vinci
Thomas Edison
Albert Eistein
Magic Johnson
George Washington

ÇOCUĞUNUZ ÖĞRENEBİLECEK Mİ?
Haftanın günlerini öğrenebilecek mi?”, “Mars’ta yaşam üzerine konuşabiliyor, ama 2 ile 2’yi neden toplayamıyor?”, “Niye okulda iyi değil?”, “dede”yi neden “bebe” diye okuyor?”, ” b ve d harfleri arasındaki farkı göremiyor mu?”, “Anlamını bildiği bu kelimeleri neden okuyamıyor?” “Neden aklı kadar başaramıyor?”, “Dört farklı aritmetik probleminin hepsine birden neden aynı cevabı veriyor?”, “Çok iyi bir çocuk, çok çalışıyor ama neden yapamıyor?”, “Her yıl aynı noktada, sanki yalnızca yaşı büyüyor”. Anne babalarda bu soruları uyandıran çocuk kimdir? Onlar okulda başarısız, ama zeki çocuklardır. Bu çocuklar “çini”yi “için” diye okurlar. 41’i 14 yazarlar, p’yi
d, d’yi b yazarlar ve bir kelimeyi oluşturan harflerin sırasını hatırlayamazlar. Ödevlerini tahtadan alamazlar, kaybederler, kitaplarının yerini unuturlar, eşyalarını kaybederler, içinde bulundukları yılı, günü ve mevsimi ayırt edemezler. Kahvaltıya öğle yemeği diyebilirler; dün, bugün ve yarını karıştırabilirler. Gördüklerini hatırlayamazlar ya da zihinlerinde canlandıramazlar. Bu çocuklar sınıfta öğrenemezler. Bu çocuklar, bir cümle ya da fikrin ortasından başlayabilirler ya da bir cümlenin ortasında durabilirler. Bazı durumlarda toplama, çarpma yapabilirler; ama çıkartma ya da bölme yapamazlar. Kimi zamanda matematiği yalnızca zihinden yapabilirler, ama yazamazlar. Kelimeleri yüksek sesle okurken harfleri ve heceleri atlayabilirler ya da ekleyebilirler.
ALTI YAŞINA GELEN tüm normal çocuklar artık bir eğitim alabilecek zihinsel gelişim düzeyine gelirler. Okula giderler ve ilk öğrendikleri şey okumaktır. Öğrenme bozukluğu adı verilen sorunu yaşayan çocuklarda ise bu hazırlık henüz tamamlanmamıştır. Öğrenmeye yardım eden zihinsel organizasyon bazı bakımlardan yeterli değildir. Okuyamazlar, yazamazlar, matematikte zorluklar yaşayabilirler; ancak zekâ düzeylerinde bir sorun yoktur. Bu çocuklar, özellikle öğrenme bozukluğunun tanınmadığı toplumlarda okulda ve ailelerinde “anlaşılamama” sorunu yaşarlar. Okuyamadıkları ya da yazamadıkları için zekâ düzeylerinden kuşku duyulur. Aileler paniğe kapılır, öğretmen öğretememenin sıkıntısını duyar ve giderek büyüyen bir sorunlar yumağıyla çoğunlukla herkes çocuğa yüklenir durur. Tabii bu yüklenme biraz boşadır, çünkü çocuğun bu farklı durumuna ilişkin pek bir şey bilinmiyordur. Yalnızca öğretmek vardır. Bu tablonun sergilendiği bir çocuk için bir doktor “nörolojik bir olgunlaşmamışlık” ya da “minimal beyin disfonksiyonu”; bir eğitimci “öğrenme bozukluğu” adlandırmalarını kullanır.
Öğrenme bozukluğunun son yıllarda en çok kabul gören tanımı 1988 yılında ABD Ulusal Öğrenme Bozukluğu Birleşik Komitesi (NJCLD) tarafından yapılmıştır. Bu tanıma göre, “Öğrenme bozukluğu genel bir terimdir ve dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik yeteneklerin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren heterojen bir bozukluk grubudur”. Bu bozuklukların bireyin yapısıyla ilgili olduğu ve merkezi sinir sistemindeki işleyiş bozukluğuna bağlı olduğu varsayılıyor. Ayrıca kendini idare etme, sosyal algılama ve sosyal etkileşim sorunları da birlikte görülebilir. Bu tanım, sorunun yaşla birlikte düzelmediğini ve öğrenme bozuklukları ile öğrenme sorunlarının farklı olduğunu vurgulamaktadır. Öğrenme bozukluğu, genel kapsamlı bir terim; çünkü, çok sayıda sorunu içeriyor. Örneğin, okuma sorunları için disleksi (dyslexia), yazı sorunları için disgrafi (disgraphia), matematik sorunları için diskalkuli (dyscalculia) terimleri kullanılıyor ve öğrenme bozukluğu bu sorunların tümünü içeriyor. Öğrenme sorunlarından diğer bir grup da hiperaktivite ve dikkat eksikliği bozukluğu gibi terimlerle adlandırılıyorlar.
Öğrenme bozukluğunun ortaya çıkmasının tek bir nedeni yok. Doğum öncesi (yetersiz beslenme, annenin geçirdiği enfeksiyonlar, ilaç kullanma…), doğum sırasında (uzun ve zor doğum, plasenta ve göbek kordonu anomalileri…), doğum sonrası (doğumdan sonra nefes alana kadar geçen sürenin uzunluğu, erken yaşta ateşli hastalık, başa hızlı darbe…) ve kalıtsal (ailelerde öğrenme bozukluğu olan başka kişilerin de olması) etmenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Öğrenme bozukluğunun ortaya çıkma nedeni ne olursa olsun, önemli olan ailelerin ve eğitimcilerin sorunun varlığını kabul edip çözüme yönelmesidir. Bu çocukların aileleri doğal olarak diğer anne babalara göre farklı duygular yaşarlar. Kimisi sorunun nedenini dışarıda görür ve çözümü, okul-öğretmen gibi dış etmenleri değiştirmekte arar. Kimisi suçluluk duyar, kızgınlık hisseder. Endişe veren bu durum, anne babaları depresyona kadar sürükler. Tüm bunlar, aslında sorunun varlığını kabul edememeyle ilgili tepkilerdir. Çocuk ve anne baba açısından en olumlu yaklaşım, anne babanın sorunun varlığını kabul ederek, çocuğa yardım yoluna geçebilmesidir. En uygun ve yeterli yardımın verilebilmesi şansı “Evet, benim çocuğumda öğrenme bozukluğu var.” diyebilmeyi yürekten başarmayla artar.
Öğrenme bozukluğu olan çocuk neler hisseder, neler yaşar? “Hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.”, “Ben yeterince iyi değilim.”, “Ben aptalım.”, “Ben geri zekâlıyım.”, “Kimse beni sevmiyor.” gibi duygu ve düşünceler öğrenme bozukluğu olan ve psikolojik destek almayan çocukların hissettiklerinden yalnızca bir kısmı. Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi öğrenme bozukluğu nedeniyle yaşantısının ona sunduğu deneyimler, onun kendine ilişkin olumsuz düşünceler geliştirmesine yol açar. Çünkü, ailesi ya da öğretmeni çoğunlukla yalnızca olumsuz yönleriyle ilgilenir; olumlu yönleriyle ilgilenen pek olmadığından kendini sevmemesine ve kabul etmemesine yol açan duygu ve düşüncelere sahip olur. Kendi dünyasını hep yanlışlardan (yanlış yazan, yanlış okuyan, yanlış hesaplayan) oluşan bir dünya olarak algılar ve sonuçta kendini “yanlış” bulur hale gelir.
“Benim neyim var?” sorusunu çok sık sorar. Bu noktada özellikle anne baba ve öğretmenin çocukla etkili bir iletişim içinde olması çok önemlidir. Duyulmaya ve anlaşılmaya çok gereksinimi vardır. Gerçekte zeki olduğunu, ama öğrenmek için diğerlerine göre daha çok zaman harcaması gerektiğini ve yavaş da olsa bir gün mutlaka yapacağını bilmeye çok gereksinimi vardır. Benlik algısının güçlenmesi için kendiyle ilgili olumlu mesajlara da çok gereksinim duyar. Çoğunlukla diğerlerinin beklentilerini karşılayamadığı için kızgındır. Kendine kızgındır. Geç olgunlaştığı için bağımsız bir birey olmak adına kazanacağı becerileri daha geç kazanır. Toplu taşım araçlarını kullanmak, para hesabı yapmak, basit yemekler pişirmek, saati anlamak, masa hazırlamak, yatak toplamak, telefon kullanmak gibi işleri kendi başına başarmayı öğrenmek ona iyi gelir. Çünkü, bağımsızlığa geçişte bu becerileri kazanmış olmak oldukça önemlidir.
Akıllıyım, Yaratıcıyım, Disleksiliyim
En sık rastlanan öğrenme bozukluklarından olan disleksi ile ilgili ilk bulgular, 1896 yılında bir İngiliz doktor olan W. Pringle Morgan tarafından elde edildi ve British Medical Journal’da yayınlandı. Morgan makalesinde 14 yaşında olan Percy adındaki erkek çocuğunun her zaman akıllı ve zeki bir tutum içinde olduğunu, yaşıtlarıyla kıyaslandığında oyunlarda hızlı olduğunu ve arkadaşlarından geride kalan hiçbir yönü olmadığını, ancak okuyamadığını belirtiyordu. Bu dönemlerde disleksinin görme sistemiyle ilgili olduğu düşünülüyordu. Çünkü, disleksinin en belirgin özelliklerinden biri harflerin ve kelimelerin karıştırılması ve tersten algılanmasıydı. Bu bakış açısından yola çıkan bir düşünceyle disleksiyle baş etmek için göz eğitimleri yaptırılıyordu. Daha sonra yapılan çalışmalar ise disleksinin görmeyle ilgili bir bozukluk olmayıp dil sistemiyle ilgili bir bozukluk olduğunu ortaya koydu. Bugün göz eğitiminin disleksiyle yaşamayı kolaylaştırmadığı da artık kesinlikle kabul gören bir gerçek. Bugünkü bilgilerin ışığında, disleksi, fonem adı verilen dil birimlerinin birbirinden farklılıklarının ayırt edilmesi sırasında ortaya çıkan bir bozukluk.
Disleksi, genellikle çocukluk döneminde, okumaya başlama aşamasında fark ediliyor. Bir hastalık değil, ama okumayla ilgili zihinsel süreçlere ilişkin bir farklılık. Bozukluğun bilim adamlarına en çok zorluk çıkaran yönlerinden biri de bu özelliği taşıyan çocukların hiçbirinin birbiriyle tam bir benzerlik içinde olmaması. Bu bozukluğu taşıyanların en belirgin özelliği aynı yaş ve zekâ düzeyindeki diğer çocuklara kıyasla okuma düzeylerinin daha düşük olması. Okuma düzeyinin düşüklüğü örneğin, ilkokul dördüncü sınıftaki bir çocuğun okuma düzeyinin ikinci sınıftaki bir çocuğunki gibi olması anlamına geliyor. Bu durumdaki bir çocuk “okumada iki yıl geride” olarak adlandırılıyor. Böyle bir çocuğun okuma düzeyinin düşük olmasının nedeni her durumda disleksi olmayabiliyor. Disleksi olmayıp okuma sorunları yaşayan çocukların olduğu da unutulmaması gereken bir konu. Okumayı sınıf düzeylerine göre değerlendirmek bazı yönlerden yeterli olabilir; ancak yanıltıcı da olabilir. İlkokul dördüncü sınıftayken iki yıl geride olan bir çocuk, lise ikinci sınıfta olup, iki yıl geride olan bir çocuğa göre büyük zorluklar içindedir. İlkokul dördüncü sınıftaki çocuk ilk sınıflarda öğretilen okuma becerilerinin az bir kısmını öğrenebilmiştir; ancak bu ölçüye göre lise ikinci sınıftaki öğrenci aradaki 3 yıllık zaman içinde iyi bir okuyucu olmak için gereken becerilerin % 80’ini kazanmış olur.
Samuel T. Orton, disleksi üzerinde ilk çalışan nörologlardan biri olup, 1920’lerde disleksinin sık karşılaşılan özelliklerini şöyle belirlemişti:
* Yazılı kelimeleri öğrenme ve hatırlamada zorluk.
* b ve d, p ve q harflerini, 6 ve 9 gibi sayıları ters algılama; kelimelerdeki harfleri ya da sayıları karışık algılama, ne’yi en; 3’ü E; 12’yi 21 olarak algılamak gibi.
* Okurken kelime atlamak.
* Hecelerin seslerini karıştırmak ya da sessiz harflerin yerini değiştirmek, sıklıkla yazım hatası yapmak.
* Yazı yazmada zorluk.
* Gecikmiş ya da yetersiz konuşma.
* Konuşurken anlama en uygun kelimeyi seçmede zorluk.
* Yön (yukarı, aşağı gibi) ve zaman (önce, sonra, dün, yarın gibi) kavramları konusunda sorunlar.
* Elleri kullanmada hantallık ve beceriksizlik; okunamayan el yazısı.
Disleksili çocukların çoğunda bu sorunların birkaç tanesi var; ancak bunlardan yalnızca bir tanesinin var olması bile çocuğun özel eğitim gereksinimi duymasına yeterli. Bir de disleksiyle ilgili yanlış kanılar var. Ayna yazısı adı verilen yazıyı tersten yazma,
harf ya da kelimelerin yerini değiştirme durumunun yalnızca disleksililerde görüldüğü görüşü bunlardan biri. Oysa, yazmayı yeni öğrenen her çocukta ayna yazısı yazma durumu ortaya çıkabiliyor. Ayna yazısı, yazmayla ilgili acemilik döneminin olağan görüntülerinden biri; ancak acemilik döneminden sonra da sürerse, disleksiden şüphelenilmesi gerekiyor. Disleksililer kelimeleri kopyalarken değil, adlandırırken zorluk çekiyorlar. Disleksinin yaş ilerledikçe geçtiği düşüncesi de artık kabul görmüyor. Bozukluk yetişkinlikte de sürüyor. Disleksililerin çoğu yetişkinliklerine kadar okumayı öğrenmiş oluyorlar, ancak yavaş okuyorlar. Disleksiyle ilgili yanlış kanıların en önemlilerinden biri de bu bozukluğun zekâ düzeyi yüksek olanlarda görülemeyeceğine ilişkin olanı. Oysa, disleksililer zekâ düzeyleri düşük olmadığı gibi özel yetenekli de olabiliyorlar. Buna en önemli kanıt, disleksili olduğu bilinen bilim adamları ve sanatçılar: Albert Einstein, William Butler Yeats, George Patton, Harry Belafonte, Leonardo da Vinci, Auguste Rodin ve Cher gibi.
Yukarıdaki bulguların da ortaya koyduğu gibi disleksi bir hastalık değil. Disleksililer de toplumların ilgilenip destek vermesi gereken “farklı”lardan. Onları kelime dünyalarında zorlukları olan bireyler olarak görmek gerekiyor. Günlük yaşamda dile ve kelimelere dayalı bir kültür söz konusu. Böyle bir kültür içinde yaşam disleksililere birçok güçlük sunuyor. Adres yazmak ya da tren tarifesi okumak onlar için çok zor oluyor. Günümüzde toplumlardaki bilgi paylaşımı giderek daha dile dayalı hale geldiği için disleksililere destek vermenin önemi de artıyor.
Beyin üzerinde yapılan çalışmalar normal bireylerde sağ beyin yarımküresinin sol beyin yarımküresine göre daha küçük, disleksililerde ise eşit büyüklükte ya da sol beyin yarımküresinin daha küçük olduğunu ortaya koyuyor. Disleksililerin sol beyin yarımküresindeki farklılıkların bu bozukluğun nedeni olduğu düşünülüyor. 1978 ve öncesine kadar bu alanda birbirine çok ters düşen düşünceler vardı. Disleksililere sanat eğitimi vermemek gerektiği, çünkü sağ beyin yarımküresinin daha da gelişeceği ve sol beyin yarım küresinin daha zayıf kalacağı gibi. Bu düşünce de artık terk edildi. Davranış bozukluklarıyla disleksililere özgü dil bozuklukları arasında da özel bir ilişki olmadığı belirlenmiş. Davranış bozukluklarının olma sıklığı normal insanlarda ne kadarsa, disleksililerde de o kadar. Bu çocuklarda yaratıcılığın oldukça yüksek olduğu da belirlenmiş.
Disleksililerde, dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi diğer sorunlar da olabiliyor, ancak koşul değil. Disleksi bir lanet (!) değil de, bir takdir gibi yaşandığında, diğer insanların okuma düzeyini yakalamak ve yetenek sahibi olduğu diğer özelliklerini de ortaya koyabilmek şansı doğuyor. Disleksinin tanınmadığı aile ve okul ortamlarında yetişen çocuklarda okuyamamak ve varsa diğer öğrenme bozukluklarını da yaşamak yüzünden güven kaybı oluyor ve bu temel güvensizlik duygusu yaşamın her alanına yansıyor. Başarılı oldukları kabul edilen disleksililerin özgüven sahibi oldukları, benlik algılarının olumlu olduğu, kim olduklarının ve nasıl düşündüklerinin farkında oldukları da belirlenmiş. Fikirlerinin ve yaklaşımlarının genelden değişik olduğunu fark ettiklerinde zihinsel becerilerinin yetersiz olduğu düşüncesinden vazgeçip, yaratıcılıklarını yaşamlarında kullanma yönünde güdülendikleri de ortaya konmuş.
Okuma Nasıl Gerçekleşiyor?
Disleksinin fonemleri birbirinden ayırt etmeyle ilgili bir bozukluk olduğunun kabul edilmesi ve bunu açıklayan modeller, zekâ düzeyi yüksek bazı insanların okumayı öğrenmede ve dille ilişkili bazı işleri yapmada neden zorluk çektiklerini de açıklayabiliyor. Son 20 yıl içinde, disleksinin fonolojik (sese ilişkin) süreçlerle ilgili olduğu model kabul görüyor. Fonolojik model, disleksinin klinik belirtileriyle ve nörologların beynin fonksiyonu ve organizasyonuna ilişkin bulgularıyla da tutarlı görünüyor. Fonolojik modelin nasıl olduğunu anlamak için önce dilin beyinde nasıl bir süreçten geçtiğini bilmek gerekiyor. Araştırmacılar, dil sistemini her biri dilin belirli bir yönüyle ilgili olan bileşenlerin aşamalı dizilişi olarak kavramsallaştırıyor. Bu aşamalı dizilişin en alt basamağında bir dilin içerdiği ayırt edici ses parçacıklarını (fonemleri) süreçten geçiren fonolojik modüller var. Linguistik sistemin temel öğesi de fonemler. Kelimelerin tanınması, anlaşılması ve hafızada depolanması ya da gramer açısından incelenmesi için beynin fonolojik modülü tarafından fonetik birimlerine ayrılması gerekiyor. Bu süreç konuşma dilinde otomatik olarak gerçekleşiyor.
Okuma, konuşma dilini yansıtıyor, ancak dil psikoloğu Alvin M. Liberman’ın belirttiği gibi okuma kazanılması daha zor olan bir beceri. Liberman, konuşma ve okumanın her ikisinin de fonolojik süreçlerle ilgili olduğunu, ama aralarında önemli bir fark olduğunu belirtiyor. Bunu “Konuşma doğal, okuma değil. Okuma bir buluş olduğundan, bilinç düzeyinde öğrenilmesi gerekiyor.” diye ifade ediyor. Okuyan kişinin görsel alfabetik yazıyı dille ilgili kavramlara çevirmesi gerekiyor. Bu da harfleri (grafemleri) ilgili fonemlere çevirmek anlamına geliyor. Bunun için, okumaya yeni başlayan birinin konuşma sırasında kullanılan kelimelerin fonolojik yapısının farkında olması gerekiyor. Bundan sonra ise, bu fonolojiyi temsil eden harflerin kâğıttaki dizilişini (ortografi) anlaması gerekiyor. Bir çocuk okumaya başlarken olan şey bu; ancak disleksili bir çocukta, dil sisteminde fonolojik modül düzeyindeki bir eksiklik, yazılı bir kelimenin fonolojik bileşenlerine parçalanmasına engel oluyor ve yazı bütününün anlaşılmasını önlüyor. Kavrama ve anlamlandırma ile ilgili süreçler bu işe dahil değil, çünkü bunlar ancak kelime tanındıktan sonra devreye giriyor. Fonolojik modül eksikliğinin etkisi en açık okuma sırasında ortaya çıkıyor, ancak bazı durumlarda konuşmayı da engelliyor. Disleksililerin çoğu için okumak son derecede zor ve çok büyük enerji gerektiren bir işlem.
fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) ile beyin üzerinde yapılan çalışmalar, harflerin tanınmasının (occipital lob’daki extrastriate cortex’te), fonolojik süreçlerin (inferior frontal gyrus’te), anlama geçişin (orta ve superior temporal gyri’de) beynin farklı bölümlerinde gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Okumak için gereken fonolojik süreçlerin gerçekleştiği yerler kadınlar ve erkekler arasında da farklılık gösteriyor. Fonolojik model ve deneyler ezberlemenin ve ezberlenenlerin geri çağrılmasının disleksililer için çok güç olduğunu ortaya koyuyor.
Umut Veren Çalışma
Disleksiyle baş edebilmek için özel eğitim desteği gerekiyor. Bugüne kadar disleksililerin eğitiminde kullanılan klasik yöntemlerin yetersiz kaldığını düşünen San Francisco’daki California Üniversitesi’nden Michael M. Merzenich ve William M. Jenkins ile New York’taki Rutgers Üniversitesi’nden Paula Tallal, dil öğrenme bozukluklarını tedavi etmek amacıyla bilgisayar oyunları geliştirdiler ve Ocak ayının Science dergisinde geleceğe dönük umut veren bu çalışmalarını yayımladılar. Bazı araştırmacılar bu yeni tedavi yönteminin çocuklarda olduğu kadar yetişkinlerde de disleksiyle baş edebilmeye yardım edeceğini düşünüyorlar. Bu araştırmacılar, fonemleri bazı süreçlerden geçiren bilgisayara dayalı bir teknik oluşturarak bilgisayar oyunları geliştirdiler. Bu çalışmada kelimeleri oluşturan hecelerin % 50 oranında uzatılarak söylendiği ve sessiz harflerin düzeyinin yükseltildiği bilgisayar oyunları ürettiler. Bilgisayar oyunlarında düşsel yaratıklar, çan ve ıslık sesleri ile ödül niteliğinde uygulamalar da var. Bir monitörün karşısına kulaklıklarla oturan çocuk da, ba, ta, ka gibi birbirine benzeyen hecelerin seslerini duyuyor. Çocuğun oyunu kazanabilmesi için zevkli, dikkat çekici görüntülere eşlik eden seslerin şaşırtıcı parçalarını birbirinden ayırması gerekiyor. Doğru cevap verdiğinde ise ödül alıyor. Duyduğu sesleri doğru ayırt edince uçan inekleri yakalayabiliyor, sirk akrobatlarının ipe tırmanmasını sağlıyor ve palyaçoları su kovalarına düşürebiliyor. Başında kolay olan oyun, giderek zorlaşıyor. Araştırmacılar hazırladıkları bu oyunları zekâları en az ortalama düzeyde olan, işitme sorunu olmayan, ancak fonemleri birbirinden ayırt etmede sıklıkla güçlük çeken çocuklar üzerinde denediler. Dört haftalık bir süre içinde, çocukların neredeyse tümünün kayıp yıllarını tamamlayabildiğini belirten araştırmacılar, bu tedavi yönteminin bütün disleksililere hitap edip edemeyeceği konusunda henüz bir çalışma yapmadıklarını söylüyor. Oyunların amacı heceleri anlaşılabilir hale getirmek.
Gelelim Yapabileceklerimize
Öğrenme bozukluğuyla ilgili sorunların görülme sıklığı % 8-10 arasındadır. 40-50 kişilik bir sınıfta 3-4 çocukta öğrenme bozukluğu sorunlarının olduğu düşünülebilir. Bu oran oldukça düşündürücüdür, çünkü bu kadar çocuk, bugünkü eğitim sistemine göre, gözden çıkarılmış görülmektedir. Bu çocuklar bazen yok olup gitmekte, bazen de okulda başarısız, yaramaz, aşırı hareketli ve dikkatsiz olarak adlandırılan özellikleri nedeniyle uzmanlara götürülmektedir. Uzmanlara götürülenler biraz daha şanslı, ama onlara gereken özel eğitim merkezleri henüz Türkiye’de bulunmuyor. Gelişmiş ülkelerde öğrenme bozukluğunun daha okulöncesi dönemde belirlenebilmesine yönelik çalışmalar yürütülürken, Türkiye’de pek çok kimsenin öğrenme bozukluğunun bir sorun olduğunu anlamaya yetecek ölçüde bile bilgisi yoktur. Sorun genellikle okula başlandığında fark edilmektedir. Ancak, sorunun eğitimciler ve anne babalar tarafından yeterince tanınmaması nedeniyle çocuklar bazen okuma yazma becerisini ilkokul birinci sınıf düzeyinde bile kazanamadan ilkokul beşinci sınıfa kadar ilerleyebilmektedir. Fark edildiği durumlarda da çocuğun okuldan alınması ya da alt özel sınıfa verilmesi gibi yaklaşımlar da olabilmektedir. Ayrıca, bu çocuklara % 6,6 kadar düşük oranda doğru tanı konulduğu gereksiz ilaç kullanımı ve yanlış yönlendirmelerin de yapıldığı belirlenmiştir. Konuyla ilgili tanı-terminoloji karmaşası nedeniyle tanı konmadan önce oldukça uzun ve incelikli uygulamalar yapmak gerekmektedir. Konunun en önemli yönü ise öğrenme bozukluğu tanısı konmuş çocuklara yaşadıkları sorunlar doğrultusunda eğitim programlarının hazırlanmasıdır.
Sonuç olarak, önemli olan insan kalitesidir. Bireylerin kendileri hakkında olumlu düşüncelere sahip olması gereklidir. Herkes birbirinden farklıdır. Kimisi trigonometriyi iyi bilir, kimisi bilmez. Kimisi atletiktir, kimi değildir. Kimisinin yazısı iyidir, kimisinin kötüdür. Toplum içinde ilişki kurduğumuz insanların yazısının iyi ya da kötü olması ilişkilerde pek bir şeyleri değiştirmemelidir. Önemli olan güzel anlarda yüreğiyle gülebilen, çevresine sevgi ve dostluk verebilen, güvenilir olan ve insanlarla olumlu etkileşimler kurabilen bireyler olabilmektedir. İyi arkadaş, iyi eş, iyi anne baba olmak için gereken bu özellikleri öğrenme bozukluğu olan çocuklar da taşıyabilirler ve topluma üretken bir biçimde katkıda bulunabilirler. Öğrenme bozukluğu olan çocukların anne babalarından, eğitimcilerden ve yetkililerden daha çok destek görmesi dileğiyle.
AddThis Social Bookmark Button
 
Kendi Kendine Telkin

Telkin; Sözlüklerde aşılama anlamında açıklanmaktadır. Telkin yoluyla aşılanması istenen şey düşüncedir (fikirdir). Başka bir deyişle: Telkin, bir fikri kabul ettirme çabasıdır.

AddThis Social Bookmark Button
 
ŞİNASİ

(1826 – 1871)

 

1 — İbrahim Şinasi (1826-1871) İstanbul’da doğmuştur. Türk-Rus savaşında (1827) Şumnu’da ölen bir topçu subayının oğludur; Küçük yaşta yetim kalan Şinasi, annesi tarafından yetiştirilmiştir. İlk öğrenimini Tophane semtindeki mahalle mekteplerinden birinde yapmış, sonra Tophane idaresi kalemlerinden birine çirağ edilmiştir. Orada kendinden yaşlı bir memurdan Doğu bilimlerini, sonradan Müslüman olan yabancı bir uzman memurdan da Fransızca’yı öğrenmeğe başlamıştır. Tophane müşirliğine verdiği bir dilekçe üzerine, okuma için Paris’e gönderilmiş (1849), orada maliye öğrenimi görmüş, bu arada edebiyatla da uğraşmıştır. İstanbul’a dönünce (1853) bir süre yine Tophane’de çalışmış, Reşit Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Meclis-i Marif’e üye seçilmiş (1855), Âli Paşa’nın sadrazamlığı zamanında, Reşit Paşa’nın yetiştirmesi olduğu için azledilmiş, fakat Reşit Paşa’nın altıncı ve son defa sadrazam olması üzerine tekrar eski görevine tâyin olunmuş (1857), onun ölümünden sonra (1858) Yusuf Kâmil Paşa’nın koruyuculuğunu kazanmış ise de, az sonra memurluktan kendi isteği ile çekilerek gazeteciliğe başlamıştır (1860). İlkin Agâh Efendi ile birlikte Tercümân-ı Ahvâl adlı bir gazete çıkarmış (21 ekim 1860), altı ay sonra buradan ayrılarak Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkarmağa koyulmuştur (27 haziran 1862). Bunu üç yıl kadar tek başına yönetmiş, gazetesini Namık Kemal’e bırakarak tekrar Paris’e gitmiş (1865), orada beş yıl kaldıktan sonra İstanbul’a dönerek (1869) basımevinin ıslahı ile uğraşmış çok çalışma yüzünden beyin yorgunluğundan ölmüştür.

 

2 — Şinasi, şiir ve nesir alanında Batı edebiyatı yolunda eser veren ilk sanatçıdır. Bu bakımdan, o, Batı uygarlığı etkisi altında gelişen yeni Türk edebiyatının kurucusu sayılır.

 

Şiir alanında, ilkin Divan edebiyatı yolunda manzumeler (kaside, gazel, müf­red v.b.) yazmış, Paris’e gidip de Batı edebiyatını yakından tanıdıktan sonra eski nazım biçimleri için de birtakım yeni fikirler söylemeğe başlamış (Reşit Paşa hakkındaki kasidelerin üç tanesi), ayrıca La Fontaine’in etkisiyle hem biçim, hem de konu, fikir ve ruh bakımından yepyeni şiirler de kaleme almıştır (Eşek ile Tilki Hikâyesi, Karakuş Yavrusu ile Karga Hikâyesi, Ar ile Sivrisinek Hikâyesi, Tenasüh Hikâyesi). Bundan başka, Batı şiirini daha yakından tanıtmak amacıyla, bir kaç Fransız şairinden seçtiği bazı parçaları manzum olarak Türkçe’ye çevirmiştir.

 

Şinasi, yeni tarzda yazdığı bütün şiirlerinde beyitlerin başlı başına güzel olmalarıyla yetinmemiş, Divan edebiyatındaki “parça güzelliği” anlayışı yerine, şiirlerin belli bir düşünce etrafında gelişmesini sağlayarak “konu birliği” ne ve “toplu güzellik” e önem vermiştir.

 

Türkçe’nin Arap ve Fars dillerinin etkisinden kurtularak kendi benliğine dön­mesi gerektiğini anlamış ve manzumeleri arasındaki bazı beyitleri “safî Türkçe” ile, Karakuş Yavrusu ile Karga Hikâyesi’ni de “lisân-ı avâm” ile yazmış, böylece, ancak 1911’den sonra gelişen sade dil hareketinin öncülüğünü yapmıştır.

 

Genel olarak didaktik manzumeler yazmış olan Şinasi’yi, Türk nazmına getirdiği bütün yeniliklere rağmen güçlü bir şair sayma olanağı yoktur. Mısraları imale ve zihaflarla doludur.

 

Şinasi daha çok nesir alanında yaptığı yeniliklerle Türk edebiyatında önemli bir yer tutar. Eski nesir secilerle süslenir, bu yüzden de, yazı, asıl fikirle hiçbir ilgisi bulunmayan sözlerle doldurulurdu. Şinasi, bir gazeteci olarak, “umum halkın kolaylıkla anlayabileceği” yolda yazmak amacını güttüğünden, düşüncelerini yalın ve açık bir anlatımla söyleme yolunu tutmuş, söz hünerleri göstermekten kaçınmıştır. Bunu sağlamak için de secileri bırakmış asıl düşünce ile ilgisi bulunmayan doldurma sözlere yer vermemiş, düşüncelerini kısa cümlelerle anlatmaya çalışmış, bunları bir takım bağ-fiillerle birbirine ekleyerek sayfalarca süren cümleler kurmamıştır. Tercümân-ı Ahvâl ve Tasvîr-i Efkâr’daki yazılarında böyle bir yol tutan Şinasi, Şair Evlenmesi adlı piyesinde daha da ileri giderek konuşma dilini yazı dili hâline getirmiştir.

 

Şiirlerinde ve nesirlerinde, “reis-i cumhur”, “vatan ve millet yolunda kendini feda etmek”, “devlet-i meşrûta”, “millet-i hâkime”, vb. gibi birçok yeni kavramlar kullanmıştır.

 

La Fontaine yolunda birkaç fabl ve Moliére yolunda bir komedya yazmış olan Şinasi, klasisizmin etkisi altında kalmış sayılabilir.

 

3 — Şinasi nazım türünde, Recine, La Fontaine, Lamartine, Gilbert ve Fénelon’dan mazmun olarak Türkçe’ye çevirdiği bazı şiirleri, asıllarıyla birlikte, Tercüme-i Manzûme (1859,1860) adılı bir kitapta, kendi şiirlerini de Müntehabât-ı Eş’ar (1862,1870) adlı bir kitapta toplayarak bastırmıştır. Her iki eser, Ebüzziya Tevfik tarafından bir araya getirilerek Divan-ı Şinasi (1885,1893) adıyla yayınlamıştır.

 

Tiyatro türünde Şair Evlenmesi adlı bir perdelik bir komedyası vardır.

 

Tasvîr-i Efkâr’da yayınlanan bazı siyasî ve edebî yazıları Müntehabât-ı Tasvîr-i Efkâr (2 cilt, 1885) adlı bir kitapta toplanmıştır.

 

Şinasi, bunlardan başka, Türk atasözlerini de bir araya toplamış, bunları Durûb-ı Emsâl-i Osmaniyye (1863) adıyla basmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

TÜRK TİYATROSU’NUN GEÇİŞ KÖPRÜSÜ:” ŞAİR EVLENMESİ”

LOKMAN ZOR ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ SAHNE SANATLARI BÖLÜMÜ

 

Özellikle 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’da görülen teknik ilerleme ve yeni buluşlar, toplumsal hayata süratle girerek Avrupa devletlerinin her alanda güçlenmesini sağladı. Bu güç, yenilikleri takip edemeyen Osmanlı İmparatorluğu aleyhine gelişen bir tehdit unsuru oldu. Siyasi, iktisadi ve askeri alanda hızla zayıflayıp güç kaybeden Osmanlı imparatorluğu, batının etkisi ve baskısı altına girmeye başladı. İmparatorluğun bu baskıya karşı direnişinin ancak, batıya yönelip batı sistem ve yöntemlerini kullanmasıyla mümkün olacağı düşüncesi oluştu.

1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla Osmanlı Devleti tamamen batıya açılmış oldu. Yapılan reformlarla, her alanda bir yenileşme ve gelişme çalışması başlatılıp, batılılaşma gayretine girişildi. Ancak bu gayret; giyim kuşamda değişiklik yapılması, yabancı dil eğitimine önem verilmesi, Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi, batıdan teknisyen ve subay getirtilmesi gibi sosyal hayata yönelik uygulamalarla biçimsel ve yüzeysel kaldı.

Siyasi, iktisadi ve endüstriyel alanda çok etkin olmayan bu biçimsel değişim, sosyal hayatın bir parçası olan sanatı da etkisi altına aldı. Bu dönemde öğrenim için batıya gönderilen öğrenciler, yurda döndükten sonra ortaya koydukları çalışmalarla söz konusu yöneliş ve gelişimin sanatsal boyutunu ifade etmiş oldular. Avrupa’da görüp öğrendikleri birçok yeni şeyi Osmanlı’ya taşıyarak ilk temsilciliğini yaptılar.

Türk Tiyatro Edebiyatı’nın ortaya çıkışı da bu dönemde olmuştur. Yabancı dil, ekonomi ve maliye öğrenimi görmek üzere Paris’e gönderilen, yurda dönüşünde Agah Efendi ile birlikte “Tercüman-ı Ahval” adlı ilk özel gazeteyi çıkaran İbrahim Şinasi’nin gazetede yayınladığı “Şair Evlenmesi”, yazılı ilk Türk oyunu olarak kabul edilir.

Şinasi’den önce çeşitli dönemlerde tiyatro oyunu yazma girişimlerinin olduğu da iddia edilmektedir. III.Selim döneminde İskerleç adında kimliği tam bilinmeyen birinin yazdığı, “Vakayi-i Acibe ve Havadis-i Garibe-i Kefşger Ahmed” adlı oyun, ilk Türk Tiyatro yapıtı olarak ileri sürülmektedir.[1] Bunun dışında, Abdülhak Hamit’in babası Hayrullah Efendi’nin Şinasi’den on beş yıl kadar önce “Hikaye-i İbrahim Gülşeni” adında romanla tiyatro arası bir eser meydana getirmiş olmasına rağmen bu eseri yayınlamadığı iddia edilmektedir.[2] İskerleç’in Türk olduğu hakkında kesin bilgi bulunmamasının yanı sıra “Hikaye-i İbrahim Gülşeni”nin niteliğinin farklılığı ve yayınlanmamış olması, “Şair Evlenmesi”ni tartışmasız ilk Türk Tiyatro yapıtı kılmaktadır.

“Bir Perdelik Komedi” denilen ve öyle bilinen “Şair Evlenmesi”, ilk önce iki perde olarak yazılmış, Tercüman-ı Ahval’in 2-3-4 ve 5. sayılarında bir perde olarak yayınlanmıştır. Hicri 1277 (1860) tarihli basılı metinde Şinasi’nin şöyle bir hatırlatması yer alıyor:”Bu oyun iki fasıl olarak 1275 tarihinde tiyatro için tertip olunmuştu. Sonradan birinci faslının kaldırılması lazım geldi.”[3]

Fransız Tiyatrosu’nu yerinde görüp batı tiyatrosunu yakından tanıyan Şinasi, “Şair Evlenmesi”nden başka tiyatro yapıtı vermemiştir. Batılı anlayıştaki tiyatroyu Türk gelenek ve kişilerine uydurması ve başka eser vermemesi, onun bu alanda bir örnek ortaya koymak istemesine bağlanabilir.[4]

Bir Töre Komedyası özelliği taşıyan “Şair Evlenmesi”, görücü usulüyle evliliğin sakıncalarını konu almaktadır. Batılı tutum ve davranışı, kılık ve kıyafetiyle pek sevilmeyen, eğitimli olmasına rağmen saf bir yapıya sahip Şair Müştak Bey, sevdiği Kumru Hanım’la, kılavuz ve yenge hanımlar aracılığıyla evlenmiştir. Nikah sonrasında kendisiyle evlendirilen kişinin, Kumru Hanım’ın çirkin ve yaşlı ablası Sakine Hanım olduğunu görünce önce bayılır sonra itiraz eder. Mahallelinin de işe karışmasıyla başına gelenleri kabul etme mecburiyetinde kalan Müştak Bey’in imdadına arkadaşı Hikmet Bey yetişir. Hikmet Bey’in mahalle imamına verdiği rüşvetle olay çözülür, yapılan hile sonuçsuz kalır.

Batı tarzında yazılmasına karşın Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun da etkisini taşıyan “Şair Evlenmesi”, eski ile yeni, doğu ile batı arasında bir köprü olma niteliğine sahiptir.

Oyunun malzemesi, döneme göre oldukça güncel, yerel ve gerçektir. Halktan seçilmiş oyun kişileri, halkın diliyle konuşturularak Türk toplumuna ait töresel bir uygulamanın eleştirisi yapılmıştır. Bu yönüyle dikkat çeken oyun, Şinasi’nin, batı tiyatrosunu sadece teknik anlamda örnek aldığını göstermektedir.

Şinasi, bu yeni tekniği Türk Tiyatrosu’na sokabilmek için, Türk toplumuna ve seyircisine yabancı olmayan bir konuyu alışkın olunan oyun kişileri aracılığıyla ele almıştır.

Dönemin toplumsal hayatını başarılı bir şekilde ortaya koyan “Şair Evlenmesi”, bu yönüyle dikkat çekicidir. Oyun kişileri, gerçek hayattan koparılmışçasına ustaca donatılmıştır. Üstelik bu uygulama esnasında, toplumsal yapı ve statünün de göz önünde bulundurulması, ortaya oldukça renkli kişilikler çıkarmıştır.

Oyunun kahramanı Müştak Bey, yüzeysel bir batılılaşma hareketi içerisinde olan Osmanlı Devleti’nin gerçek yüzünü gösterir niteliktedir. Eğitimli olmasına karşın töre halini almış yanlış bir uygulamayı devam ettirmesi ve cahil halk tarafından hile yoluyla kandırılabilecek kadar saf bir yapıya sahip olması, Osmanlı’nın batılılaşma adına giriştiği cılız gayretin başarısızlığını gösterir. Zira, Müştak Bey, gerek kıyafeti, gerek tutumu, gerekse düşünceleri itibariyle tam bir aydındır. Aynı durum Hikmet Bey için de geçerlidir. Müştak Bey’in batılı düşüncelerle yetişmiş eğitimli biri olmasına rağmen sakıncalı bir töreyi devam ettirmek suretiyle yaptığı hatayı, Hikmet Bey de mahalle imamına verdiği rüşvetle tekrarlıyor. Birer aydın olarak içinde bulundukları bozuk düzeni değiştirmek yerine o düzenin bir parçası olmaları, aldıkları eğitimin yetersizliğini gösteriyor.

“Şair Evlenmesi”nin hemen bütün oyun kişileri, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun kalıplaşmış kişilerini hatırlatmaktadır. Yazarın bunu geleneksel tiyatrodan etkilenerek, bu yeni tiyatro tekniğinin benimsenmesi adına bilinçli bir şekilde yaptığı tartışmasızdır. Zira bu uygulama, rastlantı sayılamayacak kadar büyük bir ustalıkla yapılmış her oyun kişisi renklendirilip donatılmıştır. O zamana kadar, Karagöz perdesinde birer hayal olarak yaşayan ve yabancı seslerle konuşan, Ortaoyununda belirli kalıplar içinde kalan insanlar normal ölçü, ses ve davranışlara kavuşturulmuştur.[5]

Oyun kişilerinin, geleneksel tiyatromuzda olduğu gibi geçmişleri ve gelecekleri verilmemiş, kişilikleri belli bir zamana oturtulmamıştır. Durağan ve değişmez özelliklere sahip bu kişiler, belli durumlar karşısında, o duruma yönelik kendilerinden beklenebilecek en uygun davranışı gösterecek niteliktedirler. Kusur ve zaaflarıyla öne çıkan, kendi istemlerini kullanamayan, toplum içinde anlam taşıyan ya da ilişkilerini belirleyen özellikleri sayesinde seyirci tarafından kolayca tanınabilecek kişilerdir bunlar.*

Oyunun saf ve şaşkın aşığı Müştak Bey’in, duvağı açıp çirkin ve yaşlı Sakine Hanım’ı karşısında görünce bayılması, tam bir din taciri imam Ebullaklakatül-enfi’nin kişisel çıkarı doğrultusunda ağız değiştirmesi, uyanık ve bilgiç Hikmet Bey’in rüşvet verip arkadaşını kurtararak nasihat etmesi, cahil ve kişiliksiz Batak Ese ile Atak Köse’nin, imamın her söylediğini kabul edip onaylamaları, her şeye baş sallayan mahallelinin kitle psikolojisiyle hareket etmesi onların tipik özelliklerinin doğal bir sonucudur.

Bu noktadan hareketle, “Şair Evlenmesi”nin oyun kişileri ile Geleneksel Türk Tiyatrosu’ndaki tipler arasında bir bağ kurmak mümkündür: Birbirini seven Müştak ile Kumru’ya geleneksel tiyatromuzun Çelebi ve Zennesi gözü ile bakılabilir.[6] Özellikle Müştak, yaşadığı aşk, şaşkınlık ve çaresizlikle iyi çizilmiş bir Çelebi örneğidir. Aynı zamanda Hikmet’le aralarındaki ilişki faklılıklar taşımasına karşın tipik bir Hacivat- Karagöz ilişkisini andırmaktadır. Hikmet, uyanık tavrıyla durumdan ders çıkarıp nasihat vermeye kalkan Hacivat’ı anımsatırken Müştak, Karagöz’e benzer bir kişilik sergiliyor.

Karagöz ve Ortaoyunu özelliği taşıyan konuşma örgüsünün yaratılmasında büyük paya sahip iki oyun kişisi Batak ese ve Atak Köse’nin konuşmalarındaki diyalekt, Karagöz oyunlarının Kayserili, Kastamonulu, Laz vs. tiplerinden yola çıkıldığını düşündürüyor. Mahalle halkından sayılan bu kişilerin durum ve davranışları da Karagöz oyunlarının mahallelisinden farklı değildir.

Dönemin toplumsal yapısını yansıtacak şekilde seçilen oyun kişileri son derece canlı ve gerçek çizilmiş, oyun kısa olmasına rağmen tüm oyun kişilerinin kimlikleri, nitelikleri ve kişilikleri yeteri derecede verilmiştir. Bu kişiler arasındaki konuşmalar da dikkat çekicidir. Karagöz oyunlarının etkisini taşıyan konuşma örgüsü; kelime oyunları, söz komikleri ve konuşma yanlışlarıyla desteklenmiş, her oyun kişisine kendi tipine uygun bir konuşma dili verilmiştir. Oyunun sade dili ve anlatımın akıcılığı, Şinasi’nin dildeki ustalığını gösterecek kadar güzeldir.

Geleneksel tiyatronun aksine benzetmeci bir yapı sergileyen “Şair Evlenmesi”, serim-düğüm-çözüm düzleminde kurulmuş bir olay dizisine sahiptir. “Fıkra” diye isimlendirilmiş dokuz bölüme ayrılan olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi vardır. Yoğun bir çatışmayla çözüme taşınan olayların sonucunda Hikmet Bey’in ağzından verilen mesaj çok açıktır:

HİKMET EFENDİ – İşte, kendi menfaati için aşk ve muhabbet tellallığına kalkışan kılavuz kısmının sözüne itimat edenin hali budur.

........................

HİKMET EFENDİ – Sen ve ıyalin birbirinizi her cihetle tanıdığınız halde, evlenirken ne belalara uğradın bakındık.

.........................

HİKMET EFENDİ – Ya birbirlerinin ahvalini asla bilmeyerek ev bark olanların hali nasıl olur, var bundan kıyas eyle.[7]

Toplumun en önemli kuruluşunun tesis edilmesinde töre adıyla yapılan hatayı, eleştirip yenilikçi bir bakış açısıyla baş kaldıran Şinasi, ortaya koyduğu bu kısacık oyunla Türk Tiyatrosu’nun seyrini değiştirmiştir. Macar Türkolog Kunoş, “Türk Halk Edebiyatı” adlı eserinde “.... Yalnız rahmetli Şinasi Efendi, Şair Evlenmesi adlı bir komedisinde ulusal bir oyunun nasıl olacağını, büyük bir bilgi ile gösterdi. Şinasi Efendi’nin piyesinde halkın Türk tipleri meydana çıktı, halkın dili söylendi, halk deyimleri işitildi, halk adetleri görüldü” diyerek “Şair Evlenmesi”nin önemini vurgulamaktadır.

“Şair Evlenmesi”, Türk toplumuna ait töresel bir tem’i batı tiyatrosu kurgusu ile işlemesine karşın, kişileri ile yakaladığı geleneksel tavrı olaylara sindirmiş ve böylece geleneksel tiyatromuzdan batı tiyatrosuna atılan başarılı bir köprüyü oluşturmuştur.[8]

 

 

 

 

 

Şinasi (1826-1871)

Türk edebiyatinda yeniliklerin öncüsüdür.

1860’ta Tercüman-ı Ahval’i (ilk özel gazete), 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı çıkardı.

İlk makaleyi (Tercüman-ı Ahval mukaddimesi), ilk piyesi (Şair Evlenmesi) o

yazdı.

Noktalama işaretlerini de ilk defa o kullandı.

La Fontaine’den fabllar tercüme etti.

Lamartin’den de manzum çevirileri vardır. İlk şiir çevirilerini de o yaptı.

Nesirlerinde dili sade; şiirlerine ise ağırdır.

Tanzimat Fermanı’nı ilân eden Mustafa Reşit Paşa için yazdığı iki kasidesi

ünlüdür. Bu kasidelerdeki övgüleri divan şiirindekinden daha abartılıdır.

O, başarılı bir şair ve yazar olmamasına rağmen batı edebiyatından alınan yeni

türlerle edebiyatımızın batılılaşmasında en çok onun emeği vardır.

Eserleri:

Şair Evlenmesi (Piyes; edebiyatımızdaki ilk tiyatro eseri),

Müntehabat-ı Eşar (Şiir),

Divan-ı Şinasi (Şiir),

Durub-ı Emsal-i Osmaniye (ilk ata sözleri kitabı),

Tercüme-i Manzume (çeviri şiirler)

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Terapiler hakkında tüm bilgiler

Sevgili okular,

Hangi terapi hangi sorunumu çözer?

Hangi Terapi iyidir?

En iyi terapistler nasıl çalışır?

Spritüel terapiler işe yarıyor mu?

Ağrılar sızlar için hangi terapiler işe yarar?

Terapilerin zararı olabilir mi?

Etkili Terapiler neler?

Terapistimle nasıl çalışmalıyım?

Bireysel terapi nasıl yapılır?

Işık terapisi,

Bach çiçek terapisi,

Gülümseme terapisi,

Benim için en iyi olan terapi hangisi,

gibi sorularınıza cevap verecek dev bir terapi yazı dizisi hazırladık:

bu yazılarımızda

Terapiler hakkında herşey var.

İyi okumalar:)

 

 

 

 

UÇUŞ KORKUSUNU YENMEK İÇİN 10 TÜYO

Masaj ve terapi zamanı şimdi

TRAFİK, STRES VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

ÇOCUKLARDA DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE

Ruhunuzu Yükseltmek İçin Melek Terapisi

BOLLUK BEREKET İÇİN OLUMLAMA CÜMLELERİ


HAYAL DUASI


Ruhu İdeal Dengesine Ulaştıran 7 Psiko-sentez Egzersizi


Işık Terapisi ile Aydınlanmanın 11 Yolu


17 Adımda Gerginlikten Kurtulma Terapisi!


Kötü Hissettiğimiz Anlarda Takip Etmemiz Gereken Düşünce Basamakları


Sağ Beyin Terapisi


Bir Motivasyon Terapisi


Üçüncü Göz Meditasyonuyla Derin İçsel Huzur


Dünyanın En Çok Rahatlatan 10 Şarkısı


Bitki Öz Yağlarıyla Psikolojik Tedavi: AROMATERAPİ


Binbir Derde Deva: Rooibos Çayı


On İki Adımda Mutlu Olma Sanatı Uygulaması


Vipassana: Acıdan Özgürleşme Meditasyonu


Yıkıcı Düşünceleri Onarıcı Terapilere Dönüştürmek


WC TERAPİ


Bağışlama Terapisi


Utangaçlıktan Kurtulma Terapisi


14 Adımda Aşkı Ürkütmeyelim Terapisi


5 Adımda Evde Huzur ve Bolluk Terapisi


Taş Terapisi ile Huzur ve Mutluluk Bulun


Hidroterapi ve Suyun Gücü ile Tedavi


Hayata Tutunma Terapisi


Bach Çiçek Terapisiyle Ruhunuz ve Bedeniniz Dengeye Kavuşsun


Sorunlara Etkili Çözümler Sunan 5 Terapi


Türk Müziği Makamları ile Müzik Terapi


Nazardan Korunma Terapisi


Birey Merkezli Terapi


Terapi Yöntemi ve Şifa İksiri Olarak - TASAVVUF


Gülümseme Terapisiyle Bulaşıcı Mutluluklar Yaratın


 

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Pazarlığın da Usulü Var

Alan satandan umar.

Nihavent’i iki kere seviyorum. Birincisi, müzikte bir makam olarak, ikincisi arkadaşım olarak. İTÜ giriş sınavları sonrası kazananların kimler olduğu konusundaki merakımı gidermeye çalışırken, o güne kadar duymadığım bir isimle karşılaşmıştım. Nihavent de isim mi olurmuş dediğimi hatırlıyorum.

Bizim Nihavent, yıllardır vidalı hava kompresörü üretir. Hem de en iyisinden. Özellikle küçük boy kompresörleri çalıştırmadan önce, üzerine bir tek “dal” sigarayı dikine koyar ve şalteri açar. Ürettiği kompresör o kadar sarsıntısız çalışır ki sigara kıpırdamadan, devrilmeden öylece kalır.

Yıllar önce, büyük bir firmaya kompresör satmış. Daha sonra, onların çevresine de hatırı sayılır satışları olmuş. Geçenlerde aynı firmadan yeni bir sipariş için teklif istemişler, ardından görüşmek için çağırmışlar. Karşısında tam dört kişi varmış. Amansız bir pazarlık başlamış. Aralarındaki fark 300 Euro’ya kadar inmiş ve görüşmeler sonuçlanmadan kesilmiş.

Üç gün sonra tekrar aramışlar. “Yalnız”, demişler “bu sefer eldivenlerini de al; çünkü biz altı kişi olacağız.” Bizim Niho da hazırlıklı gitmiş. Daha masaya oturur oturmaz çantasını açmış, büyük bir çabuklukla yanında getirdiği boks eldivenlerini ellerine geçirivermiş. Adamlar, biraz da kendilerinin çanak açtığı bu espriden öyle etkilenmişler ki fazla uğraştırmadan son fiyatı aynen kabul etmişler.

Örfümüzde ve dînimizde pazarlık konusu anlayışla karşılanır. Ama bir kuralı bozmamak şartıyla: “İki kişi pazarlık ederken, onlar anlaşamayıp ayrılmadıkça araya girilmez.

Pazarlık bir gelenek gibidir. Yeni nesil bu konuya pek sıcak bakmasa da, bu bir gerçektir. Alan satandan mutlaka bir indirim bekler. Satan da bu beklentiyi bildiği için, bildireceği ilk fiyatı ona göre belirler. Yani bir pazarlık payı bırakır. Üstelik bu olay sadece ülkemiz için geçerli değildir. Son yıllarda her ülkeden yabancılarla hem alım, hem satım konularında temaslarımız oluyor. Pazarlıksız olanını hatırlamıyorum desem yalan olmaz. Buradaki esas mesele ise; miktar ve ödeme ile ilgili olarak ortaya çıkabilecek sorunlarla ilgili oluyor.

Her konuda olduğu gibi bunun da istisnaları elbette var. Onların gerekçesi, dürüstlükle ilgili. Pazarlığı benimsemeyenlere göre; dürüst bir esnaf son fiyatı baştan söyleyip, müşteri üzerinde güven duygusu yaratmalıdır. Gerçi uçuk bir fiyat verip, sonradan akıl almaz indirim yapanlara kızmıyor değiliz ama yine de bir indirim bekliyor insan.

Pazarlıkla ilgili olarak anlatılan bir hikâye var. Çingene at satmaya giderken, evinden çıkmadan önce, eşiyle pazarlık edermiş. Sonra at pazarında alıcıyla fiyat konusunda cebelleşirken, karısının verdiği fiyatı(!) söyleyerek, şu fiyatı verdiler diye yemin edermiş.

Pazarlıkta esas olan, alıcı ile satıcının içlerinden geçen rakamlarda uzlaşma sağlanmasıdır. O limitin yakalanmasıdır. Herhangi bir zaafından yararlanıp, karşı tarafı ezerek pazarlık yapılmaz. “Önemli olan, kazanırken kazandırmaktır.” İki tarafın kazançlı çıkmadığı bir alışveriş, ne kadar iyi niyetle başlamış olursa olsun, uzun süre devam edemez.

Küçük büyük, bütün pazarlıklar keyiflidir.

O Bir Girişimci

Girişimcilik bir karasevdadır, büyüttükçe büyüyen.

Bazı insanlara kanınız hemen kaynar. Bir anda kırk yıllık dost gibi olursunuz. Bu ilgi, bu sevgi karşılıklıdır elbette. Derdini dert, zevkini zevk edinirsiniz. O sizin gerçek dostunuzdur.

Bir dosttan söz ediyorum. Üstelik, kırk yılı çoktan geçtik. Yarım asra dayandı bu beraberliğimiz. Öylesine bir yere geldik ki her şeyimiz ortada. Birbirimize o kadar karışıyoruz, o kadar uğraş içinde oluyoruz ki bir tartışma esnasında bizi uzaktan seyredenler, kavga ettiğimizi bile zannedebilirler.

Onunla tanışmamız, üniversiteye girdiğimiz ilk günlere rastlar. Daha ne olduğunu anlayamadan, dörtlü bir grubun içinde bulduk kendimizi. Bir bakıma, hepimiz İstanbul’un yabancısıydık. “Beraber yürüdük biz bu yollarda” misali, efsane şehrimizi birlikte tanıdık. Beyoğlu’nda dolaştık, Rumelihisarı’nda poz poz resimler çekerken, tarihimizle kucaklaştık. Gün oldu Gümüşsuyu’ndan Boğaz’ı seyrettik, gün oldu karla kaplı o yamaçta kardan adam yaptık, kartopu oynadık.

Biraz anı defterine dönmeye başladı yazdıklarım. Ama benim niyetim başka. Ben bir girişimciyi, onun mantığını, düşünce tarzını anlatmaya çalışıyorum aslında. Bir girişimcinin işine olan aşkını, onu yaşatmayı kendi hayatından çok daha önemli sayan bir anlayışı, bir karasevdayı sermek istiyorum gözlerinizin önüne.

Benim dostum büyük bir sanayici. Yüzlerce insana açtığı ekmek kapısında, uluslararası düzeyde kaliteli mallar üretiyor. Dünyanın dört bir yanına ihracat yapıyor. Fabrikasını alıcı gözle bir incelerseniz; hele bir de işten anlıyorsanız, “burada iyi bir mühendis var” demekten kendinizi alamazsınız.

Benim dostumun bir işi, bir eşi ve birbirinden tatlı yetişkin iki kızı var. Kızlardan küçük olanı, uzun süredir yurt dışında kendini geliştirmekle meşgul. Abla o işi daha önce tamamlayıp yurda döndü. Uluslararası bir kuruluşta görev yapıyor. Yaptığı çalışma o kadar beğenilmiş ki benzer bir projeyi hayata geçirmek için Uzakdoğu’ya gönderilmiş. Benim dostum da hem özlem gidermek, hem kızını görev başında görebilmek için, SARS’tan filan korkmadan oralara gitmeye karar veriyor. Ama burada bir sevgilisi(!) var. Onu kime bırakacak? Ona bir şey olursa, kim ilgilenecek? Ya oralarda başlarına bir kaza gelir de Hakk’ın rahmetine kavuşurlarsa, o eseri kim yaşatacak.

İnsanlar bazı durumlarda vasiyetname yazarlar. Bazen de bu işi sözlü olarak yapmayı tercih ederler. Benim dostum da onu yapmaya çalışıyordu. “Gazanfer”, diyordu. “Ben uzaklara gidiyorum. Eşim de yanımda. Biliyorsun, küçük kızım burada değil. Zaten bizim işlerle bugüne kadar ilgilenmediği için fazla bir şey yapamaz. Anormal bir şey olmadığı sürece, mevcut kadro her şeyi rahatlıkla götürür. O bakımdan gözüm arkada değil. Ama bize bir şey olursa, bir anda her şey tersine dönebilir. İş icabı biraz kredi kullanıyoruz. Aslında biliyorsun, hepsinin fazlasıyla karşılığı var. Ama böyle durumlarda ilk üşüşen bankalar olur. Ve yine biliyorsun ki paniğin verdiği zarar korkulanın kendisinden çok daha fazla oluyor. Senden tek ricam; böyle durumlar doğarsa benim işime sahip çıkman, onun yaşamasına yardımcı olmandır. Senden bunun sözünü istiyorum.”

O, gerçek bir girişimci. Ölecekmiş, kalacakmış umurunda bile değil. Mallarını kimin, nasıl paylaşacağı da hiç mi hiç ilgilendirmiyor onu. Onun tek düşüncesi, eserini yaşatmak. “Onunla veya onsuz, hiç önemli değil.” Önemli olan tek şey; bütün varlığıyla emek verdiği, tırnaklarıyla kazıdığı, yüreğiyle süslediği o sevgilinin aynı güzellikler içinde yaşamayı sürdürmesi.

Girişimcinin aşkı destanlarda bile anlatılamaz.

İş Hayatı Ciddiyet İster

Girişimci ölçülüdür.

Üniversite giriş sınavlarına hazırlanmak için İstanbul’a gelmiştim. Rahmetli Sedat Amcaların, ailenin üniversiteye gelen bütün gençlerine ilk sığınak olan tarihi konaklarında kalıyordum. Geniş bahçedeki güller, çiçekler, unutulacak gibi değildi. Değişik meyveler ve özellikle yumruğumdan büyük Sultan Selim incirlerinin tadı hâlâ damağımda.

Sedat Amca kimya yüksek mühendisiydi. Normal işi dışında, geniş bahçenin bir köşesine kurdukları bir tesiste aküler için saf su ve asitli su üretiyorlardı. Kendisi büyük bir ilaç firmasında “sorumlu müdür” olarak çalıştığı için, işlerle genelde ortağı ilgileniyordu. Şişelere bandrol takma konusunda bütün aile fertleri gönüllü yardımlarını esirgemiyorlardı. Mesai saatleri dışında gelen telefonlara ise, genellikle evde olduğu için o bakıyordu.

Konakta, aile dışında bir kiracıları da vardı. Ama yıllar boyu birliktelik onları o kadar yakınlaştırmıştı ki hiç birini aileden ayrı düşünemezdiniz. Akşamları, fincanda yüzük saklama ve peçiç başta olmak üzere çeşitli oyunlar oynanır, kızarmış kestaneler yenilirken türlü şakalar yapılırdı. Hele kiracıların oğlu Mesut Ağabey, esprileriyle bizleri öyle eğlendirirdi ki onu görür görmez gülmeye başlardık.

Günlerden bir gün, akşam saatlerinde telefon çalıyor. Sedat Amca, aldığı büyük siparişin detaylarını heyecanla temize çekerken Mesut Ağabey içeriye girip aynı siparişi, Musevilere has şiveyle vicahiye(!) çeviriyor, yani yüzüne söylüyor. Tabii bir anda hevesler kursakta kalıyor. Çünkü Mesut ağabey buruk bir şaka yapmıştır.

Bu olaydan sadece iki gün sonra yine bir akşam vakti, çalan telefonu yine Sedat Amca açıyor. Yine aynı ses, büyük bir siparişten söz ediyor. Ama bu defa kül yutmak yok. Hiç bozuntuya vermeden adamla bir güzel alay ediyor. Adamın ayıplamalarına aldırmadan sözlerine devam ederken kapı açılıyor; Mesut Ağabey olan bitenden habersiz, sakin tavırlarla karşısında….

İş hayatında, espriler ve çeşitli hoşluklar elbette olacak. Yoksa çalışmak monotonlaşır, keyifsiz hâle gelir. Ama dozunu kaçırmadan. Cıvıklık yapmadan. Çünkü iş hayatında şakalar bile ciddi olmak zorunda. Yoksa çok kaybedersiniz.

Girişimci kozuna, pozuna dozuna dikkat etmelidir.

İş Tarifi Önemlidir

Belirsizliğin meyvesi verimsizliktir.

Yıllar önce, Mensucat Santral’da dokuma bölümünün klima revizyon projelerini hazırlarken, duvarın birinde çerçeve içine alınmış bir karikatür görmüştüm. En üstte büyük puntolarla “İŞ TARİFİ” yazıyordu ve alt alta üç ayrı resim vardı.

Birinci resim bir salonu gösteriyordu. Bir köpek, koltuğun bir kenarında ayağını yana açmış vaziyette “küçük su” döküyordu. İkinci resim dışarıda bir ağacı gösteriyordu. Bir adam köpeğe, o işin nasıl yapılacağını uygulamalı olarak öğretiyordu. Üçüncü resim ise hayli düşündürücüydü. Bu resim de yine aynı salonu gösteriyordu. Köpek yine aynı işi, aynı koltuğun önünde yapıyordu ama bu sefer ayağa kalkmış olarak, adam gibi yapıyordu. Yani adam, köpeğe iş tarifini yanlış yapmıştı. Köpek o işi; dışarıda yapmak yerine, adam gibi ayakta yapmak şeklinde algılamıştı.

İş tarifi çok önemlidir. Olaya hangi gözlükle bakarsanız bakın, bu tarifi en iyi şekilde ve anlaşılır biçimde yapmak zorundasınız. Ayrıca, karşı tarafın anlayıp anlamadığını da kontrol etmeniz gerekir. Verim sağlama ve kazalardan korunma açısından başka seçeneğiniz yok.

Günümüzde endüstri mühendisliği büyük önem kazanmaya başladı. Çalışanların her türlü hareketi en ince detaylarına kadar inceleniyor. Bir iş yapılırken, en az hareketle ve en az yorularak nasıl davranılması gerektiği araştırılıyor. Ergonomi ön plana çıktı. Bu konularda üretim yapan firmalar iş bulmakta zorluk çekmiyorlar artık. Otomasyon firmaları ülkemizde de çoğaldı. Her girişimci, bir taraftan kaliteyi yükseltmek için kafa yorarken, bir taraftan da maliyetleri düşürmenin yollarını araştırıyor. Çünkü artık, lokma aslanın ağzında değil, midesinde. Onu oralardan alıp çıkarmak kolay değil.

Artık birkaç cephede savaş vermek gerekiyor. Çin gerçeği, “Demokles’in kılıcı” gibi tepemizde duruyor. AB’ye yeni giren ya da girmekte olan Çeklerin, Polonyalıların ve diğer küçük ülkelerin hayat seviyeleri birer birer arttıkça bizim rekabet şansımız giderek çoğalıyor ama başlı başına bir âlem olan Çin’in gelişerek ücretler yönünden rekabet dışı kalmasını beklemek gibi bir lüksümüz asla olamaz. O zaman, kendimizi geliştirmekten başka çaremiz kalmıyor. Bunun da yolu; her şeyi doğru planlayarak, en iyiyi en ucuza üretmekten geçiyor.

Birkaç yıl önce Lyon yakınlarındaki Macon isimli küçük bir kasabaya gitmiştik. Elektroteknikle ilgili bir malzemenin ortak üretimi konusunda görüşmeler yapıyorduk. Bize tesislerini gezdirdiler. Aslında bizden çok daha küçük bir işletmeydi gördüğümüz. Hikâyelerini anlattılar:

Daha önce 100 kişilik bir kadroları varmış. Bir endüstri mühendisine etüt yaptırmışlar. Daha önceki sistemleri bant şeklindeymiş. Her noktanın süresi farklı olduğundan, bazı elemanlar yetişmekte zorlanırken, bazılarının zamanı boşa geçiyormuş. Sihirli formül “bir elemanın eline aldığı parçayı hiç bırakmadan tamamlaması” şeklinde belirlenmiş. Ardından onun önerdiği değişiklikleri gerçekleştirmişler. Bu sayede hem çalışan eleman monotonluktan kurtulmuş oluyor, hem de ortaya bitmiş bir ürün çıktığı için moral desteği oluşuyormuş. Bu arada verim kontrolünün kolaylaştığını da unutmamalıyız.

Şimdi 35 kişiyle eski üretimlerinin iki mislinden fazlasını gerçekleştiriyorlarmış. Bu hesaba göre, 6 misli bir artış sağlamışlar. Bu projeyi gerçekleştirmek için, her elemana, üzerinde üretimle ilgili bütün alet ve aparatların bulunduğu birer masa hazırlamışlar. Presten kaynak makinesine kadar, ne gerekiyorsa masa üzerine monte etmişler. Kullanılacak parçaları da üç boyutlu şekilde ve kolayca uzanılabilecek tarzda yerleştirmişler. Çalışan elemanın sandalyesi her yere eşit mesafede duruyor ve ekseni etrafında dönebiliyordu.

Gördüklerimiz ilk bakışta insana “ne kadar kolaymış” dedirtiyordu. Sonra da Kristof Kolomb’un ünlü yumurtasını hatırlıyorduk. Hani bir kahvede onu kıskananların alay edercesine; “Amerika’yı keşfetmek zor değil, birazcık düşünmek gerek” demelerine kızarak, “bu yumurtayı kim dikine durdurabilir?”diye sorduğu ve kimsenin beceremediği anda yumurtayı alıp, dibini hafifçe ezerek oturtması sonucu hep bir ağızdan, “ne kadar da kolaymış” diyenlere, “kolay ama biraz düşünmek gerek” dediği hikâye geliyordu aklımıza. İyi ki biz o sözleri mırıldanırken, oralarda bizim dilimizi bilen birileri yoktu.

İşçi temsilcileri şimdilik otomasyona pek sıcak bakmıyorlar. Genelde, geliştirilmiş her makinenin, birkaç işçinin ekmeğine mâl olacağı şeklinde bir düşünceleri var. Ama unutulan bir gerçek daha var ki hepsinden de önemli. Eğer o geliştirmeler bir an önce başarılamazsa, bırakın bazı işçileri, bütün fabrikaların kapılarına birer kilit vurulur ve bütün çalışanlar işsiz kalabilir. O zaman sıradan işler bulabilmek için, AB kapılarının bir an önce açılmasına dua etmekten başka çare kalmayabilir.

Artık Tanıtımlar Daha Kolay

Ürün tanıtımı kaçınılmaz bir zorunluluk. Tanıtımın ise çeşitli yolları var. Yakın zamana kadar bu iş bu kadar kolay değildi. Fuarcılık olayı öyle hızlı bir şekilde gelişti ki bütün olmazları olura çeviriverdi. Bugün için değerlendirmek gerekirse; özellikle sanayicilerin ürünlerini geniş kitlelere tanıtabilmeleri açısından, fuarların yerini başka hiçbir aracın doldurabilmesi mümkün değil.

Eskiden fuar olarak yalnızca “İzmir Enternasyonal Fuarı vardı. Her yıl Ağustosun yirmisinde başlar, Eylül ayının yirmisine kadar bir ay boyunca açık kalırdı. Başta Amerika ve Rusya olmak üzere birçok ülkenin katılımı ile tam bir gövde gösterisine dönüşen o fuarlar, mal tanıtımından çok halkın aklını çelmek amacına hizmet ederdi.

O zaman çocuktum ama hatırlıyorum. Ağırlıklı olarak Ege Bölgesi’nin her yerinden köylüsüyle, kentlisiyle, büyüğüyle, küçüğüyle insan mozaiğinin her bölümü gelirdi o fuara. Ayrıca, fuarın yapıldığı Kültürpark içindeki çoğu açık, çeşitli gazinolarda o zamanın ünlüleri; Zeki Müren’den, Müzeyyen (Senar) Abla’sına kadar birçok sanatçı sahne alırdı. Aslında o hâliyle fuardan çok panayır havası vardı. Zaten kimse fuardan söz etmezdi. İzmir’in kurtuluşunun kutlamaları de aynı tarihlere rastladığı için olacak, millet fuara değil, “9 Eylüle gidiyorum derlerdi.

Şimdiki fuarlar çok farklı. Tamamı ihtisas fuarı olarak kuruluyor. Bu nedenle de artık hiç kimse, oralara eğlence için gitmiyor. Herkes yenilikleri öğrenme peşinde. Organizasyonlar da oldukça başarılı. Ülkenin her yanından, gruplar hâlinde ve konuyla ilgili insanlar geliyor. Hatta yurt dışından gelenler de oldukça fazla. Birkaç günlük fuar süresinde yüzlerce ziyaretçi ile karşılaşmak oldukça sevindirici bir şey. Çünkü başka türlü ne yaparsanız yapın, o kadar insana tanıtım yapamazsınız.

Ancak, fuara katılmak öyle pek de kolay bir iş değil. Neden derseniz, her sene yeni bir şeyler üretip onları sergilemeniz gerekiyor. Hatta çoğu firmalar, biraz da zaten önceden tanındıkları için, fuarlarda sadece yeni ürünlerini sergiliyorlar. Bu arada çok güzel kataloglar da hazırlamanız gerekiyor. O birkaç gün içinde neyiniz var, neyiniz yoksa, bütün kurdunuzu ortaya dökmeniz, yani bütün kozlarınızı oynamanız gerekiyor.

Ayrıca bir konuyu açıklamak gerekirse, hangi fuara katıldığınız da son derecede önemli. Sözün gelişi; bir Mısırlının Kahire’deki bir fuarda sizin standınızı ziyaret edip ürünlerinizi görmesiyle, uluslararası bir fuarda, örneğin Hannover’de görmesi çok daha etkileyici oluyor.

Bir süredir biz de içeride ve dışarıda, birçok önemli fuara katılıyoruz. Özellikle Hannover Fuarı’nda yılladır aynı köşede ürünlerimizi başarıyla sergiliyoruz. Ürün yelpazemizin genişliği ve kalitemizin iyi bir düzeyde olması nedeniyle, büyük ilgi görüyoruz. Doğrusunu isterseniz bu durum çok hoşumuza gidiyor.

Dünyaca tanınmış büyük firmaların temsilcileri, özellikle fuarın birinci gününde, hem henüz pek kalabalık olmadığı için, hem de rakipleri ilk günden görüp tanıma adına, ilgi duydukları bütün standları dolaşıyorlar. Bu arada bizi de ziyaret ediyorlar. Çoğunlukla da heyecanlanıyorlar. Nedense, Türkiye’de böyle güzel çalışmalar yapılabileceği pek kafalarına yatmıyor. Bu arada, tümüyle kendi tasarımımız olan bazı ürünlerimizi isteyerek ya da “göstermeden alarak” (!) elde etme gereği duyanlar da oluyor.

Fuarlarda bizler de yeni çıkan ürünleri tanıma fırsatı buluyoruz. Dünya devlerinin ne tarafa yöneldiklerini gözlemliyoruz. İleride hangi konulara öncelik vereceğimizi düşünmeye başlıyoruz. Ayrıca, günlük hayatı ilgilendiren konulardaki gelişmeler de ilgimizi çekiyor. Seksenli yıllarda gördüğümüz barkod sistemiyle satış olayı da hayli ilgimizi çekmişti. Herhangi bir ürünün üzerine dokununca, sesli olarak onun fiyatını bildiren cihazı görünce; sevgili ortağım Abidin’in: “Bir de bize dokunsa da kaç para ettiğimizi öğrensek” esprisini hatırladıkça hâlâ gülüyoruz.

Yazan: GAZANFER SANLITOP

Kaynak: Kuvözde Çocuk Büyütmek – Akis Kitap

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Tanrı ile Çiftçinin Öyküsü

Çok becerikli bir çiftçi, halkın ihtiyacı kadar ürün alamayınca üzüntüsünden Tanrı'ya sitem etmiş:

"Sen Tanrısın; Dünya'yı ve biz kullarını da sen yarattın. Bir yıl süre ile beni aksiliklerden koru. Sonunda evrende hiç yoksulluk kalmadığını göreceksin."

Tanrı, çiftçiye bir yıl süre tanımış. Çiftçinin koşulları çok ağırmış. Fırtına olmayacak, yağmur yağmayacak, tohumları yiyen böcekler olmayacak, şiddetli rüzgar esmeyecek... Uyumlu, düzenli, sorundan yoksun bir yıl olacak...

Yıl sonunda, başaklar öylesine uzamış ki, çiftçi çok sevinmiş. Güneş istemiş, Tanrı güneşi de emrine pervane etmiş. Yağmur istemiş, anında yağmur yağmış. Kesilmesini istediğinde ise gökyüzü kurumuş. Ürün bolluğu açısından mucizevi bir yıl yaşanmış. Ne var ki, yalnızca nicelik açısından mucizevi... Çiftçi Tanrı'ya kasılarak şunları söylemiş:
"Önce bol ürün yetiştirdik ki, insanoğlu on yıl süre ile hiç çalışmasa bile, bundan böyle dünya üzerinde hiç açlık olmayacak"

Ama mahsül biçildiğinde ürünlerin kof olduğu anlaşılmış... İçerisinde tek bir arpa, tek bir buğday tanesi yokmuş...

Çiftçi şaşkınlıkla Tanrı'ya sormuş:

"Ne oldu? Aksilik nerede? Nerede yanıldım?"

"Çok Basit..." diye yanıtlamış Tanrı. "Mücadeleyi engelledin. Hiç sürtüşme yoktu. Tüm kötülüklerden, güçlüklerden arındırdın mahsülü. Bu nedenle kısır kaldı. Doğada her etkenin bir rolü vardır. Güçlük çekmeden meyve alınmaz. Fırtına, gök gürültüsü, sağanak, şimşek de gereklidir. Ürünün ruhunu, özünü dingin tutarlar."

Meselenin anlamı çok derindir. Sürekli mutlu... mutlu... mutluysan, mutluluk anlamını yitirir. Beyaz bir duvarın üstüne, bembeyaz bir tebeşirle yazı yazmak yararsızdır. Ne kadar yazsan da kimse bir şey okuyamaz. Gece, gündüz kadar gereklidir. Acı, üzüntü dolu günler; mutluluk, sevinç dolu günler kadar vazgeçilmezmiş. İşte bu gerçeği kavramak ta bilinçlenmektir.

O zaman sorgu sual biter. Bu yaşantının ritmidir. Çelişki ve ikilemleri kavramaktır. Yani yaşantının sırrını çözmektir. Eşyanın tabiatını özümsediğin, doğa kanununu çözümlediğin anda senin için gölge kalmaz. Mutsuzluk bile bu aşamaya varmış kişide ışık saçar. Üzüntünün bu türü düşmanın değil, dostundur. Onu, gerekli ve gidici bir arkadaş gibi sevgiyle taşı. İleri tarihteki bir mutluluğun habercisi olarak kabullen sıkıntıyı... Aksi taktirde yok olur, erir bitersin!

AddThis Social Bookmark Button
 
Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri

Çocuk olmak ne kadar zor olabilir ki? Bazen çok zor olabilir…

Büyüklerin, büyümüşlerin bir türlü söylemekten sıkılmadığı, senin de duymak istemediğin o kadar çok ezbere söz var ki… Şimdi hazır ol! Eğlenceli bir yol arkadaşı ile tanışmak üzeresin: Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, Melek Özlem Sezer’in yazdığı, Nuray Çiftçi’nin de resimlediği Can Yayınları’ndan çıkmış, meraklı bir kitap! Nasıl mı meraklı? Vallahi meraklı. Çok önemli konuları ısrarla, bir güzel irdeliyor.

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, çocukluğumuzdan bu yana, bazen hâlâ, canımızı sıkan saçma sapan sorular silsilesini irdeliyor ve çocuklara bu sorulara karşı yol gösterici bir kılavuz oluyor. “Biz yaşadık, sizin de yaşamayacağınızı garantilemiyoruz fakat eğlenmenize yardımcı olmaya çalışabiliriz” denmiş ve yazılmış.

Biraz daha iyi anlatabilmek adına içinden benim en çok hoşuma giden kısımlarını paylaşacağım.

Çocukken, canınızı en çok sıkan soruları hatırlıyor musunuz?

“Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?”

Sorusu nasıl bir sorudur, ne amaçla sorulur, halen bilinmez. Biliyorsunuz değil mi bu soruyu? Yoksa, sizin de mi korkulu rüyalarınızdan biri… Peki siz bu soruya ne cevap veriyorsunuz? Yoksaaa, siz de mi cevap vermeden, hızlıca, bulunduğunuz yerden uzaya ışınlanmak istiyorsunuz?

Yazar diyor ki, size böyle bir soru sorulduğunda, hızlı bir karşı atakla ona benzer sorular sorabilirsiniz. Ki çok eğlenceli ve bir o kadar da mantıklı bir yol!

“Siz karınızı mı daha çok seviyorsunuz, yoksa annenizi mi?”

veya

“Tarkan mı daha yakışıklı, yoksa kocanız mı?

Çocuk zihnini alabora eden ve bir anda karın ağrısına sebep olan bu soruya benzer daha neler var neler!..

Misafirliğe gittiğiniz bir evi düşünün. Eve gelen herkesin avucunun içine serpiştirilen limon kolonyaları, nedense sadece sizin kafanıza dökülürdü. Sanki bayıldınız da biri sizi ayıltmaya çalışıyor… Derslerden biri bu konuya parmak basıyor ve diyor ki; ziyarette bulunduğunuz bir evde böyle bir eylemle karşı karşıya kalırsanız, limon kolonyasını kafanıza serpiştiren kişiye, ciddiyetle, sizin de, her ne kadar minik olsalar da birer ellerinizin olduğunu, ellerinizin içinde de avuçlarınız bulunduğunu ve kolonyayı buraya alabileceğinizi hatırlatabilirsiniz. Yine bu konuyla ilgili eğlenceli bir başka yolla da hatırlatmada bulunabilirsiniz. Nasıl mı? Şöyle ki, limon kolonyasını kafanıza serpiştiren kişiye, sırf bu hareketinden dolayı, artık buraya her ziyaretinizde kafanıza minik bir şemsiye takmayı düşündüğünüzden bahsedebilirsiniz. Bu tabloyu hayal eden kişi, ısrarlı eyleminden vazgeçebilir böylelikle.

Derslerden birinde bahsi geçen ve benim en çok işittiğim bir söz öbeği:

“Koşma düşersiiiiiiiiiin!!!”

Evet, sanmayın ki bu uyarı yalnızca çocuklara yapılıyor. Şimdi ben, evden çıkıp denize doğru koşayım, annem üşenmez, balkondan bağırır; “Kızım koşmaaa düşersiiiiin!” ve ne hikmetse, ağza pelesenk olmuş bu sözcük öbeği, sadece çocuklara değil, eşşek kadar insanlara da söyleniyor. Bıkmadan usanmadan…

Bırakın da koşalım. Bırakın da düşelim sevgili ebevynler. Koşmadan, düşülmez. Düşmeden dizlerde sıyrık olmaz. Dizlerdeki sıyrıklar olmadan büyünülmez. Büyümeden de birşeyler kendiliğinden öğrenilmez. Kendiliğinden öğrenilmeyen şeyler de sadece sizin birer kopyanız olmamıza sebep olur. Bırakın da çocuklarınız sizin birer kopyanız olmasın.

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, öyle güzel, öyle eğlenceli bir kitap ki!.. Henüz çocuk olan, halen kendini çocuk hisseden herkesin okuyup, bir büyükle nasıl başedilebileceğini anlatan, kırıcı olmayan, yol gösterici bir arkadaş… Ama katiyen çok bilmiş değil.

Halen çocuk, hep de çocuk kalacak olan Tuğçe, keyifli okumalar diler!

 

yazan: Tuğçe Tuğ

AddThis Social Bookmark Button
 
BEDEN DİLİNİN ŞİFRELER



Vücut dilinin, insanların ruh halini ortaya koyduğunu ifade eden uzmanlara göre eller, bakışlar ve duruş, kişiliğin aynası oluyor. Kişilerin karşısındakine mesajı, yüzde 7 oranında sözlerle, yüzde 93 oranında ise ses ve beden diliyle verdiğini vurgulayan psikologlar, hangi hareketin ne anlama geldiğini ise şöyle ifade ediyor:

* İşaret parmağını kaldırıp konuşanlar, gizli bir şekilde karşısındakini tehdit eder. Elleri kenetli olanlar ise, genel bir olumsuzluk ya da hayal kırıklığı yaşadıkları mesajını verirler.

* Ellerini önde birleştirerek el pençe divan duran kişiler, karşısındakine ne isterseniz yaparım demek isterken, ellerin arkada birleşmesi ise kendine olan özgüveni, meydan okumayı anlatıyor.

* İnsanlarda elin çeneyi okşaması bir kimsenin karar verme sürecinde olduğunu gösterirken, dinleyen kişinin eli yanaktayken, başparmağı çene altındaysa karşısındakine eleştirel, hatta rekabetçi yaklaşımını sergiliyor.

* Diğer parmakların ağzı örtmesi ise, iki şeyin ipucu olarak nitelendirilirken, ''Benim söyleyeceklerim var'' veya ''Sana inanmıyorum'' olarak değerlendiriliyor.

* Vücut dilinde kişiler kendilerini güvende hissetmek için genelde masa, kürsü gibi bir yerin arkasında olmak istiyor. Eğer bu yoksa savunma güdülerini bacak bacak üzerine atarak ya da kolları kavuşturarak gösteriyorlar.

* Özellikle yabancı ortamlarda bulunanlar, kollarını kavuşturarak savunmaya geçiyor, bu sırada başparmaklarını dışarda bırakanlar ise, ''Savunmadayım ama rekabete hazırım'' mesajı veriyor.

Bacak mesajları

* Bacak bacak üstüne atmak ise, savunmanın diğer bir şekli. Daha çok kadınların tercih ettiği bu oturuş, içine kapanıklık ve savunmaya geçme duygusunun göstergesi kabul ediliyor. Kişi kabuğuna çekiliyor ve fikrini açıklamaya karar verdiğinde bacak bacak üzerine atmaktan vazgeçiyor.

* Bacağını dizden büküp diğerinin üzerine koyarak oturuş ise meydan okuma, hırs ve rekabetin işareti olurken, ayakları çapraz durumda olan kişilerin sakladıkları itirafları veya verebilecekleri tavizler bulunuyor.

* Yalan söyleyen kişiler ise, yüzüne dokunup, gözlerini kaçırıyor, erkeklerin büyük çoğunluğu yalan söylerken yakasıyla oynuyor ve gömleğini gevşetiyor.

 

Kaynak : Sabah

 

 

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:


İLETİŞİM VE BEDEN DİLİ


BEDEN DİLİNİN ŞİFRELER


Hz. Peygamberin Beden Dili


İletişimde 40 Kere Maşallah Dedirtin


Siz Hangi Dilden Giyiniyorsunuz?


Yüz Okuma Sanatı: FİZYONOMİ


Beyninizi Çalıştıracak Gülümseten Sorular


Fotoğraflarda Daha İyi Çıkmak İçin…


Beden Dili Haritanızla Pozitif Bir İmaj Yaratın


Sen Adamı Gözünden Tanır mısın?


BEDEN DİLİ İLE İLGİLİ SORULAR VE CEVAPLAR


Olumlu Bir İlk İzlenim Oluşturmanın Yolu Nereden Geçer?


Yalancının Beden Dili


Beden Dili Haritanızla Pozitif Bir İmaj Yaratın


Gözünden Adam Tanıma Tekniği


Kaliteli Yaşam İçin 18 Beden Dili Taktiği


Bir Söz Söyle, Ne Olduğunu Söyleyeyim


Beden Dili


Liderlerin Beden Dili


Bilinçaltının Gizli Dili Rüyalar


Yapay Değil Doğal Beden Dili


İletişimin Kalitesini Beden Diliniz Belirler


YIN&YANG İlkeleri Doğrultusunda Çin Yüz Okuma Sanatı


Yüz Okuma Sanatı FİZYONOMİ


Gerginlik Anları ve İletişim Modelleri


Eller ve Ellerin Kullanımı


Aşkın Beden Dili


Eğitimde Beden Dilinin Önemi


Sen SUS Bedenin Konuşsun!


AddThis Social Bookmark Button
 
ERGENLİKTE ERKEK ÇOCUK PSİKOLOJİSİ, Nasıl bir yaklaşım izlenmelidir?



ERGENLİKTE ERKEK ÇOCUK PSİKOLOJİSİ, Nasıl bir yaklaşım izlenmelidir?

Ergenlik dönemi, yaşamın belli kritik dönemlerindendir. Bu dönemde, fiziksel değişiklikler, bir hayli önemli boyuttadır. Bu dönemde yaşanan bedensel değişiklikler, gencin yaşı, kavrama ve farkındalık düzeyi yüksek olması nedeniyle iz bırakan değişikliklerdir. Bu değişikliklerin psikolojik yönden etkilemesi de yüksektir. Fiziksel değişikliklerden olan hormon değişiklikleri, doğrudan ya da dolaylı olarak gencin psikolojisini de etkilemektedir.


Genel anlamda genç kız ve genç erkeklerde bedensel değişiklikler, bu değişiklikleri kabullenememe, arkadaşlarıyla karşılaştırma, vücuduna özen gösterme, ya da özen göstermek istememe gibi durumlara sıkça rastlarız. Burada psikolojik duruma yansıyanlar ; gençlerde asabiyet, özellikle anne-babalara, öğretmenlere karşı tavır ve davranışlarda negatiflik öne çıkan özelliklerdir. Bu davranışlar karşısında yetişkinler de güç anlar yaşamaktadırlar.


Olumsuz davranışlar karşısında yetişkinler, genç erkeklerden daha fazla etkilenmektedirler. Ses tonu kullanımı, enerjinin ve şiddetin aktif olarak gösterilmesi, eşyalara, kendine ve çevreye zarar verebilme durumlarının yaşanması, iletişimi neredeyse koparma noktasına getirmektedir. Süreçten, gençler ve aileleri olumsuz etkilenmektedir.

Aileler daha çok erkek ergenlerde yaşanan asabi, sinirli durumlar karşısında nasıl bir tutum sergilemelidir?

Aileler, iyi, huzurlu bir aile ortamı sağlamalıdır. Kararlar birlikte alınmalıdır. Genç ne aşırı korumacı ne de aşırı baskılayıcı tutumla karşı karşıya kalmalıdır. Ancak, sınırlar iyi belirlenmelidir.


Erkek ergenlerde içe kapanma durumu sıkça yaşanır. Duygu ve düşünceler kendine saklanır. Özellikle aile bireyleri bu konulardan oldukça uzak tutulur. İçte yaşanan gerginlikler gencin odasında yaşanır, taşkınlıklar ise oda dışındadır, genellikle...

Aileler, gerektiğinde uzmanlardan yardım almalı, aralarındaki ilişkiyi bozmamalı ve iletişimlerini sağlamlaştırılmalıdırlar.

Aileler, ev ortamının erkek ergen tarafından tercih edilebilecek özellikler taşımasına dikkat etmeli, spor için gerekli destek verilmeli ve uygun arkadaş çevresi oluşturmaya yardımcı olunmalıdır. Arkadaşların olumsuz yönleri ortaya konmamalıdır. Anne-baba empati yaparak, sabırlı olmaya çalışmalıdır. Gencin yanlış yapabilmesine hak tanınmalı, onların deneyerek öğrenmelerine engel olunmamalıdır. Denge iyi oturtulmalı, büyük olabilecek yanlışlar için uzlaşma sağlanmalıdır.


Ailede gence önem verildiği, gencin kendisinin önemli olduğu hissettirilmelidir. Bununla birlikte ailede HER BİREYİN özel ve önemli olduğu hissettirilmelidir.
Ailede ilişkiler, küçük yaşlardan itibaren sıcak, anne-baba tutumlarının dengeli olacak şekilde sağlandığı, tutarlı, ilgili, destek, yardımsever tarzda olmalı ve devam ettirilmelidir.Gençten beklentiler aşırı olmamalıdır.
Aile ortamında, kadın ve erkeğe verilen değer demokratik olmalı, erkeğe artı bir değer, çok özel bir konumlama yaratılmamalıdır. Bu konuda, anne ve baba ilişkileri ile model olmalıdır.
Çay, kahve, kola tüketimi azaltılarak, ıhlamur, su, ayran gibi içecekler tercih edilmesi yönünde fikir birliğine varılmalıdır. Hiç değilse evde yavaş yavaş bu tür içecekler öne çıkarılabilir.
Bilgisayar oyunları, internet kullanımı yine fikir birliği ile gece uykusundan uzunca zaman önce terkedilmiş olmalıdır.
Akşam saatlerinde ılık bir duş alınarak rahatlama sağlanmalı, rahatlatıcı, hafif bir müzik sesiyle uykuya geçilebilmelidir.
Gencin taşkın, sinirli olduğu zaman yetişkinler diyaloğa girmemeli; rahat bırakmalı, daha sonra konu ÖZEN göstererek ele alınmalıdır.

ÖZNUR SİMAV

AddThis Social Bookmark Button
 
Şiirsel Burçlar

Koç

Ben bilirim gerisi boş,

İstiyorsan peşimden koş.

Emir almam, ben veririm,

Önderiyim bu feleğin...

 

 

Boğa

Tek dileğim vardır

Bolca para, zengin sofra...

Çok bir şey mi istediğim,

Güvencemdir bunlar benim...

 

 

İkizler

Zekâm parlak, dilim oynak,

Her konuya elim kıvrak,

Sıkıntıya hiç gelemem,

Bir de karar verebilsem!

 

 

Yengeç

Tezcanlıyım, duygusalım,

Dokunsalar akar yaşım,

Annem, babam, çocuklarım,

Ben onlarsız ne yaparım...

 

 

Aslan

Ben yarattım bu dünyayı,

Bir de dönse etrafımda!

Her dediğim hemen olsun,

Zenginlik ve ün beni bulsun...

 

 

Başak

Yazdım, çizdim, notlar aldım,

Her bir şeyi ayarladım,

Yoktur bende bozuk, yamuk,

Mükemmeli ben yaşattım...

 

 

Terazi

Ben müziksiz yaşayamam,

Hele sevmeden hiç duramam.

Danışsam da her konuda,

Bildiğimden şaşmam asla...

 

 

Akrep

En güçlü şüphesiz benim,

Herkesi ezip geçerim.

Hele bana ters yapanı

Doğduğuna pişman ederim...

 

 

Yay

Maceradan, maceraya,

Koşmak asıl işim benim

Toplarım hep ilim, irfan,

Bilgeliktir şanım benim...

 

 

Oğlak

Cimrilik mi, benimkisi?

Hesabını bilmek gerek.

Günler aylar düşünürüm

Kararlarım şaşmaz benim...

 

 

Kova

Taklitçiliği hiç sevmem,

İstesem de beceremem,

Orijinaldir fikirlerim,

Takip edilecek olan benim...

 

 

Balık

Bir dünyam var, sırça saray

Dokunursan kırılırım.

Ben gelemem gerçeklere,

Avunurum hayallerle...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Yeni Bir Kavram: Farkındalık Hipnozu

Zihinsel Detoks kavramından sonra şimdi de önemli bir sonucu ortaya çıkaracak yeni bir kavramı daha kullanıma sunuyoruz. FARKINDALIK Hipnozu.

 

Son zamanlarda çok kullanılan farkına varmak, farkındalık, kavramak ve benzeri kavramlar farkında olmadığımız sonuçlara yol açıyorlarsa? Daha da önemlisi her şeyin farkına varmaya çalışırken kişi farkında olmadan kendini koruyamaz hale geliyor ve yeniden yeni tehlikelerle karşılaşıyorlarsa? İşte bu aşağıda açıklanacak olan FARKINDALIK Hipnozu olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Öncelikle şunu ifade etmek gerekiyor. Türk insanının Hipnoz'a değil uyandırılmaya ihtiyacı var. Çok çeşitli nedenlerden dolayı uzun zamandır hipnoz altında yaşıyor. Hipnoz altında yaşayan bir kişiyi hipnotize etmek tabii ki mümkün olmayacaktır. Bir çok hipnoz çeşidi var. Uzun yol Hipnozu, futbol hipnozu, siyaset hipnozu, tarikat hipnozu, taraftarlık hipnozu, sınav hipnozu, aşk hipnozu, tenis hipnozu, şarkılarda ve dilerde yaşanan hipnozlar ve daha binlercesi.

Herkesin çok merak ettiği hipnozu açıklamak gerekirse beş duyudan 4'ünün içe kapanması bir duyunun ise dış dünyaya açık kalmasıdır.  Böylece kişi dış dünyaya açık olan duyu organı vasıtası ile aldığı bilgileri zihinsel olarak gerçekleştirmeye başlar. Yazılanlara bakıldığında kişinin vücudunun ağırlaşması, göz kapaklarını açamaz hale gelmesi,  dışarıdan kendisine verilen uyarıların içsel sonuçlarını takip edebilmesidir. Nature of Hypnosis kitabında bu durum detayları ile açıklanmaktadır.

Ancak Türk insanını transa geçirmek pek mümkün olmamaktadır. Yukarıda da bahsedildiği gibi yaşanan sosyal, siyasal, ekonomik krizlerin etkisi ile ve daha da önemlisi geçmişte yaşadıkları tecrübelerin farkında olmadıkları etkisi ile Türk insanı farkında olmadığı birçok hipnoz altında yaşamaktadır. Diziler ve dizilerde çalınan arka plan müzikleri de bu yapıya biraz daha katkıda bulunmaktadır. Futbol maçını seyreden kişilerin özellikle fanatik taraftarların daha sonra maç üzerinde konuştuklarında benzer durumlar ortaya çıkmaktadır. "Kendimde değildim, onu nasıl yaptığımı bilmiyorum" cümleleri de bu durumun kelimelerle ifade edilen halidir.

Bütün bunların dışında bir çok kanaldan aktarılan bilgilerde ise "farkındalık" kavramı öne çıkmaktadır. Farkındalık tabii ki önemli ancak bunu her an sürdürülmeye çalışılması Farkındalık Hipnozu'nu ortaya çıkarmakta ve kişinin birtakım tehlikeler altında kalmasını sağlamaktadır. Farkındalık sadece ve sadece kişinin kendisini koruma süreçlerinde gereklidir. Bunun dışında ortada tehlike yokken tehlike varmış gibi davranmak güvercin ürkekliğinde bir tavrı ortaya çıkaracaktır.

Konsantrasyon eksikliği tanısı konan kişiler ve çocuklar,  aslında farkında olarak bir çok konu ileilgili olarak aynı anda  zihinlerini meşgul ettiği için farkındalık hipnozu yaşamaktadırlar. Duyularını ve algılarını çok geniş olarak kullandıkları için zihinsel süreçlerini hızlı çağrışımlardan dolayı tek konu üzerine toplayamamakta ve aynı anda bir çok konu ile ilgilenmektedirler. Konsantrasyon eksikliği denen yapı aslında aşırı konsantrasyonla ilgilidir.

Kişi kendisinin sürekli olarak tehlike altında bulunduğunu düşünüyorsa, olabilecek herşeye karşı tedbir almaya kalkışıyorsa farkında olmadan Farkındalık Hipnozunu yaşayacaktır. Alınacak tedbirlerin neler olabileceğini düşünmeye başlayan kişi o anda gelecekte olabilecekleri düşünürken kendisini korumasız bırakmakta ve istemediği sonuçları yaşamaktadır. Farkındalık hipnozunun yaşandığı durumlardan biri araba kullanırken ortaya çıkmaktadır. Trafiğin tehlikeli olduğuna inanan bir kişi araba kullanırken kendi önündeki ve arasıra arkasındaki taşıtları kontrol etmesi gerekirken diğer yoldaki ve kendi şeridi ile ilgili olmayan araçları ve vasıtalarla da tedbir alabilmek için izlerken kolaylıkla kaza yapabilmektedir. Trafiğin kötü olduğuna dair inancı da trafikte daha az kalmaya çalışmayı ortaya çıkaracağı için bunun sonucunda aşırı hız yapılmakta ve kazalar biraz daha kolaylaşmaktadır. Aynı şekilde trafikte kendisine küçük bir hareket yapıldığında bile büyük tepkiler verebilmekte ve kaza olma ihtimali artmaktadır.

Bir çok içerikte yaşanabilecek farkındalık hipnozunun ortadan kaldırılabilmesi için tek yol, kişinin ayrışma dediğimiz durumdan kurtulması ile mümkündür. Ayrışma ise bir başka yazının konusudur.
Sonuç olarak Farkındalık iki konuda kullaılmalıdır.
Birincisi kişinin kendisini koruması için duyusal süreçlerin kullanılması,
İkincisi ise öğrenme süreçlerinin farkında olarak kullanılmasıdır.
Diğer süreçler duyu organlarımızla algıladıklarımızla birlikte sezgilerimizi kullanarak yönetilmelidir.

Herşeyin farkına varmaya çalışırken zamanın birden daha hızlı aktığı ve sizin zamanı atlar gibi yaşadığınız anlar oluyorsa, bu tecrbelerinizi yorumlar kısmına yazıp http://www.cengizeren.info okuyucuları ile paylaşabilirsiniz.

Not: Farkında ve alık kelimeleri birleştirildiğinde de farklı bir anlam ortaya çıkacaktır.
yazan: cengiz eren
AddThis Social Bookmark Button
 
5. Gün – Bağımlılığı Bırakmayı Anlamak

İstediğimiz şeylere birçok bağımlılıklarımız olur, bunu nasıl mümkün olacağı, bunun gerçekleşmesi için başkalarını ne yapacağı, bunun gerçekleşmesi için bizim neler yapmamız gerektiği, ne kadar zaman, para ve enerji gerektiği vs – bağımlılıklarımızın listesi çok uzundur ve karmaşıktır. Bu ayrıca korkularımızı veya şüphelerimizi temsil eder, bu şekilde Evren’in istediklerimizi sağlama yeteneğine tamamen güvenmemiş oluyoruz. Ve bağımlılıklar geçmişten gelir – bunlar daha önce her şeyin gerçekleşmiş olduğu yoldur.

Sonuca bağımlılığımızı bıraktığımız zaman, Evren’in mucizelerimizi mükemmel şekilde aktarmasına izin veririz. Yönergelerden biri para istememekti – para sadece enerjidir ve Evren her zaman para ile çalışmaz. İstediğimiz şeyleri mucizevi, şaşırtıcı şekillerde yaratabilir, bu yollara para her zaman dahil değildir. Ama her şeyin para gerektirdiği inancına bağlı kalırsak – ve hiç paramız yoksa – mucizeler yaratma yeteneğimizi sınırlarız. Şüphesiz, Evren bize para verebilir, ama ayrıca başkalarından armağanlar, beklenmedik sürprizler ve yardım alabiliriz. Bağlılığı bırakarak, Evren’in mükemmel şekillerde çalışmasına izin veririz. Ve hatırlayın, sizin mucizeniz başka birinin duasına yanıt olabilir, Evren bunu bilir, ama siz bilmeyebilirsiniz.

Mucizeler listenize bakın ve bu mucizelerin nasıl gerçekleşeceği ile ilgili sınırlamalar veya koşullar yaratan sahip olduğunuz bağımlılıkları yazın. Şimdi bunların ne olduğunu bildiğiniz için, bunları salıvermek ve inanca adım atmak için çalışabilirsiniz, böylece bunlar mucizelerinizin yaratımına müdahale etmez.

AddThis Social Bookmark Button
 
AKILDAN KÜPKÖK BULMA TEKNİĞİ

Akıllarımız sınırlı, fakat bu sınırlılığın şartları içerisinde sonsuz olasılıklarla çevrilmişiz. İşte hayatın gayesi bu sonsuzluktan kavrayabildiğimiz kadar çok şey kavramak.

ALFRED NORTH WHITEHEAD

Bu konuyla ilgili yeni yaklaşımlara geçmeden önce 1’den, 9’a kadar sayıların kübünü hatırlayalım ve aşağıdaki tabloyu oluşturalım.

Sayı

Kübü

Kübün son rakamı

Küpkökün son rakamı

1

1

1

1

2

8

8

2

3

27

7

3

4

64

4

4

5

125

5

5

6

216

6

6

7

343

3

7

8

512

2

8

9

729

9

9

Tablo 1

1’den, 9’a kadar sayıların küplerinin son rakamlarına dikkat edilirse hepsinin birbirinden farklı oldukları görülür. Tablo1’in ezberlenmesi işimizi çok kolaylaştıracaktır. Tablodaki kübün son rakamı ve küpkökün son rakamını ezberlemek gayet kolay. 1, 4, 5, 6 ve 9’da değişmiyor. Diğerlerinde sayının 10’dan farkına eşit oluyor.

Kübün son rakamı 2 ise, küpkökün son rakamı 10 – 2 = 8’dir.

Kübün son rakamı 3 ise, küpkökün son rakamı 10 – 3 = 7’dir.

Kübün son rakamı 7 ise, küpkökün son rakamı 10 – 7 = 3’tür.

Kübün son rakamı 8 ise, küpkökün son rakamı 10 – 8 = 2’dir.

Yaklaşım 1: Tam küplerin,küp köklerini bulmak için kullanılır. ( Küp kök bir tamsayıdır. )

Küpkökün tam kısmının basamak sayısı, küpkök içindeki sayının birler basamağından başlanılarak oluşturulan üçerli grupların sayısı kadardır. Küpkökün ilk rakamı, kübü sol baştaki gruba en yakın ve küçük olan sayıya eşittir. Küpkökün son rakamı, sağ baştaki grubun birler basamağındaki rakamdan Tablo1 yardımıyla bulunur. Küpkökü iki basamaktan büyük olan tam küpler daha ilerki örneklerde açıklanacaktır.

Kullanacağımız örneklerde i, küpkökün ilk rakamını ( onlar basamağındaki rakamı ), s ise küpkökün son rakamını ( birler basamağındaki rakam ) sembolize etsin.

Örnek 1:

= ?

Küp kök içindeki sayıyı gruplandıralım.

17 536 ( İki gruptan oluştuğu için, küpkök iki basamaklıdır. )

Kübü sol baştaki gruptan (17) küçük yada eşit olan sayı, 2’dir. 23 = 8, 33 = 27

O halde küp kökün ilk rakamı 2’dir. ( i = 2 )

Küpkök içindeki sayının sağ baştaki grubunun birler basamağındaki rakam 6’dır. Küpkökünün son rakamı 6 olan sayı ise 6’dır. ( s = 6)

i = 2, s = 6

O halde = 26’dır.

Örnek 2:

= ?

Küp kök içindeki sayıyı gruplandıralım.

39 304 ( İki gruptan oluştuğu için, küpkök iki basamaklıdır. )

Kübü sol baştaki gruptan (39) küçük yada eşit olan sayı, 3’tür. 33 = 27, 43 = 64

O halde küp kökün ilk rakamı 3’tür. ( i = 3 )

Küpkök içindeki sayının sağ baştaki grubunun birler basamağındaki rakam 4’tür. Küpkökünün son rakamı 4 olan sayı ise 4’tür. ( s = 4)

i = 3, s = 4

O halde = 34’tür.

Örnek 3:

= ?

185 193 (iki basamaklı )

i = 5 s = 7 ( Son rakamı 3 olan sayının küpkökünün son rakamı 7’dir.)

(53 = 125,

en yakın küp)

O halde = 57’dir.

Örnek 4:

= ?

571 787 (iki basamaklı )

 

i = 8 s = 3 ( Son rakamı 7 olan sayının küpkökünün son rakamı 3’tür.)

(83 = 512,

en yakın küp)

O halde = 83’tür.

Örnek 5:

= ?

941 192 (iki basamaklı )

 

i = 9 s = 8 ( Son rakamı 2 olan sayının küpkökünün son rakamı 8’dir.)

(93 = 729,

en yakın küp)

O halde = 98’dir.

Örnek 6:

= ?

41 421 736 ( üç basamaklı )

i= 3 s = 6 ( Son rakamı 6 olan sayının küpkökünün son rakamı 6’dır.)

(33= 27)

O halde = 3 . 6 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 7:

= ?

5 268 024 ( üç basamaklı )

i= 1 s = 4 ( Son rakamı 4 olan sayının küpkökünün son rakamı 4’tür.)

(13= 1)

O halde = 1 . 4 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 8:

= ?

17 173 512 ( üç basamaklı )

i= 2 s = 8 ( Son rakamı 2 olan sayının küpkökünün son rakamı 8’dir.)

(23= 8)

O halde = 2 . 8 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 9:

= ?

75 686 967 ( üç basamaklı )

i= 4 s = 3 ( Son rakamı 7 olan sayının küpkökünün son rakamı 3’tür.)

(43= 64)

O halde = 4 . 3 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 10:

= ?

78 677 849 125 (dört basamaklı )

i=4 s= 5 ( Son rakamı 5 olan sayının küpkökünün son rakamı 5’tir.)

(43=64)

O halde = 4 . . 5 ( onlar ve yüzler basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 11:

= ?

277 295 358 761 (dört basamaklı )

i=6 s= 1 ( Son rakamı 1 olan sayının küpkökünün son rakamı 1’dir.)

(63=216)

O halde = 6 . . 1 ( onlar ve yüzler basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Şimdi üç basamaklı bir tam küpkökü nasıl bulacağımızı anlamaya çalışalım. Küpkök sonucunu abc şeklinde kabul edelim. abc sayısının kübünü yazıp kök içindeki sayıyla ilgisini kurarsak sonuca ulaşırız.

Öncelikle abc sayısını çözümleyip kübünü alalım.

abc = 100a + 10b + c

abc3 = ( 100a + 10b +c) ( 100a + 10b +c) ( 100a + 10b +c)

= 1000000(a3) + 100000(3a2b) + 10000(3a2c + 3ab2) + 1000(b3 + 6abc) + 100(3b2c + 3ac2) + 10(3bc2) +c3

10’un kuvvetlerini silersek;

1. Birler basamağı c3

2. Onlar basamağı 3bc2

3. Yüzler basamağı 3b2c + 3ac2

4. Binler basamağı b3 + 6abc

5. Onbinler basamağı 3a2c + 3ab2

6. Yüzbinler basamağı 3a2b

7. Milyonlar basamağı a3

ile belirlenir. Küpkökü bulmak için izleyeceğimiz basamaklar aşağıda verilmiştir.

1. Küpkök içerisindeki sayıdan c3 çıkarılır. ( Küpkökün birler basamağının nasıl bulunduğunu bir önceki konudan biliyoruz.)

2. 1.işlem sonunda elde ettiğimiz sayının birler basamağından bir önceki basamağı (onlar basamağı ), 3bc2 ‘nin birler basamağına eşitlenip b bulunur.

3. Küpkök sonucu dört basamaklı olduğunda 1.işlemin sonucundan 3bc2 çıkarılıp, kalan kısmın bir önceki basamağı 3b2c + 3ac2 işleminin sonucunun birler basamağına eşitlenip, a bulunur.Küpkökün sol baştan ilk basamağını bulmayı zaten biliyoruz.

Örnek 1:

= ?

14 348 907 ( 3 basamaklı )

i=2 s =3 ( Son rakamı 7 olan sayının küpkökünün son rakamı 3’tür.)

(23=8)

= 2 . 3 = abc a =2, c = 3

Şimdi eksik basamağı bulalım.

14348907’den, c3’ü (33 = 27) çıkaralım.

14348907

- 27

14348880

Sonucun onlar basamağındaki rakamı, 3bc2’ye eşitleyip, b’yi bulalım.

3bc2 = 8 ( Burada dikkat etmemiz gereken, 3bc2 işleminin sonucunun birler basamağını 8 yapan en küçük b sayısını bulmaktır. )

3b x 32 = 8

27 x b = 8 ( 7 ile 4’ü çarptığımızda birler basamağı 8 olan sayıyı elde ederiz.)

Dolayısıyla b = 4’tür.

Küpkök abc’ye eşitti.

a = 2, b = 4, c = 3

olduğuna göre ;

= 243 olur.

Örnek 2:

= ?

74 618 461 ( 3 basamaklı )

i=4 s =1 ( Son rakamı 1 olan sayının küpkökünün son rakamı 1’dir.)

(43=64)

= 4 . 1 = abc a =4, c = 1

Şimdi eksik basamağı bulalım.

74618461’den, c3’ü (13 = 1) çıkaralım.

74618461

- 1

74618460

Sonucun onlar basamağındaki rakamı, 3bc2’ye eşitleyip, b’yi bulalım.

3bc2 = 6 ( Burada dikkat etmemiz gereken, 3bc2 işleminin sonucunun birler basamağını 8 yapan en küçük b sayısını bulmaktır. )

3b x 12 = 6

3 x b = 6 ( 3 ile 2’yi çarptığımızda birler basamağı 6 olan sayıyı elde ederiz.)

Dolayısıyla b = 2’dir.

Küpkök abc’ye eşitti.

a = 4, b = 2, c = 1

olduğuna göre ;

= 421 olur.

Örnek 3:

= ?

163 667 323 ( 3 basamaklı )

i =5 s =7 ( Son rakamı 3 olan sayının küpkökünün son rakamı 7’dir.)

(53=125)

= 5 . 7 = abc a =5, c = 7

Şimdi eksik basamağı bulalım.

163667323’ten, c3’ü (73 = 343) çıkaralım.

163667323

- 343

163666980

3bc2 = 8

3b x 72 = 8

147 x b = 8 ( 7 ile çarpıldığında birler basamağı 8 olan sayı, b, 4’tür. )

Dolayısıyla b = 4’dir.

Karekök abc’ye eşitti.

a = 5, b = 4, c = 7

olduğuna göre ;

= 547 olur.

Örnek 4:

= ?

549 353 259 ( 3 basamaklı )

i =8 s =9 ( Son rakamı 9 olan sayının küpkökünün son rakamı 9’dur.)

(83=512)

= 8 . 9 = abc a =8, c = 9

549353259’dan, c3’ü (93 = 729) çıkaralım.

549353259

- 729

549352530

3bc2 = 3

3b x 92 = 3

243 x b = 3 ( 243 ile çarpıldığında birler basamağı 3 olan sayı, b, 1’dir. )

Dolayısıyla b = 1’dir.

Küpkök abc’ye eşitti.

a = 8, b = 1, c = 9

olduğuna göre ;

= 819’dur.

Örnek 5:

= ?

80 341 955 875 ( 3 basamaklı )

i =4 s =5 ( Son rakamı 5 olan sayının küpkökünün son rakamı 5’tir.)

(43=64)

= 4 . . 5 = 4abc c = 5

80341955875’ten, c3’ü (53 = 125) çıkaralım.

80341955875

- 125

80341955750

3bc2 = 5

3b x 52 = 5

75 x b = 5 ( 75 ile çarpıldığında birler basamağı 3 olan sayı, 1, 3, 5, 7, 9 olabilir. )

Bu durumda kök içindeki sayıyı üç kere 5’e bölüp küpkökünü bulduktan sonra 5 ile çarpmak bu sorunun giderilmesini sağlayacaktır. ( 5 seçmemizin nedeni kök içerisindeki sayının birler basamağının 5 olmasıdır. Küpün birler basmağındaki rakam 5 iken, küpkökün birler basamağındaki rakam yine 5’ti. )

80341955875 / 5 = 16068391175

16068391175 / 5 = 3213678235

3213678235 / 5 = 642735647

642 735 647

i=8 s = 3

(83=512)

8 . 3 = abc, a = 8, c = 3

c3 = 33 = 27

642735647

- 27

 

642735620

3bc2 = 2

3b x 32

27 x b = 2

b = 6 olur.

Bu durumda ikinci küpkökün sonucu 863 olur.

Bizim cevabımız bulduğumuz bu sayının 5 katıydı. (üç kere 5’e böldüğümüz için )

863 x 5 = 4315

O halde = 4315’tir.

Örnek 6:

= ?

18 046 578 367 ( 4 basamaklı )

i = 2 s = 3

(23 =8)

2 . . 3 = 2abc à c = 3

c3 = 33 = 27

18046578367

- 27

 

18046578340

3b x 32 = 4

27b = 4 à b = 2

Onlar basamağından itibaren sayıyı 3bc2 den çıkarıp, yüzler basamağındaki sayı 3b2c + 3ac2 nin birler basamağına eşitlenip, a bulunur.

3bc2 = 3 x 2 x 32

= 54

18046578340

- 54

18046577800

3b2c + 3ac2 = 3 x 22 x 3 + 3 x a x 32

36 + 27a = 8 ( a yerine 6 yazılırsa işlemin sonucunun birler basamağı 8 olur. )

Küpkök 2abc ye eşitti.

a= 6, b= 2, c = 3

O halde = 2623 olur.

Örnek 7:

= ?

67 468 849 911 ( 4 basamaklı )

i = 4 s = 1

(43 =64)

4 . . 1 = 4abc à c = 1

c3 = 13 = 1

67468849911

- 1

67468849910

3b x 12 = 1

3b = 1 à b = 7

Onlar basamağından itibaren sayıyı 3bc2 den çıkarıp, yüzler basamağındaki sayı 3b2c + 3ac2 nin birler basamağına eşitlenip, a bulunur.

3bc2 = 3 x 7 x 12

= 21

67468849910

- 21

67468849700

3b2c + 3ac2 = 3 x 72 x 1 + 3 x a x 12

147 + 3a = 7 ( a yerine 0 yazılırsa işlemin sonucunun birler basamağı 7 olur. )

Küpkök 4abc ye eşitti.

a= 0, b= 7, c = 1

O halde = 4071 olur.

Buraya kadarki örneklere dikkat ederseniz, hepsinin birler basamağındaki sayılar tek sayıdır. Çift sayı olursa ne yapacağız ? Bu seferde sayıyı bölümün birler basamağındaki rakam tek sayı çıkıncaya kadar 8’e böleceğiz ve küpkökünü bulup, kaç kere 8’e bölmüşsek, o kadar 2 ile çarpacağız.

Örnek 8:

= ?

( Karekök içindeki sayıyı 8’e bir kez böldüğümüzde elde ettiğimiz bölümün birler basamağındaki rakam tek olduğu için, sonuçta bulduğumuz bölümün küpkökünü 2 ile çarpacacağız.

9800344 ¸ 8 = 1225043

1 225 043

i = 1 s = 7

(13 = 1)

1 . 7 = abc à a = 1, c = 7

c3 = 73 = 343

1225043

- 343

1224700

3 x b x 72 = 0

147b = 0

b = 0

Küpkök abc ye eşitti.

a = 1, b = 0, c = 7

1225043 = 107

Sonucu 2 ile çarparsak 107 x 2 = 214

O halde = 214 olur.

Yaklaşım 2 :

Bu yaklaşımda küpkökü alınacak sayının tam küp olup olmadığı hakkında bir fikrimizin olmasına gerek yoktur. O yüzden genel bir yaklaşım olarak alabiliriz. Örneklerle konuyu anlatmaya çalışacağım. Başlangıç olarak küpkökün tam kısmının üç basamaklı olduğu sayıları inceleyelim.

Örnek 1:

= ?

Verilen sayı sağ baştan başlanılarak üçerli gruplara ayrılır ve kübü sol baştaki gruba eşit yada en yakın küçük sayı çizginin üstüne yazılır. Bu sayının kübü ilk gruptan çıkarılarak bir sonraki grubun önüne yazılır. Bölenimiz ise çizginin üstündeki sayının karesinin üç katına eşittir. ( Bölen karekök bulma konusunda anlattığımız gibi sol tarafa yazılır. )

a

6

3 x 62 239 483 061 (63 = 216 )

239 – 216 = 23

a

6

108 239 23483 061

Elde ettiğimiz sayıyı bölene bölünüp, bölüm çizginin yukarasına, kalan, bir sonraki sayının önüne yazılır.

234 108

216 2

-

18

a b

6 2

108 239 41883 061

Bir sonraki sayıdan 3ab2 çıkarılarak, bölene bölünüp, bölüm çizginin üstüne, kalan, bir sonraki sayının önüne yazılır.

3 x a x b2 = 3 x 6 x 22 = 72

188 – 72 = 116

116 108

108 1

-

08

a b c

6 2 1

108 239 4883 061

Bir sonraki sayıdan, b3 + 6abc çıkarılıp işleme yukarıdaki gibi devam edilir.

b3 + 6abc = 23 + 6 x 6 x 2 x 1= 80

83 – 80 = 3

3 108

0 0

3

a b c

6 2 1 0

108 239 483 3061

Bir sonraki sayıdan 3ac2 + 3b2c çıkarılarak işleme devam edilir.

3ac2 + 3b2c = 3 x 6 x 12 + 3 x 22 x 1 = 30

30 – 30 = 0

0 108

0 0

0

a b c

6 2 1 0 0

108 239 483 0061

Bir sonraki sayıdan 3bc2 çıkarılarak işleme devam edilir.

3bc2 = 3 x 2 x 12 = 6

06 – 6 = 0

0 108

0 0

0

a b c

6 2 1 0 0 0

108 239 483 0601

Bir sonraki sayıdan c3 çıkarılarak işleme devam edilir.

c3 = 13 = 1

01 – 1 = 0

0 108

0 0

0

Kalan 0 olduğu için küpkök içindeki sayı, tam küptür. Küpkök içindeki sayı üç gruptan oluştuğu için, çizginin üstindeki sayılardan ilk üçü, istenilen sonuçtur.

Dolayısıyla = 621’dir.

İşlem sıralamasına dikkat edersek , başlangıçta sol baştaki gruba eşit yada en yakın olan küçük sayının kübünü çıkarıp, bölene bölüyoruz. Daha sonra sırasıyla,

3ab2

b3 + 6abc

3ac2 + 3b2c

3bc2

c3

çıkarmalarını yapıyoruz.

Örnek 2:

= ? ( virgülden sonra üç basamağa kadar )

312,0000….. ( virgülden sonra istediğimiz kadar 0 yazabiliriz. )

a

6

3 x 62 312, 00000 (63 = 216 )

312 – 216 = 96 ( bir sonraki grubun önüne yazılacak. )

a

6

3 x 62 312, 9600000

Elde ettiğimiz sayı bölene bölünüp, bölüm çizginin yukarasına, kalan, bir sonraki sayının önüne yazılır.

960 108

864 8

-

96

a b

6, 8

108 312, 0960000

960 – 3ab2 = 960 – 3 x 6 x 82

= 960 – 1152

= -192

Sonuç negatif çıktığı için bir önceki bölümün değerini bir azaltırız. ( 8 iken 7 olacak. )

960 108

756 7

-

204

a b

6, 7

108 312, 02040000

2040 – 3ab2 = 2040 – 3 x 6 x 72

= 2040 – 882

= 1158

Bir sonraki işlemde sonucun tekrar negatif çıkmasını engellemek için 8 yazıyoruz.

1158 108

864 8

-

294

a b c

6, 7 8

108 312, 00294 000

2940 – (b3 + 6abc) = 2940 – (73 + 6 x 6 x 7 x 8)

= 2940 – 2359

= 581

581 108

216 2

-

365

a b c

6, 7 8 2

108 312, 00036500

Küpkökün sonucunu virgülden sonra üç basamağa kadar bulduk.

O halde = 6,782’dir.

Örnek 3:

= ?

1 354, 067 ( Bu durumda sol baştaki iki grubu birleştirebiliriz. Size tavsiyem 20’ye kadar sayıların karesini ve küpünü ezberleyin. Bu bize karekök ve köpkök bulmada çok yardımcı olur. )

a

11,

3x112 1354, 067 (113 = 1331 )

1354 – 1331 = 23

a

11,

363 1354, 23067

230, 363’e bölünmediği için, çizginin yukarısındaki sayının yanına bir 0 yazıp, gruptaki diğer sayıyı 230’dan sonraki sayıyıda yazıp bölme işlemini tekrar yapıyoruz.

230 363

0

-

230

a

11, 0

363 1354, 23067

2306 363

2178 6

-

128

a b c

11, 0 6

363 1354, 061287

O halde = 11, 06’dır.

Örnek 4:

= ?

6 225 535 (Sol baştaki iki grubu birleştirelim)

a

18

3x182 6225 535 (183 = 5832 )

6225 – 5832 = 393

a

18

972 6225 393535

3935 972

3

-

1019

a b

18 3,

972 6225 5101935

10193 – 3ab2 = 10193 – 3 x 18 x 32

= 10193 – 486

= 9707

9707 972

8748 9

-

959

a b c

18 3, 9

972 6225 539595

9595 – (b3 + 6abc) = 9595 – (33 + 6 x 18 x 3 x 9)

= 9595 – 2943

= 6652

6652 972

5832 6

-

820

a b c

( İşlemler sonunda küpkök içindeki sayılar biterse sonuna istediğimiz kadar 0 yazabiliriz )

18 3, 9 6

972 6225 5358200

O halde = 183, 96’dır.

Sol baştaki grup küçük olduğunda işlemi yapmak zorlaşır. O yüzden sol baştaki grubu 23, 33, 43, 53 vb sayılarla çarpıp en sonda hangi sayıyıla çarptıysak o sayının tabanındaki sayıya ( 2, 3, 4, 5 ….) böleriz.

Örnek 5:

= ?

3, küçük olduğu için 53 ile çarpalım. ( Burada 53 keyfi kullanılmıştır, isterseniz başka bir sayı kullanabilirsiniz. )

3 x 53 = 3 x 125 = 375

Soru bu durumda 375 = ? şekline geldi.’i bulup, sonucu 5’e böleceğiz.

a

7

3x72 375, 0000 (73 = 343 )

375 – 343 = 32

a

7

147 375, 320000

320 147

294 2

-

26

a b

7, 2

147 375, 026000

260 – 3ab2 = 260 – 3 x 7 x 22

= 260 – 84

= 176

176 147

147 1

-

29

a b c

7, 2 1

147 375, 002900

290 – (b3 + 6abc) = 290 – (23 + 6 x 7 x 2 x 1)

= 290 – 92

= 198

198 147

147 1

-

51

a b c

7, 2 1 1

147 375, 000510

510 – (3ac2 + 3b2c ) = 510 – (3 x 7 x 12 + 3 x 22 x 1 )

= 510 – 33

= 473

473 147

294 2

-

179

a b c

7, 2 1 1 2

147 375, 00001790

= 7,2112’dir.

’ü bulmak için elde ettiğimiz sayıyı 5’e bölelim.

7,2112 ¸ 5 = 1,44224

O halde = 1,44224’tür.

Örnek 6:

= ?

Kök içindeki sayıyı 53 ile çarpalım.

10 x 53 = 1250

’i bulup, sonucu 5’e böleceğiz.

a

10

3x102 1250, 0000 (103 = 1000 )

1250 – 1000 = 250

a

10

300 1250, 2500000

2500 300

2100 7

-

400

a b

10, 7

300 1250, 04000000

4000 – 3ab2 = 4000 – 3 x 10 x 72

= 4000 – 1470

= 2530

2530 300

2100 7

-

430

a b c

10, 7 7

300 1250, 00430000

4300 – (b3 + 6abc) = 4300 – (73 + 6 x 10 x 7 x 7)

= 4300 - 3283

= 1017

1017 300

600 2

-

417

a b c

10, 7 7 2

300 1250, 00041700

4170 – (3ac2 + 3b2c ) = 4170 – (3 x 10 x 72 + 3 x 72 x 7 )

= 4170 - 2499

= 1671

1671 300

300 1

-

1371

a b c

10, 7 7 2 1

300 1250, 000013710

= 10,7721’dir.

’u bulmak ,için 5’e bölelim.

10,7721¸ 5 = 2,15442

O halde = 2,15442’dir.

Örnek 7:

= ?

2 744 ( iki basamaklı )

a

1

3 x12 2 744 (13 = 1 )

2 – 1 = 1

a

1

3 2 1744

17 3

12 4

-

5

a b

1 4

3 2 7544

54 – 3ab2 = 54 – 3 x 1 x 42

= 54 – 48

= 6

6 3

0

-

6

a b c

1 4, 0

3 2 7464

64– (b3 + 6abc) = 64 – (43 + 6 x 1 x 4 x 0)

= 64 – 64

= 0

O halde = 14’tür.

Örnek 8:

= ?

17 576 ( iki basamaklı )

a

2

3 x22 17 576 (23 = 8 )

17 – 8 = 9

a

2

12 17 9576

95 12

72 6

-

23

a b

2 6

12 17 52376

237 – 3ab2 = 237 – 3 x 2 x 62

= 237 – 216

= 21

21 12

0

-

21

a b c

2 6 0

12 17 57216

216– (b3 + 6abc) = 216 – (63 + 6 x 2 x 6 x 0)

= 216 – 216

= 0

O halde = 26’dır.

Örnek 9:

= ?

34 012 224 ( üç basamaklı )

a

3

3 x32 34 012 224 (33 = 27 )

34 – 27 = 7

a

3

27 34 7012 224

70 27

54 2

-

16

a b

3 2

27 34 01612 224

161 – 3ab2 = 161 – 3 x 3 x 22

= 161 – 36

= 125

125 27

108 4

-

17

a b c

3 2 4,

27 34 01172 224

172– (b3 + 6abc) = 172 – (23 + 6 x 3 x 2 x 4)

= 172 – 1525

= 20

20 27

0

-

20

a b c

3 2 4, 0

27 34 012202 24

202 – (3ac2 + 3b2c ) = 202 – (3 x 3 x 42 + 3 x 22 x 4 )

= 202 - 192

= 10

10 27

0

-

10

a b c

3 2 4, 0 0

27 34 012 21024

102 - 3bc2 = 102 – 3 x 2 x 42

= 102 – 96

= 6

6 27

0

-

6

a b c

3 2 4, 0 0 0

27 34 012 2264

64 – c3 = 64 - 43

= 64 – 64

= 0

0 27

0

-

0

a b c

3 2 4, 0 0 0 0

27 34 012 2264

O halde = 324’tür.

Örnek 10:

= ?

102 ( bir basamaklı )

a

4

3 x42 102, 0000 (43 = 64 )

102 – 64 = 38

a

4,

48 102, 380000

380 48

288 6

-

92

a b

4, 6

48 102, 092000

920 – 3ab2 = 920 – 3 x 4 x 62

= 920 – 432

= 488

488 48

336 7

-

152

a b c

4, 6 7

48 102, 0015200

1520– (b3 + 6abc) = 1520 – (63 + 6 x 4 x 6 x 7)

= 1520 – 1224

= 296

296 48

2

-

200

a b c

4, 6 7 2

48 102, 0002000

2000 – (3ac2 + 3b2c ) = 2000 – (3 x 4 x 72 + 3 x 62 x 7 )

= 2000 – 1344

= 656

656 48

144 3

-

512

Buradaki işlemlerde, bölümün küçük alınmasının nedeni bir sonraki işlemlerin sonucunun pozitif çıkmasıdır.

a b c

4, 6 7 2 3

48 102, 0002000

O halde = 4,6723’tür.

Örnek 11:

= ?

39 304 ( iki basamaklı )

a

3

3 x32 39 304 (33 = 27 )

39 – 27 = 12

a

3

27 39 12304

123 27

108 4

-

15

a b

3 4

27 39 31504

150 – 3ab2 = 150 – 3 x 3 x 42

= 150 – 144

= 6

6 27

0

-

6

a b c

3 4 0

27 39 3064

64– (b3 + 6abc) = 64 – (43 + 6 x 3 x 4 x 0)

= 64 – 64

= 0

0 48

0

-

0

a b c

3 4 0 0

27 39 304

O halde = 34’tür.

Örnek 12:

= ?

84 027 672 ( üç basamaklı )

a

4

3 x42 84 027 672 (43 = 64 )

84 – 64 = 20

a

4

48 84 20027 672

200 48

144 3

-

56

a b

4 3

48 84 05627 672

562 – 3ab2 = 562 – 3 x 4 x 32

= 562 – 108

= 454

454 48

384 8

-

70

a b c

4 3 8,

48 84 02707 672

707– (b3 + 6abc) = 707 – (33 + 6 x 4 x 3 x 8)

= 707 – 603

= 104

104 48

0

-

104

a b c

4 3 8, 0

48 84 027 104672

1046 – (3ac2 + 3b2c ) = 1046 – (3 x 4 x 82 + 3 x 32 x 8 )

= 1046 – 984

= 62

62 48

0

-

62

a b c

4 3 8, 0 0

48 84 027 66272

627 - 3bc2 = 627 – 3 x 3 x 82

= 627 – 576

= 51

51 48

0

-

51

a b c

4 3 8, 0 0 0

48 84 027 67512

512 – c3 = 512 - 83

= 512 – 512

= 0

0 48

0

-

0

a b c

4 3 8, 0 0 0 0

48 84 027 672

O halde = 438’dir.

Örnek 13:

= ?

86 350 888 ( üç basamaklı )

a

4

3 x42 86 350 888 (43 = 64 )

86 – 64 = 22

a

4

48 86 22350 888

223 48

192 4

-

31

a b

4 4

48 86 33150 888

315 – 3ab2 = 315 – 3 x 4 x 42

= 315 – 192

= 123

123 48

96 2

-

27

a b c

4 4 2,

48 86 35270 888

270– (b3 + 6abc) = 270 – (43 + 6 x 4 x 4 x 2)

= 270 – 256

= 14

14 48

0

-

14

a b c

4 4 2, 0

48 86 350 14888

148 – (3ac2 + 3b2c ) = 148 – (3 x 4 x 22 + 3 x 42 x 2 )

= 148 – 144

= 4

4 48

0

-

4

a b c

4 4 2, 0 0

48 86 350 8488

48 - 3bc2 = 48 – 3 x 4 x 22

= 48 – 48

= 0

0 48

0

-

0

a b c

4 4 2, 0 0 0

48 86 350 8808

08– c3 = 08 - 23

= 08 – 8

= 0

0 48

0

-

0

a b c

4 4 2, 0 0 0 0

48 86 350 888

O halde = 442’dir.

Küpkökün tam kısmının dört basamaklı olduğu durumudaki bağıntımızı sistematikleştirelim.

(a+b+c+d)3 =a3 + 3a2b + 3ab2 + 3ac2 + 6abc + b3 + 3a2d + 6abd + 3ac2 + 3b2c + 6acd + 3bc2 + 3b2d + 6bcd + 3ad2 + c3 + 3bd2 + 3c2d + 3cd2 +d3

Burada basamaklar soldan sağa doğru;

1. rakam à a3

2. rakam à 3a2b

3.rakam à 3ab2 + 3ac2

4. rakam à 6abc + b3 + 3a2d

5. rakam à 6abd + 3ac2 + 3b2c

6.rakam à 6acd + 3bc2 + 3b2d

7. rakam à 6bcd + 3ad2 + c3

8. rakam à 3bd2 + 3c2d

9. rakam à 3cd2

10. rakam à d3

işlemleriyle ifade edilir.

Başlangıç için daha önceden kullandığımız mantığı kullanacağız. Çıkarma sıralaması ise ;

3ab2

6abc + b3

6abd + 3ac2 + 3b2c

6acd + 3bc2 + 3b2d

6bcd + 3ad2 + c3

3bd2 + 3c2d

3cd2

d3

şeklindedir.

Üç basamaklı küpkök için d= 0 alınırsa bir önceki işlemlerde elde edilen çıkarmalar bulunur.

Örnek 1:

= ?

11 360 276 992 ( dört basamaklı )

a

2

3 x22 11 360 276 992 (23 = 8 )

11 – 8 = 3

a

2

12 11 3360 276 992

33 12

24 2

-

9

a b

2 2

12 11 3960 276 992

96 – 3ab2 = 96 – 3 x 2 x 22

= 96 – 24

= 72

72 12

48 4

-

24

a b c

2 2 4

12 11 36240 276 992

240 – (6abc + b3 ) = 240 – (6 x 2 x 2 x 4 + 23 )

= 240 – 104

= 136

136 12

96 8

-

40

a b c d

2 2 4 8

12 11 360 40276 992

402 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 402 – ( 6 x 2 x 2 x 8 + 3 x 2 x 42 + 3 x 22 x 4)

= 66

66 12

0

-

66

a b c d

2 2 4 8 0

12 11 360 26676 992

407 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 407 – (6 x 2 x 4 x 8 + 3 x 2 x 42 + 3 x 22 x 8)

= 91

91 12

0

-

91

a b c d

2 2 4 8 0 0

12 11 360 27916 992

916 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 916 – ( 6 x 2 x 4 x 8 + 3 x 2 x 82 + 43 )

= 84

84 12

0

-

84

a b c d

2 2 4 8 0 0 0

12 11 360 276 84992

849 – (3bd2 + 3c2d ) = 849 – (3 x 2 x 82 + 3 x 42 x 8 )

= 81

81 12

0

-

81

a b c d

2 2 4 8 0 0 0 0

12 11 360 276 98192

819 – 3cd2 = 819 – 3 x 4 x 82

= 51

51 12

0

-

51

a b c d

2 2 4 8 0 0 0 0 0

12 11 360 276 99512

512 – d3 = 512 – 83

= 0

O halde = 2248’dir.

Örnek 2:

= ?

11 329 982 936 ( dört basamaklı )

Sol baştaki iki grubu birleştirelim.

11329 982 936

a

22

3 x222 11329 982 936 (223 = 10648 )

11329 – 10648 = 681

a

22

1452 11329 681982 936

6819 1452

5808 4

-

1011

a b

22 4

1452 11329 9101182 936

10118 - 3ab2 = 10118 – 3 x 22 x 42

= 10118 - 1056

= 9062

9062 1452

8712 6

-

350

a b c

22 4 6

1452 11329 983502 936

3502 – (6abc + b3 ) = 3502 – (6 x 22 x 4 x 6 + 43 )

= 3502 – 3232

= 270

270 1452

0

-

270

a b c d

22 4 6 0

1452 11329 982 270936

2709 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 2709 – ( 6 x 22 x 4 x 0 + 3 x 22 x 62 + 3 x 42 x 6)

= 45

45 1452

0

-

45

a b c d

22 4 6 0 0

1452 11329 982 94536

453 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 453 – (6 x 22 x 6 x 0 + 3 x 4 x 62 + 3 x 42 x 0)

= 21

21 1452

0

-

21

a b c d

22 4 6 0 0

1452 11329 982 93216

216 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 216 – ( 6 x 4 x 6 x 0 + 3 x 22 x 02 + 63 )

= 0

0 12

0

-

0

O halde = 2246’dir.

Örnek 3:

= ?

12 390 535 144 ( dört basamaklı )

a

2

3 x22 12 390 535 144 (23 = 8 )

12 – 8 = 4

a

2

12 12 4390 535 144

43 12

36 3

-

7

a b

2 3

12 12 3790 535 144

79 – 3ab2 = 96 – 3 x 2 x 32

= 25

25 12

12 1

-

13

a b c

2 3 1

12 12 39130 535 144

130 – (6abc + b3 ) = 130 – (6 x 2 x 3 x 1 + 33 )

= 67

67 12

48 4

-

19

a b c d

2 3 1 4

12 12 390 19535 144

195 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 195 – ( 6 x 2 x 3 x 4 + 3 x 2 x 12 + 3 x 32 x 1)

= 18

18 12

0

-

18

a b c d

2 3 1 4 0

12 12 390 51835 144

183 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 183 – (6 x 2 x 1 x 4 + 3 x 3 x 12 + 3 x 32 x 4)

= 18

18 12

0

-

18

a b c d

2 3 1 4 0 0

12 12 390 53185 144

185 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 185 – ( 6 x 2 x 3 x 4 + 3 x 2 x 42 + 13 )

= 16

16 12

0

-

16

a b c d

2 3 1 4 0 0

12 12 390 535 16144

161 – (3bd2 + 3c2d ) = 161 – (3 x 3 x 42 + 3 x 12 x 4 )

= 5

5 12

0

-

5

a b c d

2 3 1 4 0 0 0

12 12 390 535 1544

54 – 3cd2 = 54 – 3 x 1 x 42

= 6

6 12

0

-

6

a b c d

2 3 1 4 0 0 0 0

12 12 390 535 1464

64 – d3 = 64 – 43

= 0

O halde = 2314’dir.

Sol baştaki iki grubu bir grup gibi düşünerek işlemi tekrar yapalım.

12390 535 144

a

23

3 x232 12390 535 144 (233 = 12167 )

12390 – 12167 = 223

a

23

1587 12390 223535 144

2235 1587

1587 1

-

648

a b

23 1

1587 12390 564835 144

6483 - 3ab2 = 6483 – 3 x 23 x 12

= 6414

6414 1587

6348 4

-

66

a b c

23 1 4

1587 12390 53665 144

665 – (6abc + b3 ) = 665 – (6 x 23 x 1 x 4 + 13 )

= 112

112 1587

0

-

112

a b c d

23 1 4 0

1587 12390 535 112144

1121 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 1121 – ( 6 x 23 x 1 x 0 + 3 x 23 x 42 + 3 x 12 x 4)

= 5

5 1587

0

-

5

a b c d

23 1 4 0 0

1587 12390 535 1544

54 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 54 – (6 x 23 x 4 x 0 + 3 x 1 x 42 + 3 x 12 x 0)

= 6

6 1587

0

-

6

a b c d

23 1 4 0 0 0

1587 12390 535 1464

64 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 64 – ( 6 x 1 x 4 x 0 + 3 x 23 x 02 + 43 )

= 0

0 12

0

-

0

O halde = 2314’tür.

Örnek 4:

= ?

76 874 051 008 ( dört basamaklı )

a

4

3 x42 76 874 051 008 (43 = 64 )

76 – 64 = 12

a

4

48 76 12874 051 008

128 48