AddThis Social Bookmark Button


Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri

Çocuk olmak ne kadar zor olabilir ki? Bazen çok zor olabilir…

Büyüklerin, büyümüşlerin bir türlü söylemekten sıkılmadığı, senin de duymak istemediğin o kadar çok ezbere söz var ki… Şimdi hazır ol! Eğlenceli bir yol arkadaşı ile tanışmak üzeresin: Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, Melek Özlem Sezer’in yazdığı, Nuray Çiftçi’nin de resimlediği Can Yayınları’ndan çıkmış, meraklı bir kitap! Nasıl mı meraklı? Vallahi meraklı. Çok önemli konuları ısrarla, bir güzel irdeliyor.

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, çocukluğumuzdan bu yana, bazen hâlâ, canımızı sıkan saçma sapan sorular silsilesini irdeliyor ve çocuklara bu sorulara karşı yol gösterici bir kılavuz oluyor. “Biz yaşadık, sizin de yaşamayacağınızı garantilemiyoruz fakat eğlenmenize yardımcı olmaya çalışabiliriz” denmiş ve yazılmış.

Biraz daha iyi anlatabilmek adına içinden benim en çok hoşuma giden kısımlarını paylaşacağım.

Çocukken, canınızı en çok sıkan soruları hatırlıyor musunuz?

“Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?”

Sorusu nasıl bir sorudur, ne amaçla sorulur, halen bilinmez. Biliyorsunuz değil mi bu soruyu? Yoksa, sizin de mi korkulu rüyalarınızdan biri… Peki siz bu soruya ne cevap veriyorsunuz? Yoksaaa, siz de mi cevap vermeden, hızlıca, bulunduğunuz yerden uzaya ışınlanmak istiyorsunuz?

Yazar diyor ki, size böyle bir soru sorulduğunda, hızlı bir karşı atakla ona benzer sorular sorabilirsiniz. Ki çok eğlenceli ve bir o kadar da mantıklı bir yol!

“Siz karınızı mı daha çok seviyorsunuz, yoksa annenizi mi?”

veya

“Tarkan mı daha yakışıklı, yoksa kocanız mı?

Çocuk zihnini alabora eden ve bir anda karın ağrısına sebep olan bu soruya benzer daha neler var neler!..

Misafirliğe gittiğiniz bir evi düşünün. Eve gelen herkesin avucunun içine serpiştirilen limon kolonyaları, nedense sadece sizin kafanıza dökülürdü. Sanki bayıldınız da biri sizi ayıltmaya çalışıyor… Derslerden biri bu konuya parmak basıyor ve diyor ki; ziyarette bulunduğunuz bir evde böyle bir eylemle karşı karşıya kalırsanız, limon kolonyasını kafanıza serpiştiren kişiye, ciddiyetle, sizin de, her ne kadar minik olsalar da birer ellerinizin olduğunu, ellerinizin içinde de avuçlarınız bulunduğunu ve kolonyayı buraya alabileceğinizi hatırlatabilirsiniz. Yine bu konuyla ilgili eğlenceli bir başka yolla da hatırlatmada bulunabilirsiniz. Nasıl mı? Şöyle ki, limon kolonyasını kafanıza serpiştiren kişiye, sırf bu hareketinden dolayı, artık buraya her ziyaretinizde kafanıza minik bir şemsiye takmayı düşündüğünüzden bahsedebilirsiniz. Bu tabloyu hayal eden kişi, ısrarlı eyleminden vazgeçebilir böylelikle.

Derslerden birinde bahsi geçen ve benim en çok işittiğim bir söz öbeği:

“Koşma düşersiiiiiiiiiin!!!”

Evet, sanmayın ki bu uyarı yalnızca çocuklara yapılıyor. Şimdi ben, evden çıkıp denize doğru koşayım, annem üşenmez, balkondan bağırır; “Kızım koşmaaa düşersiiiiin!” ve ne hikmetse, ağza pelesenk olmuş bu sözcük öbeği, sadece çocuklara değil, eşşek kadar insanlara da söyleniyor. Bıkmadan usanmadan…

Bırakın da koşalım. Bırakın da düşelim sevgili ebevynler. Koşmadan, düşülmez. Düşmeden dizlerde sıyrık olmaz. Dizlerdeki sıyrıklar olmadan büyünülmez. Büyümeden de birşeyler kendiliğinden öğrenilmez. Kendiliğinden öğrenilmeyen şeyler de sadece sizin birer kopyanız olmamıza sebep olur. Bırakın da çocuklarınız sizin birer kopyanız olmasın.

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, öyle güzel, öyle eğlenceli bir kitap ki!.. Henüz çocuk olan, halen kendini çocuk hisseden herkesin okuyup, bir büyükle nasıl başedilebileceğini anlatan, kırıcı olmayan, yol gösterici bir arkadaş… Ama katiyen çok bilmiş değil.

Halen çocuk, hep de çocuk kalacak olan Tuğçe, keyifli okumalar diler!

 

yazan: Tuğçe Tuğ

AddThis Social Bookmark Button
 
DOĞRU KARİYER SEÇİMİ NASIL YAPILIR?

Kariyer kararı sadece iş seçmekten daha fazlasıdır. Kariyer seçimi yapılırken hayat tarzı da seçilmiş olur. Ki bazı meslekler ancak yaşam biçimi olarak benimsendiğinde başarı getirir. Pazarlama da o mesleklerden biridir...

KİMLER PAZARLAMA KARİYERİ YAPABİLİR?

Her gün pazarlama alanında kariyer yapmaya çok istekli birçok gençle karşılaşıyorum. Hemen hepsi bana, pazarlama alanında yükselmek için ne yapmaları gerektiğini soruyor. Markaların insan hayatı içindeki rolü ve etkinliği artıkça bu alanın cazibesi de artıyor.

Fakat görüyorum ki çoğu insan pazarlama derken kendi anladığı pazarlamadan bahsediyor. Herkesin kafasında farklı bir pazarlama kavramı var. Kimisi pazarlama derken pazarlama iletişimini kastediyor, kimisi pazarlama karmasını (4P) yönetmeyi anlıyor, kimisi ise "stratejik pazarlamadan" bahsediyor. Pek çoğunun kafası hayli karışık.

Pazarlama birbirini tamamlayan iki alandan oluşur: Operasyonel Pazarlama ve Stratejik Pazarlama.

Uygulamadan sorumlu olan Operasyonel Pazarlama, ürünün geliştirilip üretilmesinden sonra devreye giren bir fonksiyondur. En önemli görevi, pazarlama karmasının günlük kararlarını hayata geçirmektir. Satışa destek olacak iletişim faaliyetlerini "bütünleşik" bir anlayışla sahaya indirmekten sorumludur. Operasyonel Pazarlama televizyonda yapılan bir reklam kampanyasını diğer iletişim mecralarına, satış noktalarına, şirketin ilişkide olduğu bütün kesimlere taşıma görevini üstlenir.

Operasyonel Pazarlama hangi ürünün üretileceğine, hangi fiyat aralığında satılacağına, hangi satış ağında dağıtılacağına karışmaz. Onun görevi, pazarlama karmasını kendisine verilen sınırlar içinde yönetmektir. Fiyat kararı veya ambalaj değişikliği kararı verse de genel hatları çizilmiş bir çerçevede iş yapar. Bir şirketten diğerine farklılıklar gösterse de Operasyonel Pazarlama esas olarak Stratejik Pazarlamanın çizdiği çerçevede iş görür.

Stratejik Pazarlama ise merkezinde ürünlerin değil fikirlerin, tüketicilerin değil insanların, reklamların değil iletişimin ve ilişkilerin, markaların değil anlam platformlarının olduğu bir dünyadır.

Stratejik Pazarlama, şirketin en tepesindeki CEO'nun sorumluluğunda olan bir fonksiyondur. Stratejik Pazarlama iş modelinin kurgulanmasından başlayan bir işlev üstlenir; şirketin tüketicileriyle, müşterileriyle, çalışanlarıyla ve diğer paydaşlarıyla olan etkileşiminin tasarımını yapar. Bu anlamda Stratejik Pazarlama şirketin pazarlama fonksiyonundan daha büyük bir dünyayı yönetir.
Stratejik Pazarlamanın görevi, insanların tatmin edilmemiş ihtiyaçlarını keşfedip bunlara çözüm üretmektir.

Stratejik Pazarlama var olan pazara hitap etmekle yetinmez, inovasyonlarla yeni pazarlar da yaratmayı üstlenir.

Bu ihtiyaçların psikolojik, sosyolojik, antropolojik, kültürel, ekonomik boyutlarına uygun olarak şirketin hangi değeri üreteceğini ve bunu nasıl cazip bir teklife dönüştüreceğini planlar. Peter Drucker "Pazarlamanın amacı, satış departmanına iş bırakmamak, onları gereksiz kılmaktır." der. Apple'ın bilgisayar, MP3 ve cep telefonu pazarlarında yaptıkları buna bir örnektir. Apple ürünleri, satıcının ürünü "itmesiyle" değil, tüketicilerin ürünü "çekmesiyle" satılır. Apple’da indirim kampanyaları, saldırgan reklamlar yoktur. Bunlar Apple’ın Stratejik Pazarlamayı ne kadar iyi yaptığının göstergeleridir.
Stratejik Pazarlama, ürünün ve hizmetin üzerine inşa olacağı fikrin bulunması (concepting) işidir. Bu fikir bir icat olmayabilir; aslında pazarlama nadiren icatlar üzerine kuruludur. Apple'ın kendisine ait bir icadı yoktur ama Apple tam anlamıyla bir inovasyon şirketidir.

Nasıl sanatçılar (conceptual artists), yeni fikirler ve kavramlar yaratıp sonra bu kavramı ortaya en iyi koyacak yöntem, malzeme, tarz arayışına girerlerse stratejik pazarlamacılar da markaları yönetirken işe kavramsal olarak yaklaşırlar. Üründen önce insanları etrafına toplayacakları anlamlı kavramları ararlar. (Konsept markalar)

Stratejik Pazarlama, insanların ihtiyaçlarına çözüm bulan kavramları ete kemiğe büründürmek yani ürünleri, hizmetleri ve yeni iş modellerini tasarlamak ve hayata geçirmek demektir. Stratejik Pazarlama fonksiyonu tasarım odaklı bir fonksiyondur. (design thinking)

Stratejik Pazarlama bugünden daha çok geleceğe odaklıdır. Hayatın nabzını tutarak geleceğin "kavramları" üzerine yoğunlaşır. Yarının dünyasında geçerli olacak iş modellerini, ürünlerini, iletişim kavramlarını bulmak için çalışır.
Biz bugün pazarlama disiplininden bahsederken aslında çoğu zaman hangi pazarlamayı kast ettiğimizi açık olarak ifade edemiyoruz. Bugün şirketlerin neredeyse tamamı pazarlama bölümlerine Operasyonel Pazarlama yapacak insan ararken üniversitelerden mezun olan gençler okulda öğrendikleri Stratejik Pazarlama yapacakları işler arıyorlar.

Türkiye'de en ileri pazarlama uygulamalarının yapıldığı uluslararası şirketlerde yapılan pazarlama, büyük çoğunlukla Operasyonel Pazarlamadır. Bunun böyle olması da çok doğaldır; çünkü bu şirketlerin Stratejik Pazarlaması onların genel merkezlerinde yapılır. Ülke şirketlerine düşen ise merkezde belirlenen kavramları, fikirleri, iş modellerini ve ürünleri ülkenin yerel koşullarına uyarlayarak hayata geçirmektir.
Stratejik ve Operasyonel Pazarlamanın ayrı fonksiyonlar olarak örgütlenmesi gerekir; ama küçük şirketlerde ya da pazarlama odaklı olmayan şirketlerde böyle bir ayrım olmayabilir.

İster stratejik ister operasyonel olsun, her "pazarlamacının" -maalesef bu terim kapıdan kapıya mal satanları çağrıştırıyor- sahip olması gereken bazı özellikler vardır. Pazarlama kariyeri yapacakların hem sağ hem de sol beyinlerini kullanma yeteneğine sahip olmaları gerekir. Pazarlama alanında çalışmak, bir yandan analitik ve mantıklı öte yandan yaratıcı ve hayalperest olmayı; ama en önemlisi bu ikisi arasındaki dengeyi iyi tutturmayı gerektirir.

Pazarlama, "stratejik" ve "operasyonel" olarak ikiye ayrılsa da birbirleriyle etkileşim içindedir; olmak zorundadır.

Hayata uzak birisinin strateji yaratmasının mümkün olamaması gibi teoriyi bilmeyenlerin de günlük operasyonları hakkıyla yönetmesi mümkün değildir. Pazarlamacı, hangi pazarlama bölümünde çalışırsa çalışsın, diğer tarafta yapılan işlere de vakıf olmak zorundadır.

Pazarlamada başarılı olmak için entelektüel olmak kadar pragmatik olmak gerekir. İyi pazarlama yapmak için, entelektüel ve derinlikli olmak; ama aynı zamanda hayatın farklı kaynaklarından gelen içgörüleri sentezleyip bunları yaratıcı bir çözüme ulaştırabilmek gerekir.

Uygulamadan anlamayan bir stratejist ya da stratejik ve derin düşünceden hiç nasibini almamış bir uygulamacının pazarlama ve marka yönetimi alanında başarılı olması mümkün değildir.

Pazarlama kariyeri yapmak isteyenlerin işin süslü ve havalı taraflarında değil, en zorlu hatta kirli paslı yerlerinde de emek harcamaları gerekir. Pazarlama suya sabuna dokunmadan elini taşın altına koymadan uzaktan yapılabilecek bir iş değildir.

Theodore Levitt, "Bir şeyi anlamanın en iyi yolu sadece ona odaklanmakla değil objektifi geniş bir açıya ayarlayarak onu çevresel faktörleriyle birlikte fotoğrafın içine almakla mümkün olur." der.

Pazarlama alanında çalışacakların sadece ürüne/markaya odaklanmaları değil, ürünün ve markanın içinde var olduğu hayatı kavrayarak -Levitt'in dediği gibi- "objektifini geniş bir açıya ayarlayarak" bakmaları gerekir. Daha önemlisi başkalarının baktıklarında göremediklerini görebilmeleri gerekir.
Pazarlama yapmak farklı kökenlerden gelen insanlarla bir arada çalışmasını bilmeyi gerektirir; çünkü yaratıcılık ancak çok kültürlü bir yapıda farklı bakış açılarının bir araya gelmesiyle mümkün olabilir. (Ebru sever misiniz?)
Pazarlama alanında kariyer yapmayı hedefleyenlerin odağı insan olmalıdır. Bu alanda kariyer yapmak isteyenlerin insanların neyi neden yaptıklarına, motivasyonlarına, alışkanlıklarına, beyinlerinin nasıl işlediğine meraklı bir gözle bakıp onları anlayabilme yeteneğine sahip olmaları gerekir. İnsana meraklı olan, insanı anlayabilen, insanın toplumdaki davranışlarını çözümleyebilenler iyi pazarlamacı olurlar.

Ben bu sebeple insana meraklı olmayan, insanı anlamakla ilgilenmeyenlerin pazarlamaya hiç heves etmemeleri gerektiğini düşünüyorum; çünkü pazarlama, antropoloji, psikoloji, ekonomi, sosyoloji bilimlerinin kesişme noktasında yer alan, amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak olan bir disiplindir.
İnsanların hayatlarını kolaylaştıracak teklifler sunmak pazarlamanın ta kendisidir.

Hayata geniş bir açıdan bakabilen, insanı ilgilendiren her konuya meraklı olan herkes pazarlama alanında çalışabilir; ama bu alanda fark yaratacak olanlar, insanı anlamayı ve onun toplum içindeki davranışlarını çözmeyi sadece bir iş değil bir hayat tarzı olarak görenler arasından çıkacaktır.

 

Yazan : Temel Aksoy Kaynak  

AddThis Social Bookmark Button
 
Bilinçaltı ve Rüya


19. yy.'ın sonlarında ve ve 20. yy.’ın başlarında Sigmund Freud ve Carl Jung rüyaları bilinç ve bilinçdışının etkileşimleri olarak ele almışlardır. Onlara göre rüyalarda baskın güç bilinçdışıydı ve kendi zihinsel etkinliğini hakim kılıyordu.

Rüya yorumu psikanalizde kısaca rüyaların açık içeriğindeki sembollerden hareketle hastanın bilinçdışı arzu, dürtü ve çatışmalarını açığa çıkaran bir teknik olarak tanımlanır. Freud, rüyaların bireyin derin ihtiyaç ve arzularını ve bunların doyumunu ifade ettiğini varsayar. Freud’a göre rüya yorumu bilinçdışına açılan ana kapıdır.

Freud'a göre rüyalardaki sembollerden bazıları evrenseldir, herkeste aynıdır. Örneğin su, doğumun veya anne karnına geri dönmenin, cinsel ilişkinin bir sembolü olarak kabul edilir. Freud’çu psikanalizde sembolik sistem, özellikle oidipus kompleksiyle yapılanmış bireysel geçmişteki çarpıtma (eğretileme) kurallarının uygulanmasından ve bilinçdışının düzenlenmesinden hareketle işler. Carl Gustav Jung’un “kolektif bilinçdışı” denilen "evrensel bilinç" ya da "ortak hafıza" varsayımına göreyse, bireysel semboller "kolektif bilinçdışı"nın varlığını gösterirler, kolektif bilinçdışı yoluyla evrensel olur ve bu yolla arketipler haline gelebilirler.

Freud’un her şeyi doğumla başlatmasına ve rüyaları bireysel bilinçdışına dayandırmasına karşılık çağdaş psikiyatrinin kurucularından olan ve psikiyatrinin yanı sıra fizik ve efsanelerle de ilgilenen Jung doğuştan evrimle getirilen, tüm insanların katıldığı ortak bir bilinçdışı kavramını ortaya atmıştır. Buna günümüzde filogenetik psişe ya da varoluşun temelini de kapsamak üzere ontogenetik psişe adı verilir. Klasik mantıkla düşünmeye alışmış zihinleri sarsan bu yeni kavramda biraz teoloji de sözkonusu olmaktadır. Bu iki düşünce adamının çatışması genetik mühendisliğine ve psikobiyolojiye de yansımıştır. Fakat rüya sembollerinin çoğu genellikle evrensel anlam taşımazlar, bireysel anlam taşırlar; yani rüyayı gören kişinin kendi iç dünyasındaki değerlere göre düzenlenmişlerdir. Her insanın aynı sembole verdiği anlam ve değer aynı değildir. Örneğin arslan, bir insan için korku verici, tehlikeli bir hayvandır, bir diğer insan için güçlülüğün, kudretin sembolüdür. Arslan, iki ayrı kişiden birinin rüyasında tehlikeyle ilgili, diğerinde ise kudretle ilgili olabilir. Bir başka deyişle, korkunun sembolü bir kimsenin iç dünyasında akrep olarak, bir diğer kimseninkinde yılan olarak, bir diğer kimseninkinde ise arslan olarak bulunabilir. Yani korku ile ilgili bir dışavurumda biri rüyasında akrebi, bir diğeri arslanı, bir diğeri yılanı görebilir. Dolayısıyla kişinin bireysel “semboller dili”ne uygun olarak oluşan ve bireye özgü olan rüyaların anlaşılması, ancak kişinin kendi bireysel çözümlemesiyle olanaklıdır ve standart rüya tabirleri kitaplarından yola çıkılarak bir rüyayı yorumlamak mümkün değildir. Çünkü rüyalardaki semboller, rüyayı gören kimsenin duygularına, düşüncelerine, bilgilerine, değer yargılarına, korkularına, kısaca iç dünyasına göre biçimlenirler.

 

www.telkinler.com

AddThis Social Bookmark Button
 
Learned Helplessness =? Öğrenilmiş Çaresizlik

Kavramların Yanlış Tercümesi ve sonuçları

 

Martin Seligman’in 1965’li yıllarda yaptığı deneyler sonucunda ortaya çıkan bir kavram “Learned Helplessness”. Deney Pavlovıdeneylerini tekrarlamak isteyen Selinger’in, deney sırasındaki köpek davranışlarını gözlemlemlenirken deneyin yön değiştirmesi sonucunda kelimelendiriliyor. Bu duruma da kelimelendirilmiş deneyimlilik denebilir.

 

Gruplara ayrılan köpekler farklı uyaranlarla uyarılır ve deney sonucunda davranışlar arasında bağlantılar kurulur. Daha sonra da uzun yıllar kavram üzerinde değişiklikler yapılır. Bu kavramın ortaya çıkardığı sonuç şudur. Köpek davranışları öğrendiklerine bağlı değişmektedir. Ancak köpek davranışları ile köpekten çok daha gelişmiş olan insan davranışlarını açıklama çok kolay olmasa gerektir.

 

Yazının konusu bu deney değil kavram ve kavramın Türkçe’ye tercüme edilmesindeki hataların ortaya çıkardığı sonuçlardır.  Google’da “öğrenilmiş çaresizlik” yazıldığında 2001 yılı tarihli bir yazının linki ilk sırada çıkmaktadır.

Learned Helplessness kavramı yardım alamamakla ilgilidir. Öyle ki yardım alınabileceğinin de farkında olmamayı ifade etmektedir. Martin Seligman psikolog’dur. Bu kavramı kullanarak kişilerin yardım alabileceklerinin farkına varılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Kişiler bunun farkına vardıklarında yardım alabilecek durumu da öğrenebilecekler ve müşteri haline gelebilecek ve yardım alabileceklerdir.

 

Ancak bu kavram Türkçe’ye tercüme edilirken “Öğrenilmiş Çaresizlik” kelimeleri kullanılmıştır. İngilizce’sinde sadece yardım içeriği var iken, Türkçe’de çare kelimesi olumsuzluk eki ile birlikte kullanılmaktadır.  Fiil kullanımı ise ilkinde etken iken, Türkçe’de edilgen hale dönüştürülmüştür. Böylece bu iki farklı kullanım kavramın anlamını çok farklı noktalara taşımaktadır. Fiildeki zaman ise di’li geçmiş iken Türkçe’de miş’li geçmiş zaman kullanılmaktadır.

 

Bu sebeplerden kavramın bütünü ile yanlış olduğu ifade edilebilir. Zira kavramdaki bilgi çaresizlik içeriği olarak aktarılmaktadır. Bunun ise farkında olunmadan geçmiş zamanda ve bir başkası gibi olarak “öğrenilmiş” olduğu da ifade edilerek, farkında olmadan bir rahatlama da sağlanmaktadır.

 

Orhan Gencebay’ın “Batsın Bu dünya” şarkısı da benzer bir sonucu ortaya çıkarmaktadır. Yaşadıklarını beğenmeyen ama şartlarını değiştirmek için de herhangi bir çaba göstermeyen kişiler, Gencebay’ın şarkısını duyduklarında, onlar da “batsın bu dünya “ diyerek rahatlamakta ve eş zamanlı olarak da pasifleşmektedirler. Yukarıdaki kavramı da öğrenen kişiler farkında olmadan “ben çaresizliği öğrenmişim, bu yüzden bir şey yapamıyorum” şeklinde rahatlayacaklardır, hem de farkında olmadan.

 

Bu durumu değiştirmek için çaba sarfetseler bile, çaresizlik içeriğinde kalınabileceği istenen sonuca ulaşmaları zorlaşacaktır ve hatta daha ileri giderek “çaresiz” kalabilecekleri yeni bir sonucu da elde etmiş olacaklardır.

 

Milliyet Cumartesi ekindeki yazımı yazarken aktarmak istediklerim bunlardı. Ancak daha önce de Türkçe tercümesi yanlış olan kavramlar sadece “öğrenilmiş çaresizlik” değildir. “İnner Child” kavramı da “İçimizdeki çocuk” olarak tercüme edilmiş ve yanlış tercüme, öyle olmadığı halde “içimizdeki trafik canavarına” kadar ulaşmıştır. İçimizdeki Çocuk’un bizden ayrışmış olduğunu ifade eden bu aktarımı yapanlar, farkında olmadan ayrışmışlar ve kendi anlatmak istediklerini artık “Arif Bey”e “söyletmektedirler. Arif olan anlar’dan yola çıkılarak kullanılan bu aktarım modeli, ne bu aktarımı yapan kişiye ve ne de bu bilgileri okuyan kişiye yarar sağlamayacaktır.

 

Inner Child olsa olsa çocukluk tavrını ve kullanılmayan çocukluk tavrının değişim ve gelişim süreçlerini etkileyebileceğini anlatmak istiyor olabilir. Çocukluk tavrımız gerçekten kolay öğrendiğimiz, kolayca gülebildiğimiz durumları için kullanılabilir. Özellikle spor yaparken ve ciddiye almadığımız içeriklerde bu tavrı kullanmaktayız ve öğrenme sürecimiz inanılmaz şekilde hızlanmaktadır.

 

Daha da ileri giderek “Ben içimdeki çocuğu öldürmedim” diyenlerin de olduğunu görebiliyoruz. Böylece çocukluk tavrını kullanamayan kişilerin kendilerini katil gibi hissetmelerini  sağlayan bir başka sonucu ortaya çıkmaktadır.

İnsan çaresiz değil doğal olarak, Türk toplumu en çaresiz dönemlerinde Kurtuluş savaş’ını kazanabilmiştir. Ancak Kişisel Kurtuluş savaşı, hayatın savaş olarak algılanmasını sağlayacak, kişilerin yaşama sevinçlerini azaltacak ve sonuçta  savaşın kaybedilmesini sağlayacaktır. Bu metaforu kullananlar kimler ise, onların da kendi kişisel kurtuluş savaşlarını kaybedeceği kolaylıkla söylenebilir. Kazansalar bile hayat onlar için bir savaş olarak devam edecektir.

 

Kişiler başarısız olduklarında başarısızlığı öğrenebilmekte ve bunu farkında olmadan yapmaya devam etmektedirler. Değişmesi gereken benzer veya farklı içerikte istenilen sonuca ulaşmak bu yapıyı kolaylıkla ortadan kaldırabilmektedir. Kaybetmeyi öğrenebilen bir kişi kolaylıkla kazanmayı öğrenebilir. Çare, Çaresiz, Çaresizsiniz, Çare Sizsiniz gibi hem yaratıcı olmayan ve hem de çaresizliği beynimize yerleştiren kavramlardan mümkün olduğu kadar uzak durmamız gerekiyor ve daha önemlisi sonuçlarının da farkında olarak.

 

Son olarak ise şu söylenebilir. “Bugüne kadar ulaştığınız sonuçların hepsi ama başarılı olsun, başarısız olsun,  hepsi “istediğiniz sonuçlardı”, farkında olmadan ama bilerek ulaştığınız.”

 

yazan: Cengiz Eren http://www.erenlp.com

AddThis Social Bookmark Button
 
5. Gün – Bağımlılığı Bırakmayı Anlamak

İstediğimiz şeylere birçok bağımlılıklarımız olur, bunu nasıl mümkün olacağı, bunun gerçekleşmesi için başkalarını ne yapacağı, bunun gerçekleşmesi için bizim neler yapmamız gerektiği, ne kadar zaman, para ve enerji gerektiği vs – bağımlılıklarımızın listesi çok uzundur ve karmaşıktır. Bu ayrıca korkularımızı veya şüphelerimizi temsil eder, bu şekilde Evren’in istediklerimizi sağlama yeteneğine tamamen güvenmemiş oluyoruz. Ve bağımlılıklar geçmişten gelir – bunlar daha önce her şeyin gerçekleşmiş olduğu yoldur.

Sonuca bağımlılığımızı bıraktığımız zaman, Evren’in mucizelerimizi mükemmel şekilde aktarmasına izin veririz. Yönergelerden biri para istememekti – para sadece enerjidir ve Evren her zaman para ile çalışmaz. İstediğimiz şeyleri mucizevi, şaşırtıcı şekillerde yaratabilir, bu yollara para her zaman dahil değildir. Ama her şeyin para gerektirdiği inancına bağlı kalırsak – ve hiç paramız yoksa – mucizeler yaratma yeteneğimizi sınırlarız. Şüphesiz, Evren bize para verebilir, ama ayrıca başkalarından armağanlar, beklenmedik sürprizler ve yardım alabiliriz. Bağlılığı bırakarak, Evren’in mükemmel şekillerde çalışmasına izin veririz. Ve hatırlayın, sizin mucizeniz başka birinin duasına yanıt olabilir, Evren bunu bilir, ama siz bilmeyebilirsiniz.

Mucizeler listenize bakın ve bu mucizelerin nasıl gerçekleşeceği ile ilgili sınırlamalar veya koşullar yaratan sahip olduğunuz bağımlılıkları yazın. Şimdi bunların ne olduğunu bildiğiniz için, bunları salıvermek ve inanca adım atmak için çalışabilirsiniz, böylece bunlar mucizelerinizin yaratımına müdahale etmez.

AddThis Social Bookmark Button
 
AKILDAN KÜPKÖK BULMA TEKNİĞİ

Akıllarımız sınırlı, fakat bu sınırlılığın şartları içerisinde sonsuz olasılıklarla çevrilmişiz. İşte hayatın gayesi bu sonsuzluktan kavrayabildiğimiz kadar çok şey kavramak.

ALFRED NORTH WHITEHEAD

Bu konuyla ilgili yeni yaklaşımlara geçmeden önce 1’den, 9’a kadar sayıların kübünü hatırlayalım ve aşağıdaki tabloyu oluşturalım.

Sayı

Kübü

Kübün son rakamı

Küpkökün son rakamı

1

1

1

1

2

8

8

2

3

27

7

3

4

64

4

4

5

125

5

5

6

216

6

6

7

343

3

7

8

512

2

8

9

729

9

9

Tablo 1

1’den, 9’a kadar sayıların küplerinin son rakamlarına dikkat edilirse hepsinin birbirinden farklı oldukları görülür. Tablo1’in ezberlenmesi işimizi çok kolaylaştıracaktır. Tablodaki kübün son rakamı ve küpkökün son rakamını ezberlemek gayet kolay. 1, 4, 5, 6 ve 9’da değişmiyor. Diğerlerinde sayının 10’dan farkına eşit oluyor.

Kübün son rakamı 2 ise, küpkökün son rakamı 10 – 2 = 8’dir.

Kübün son rakamı 3 ise, küpkökün son rakamı 10 – 3 = 7’dir.

Kübün son rakamı 7 ise, küpkökün son rakamı 10 – 7 = 3’tür.

Kübün son rakamı 8 ise, küpkökün son rakamı 10 – 8 = 2’dir.

Yaklaşım 1: Tam küplerin,küp köklerini bulmak için kullanılır. ( Küp kök bir tamsayıdır. )

Küpkökün tam kısmının basamak sayısı, küpkök içindeki sayının birler basamağından başlanılarak oluşturulan üçerli grupların sayısı kadardır. Küpkökün ilk rakamı, kübü sol baştaki gruba en yakın ve küçük olan sayıya eşittir. Küpkökün son rakamı, sağ baştaki grubun birler basamağındaki rakamdan Tablo1 yardımıyla bulunur. Küpkökü iki basamaktan büyük olan tam küpler daha ilerki örneklerde açıklanacaktır.

Kullanacağımız örneklerde i, küpkökün ilk rakamını ( onlar basamağındaki rakamı ), s ise küpkökün son rakamını ( birler basamağındaki rakam ) sembolize etsin.

Örnek 1:

= ?

Küp kök içindeki sayıyı gruplandıralım.

17 536 ( İki gruptan oluştuğu için, küpkök iki basamaklıdır. )

Kübü sol baştaki gruptan (17) küçük yada eşit olan sayı, 2’dir. 23 = 8, 33 = 27

O halde küp kökün ilk rakamı 2’dir. ( i = 2 )

Küpkök içindeki sayının sağ baştaki grubunun birler basamağındaki rakam 6’dır. Küpkökünün son rakamı 6 olan sayı ise 6’dır. ( s = 6)

i = 2, s = 6

O halde = 26’dır.

Örnek 2:

= ?

Küp kök içindeki sayıyı gruplandıralım.

39 304 ( İki gruptan oluştuğu için, küpkök iki basamaklıdır. )

Kübü sol baştaki gruptan (39) küçük yada eşit olan sayı, 3’tür. 33 = 27, 43 = 64

O halde küp kökün ilk rakamı 3’tür. ( i = 3 )

Küpkök içindeki sayının sağ baştaki grubunun birler basamağındaki rakam 4’tür. Küpkökünün son rakamı 4 olan sayı ise 4’tür. ( s = 4)

i = 3, s = 4

O halde = 34’tür.

Örnek 3:

= ?

185 193 (iki basamaklı )

i = 5 s = 7 ( Son rakamı 3 olan sayının küpkökünün son rakamı 7’dir.)

(53 = 125,

en yakın küp)

O halde = 57’dir.

Örnek 4:

= ?

571 787 (iki basamaklı )

 

i = 8 s = 3 ( Son rakamı 7 olan sayının küpkökünün son rakamı 3’tür.)

(83 = 512,

en yakın küp)

O halde = 83’tür.

Örnek 5:

= ?

941 192 (iki basamaklı )

 

i = 9 s = 8 ( Son rakamı 2 olan sayının küpkökünün son rakamı 8’dir.)

(93 = 729,

en yakın küp)

O halde = 98’dir.

Örnek 6:

= ?

41 421 736 ( üç basamaklı )

i= 3 s = 6 ( Son rakamı 6 olan sayının küpkökünün son rakamı 6’dır.)

(33= 27)

O halde = 3 . 6 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 7:

= ?

5 268 024 ( üç basamaklı )

i= 1 s = 4 ( Son rakamı 4 olan sayının küpkökünün son rakamı 4’tür.)

(13= 1)

O halde = 1 . 4 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 8:

= ?

17 173 512 ( üç basamaklı )

i= 2 s = 8 ( Son rakamı 2 olan sayının küpkökünün son rakamı 8’dir.)

(23= 8)

O halde = 2 . 8 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 9:

= ?

75 686 967 ( üç basamaklı )

i= 4 s = 3 ( Son rakamı 7 olan sayının küpkökünün son rakamı 3’tür.)

(43= 64)

O halde = 4 . 3 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 10:

= ?

78 677 849 125 (dört basamaklı )

i=4 s= 5 ( Son rakamı 5 olan sayının küpkökünün son rakamı 5’tir.)

(43=64)

O halde = 4 . . 5 ( onlar ve yüzler basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 11:

= ?

277 295 358 761 (dört basamaklı )

i=6 s= 1 ( Son rakamı 1 olan sayının küpkökünün son rakamı 1’dir.)

(63=216)

O halde = 6 . . 1 ( onlar ve yüzler basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Şimdi üç basamaklı bir tam küpkökü nasıl bulacağımızı anlamaya çalışalım. Küpkök sonucunu abc şeklinde kabul edelim. abc sayısının kübünü yazıp kök içindeki sayıyla ilgisini kurarsak sonuca ulaşırız.

Öncelikle abc sayısını çözümleyip kübünü alalım.

abc = 100a + 10b + c

abc3 = ( 100a + 10b +c) ( 100a + 10b +c) ( 100a + 10b +c)

= 1000000(a3) + 100000(3a2b) + 10000(3a2c + 3ab2) + 1000(b3 + 6abc) + 100(3b2c + 3ac2) + 10(3bc2) +c3

10’un kuvvetlerini silersek;

1. Birler basamağı c3

2. Onlar basamağı 3bc2

3. Yüzler basamağı 3b2c + 3ac2

4. Binler basamağı b3 + 6abc

5. Onbinler basamağı 3a2c + 3ab2

6. Yüzbinler basamağı 3a2b

7. Milyonlar basamağı a3

ile belirlenir. Küpkökü bulmak için izleyeceğimiz basamaklar aşağıda verilmiştir.

1. Küpkök içerisindeki sayıdan c3 çıkarılır. ( Küpkökün birler basamağının nasıl bulunduğunu bir önceki konudan biliyoruz.)

2. 1.işlem sonunda elde ettiğimiz sayının birler basamağından bir önceki basamağı (onlar basamağı ), 3bc2 ‘nin birler basamağına eşitlenip b bulunur.

3. Küpkök sonucu dört basamaklı olduğunda 1.işlemin sonucundan 3bc2 çıkarılıp, kalan kısmın bir önceki basamağı 3b2c + 3ac2 işleminin sonucunun birler basamağına eşitlenip, a bulunur.Küpkökün sol baştan ilk basamağını bulmayı zaten biliyoruz.

Örnek 1:

= ?

14 348 907 ( 3 basamaklı )

i=2 s =3 ( Son rakamı 7 olan sayının küpkökünün son rakamı 3’tür.)

(23=8)

= 2 . 3 = abc a =2, c = 3

Şimdi eksik basamağı bulalım.

14348907’den, c3’ü (33 = 27) çıkaralım.

14348907

- 27

14348880

Sonucun onlar basamağındaki rakamı, 3bc2’ye eşitleyip, b’yi bulalım.

3bc2 = 8 ( Burada dikkat etmemiz gereken, 3bc2 işleminin sonucunun birler basamağını 8 yapan en küçük b sayısını bulmaktır. )

3b x 32 = 8

27 x b = 8 ( 7 ile 4’ü çarptığımızda birler basamağı 8 olan sayıyı elde ederiz.)

Dolayısıyla b = 4’tür.

Küpkök abc’ye eşitti.

a = 2, b = 4, c = 3

olduğuna göre ;

= 243 olur.

Örnek 2:

= ?

74 618 461 ( 3 basamaklı )

i=4 s =1 ( Son rakamı 1 olan sayının küpkökünün son rakamı 1’dir.)

(43=64)

= 4 . 1 = abc a =4, c = 1

Şimdi eksik basamağı bulalım.

74618461’den, c3’ü (13 = 1) çıkaralım.

74618461

- 1

74618460

Sonucun onlar basamağındaki rakamı, 3bc2’ye eşitleyip, b’yi bulalım.

3bc2 = 6 ( Burada dikkat etmemiz gereken, 3bc2 işleminin sonucunun birler basamağını 8 yapan en küçük b sayısını bulmaktır. )

3b x 12 = 6

3 x b = 6 ( 3 ile 2’yi çarptığımızda birler basamağı 6 olan sayıyı elde ederiz.)

Dolayısıyla b = 2’dir.

Küpkök abc’ye eşitti.

a = 4, b = 2, c = 1

olduğuna göre ;

= 421 olur.

Örnek 3:

= ?

163 667 323 ( 3 basamaklı )

i =5 s =7 ( Son rakamı 3 olan sayının küpkökünün son rakamı 7’dir.)

(53=125)

= 5 . 7 = abc a =5, c = 7

Şimdi eksik basamağı bulalım.

163667323’ten, c3’ü (73 = 343) çıkaralım.

163667323

- 343

163666980

3bc2 = 8

3b x 72 = 8

147 x b = 8 ( 7 ile çarpıldığında birler basamağı 8 olan sayı, b, 4’tür. )

Dolayısıyla b = 4’dir.

Karekök abc’ye eşitti.

a = 5, b = 4, c = 7

olduğuna göre ;

= 547 olur.

Örnek 4:

= ?

549 353 259 ( 3 basamaklı )

i =8 s =9 ( Son rakamı 9 olan sayının küpkökünün son rakamı 9’dur.)

(83=512)

= 8 . 9 = abc a =8, c = 9

549353259’dan, c3’ü (93 = 729) çıkaralım.

549353259

- 729

549352530

3bc2 = 3

3b x 92 = 3

243 x b = 3 ( 243 ile çarpıldığında birler basamağı 3 olan sayı, b, 1’dir. )

Dolayısıyla b = 1’dir.

Küpkök abc’ye eşitti.

a = 8, b = 1, c = 9

olduğuna göre ;

= 819’dur.

Örnek 5:

= ?

80 341 955 875 ( 3 basamaklı )

i =4 s =5 ( Son rakamı 5 olan sayının küpkökünün son rakamı 5’tir.)

(43=64)

= 4 . . 5 = 4abc c = 5

80341955875’ten, c3’ü (53 = 125) çıkaralım.

80341955875

- 125

80341955750

3bc2 = 5

3b x 52 = 5

75 x b = 5 ( 75 ile çarpıldığında birler basamağı 3 olan sayı, 1, 3, 5, 7, 9 olabilir. )

Bu durumda kök içindeki sayıyı üç kere 5’e bölüp küpkökünü bulduktan sonra 5 ile çarpmak bu sorunun giderilmesini sağlayacaktır. ( 5 seçmemizin nedeni kök içerisindeki sayının birler basamağının 5 olmasıdır. Küpün birler basmağındaki rakam 5 iken, küpkökün birler basamağındaki rakam yine 5’ti. )

80341955875 / 5 = 16068391175

16068391175 / 5 = 3213678235

3213678235 / 5 = 642735647

642 735 647

i=8 s = 3

(83=512)

8 . 3 = abc, a = 8, c = 3

c3 = 33 = 27

642735647

- 27

 

642735620

3bc2 = 2

3b x 32

27 x b = 2

b = 6 olur.

Bu durumda ikinci küpkökün sonucu 863 olur.

Bizim cevabımız bulduğumuz bu sayının 5 katıydı. (üç kere 5’e böldüğümüz için )

863 x 5 = 4315

O halde = 4315’tir.

Örnek 6:

= ?

18 046 578 367 ( 4 basamaklı )

i = 2 s = 3

(23 =8)

2 . . 3 = 2abc à c = 3

c3 = 33 = 27

18046578367

- 27

 

18046578340

3b x 32 = 4

27b = 4 à b = 2

Onlar basamağından itibaren sayıyı 3bc2 den çıkarıp, yüzler basamağındaki sayı 3b2c + 3ac2 nin birler basamağına eşitlenip, a bulunur.

3bc2 = 3 x 2 x 32

= 54

18046578340

- 54

18046577800

3b2c + 3ac2 = 3 x 22 x 3 + 3 x a x 32

36 + 27a = 8 ( a yerine 6 yazılırsa işlemin sonucunun birler basamağı 8 olur. )

Küpkök 2abc ye eşitti.

a= 6, b= 2, c = 3

O halde = 2623 olur.

Örnek 7:

= ?

67 468 849 911 ( 4 basamaklı )

i = 4 s = 1

(43 =64)

4 . . 1 = 4abc à c = 1

c3 = 13 = 1

67468849911

- 1

67468849910

3b x 12 = 1

3b = 1 à b = 7

Onlar basamağından itibaren sayıyı 3bc2 den çıkarıp, yüzler basamağındaki sayı 3b2c + 3ac2 nin birler basamağına eşitlenip, a bulunur.

3bc2 = 3 x 7 x 12

= 21

67468849910

- 21

67468849700

3b2c + 3ac2 = 3 x 72 x 1 + 3 x a x 12

147 + 3a = 7 ( a yerine 0 yazılırsa işlemin sonucunun birler basamağı 7 olur. )

Küpkök 4abc ye eşitti.

a= 0, b= 7, c = 1

O halde = 4071 olur.

Buraya kadarki örneklere dikkat ederseniz, hepsinin birler basamağındaki sayılar tek sayıdır. Çift sayı olursa ne yapacağız ? Bu seferde sayıyı bölümün birler basamağındaki rakam tek sayı çıkıncaya kadar 8’e böleceğiz ve küpkökünü bulup, kaç kere 8’e bölmüşsek, o kadar 2 ile çarpacağız.

Örnek 8:

= ?

( Karekök içindeki sayıyı 8’e bir kez böldüğümüzde elde ettiğimiz bölümün birler basamağındaki rakam tek olduğu için, sonuçta bulduğumuz bölümün küpkökünü 2 ile çarpacacağız.

9800344 ¸ 8 = 1225043

1 225 043

i = 1 s = 7

(13 = 1)

1 . 7 = abc à a = 1, c = 7

c3 = 73 = 343

1225043

- 343

1224700

3 x b x 72 = 0

147b = 0

b = 0

Küpkök abc ye eşitti.

a = 1, b = 0, c = 7

1225043 = 107

Sonucu 2 ile çarparsak 107 x 2 = 214

O halde = 214 olur.

Yaklaşım 2 :

Bu yaklaşımda küpkökü alınacak sayının tam küp olup olmadığı hakkında bir fikrimizin olmasına gerek yoktur. O yüzden genel bir yaklaşım olarak alabiliriz. Örneklerle konuyu anlatmaya çalışacağım. Başlangıç olarak küpkökün tam kısmının üç basamaklı olduğu sayıları inceleyelim.

Örnek 1:

= ?

Verilen sayı sağ baştan başlanılarak üçerli gruplara ayrılır ve kübü sol baştaki gruba eşit yada en yakın küçük sayı çizginin üstüne yazılır. Bu sayının kübü ilk gruptan çıkarılarak bir sonraki grubun önüne yazılır. Bölenimiz ise çizginin üstündeki sayının karesinin üç katına eşittir. ( Bölen karekök bulma konusunda anlattığımız gibi sol tarafa yazılır. )

a

6

3 x 62 239 483 061 (63 = 216 )

239 – 216 = 23

a

6

108 239 23483 061

Elde ettiğimiz sayıyı bölene bölünüp, bölüm çizginin yukarasına, kalan, bir sonraki sayının önüne yazılır.

234 108

216 2

-

18

a b

6 2

108 239 41883 061

Bir sonraki sayıdan 3ab2 çıkarılarak, bölene bölünüp, bölüm çizginin üstüne, kalan, bir sonraki sayının önüne yazılır.

3 x a x b2 = 3 x 6 x 22 = 72

188 – 72 = 116

116 108

108 1

-

08

a b c

6 2 1

108 239 4883 061

Bir sonraki sayıdan, b3 + 6abc çıkarılıp işleme yukarıdaki gibi devam edilir.

b3 + 6abc = 23 + 6 x 6 x 2 x 1= 80

83 – 80 = 3

3 108

0 0

3

a b c

6 2 1 0

108 239 483 3061

Bir sonraki sayıdan 3ac2 + 3b2c çıkarılarak işleme devam edilir.

3ac2 + 3b2c = 3 x 6 x 12 + 3 x 22 x 1 = 30

30 – 30 = 0

0 108

0 0

0

a b c

6 2 1 0 0

108 239 483 0061

Bir sonraki sayıdan 3bc2 çıkarılarak işleme devam edilir.

3bc2 = 3 x 2 x 12 = 6

06 – 6 = 0

0 108

0 0

0

a b c

6 2 1 0 0 0

108 239 483 0601

Bir sonraki sayıdan c3 çıkarılarak işleme devam edilir.

c3 = 13 = 1

01 – 1 = 0

0 108

0 0

0

Kalan 0 olduğu için küpkök içindeki sayı, tam küptür. Küpkök içindeki sayı üç gruptan oluştuğu için, çizginin üstindeki sayılardan ilk üçü, istenilen sonuçtur.

Dolayısıyla = 621’dir.

İşlem sıralamasına dikkat edersek , başlangıçta sol baştaki gruba eşit yada en yakın olan küçük sayının kübünü çıkarıp, bölene bölüyoruz. Daha sonra sırasıyla,

3ab2

b3 + 6abc

3ac2 + 3b2c

3bc2

c3

çıkarmalarını yapıyoruz.

Örnek 2:

= ? ( virgülden sonra üç basamağa kadar )

312,0000….. ( virgülden sonra istediğimiz kadar 0 yazabiliriz. )

a

6

3 x 62 312, 00000 (63 = 216 )

312 – 216 = 96 ( bir sonraki grubun önüne yazılacak. )

a

6

3 x 62 312, 9600000

Elde ettiğimiz sayı bölene bölünüp, bölüm çizginin yukarasına, kalan, bir sonraki sayının önüne yazılır.

960 108

864 8

-

96

a b

6, 8

108 312, 0960000

960 – 3ab2 = 960 – 3 x 6 x 82

= 960 – 1152

= -192

Sonuç negatif çıktığı için bir önceki bölümün değerini bir azaltırız. ( 8 iken 7 olacak. )

960 108

756 7

-

204

a b

6, 7

108 312, 02040000

2040 – 3ab2 = 2040 – 3 x 6 x 72

= 2040 – 882

= 1158

Bir sonraki işlemde sonucun tekrar negatif çıkmasını engellemek için 8 yazıyoruz.

1158 108

864 8

-

294

a b c

6, 7 8

108 312, 00294 000

2940 – (b3 + 6abc) = 2940 – (73 + 6 x 6 x 7 x 8)

= 2940 – 2359

= 581

581 108

216 2

-

365

a b c

6, 7 8 2

108 312, 00036500

Küpkökün sonucunu virgülden sonra üç basamağa kadar bulduk.

O halde = 6,782’dir.

Örnek 3:

= ?

1 354, 067 ( Bu durumda sol baştaki iki grubu birleştirebiliriz. Size tavsiyem 20’ye kadar sayıların karesini ve küpünü ezberleyin. Bu bize karekök ve köpkök bulmada çok yardımcı olur. )

a

11,

3x112 1354, 067 (113 = 1331 )

1354 – 1331 = 23

a

11,

363 1354, 23067

230, 363’e bölünmediği için, çizginin yukarısındaki sayının yanına bir 0 yazıp, gruptaki diğer sayıyı 230’dan sonraki sayıyıda yazıp bölme işlemini tekrar yapıyoruz.

230 363

0

-

230

a

11, 0

363 1354, 23067

2306 363

2178 6

-

128

a b c

11, 0 6

363 1354, 061287

O halde = 11, 06’dır.

Örnek 4:

= ?

6 225 535 (Sol baştaki iki grubu birleştirelim)

a

18

3x182 6225 535 (183 = 5832 )

6225 – 5832 = 393

a

18

972 6225 393535

3935 972

3

-

1019

a b

18 3,

972 6225 5101935

10193 – 3ab2 = 10193 – 3 x 18 x 32

= 10193 – 486

= 9707

9707 972

8748 9

-

959

a b c

18 3, 9

972 6225 539595

9595 – (b3 + 6abc) = 9595 – (33 + 6 x 18 x 3 x 9)

= 9595 – 2943

= 6652

6652 972

5832 6

-

820

a b c

( İşlemler sonunda küpkök içindeki sayılar biterse sonuna istediğimiz kadar 0 yazabiliriz )

18 3, 9 6

972 6225 5358200

O halde = 183, 96’dır.

Sol baştaki grup küçük olduğunda işlemi yapmak zorlaşır. O yüzden sol baştaki grubu 23, 33, 43, 53 vb sayılarla çarpıp en sonda hangi sayıyıla çarptıysak o sayının tabanındaki sayıya ( 2, 3, 4, 5 ….) böleriz.

Örnek 5:

= ?

3, küçük olduğu için 53 ile çarpalım. ( Burada 53 keyfi kullanılmıştır, isterseniz başka bir sayı kullanabilirsiniz. )

3 x 53 = 3 x 125 = 375

Soru bu durumda 375 = ? şekline geldi.’i bulup, sonucu 5’e böleceğiz.

a

7

3x72 375, 0000 (73 = 343 )

375 – 343 = 32

a

7

147 375, 320000

320 147

294 2

-

26

a b

7, 2

147 375, 026000

260 – 3ab2 = 260 – 3 x 7 x 22

= 260 – 84

= 176

176 147

147 1

-

29

a b c

7, 2 1

147 375, 002900

290 – (b3 + 6abc) = 290 – (23 + 6 x 7 x 2 x 1)

= 290 – 92

= 198

198 147

147 1

-

51

a b c

7, 2 1 1

147 375, 000510

510 – (3ac2 + 3b2c ) = 510 – (3 x 7 x 12 + 3 x 22 x 1 )

= 510 – 33

= 473

473 147

294 2

-

179

a b c

7, 2 1 1 2

147 375, 00001790

= 7,2112’dir.

’ü bulmak için elde ettiğimiz sayıyı 5’e bölelim.

7,2112 ¸ 5 = 1,44224

O halde = 1,44224’tür.

Örnek 6:

= ?

Kök içindeki sayıyı 53 ile çarpalım.

10 x 53 = 1250

’i bulup, sonucu 5’e böleceğiz.

a

10

3x102 1250, 0000 (103 = 1000 )

1250 – 1000 = 250

a

10

300 1250, 2500000

2500 300

2100 7

-

400

a b

10, 7

300 1250, 04000000

4000 – 3ab2 = 4000 – 3 x 10 x 72

= 4000 – 1470

= 2530

2530 300

2100 7

-

430

a b c

10, 7 7

300 1250, 00430000

4300 – (b3 + 6abc) = 4300 – (73 + 6 x 10 x 7 x 7)

= 4300 - 3283

= 1017

1017 300

600 2

-

417

a b c

10, 7 7 2

300 1250, 00041700

4170 – (3ac2 + 3b2c ) = 4170 – (3 x 10 x 72 + 3 x 72 x 7 )

= 4170 - 2499

= 1671

1671 300

300 1

-

1371

a b c

10, 7 7 2 1

300 1250, 000013710

= 10,7721’dir.

’u bulmak ,için 5’e bölelim.

10,7721¸ 5 = 2,15442

O halde = 2,15442’dir.

Örnek 7:

= ?

2 744 ( iki basamaklı )

a

1

3 x12 2 744 (13 = 1 )

2 – 1 = 1

a

1

3 2 1744

17 3

12 4

-

5

a b

1 4

3 2 7544

54 – 3ab2 = 54 – 3 x 1 x 42

= 54 – 48

= 6

6 3

0

-

6

a b c

1 4, 0

3 2 7464

64– (b3 + 6abc) = 64 – (43 + 6 x 1 x 4 x 0)

= 64 – 64

= 0

O halde = 14’tür.

Örnek 8:

= ?

17 576 ( iki basamaklı )

a

2

3 x22 17 576 (23 = 8 )

17 – 8 = 9

a

2

12 17 9576

95 12

72 6

-

23

a b

2 6

12 17 52376

237 – 3ab2 = 237 – 3 x 2 x 62

= 237 – 216

= 21

21 12

0

-

21

a b c

2 6 0

12 17 57216

216– (b3 + 6abc) = 216 – (63 + 6 x 2 x 6 x 0)

= 216 – 216

= 0

O halde = 26’dır.

Örnek 9:

= ?

34 012 224 ( üç basamaklı )

a

3

3 x32 34 012 224 (33 = 27 )

34 – 27 = 7

a

3

27 34 7012 224

70 27

54 2

-

16

a b

3 2

27 34 01612 224

161 – 3ab2 = 161 – 3 x 3 x 22

= 161 – 36

= 125

125 27

108 4

-

17

a b c

3 2 4,

27 34 01172 224

172– (b3 + 6abc) = 172 – (23 + 6 x 3 x 2 x 4)

= 172 – 1525

= 20

20 27

0

-

20

a b c

3 2 4, 0

27 34 012202 24

202 – (3ac2 + 3b2c ) = 202 – (3 x 3 x 42 + 3 x 22 x 4 )

= 202 - 192

= 10

10 27

0

-

10

a b c

3 2 4, 0 0

27 34 012 21024

102 - 3bc2 = 102 – 3 x 2 x 42

= 102 – 96

= 6

6 27

0

-

6

a b c

3 2 4, 0 0 0

27 34 012 2264

64 – c3 = 64 - 43

= 64 – 64

= 0

0 27

0

-

0

a b c

3 2 4, 0 0 0 0

27 34 012 2264

O halde = 324’tür.

Örnek 10:

= ?

102 ( bir basamaklı )

a

4

3 x42 102, 0000 (43 = 64 )

102 – 64 = 38

a

4,

48 102, 380000

380 48

288 6

-

92

a b

4, 6

48 102, 092000

920 – 3ab2 = 920 – 3 x 4 x 62

= 920 – 432

= 488

488 48

336 7

-

152

a b c

4, 6 7

48 102, 0015200

1520– (b3 + 6abc) = 1520 – (63 + 6 x 4 x 6 x 7)

= 1520 – 1224

= 296

296 48

2

-

200

a b c

4, 6 7 2

48 102, 0002000

2000 – (3ac2 + 3b2c ) = 2000 – (3 x 4 x 72 + 3 x 62 x 7 )

= 2000 – 1344

= 656

656 48

144 3

-

512

Buradaki işlemlerde, bölümün küçük alınmasının nedeni bir sonraki işlemlerin sonucunun pozitif çıkmasıdır.

a b c

4, 6 7 2 3

48 102, 0002000

O halde = 4,6723’tür.

Örnek 11:

= ?

39 304 ( iki basamaklı )

a

3

3 x32 39 304 (33 = 27 )

39 – 27 = 12

a

3

27 39 12304

123 27

108 4

-

15

a b

3 4

27 39 31504

150 – 3ab2 = 150 – 3 x 3 x 42

= 150 – 144

= 6

6 27

0

-

6

a b c

3 4 0

27 39 3064

64– (b3 + 6abc) = 64 – (43 + 6 x 3 x 4 x 0)

= 64 – 64

= 0

0 48

0

-

0

a b c

3 4 0 0

27 39 304

O halde = 34’tür.

Örnek 12:

= ?

84 027 672 ( üç basamaklı )

a

4

3 x42 84 027 672 (43 = 64 )

84 – 64 = 20

a

4

48 84 20027 672

200 48

144 3

-

56

a b

4 3

48 84 05627 672

562 – 3ab2 = 562 – 3 x 4 x 32

= 562 – 108

= 454

454 48

384 8

-

70

a b c

4 3 8,

48 84 02707 672

707– (b3 + 6abc) = 707 – (33 + 6 x 4 x 3 x 8)

= 707 – 603

= 104

104 48

0

-

104

a b c

4 3 8, 0

48 84 027 104672

1046 – (3ac2 + 3b2c ) = 1046 – (3 x 4 x 82 + 3 x 32 x 8 )

= 1046 – 984

= 62

62 48

0

-

62

a b c

4 3 8, 0 0

48 84 027 66272

627 - 3bc2 = 627 – 3 x 3 x 82

= 627 – 576

= 51

51 48

0

-

51

a b c

4 3 8, 0 0 0

48 84 027 67512

512 – c3 = 512 - 83

= 512 – 512

= 0

0 48

0

-

0

a b c

4 3 8, 0 0 0 0

48 84 027 672

O halde = 438’dir.

Örnek 13:

= ?

86 350 888 ( üç basamaklı )

a

4

3 x42 86 350 888 (43 = 64 )

86 – 64 = 22

a

4

48 86 22350 888

223 48

192 4

-

31

a b

4 4

48 86 33150 888

315 – 3ab2 = 315 – 3 x 4 x 42

= 315 – 192

= 123

123 48

96 2

-

27

a b c

4 4 2,

48 86 35270 888

270– (b3 + 6abc) = 270 – (43 + 6 x 4 x 4 x 2)

= 270 – 256

= 14

14 48

0

-

14

a b c

4 4 2, 0

48 86 350 14888

148 – (3ac2 + 3b2c ) = 148 – (3 x 4 x 22 + 3 x 42 x 2 )

= 148 – 144

= 4

4 48

0

-

4

a b c

4 4 2, 0 0

48 86 350 8488

48 - 3bc2 = 48 – 3 x 4 x 22

= 48 – 48

= 0

0 48

0

-

0

a b c

4 4 2, 0 0 0

48 86 350 8808

08– c3 = 08 - 23

= 08 – 8

= 0

0 48

0

-

0

a b c

4 4 2, 0 0 0 0

48 86 350 888

O halde = 442’dir.

Küpkökün tam kısmının dört basamaklı olduğu durumudaki bağıntımızı sistematikleştirelim.

(a+b+c+d)3 =a3 + 3a2b + 3ab2 + 3ac2 + 6abc + b3 + 3a2d + 6abd + 3ac2 + 3b2c + 6acd + 3bc2 + 3b2d + 6bcd + 3ad2 + c3 + 3bd2 + 3c2d + 3cd2 +d3

Burada basamaklar soldan sağa doğru;

1. rakam à a3

2. rakam à 3a2b

3.rakam à 3ab2 + 3ac2

4. rakam à 6abc + b3 + 3a2d

5. rakam à 6abd + 3ac2 + 3b2c

6.rakam à 6acd + 3bc2 + 3b2d

7. rakam à 6bcd + 3ad2 + c3

8. rakam à 3bd2 + 3c2d

9. rakam à 3cd2

10. rakam à d3

işlemleriyle ifade edilir.

Başlangıç için daha önceden kullandığımız mantığı kullanacağız. Çıkarma sıralaması ise ;

3ab2

6abc + b3

6abd + 3ac2 + 3b2c

6acd + 3bc2 + 3b2d

6bcd + 3ad2 + c3

3bd2 + 3c2d

3cd2

d3

şeklindedir.

Üç basamaklı küpkök için d= 0 alınırsa bir önceki işlemlerde elde edilen çıkarmalar bulunur.

Örnek 1:

= ?

11 360 276 992 ( dört basamaklı )

a

2

3 x22 11 360 276 992 (23 = 8 )

11 – 8 = 3

a

2

12 11 3360 276 992

33 12

24 2

-

9

a b

2 2

12 11 3960 276 992

96 – 3ab2 = 96 – 3 x 2 x 22

= 96 – 24

= 72

72 12

48 4

-

24

a b c

2 2 4

12 11 36240 276 992

240 – (6abc + b3 ) = 240 – (6 x 2 x 2 x 4 + 23 )

= 240 – 104

= 136

136 12

96 8

-

40

a b c d

2 2 4 8

12 11 360 40276 992

402 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 402 – ( 6 x 2 x 2 x 8 + 3 x 2 x 42 + 3 x 22 x 4)

= 66

66 12

0

-

66

a b c d

2 2 4 8 0

12 11 360 26676 992

407 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 407 – (6 x 2 x 4 x 8 + 3 x 2 x 42 + 3 x 22 x 8)

= 91

91 12

0

-

91

a b c d

2 2 4 8 0 0

12 11 360 27916 992

916 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 916 – ( 6 x 2 x 4 x 8 + 3 x 2 x 82 + 43 )

= 84

84 12

0

-

84

a b c d

2 2 4 8 0 0 0

12 11 360 276 84992

849 – (3bd2 + 3c2d ) = 849 – (3 x 2 x 82 + 3 x 42 x 8 )

= 81

81 12

0

-

81

a b c d

2 2 4 8 0 0 0 0

12 11 360 276 98192

819 – 3cd2 = 819 – 3 x 4 x 82

= 51

51 12

0

-

51

a b c d

2 2 4 8 0 0 0 0 0

12 11 360 276 99512

512 – d3 = 512 – 83

= 0

O halde = 2248’dir.

Örnek 2:

= ?

11 329 982 936 ( dört basamaklı )

Sol baştaki iki grubu birleştirelim.

11329 982 936

a

22

3 x222 11329 982 936 (223 = 10648 )

11329 – 10648 = 681

a

22

1452 11329 681982 936

6819 1452

5808 4

-

1011

a b

22 4

1452 11329 9101182 936

10118 - 3ab2 = 10118 – 3 x 22 x 42

= 10118 - 1056

= 9062

9062 1452

8712 6

-

350

a b c

22 4 6

1452 11329 983502 936

3502 – (6abc + b3 ) = 3502 – (6 x 22 x 4 x 6 + 43 )

= 3502 – 3232

= 270

270 1452

0

-

270

a b c d

22 4 6 0

1452 11329 982 270936

2709 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 2709 – ( 6 x 22 x 4 x 0 + 3 x 22 x 62 + 3 x 42 x 6)

= 45

45 1452

0

-

45

a b c d

22 4 6 0 0

1452 11329 982 94536

453 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 453 – (6 x 22 x 6 x 0 + 3 x 4 x 62 + 3 x 42 x 0)

= 21

21 1452

0

-

21

a b c d

22 4 6 0 0

1452 11329 982 93216

216 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 216 – ( 6 x 4 x 6 x 0 + 3 x 22 x 02 + 63 )

= 0

0 12

0

-

0

O halde = 2246’dir.

Örnek 3:

= ?

12 390 535 144 ( dört basamaklı )

a

2

3 x22 12 390 535 144 (23 = 8 )

12 – 8 = 4

a

2

12 12 4390 535 144

43 12

36 3

-

7

a b

2 3

12 12 3790 535 144

79 – 3ab2 = 96 – 3 x 2 x 32

= 25

25 12

12 1

-

13

a b c

2 3 1

12 12 39130 535 144

130 – (6abc + b3 ) = 130 – (6 x 2 x 3 x 1 + 33 )

= 67

67 12

48 4

-

19

a b c d

2 3 1 4

12 12 390 19535 144

195 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 195 – ( 6 x 2 x 3 x 4 + 3 x 2 x 12 + 3 x 32 x 1)

= 18

18 12

0

-

18

a b c d

2 3 1 4 0

12 12 390 51835 144

183 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 183 – (6 x 2 x 1 x 4 + 3 x 3 x 12 + 3 x 32 x 4)

= 18

18 12

0

-

18

a b c d

2 3 1 4 0 0

12 12 390 53185 144

185 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 185 – ( 6 x 2 x 3 x 4 + 3 x 2 x 42 + 13 )

= 16

16 12

0

-

16

a b c d

2 3 1 4 0 0

12 12 390 535 16144

161 – (3bd2 + 3c2d ) = 161 – (3 x 3 x 42 + 3 x 12 x 4 )

= 5

5 12

0

-

5

a b c d

2 3 1 4 0 0 0

12 12 390 535 1544

54 – 3cd2 = 54 – 3 x 1 x 42

= 6

6 12

0

-

6

a b c d

2 3 1 4 0 0 0 0

12 12 390 535 1464

64 – d3 = 64 – 43

= 0

O halde = 2314’dir.

Sol baştaki iki grubu bir grup gibi düşünerek işlemi tekrar yapalım.

12390 535 144

a

23

3 x232 12390 535 144 (233 = 12167 )

12390 – 12167 = 223

a

23

1587 12390 223535 144

2235 1587

1587 1

-

648

a b

23 1

1587 12390 564835 144

6483 - 3ab2 = 6483 – 3 x 23 x 12

= 6414

6414 1587

6348 4

-

66

a b c

23 1 4

1587 12390 53665 144

665 – (6abc + b3 ) = 665 – (6 x 23 x 1 x 4 + 13 )

= 112

112 1587

0

-

112

a b c d

23 1 4 0

1587 12390 535 112144

1121 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 1121 – ( 6 x 23 x 1 x 0 + 3 x 23 x 42 + 3 x 12 x 4)

= 5

5 1587

0

-

5

a b c d

23 1 4 0 0

1587 12390 535 1544

54 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 54 – (6 x 23 x 4 x 0 + 3 x 1 x 42 + 3 x 12 x 0)

= 6

6 1587

0

-

6

a b c d

23 1 4 0 0 0

1587 12390 535 1464

64 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 64 – ( 6 x 1 x 4 x 0 + 3 x 23 x 02 + 43 )

= 0

0 12

0

-

0

O halde = 2314’tür.

Örnek 4:

= ?

76 874 051 008 ( dört basamaklı )

a

4

3 x42 76 874 051 008 (43 = 64 )

76 – 64 = 12

a

4

48 76 12874 051 008

128 48

96 2

-

32

a b

4 2

48 76 83274 051 008

327 – 3ab2 = 327 – 3 x 4 x 22

= 279

279 48

240 5

-

39

a b c

4 2 5

48 76 87394 051 008

394 – (6abc + b3 ) = 394 – (6 x 4 x 2 x 5 + 23 )

= 146

146 48

96 2

-

50

a b c d

4 2 5 2

48 76 874 50051 008

500 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 500 – ( 6 x 4 x 2 x 2 + 3 x 4 x 52 + 3 x 22 x 5)

= 44

44 48

0

-

44

a b c d

4 2 5 2 0

48 76 874 04451 008

445 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 445 – (6 x 4 x 5 x 2 + 3 x 2 x 52 + 3 x 22 x 2)

= 31

31 48

0

-

31

a b c d

4 2 5 2 0 0

48 76 874 05311 008

311 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 311 – ( 6 x 2 x 5 x 2 + 3 x 4 x 22 + 53 )

= 18

18 48

0

-

18

a b c d

4 2 5 2 0 0 0

48 76 874 051 18008

180 – (3bd2 + 3c2d ) = 180 – (3 x 2 x 22 + 3 x 52 x 2 )

= 6

6 48

0

-

6

a b c d

4 2 5 2 0 0 0 0

48 76 874 051 0608

60 – 3cd2 = 60 – 3 x 5 x 22

= 0

0 12

0

-

0

a b c d

4 2 5 2 0 0 0 0 0

48 76 874 051 0008

08 – d3 = 08 – 23

= 0

O halde = 4252’dir.

Sol baştaki iki grubu bir grup gibi düşünerek işlemi tekrar yapalım.

76874 051 008

a

42

3 x422 76874 051 008 (423 = 74088 )

76874 – 74088 = 2786

a

42

5292 76874 2786051 008

27860 5292

26460 5

-

1400

a b

42 5

5292 76874 0140051 008

14005 - 3ab2 = 14005 – 3 x 42 x 52

= 10855

10855 5292

10584 2

-

271

a b c

42 5 2

5292 76874 052711 008

2711 – (6abc + b3 ) = 2711 – (6 x 42 x 1 x 4 + 13 )

= 66

66 5292

0

-

66

a b c d

42 5 2 0

5292 76874 05166008

660 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 660 – ( 6 x 42 x 5 x 0 + 3 x 42 x 22 + 3 x 52 x 2)

= 6

6 5292

0

-

6

a b c d

42 5 2 0 0

5292 76874 051 0608

60 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 60 – (6 x 42 x 2 x 0 + 3 x 5 x 22 + 3 x 52 x 0)

= 0

0 5292

0

-

0

a b c d

42 5 2 0 0 0

5292 76874 051 0008

08 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 08 – ( 6 x 5 x 2 x 0 + 3 x 42 x 02 + 23 )

= 0

0 5292

0

-

0

O halde = 4252’dir.

AddThis Social Bookmark Button
 
Kirli zihinler kuantumla nasıl temizleniyor?

Son birkaç yılda kişisel gelişim konusuyla ilgilenenlerin sayısında gözle görülür bir artış yaşanırken, bu alanda en büyük ilgiyi kuantum üzerine yapılan çalışmalar çekiyor. Artık hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir şey var o da kendi düşüncelerimizin ve seçimlerimizin hayatımızın gidişatını önemli ölçüde etkilediği... Yani ’ne düşünürsek oyuz’. Kuantum fiziği de bu tezi sağlam temellere oturtuyor. İzmir ve İstanbul’da kurduğu Kuantum Eğitim Danışmanlık Merkezi’nde profesyonel kuantum koçluğu yapan ve bu işin eğitimini veren, ’Kuantum Sıçraması’, ’Kuantum Koçluk Programı’ ve ’Kuantum Diyarında Kelebekleri Özgürleştirmek’ adlı kitapların yazarı Nilda Ferhan Efeçınar, hayatını değiştiren kuantumu şimdi geniş kitlelere yaymaya çalışıyor. Ancak bu yayılma sandığımızdan daha hızlı bir şekilde gerçekleşiyor o kadar ki Efeçınar’a göre çoklu evrenlerin varlığı kanıtlanırsa kuantum fiziği demode bile kalabilir. Efeçınar, takvim yaprakları 2011’leri gösterdiğindeyse insanlığın bir bilinç sıçraması yaşayacağını söylüyor.

Kuantum fiziğini, klasik fizikten ayıran farklar nelerdir?
Klasik fizik, madde ve enerjiyi ayrı tutardı. 1930’larda kuantum araştırmaları Max Planck’ın ışığı incelenmesiyle başladı. Planck; ’foton kütlesiz bir enerjidir ve her kütlesiz enerji kütleli enerjinin formunu değiştirir’ dedi ki bu çok önemlidir. Yani düşüncelerimiz kütlesiz bir foton ve enerjidir. Bu enerji, kütleli olan kendi bedenlerimiz de dahil olmak üzere yaşantımızı değiştirebilecek güce sahip. Kuantum, ’madde diye bir şey yoktur, madde denilen her şey yoğunlaşmış enerjidir’ diyor. Klasik fizik ise insan zihninin evrenin şekillenmesinde hiçbir şekilde etkisinin olmadığını söylüyor. Buna göre evren bir saat gibi işler, belli bir mekaniği vardır, insanoğlu bu evrene gelir, yaşar ve gider. Kuantum fiziği ise bu evrenin şekillenmesinde ve yaşamın yönlenmesinde kuantum enerjinin çok büyük bir etkisi olduğunu söyler. En yoğun enerji de düşünce olarak adlandırdığımız insan zihnidir. Buna göre insanlar birçok seçenek arasından birini seçebiliyorlar ve onları yaşayabiliyorlar.

Kuantuma olan ilgi son yıllarda neden bu kadar arttı?
Çünkü bugüne kadar daha kaderci bir zihniyet söz konusuydu. Düşünün, bir anda birileri ’Siz kendi hayatınızı kendiniz biçimlendiriyorsunuz’ demeye başladı. Uzun süre bir çatışma oldu, bunun altında yatan sebeplerden biri de din ve bilimin kavgası. Bugüne kadar gelişen materyalist sistemin tamamen karşıtı olan bir düşünce sistemi olduğundan ortaya çıkmasının geciktiğini düşünüyorum.

Bilim çok çabuk ilerliyor, kuantum fiziğinin bir adım sonrasından bahsetmek mümkün mü?
Doğru, geçen yıl CERN’de yapılan deneyde bilim adamları ’Higgs bozonu’ parçacığını yani Tanrı zerreciğini arıyorlardı. Kuantum felsefesinin bir adım sonrası çoklu evrenler... Eğer Higgs parçacıklarının var olduğu kanıtlanırsa o zaman çoklu evrenlerden söz edebileceğiz. Kuantum fiziği der ki; ’bir sürü olasılık vardır, sen bunlardan birini seçer ve yaşarsın’. Yeni kuantum fiziği ise; ’hem su, hem kola hem de kahve içmek istiyorsan evrenlerden birinde su, birinde kahve, diğerinde de kola içersin’ diyor. Akıl karıştırıcı bir durum, paralel evrendeki kendimizden nasıl haberdar olacağız, belki de karadeliklerden bir geçiş olacak... Şu an bildiklerimizle bunlardan haberdar olunamıyor.

BİR ADIM SONRASI PARALEL EVRENLER
2012 yılında kıyamet kopacağına inananlar var. Kuantum düşünce sisteminde bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Kıyametten bahsediyorlar ama bu bildiğimiz anlamda değil. ’Kıyam etmek’ ayağa kalkmak, uyanmak, uyanış anlamına geliyor. Zaten bu süreç başladı. Evrende sadece biz yokuz, uzaylılar gibi farklı varlıklar da söz konusu ve belki de bu dönemde onlarla bağlantıya geçilecek. Beklenen ’kıyamet’ bu dünyanın yok olması değil, zihnin farklı bir algılayış modeline geçmesi şeklinde olacak. Maya takvimi 2011 yılında bitiyor. İşte tam o yıllarda büyük bir bilinç sıçraması olacak. Buna bir nevi ’aydınlanma çağı’ da diyebiliriz.

Peki, bu bilinç sıçramasını yapamayanları neler bekliyor?
Ruhsal olarak sıkıntı çekeceklerini düşünüyorum. Çünkü onlar, korku ve endişe alanına inecek. Güven ve sevgi enerjisini yaşayan kişilerse, geçişi çok rahatlıkla yapabilecek. Zihnimizin daha yüksek potansiyelini kullanacağımız, aydınlık bir dönem başlayacak. Aslında böyle bir geçişin olacağı dönemi yaşayacağımız için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum.

KRİSTAL ÇOCUKLAR BİZİ GEÇİŞE HAZIRLIYOR
Bir de kristal çocuklardan bahsediliyor, bu çocukların 2012 ile bağlantısı nedir?
Kristal çocuklar, Indigo çocuklardan sonra gelen kuşak. Genetik ve düşünce olarak çok farklılar. Aslında onlar bizlere bir şeyler öğretmek, 2011-2012 yıllarında beklediğimiz geçiş alanına hazırlanmamız için geliyor. Beynimizin bazı bölgelerini kullanmadığımızdan kozmik alan bilgilerinin olduğu bölgeden o bilgileri henüz alamıyoruz. Ama bu çocuklarda bu yetenek var. Telekinezi, telepati gibi yeteneklere sahip bir gruptan bahsediyoruz.

Kirli zihinler kuantumla nasıl temizleniyor?
Siz kuantum koçluğu da yapıyorsunuz, bu sistem nasıl çalışıyor?
Kişiler aslında ne yapmaları gerektiğini bilinçaltı düzeyde bilir, ancak zihin bunu bilmez. Çünkü ego kafasını karıştırır. Zihin geçmişte yaşadığı deneyimlere göre olayları farklı olarak algılamaya meyillidir. Geneller, çarpıtır ya da bozar. ’Ne yapsam başarılı olamıyorum’, ’kimse beni sevmiyor’ vs. hepsi bir inanç sistemidir. Kuantum koçluğunda akıllıca sorularla kişinin asıl yaşadıklarını yüzeye çıkartırız. Sorularla bu kişilerin inanç sistemlerini ilk önce bilinç düzeyinde erozyona uğratıyoruz. Sonra diğer koçluklarda olmayan bir şey yapıyoruz ve bunu bilinçaltına yerleştiriyoruz. Bunun sonrasında insanlar kendi güçlerinin, yapabilirliklerinin farkına varıyor. Kuantum koçluğu çok hızlı ilerleyen bir sistem. 4 ana bölümden oluşuyor; öğrenci, yaşam, nefes ve kariyer koçluğu. Kariyer koçluğu; hem şirketlerin hem de şirket içi çalışanları ilgilendiriyor. Hedef; çalışanların şirketlerinin vizyonunu anlayabilmesi ve bu vizyona uyumlu olarak çalışabilmeleri. Her departman için farklı bir çalışma yapılması gerekiyor.

 

kaynak: akşam

AddThis Social Bookmark Button
 
Belirsizlikler ve Zaman

Belirsizlikler ve Zaman

"Belirsizlikler karşısında insan". Bu konu, bir düşünüşe sebep olan hiç­bir şeyde ilgisiz kalınamayacağını söyleyebileceğimiz bir konudur. Hatta çağımızda "bütün bilimsel birikimi tekrar sorgulatan" etkisi ol­muştur. Bu etki "kesinlikler arası karar verme", "bulanık mantık" baş­lıklarında kendisini göstermektedir. Aslında konunun bu başlıklarla ele alınması, "belirsizlik yoktur" önyargısını ispat uğraşısından başka bir şey sayılamaz. Eğer bu önyargıyı "her şeyin teorisi"ni bulmayı an­lamsız bulan biri sahipleniyorsa kaale alınma değeri taşıyan bir adam­dır o. Yani, herşeyin kendine has bir teorisi vardır ve bu yüzden belir­sizlik yoktur diyorsa o kişi, doğru söylemektedir.

Ancak şunu hep hatırda tutmalıdır. İnsanoğlu dünya hayatı süresince, 0-2 yaş döneminde yaşadığı belirsizlik gibi bir belirsizlikle hiç karşı­laşmayacaktır. İki yaşına kadar içinde olduğumuz belirsizlik seviyesi­nin yüksekliğine, başka hiçbir dönemimizde rastlamayız. Doğmadan öncemizi ve ölüm anı devrelerimizi bilemediğimiz gibi 0-2 yaş arasını da tam bilemiyoruz. Ancak 0-2 yaş arasını hiç değilse gözlemleyebil­mekle birlikte gözlemlerimizi ölçebiliyoruz.

Evet, ne bildiğimizi bilmediğimiz bir çağımızda koklamakla görmekle duymakla dokunmakla tanımaya başladığımız dünyada sadece "öğren­mek" melekemizle hangi durumda ne yapmamız veya yapmamamız ge­rektiğini buluyoruz. Eğer bilincimizin farkında isek o çağlarımızda; başımıza geleni, karşımıza çıkanı ancak zamanın getirdikleri diyerek tanımlamayı yeterli kabul etmemiz gereken tek çağ o çağımızdır. Başka zamanlarımız için böylesi bir kavrayışa yer veremeyiz. Peki belirsizlik de demeyelim mi? Evet, belirsizlik de demeyelim diyorum. Şöyle ki, en çaresiz bırakılmış bir çağımızda etrafımızı ve durumumuzu tanımayı ancak duymak, dokunmak, koklamak, görmekle sağlıyoruz da ilerleyen çağlarımızda tanıma vasıtalarımıza çok esaslı ne ekleniyor sanki? Ekle­nen var tabi. Ve o da öğrendiklerimizin birikimi. Yani, öğrendikleri­mizle edindiğimiz tanıma yetkinliği; öğrendiğimiz hiçbir şey yokken başlamışlığımızdan daha aşağı seviyede mi? Değil. Dünyadaki kıdemi­miz arttıkça belirsizlikler azalmıyor belki fakat bildiklerimiz de çoğa­lıyor.

Dolayısıyla, hiçbir bakımdan yetişkin bir insan için belirsizliğin, za­man tayinindeki, zamanı kullanmadaki başarısızlığımıza mazeret sa­yılmasını kabul edemeyiz. İmtihana girdiniz. İmtihan edenin size iliş­kin değerlendirmeleri açıklanana kadar geçen sürede, değerlendirme sonuçlarına göre yapacaklarınızı belirleyemez misiniz? Yani sonuç bi­linmiyor diye bir hazırlık içinde olmayacak mısınız? Böyle bir şey akla sığar mı? Neyden imtihan edildiğiniz belli. Ee imtihana girdiniz ve çıktınız. Nasıl bir performans sergilediğinizi de imtihan sonrası, hem kendinizi hem kaynakları tarayarak öğrendiniz. Daha ne? Sonuç belli olmadı mı? Yani açıklanması mı gerekiyor? Sonucun bildirilmemiş ol­ması onun belirsizlik içine itilmesini gerektirmez.

Biliyorsunuz ki, balık göçü başladı. Av için her gerekeni temin ettiniz. Ava çıktınız. Sonucun hangi somutlukta görüntüsünün alınacağını el­bette avdan çekildiğinizde bileceksiniz. Ama sonuç belirsiz miydi yani? Belirsizliğe önem yüklemek yerine henüz bilmeme üzerine hare­ket etmek lazımdır. Şundan da eminiz ki, bildiklerimizle amel ettiği­miz sürece bilmediklerimizi de öğrenmekteyiz.

İnsan çiğ süt emmiştir. Vallahi, şu yazdığı satırları okuduğunuz kişi sütten başka bir şey yiyemeyecek çağlarında iken hiç pişmemiş süt iç­medi de emmedi de. Yani dolayısıyla ben çok güvenilir bir kişiyim di­yeceğim ve siz de güveneceksiniz öyle mi? E öyle tabi. Çünkü ben ger­çekten çiğ süt emmedim. Tabi buna dayanarak benimle ilişkiye girdi­ğinizde kendinizi emniyette hissedecekseniz ancak akla ziyan demek gerekir. Akla ziyan demeyecekseniz, bana güven duyulması bakımın­dan ikna edici belirliliği çiğ süt izahında şeksiz, şüphesiz açıklamanız gerekiyor. Şerhsiz, hepimiz bilmekteyiz: İnsan çiğ süt emmiştir der­ken, kişi hakkında ne mutlak iyidir ne mutlak kötüdür deyilemeyiş, itimat olmazlığı işaret edilmiştir.

Her türlü belirsizlik gibi görünen duruma yönelik bir yaklaşım örneği işletebilir miyiz? Belki. Belki de değil. "Belki, belki de değil" dedik, aa kendimizle ters düştük. Şaka yaptım. Baştan ne dedik, her şeyin ken­disine has bir bilinirliği vardır. "Herşeyin teorisi" üstüne konuştukla­rımızı hatırlayınız. Şuraya dikkatinizi çekmek istiyorum. Eğer hali­mize, olgularımıza, haber ve kişiye, kuruma karşı "zihnimizde ona ait bir yer tahsis ederek" şu belirsizlik meselesine hal çaresi bulabiliriz. O yerdeki bilgilerimizi, o şey hakkında her edindiğimiz bilgi ile güncel­lersek, yani hep tanıma - tanımlama dikkatinde olursak; o şeyi içeren o şeyle ilgili olan her durum karşısındaki bilme seviyemizi yüksek tuta­biliriz. Bu da bize zaman algısı, zamanla eşleştirme ve zaman tasarrufu bakımından isabet kazandırır.

 

 

Yazan: Tahsin Yılmaz Kaynak: AKİS KİTAP

 

AddThis Social Bookmark Button
 
TER KOKUSUNU ÖNLEMEK

Hazırlanış ve Kullanım Şekli

*3 Çorba kaşığı Narçiçeği

*1 Çorba kaşığı Fesleğen

*1 Adet Patlıcan

*Yeterince Tere otu

*Yeterince Maydanoz

*½ Fincan Limon

*3 Çorba kaşığı narçiçeği, 1 Çorba kaşığı fesleğen on beş dakika süreyle kaynar suda bekletilerek demlenir. Süzülerek elde edilen karışımdan, kahvaltıdan önce ve yemek sonraları bir fincan ısıtılarak içilir.

*Ter kokusunu önlemek için patlıcan, tere otu ve maydanoz karışımı yapılan yemeklerden sık sık yenir. Ardından narçiçeğinden hazırlanan demlemeden bir fincan içilir.

*Dilimlenmiş patlıcan, tere otu ile birlikte yarım saat süreyle su­da kaynatılır. Süzülerek elde edilen sıvıya yarım fincan limon suyu karıştırılarak gün boyu dinlendirilir. Hazırlanan bu karı­şımdan banyo suyuna ilâve edilerek el ve ayak banyosu yapılır.

USANDIRICI KOKULARI GİDERMEK

Hazırlanış ve Kullanım Şekli

*1 Avuç Mine çiçeği

*1 Avuç Ardıç

*1 Avuç Maydanoz

*½ Avuç Menekşe

*½ Avuç Gül

*1 Avuç Biberiye

*Mine çiçekleri, ardıç meyveleri ile birlikte yarım saat süreyle suda kaynatılır. Süzülerek elde edilen sıvıdan banyo suyuna karıştırılarak el, ayak ve yüz banyosu yapılır.

*Bir avuç maydanoz, yarımşar avuç menekşe ve gül yaprakları yirmi dakika süreyle suda kaynatılır. Süzülerek elde edilen sıvı bir kaba boşaltılarak gün boyu dinlendirilir. Dinlendirilen bu sıvıdan banyo suyuna karıştırılarak günaşırı el, ayak ve yüz banyosu yapılır.

*Biberiye çiçekleri, yirmi dakika süreyle suda kaynatılarak süzülür. Süzülerek elde edilen sıvı bir kaba doldurularak dinlendirilir. Dinlendirilen sıvı banyo suyuna karıştırılarak otu­rak banyosu yapılır.

Yazan: Gülten Şenşafak

www.gencgelisim.com

 

AddThis Social Bookmark Button
 
En Güzel Hazır Cevaplar

EN GÜZEL RÜYA GÖREN…

Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan beraber yolculuğa çıkarlar. Yolculuk sırasında bir hana uğrarlar. Hancı üçünü de sever ve, “Bir odamız var, üçünüzde orada kalmak zorundasınız” der. Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan beraber kalmayı kabul ederler. Akşam olunca hancı misafirlerine bir küçük tepsi tereyağlı baklava verir. Yahudi baklavayı tek başına yemek istediği için arkadaşlarına; “Bu baklavayı üçümüz de yesek yetmez, onun için bu gece en güzel rüyayı kim görürse baklavayı o yesin” teklifini sunar. Bu teklif kabul edilir. Herkes gördüğü rüyayı anlatmaya başlar.

Yahudi, “Ben rüyamda Tûr-u Sîna’da Hz. Musa(a.s.) ile görüştüm” der.

Hıristiyan, “Ben de rüyamda Kudüs’te Hz. İsa(a.s.) ile görüştüm” der.

Müslüman, “Baktım ki rüyamda, biriniz Tûr-u Sîna’da Hz. Musa(a.s.) ile görüşüyor, biriniz Kudüs’te Hz. İsa(a.s.) ile görüşüyor. Ben de sizi rahatsız etmeyeyim dedim, oturdum baklavayı yedim” der. Meğer bizim uyanık Müslüman akşamdan baklavayı götürmüş.

BİR TÜKÜRÜKLE GELEN…

Şeyh ve derviş çok iyi anlaştıkları için beraber yaşamaktadırlar. Günün birinde derviş, “Şeyhim bir keramet gösterseniz de çevrenize insanlar toplansa, yalnız yaşamasak” der. Dervişin sözünden etkilenen şeyh bir gün çarşıya çıkar. Yolda giderken çocukların bir kuş ile oynadıklarını görür. Şeyh, kuşu çocukların elinden alıp, kuşun başını koparır. Kuşun öldüğünü gören çocuklar, “Bu adam bizim kuşumuzu öldürdü!” diye, basarlar feryadı. Çocukların başına toplanan halk “Ne istedin zavallı kuştan?” diyerek şeyhe kızarlar. Halkın bu kızgınlığı karşısında şeyh “Bağırıp, çağırıp durmayın!” dedikten sonra kuşa ve başına tükürük sürer, sonra “HAY” ismini çekerek kuşu başı ile yapıştırır ve kuşu uçurur. Şeyhin kerametini gören halk, şeyhin bulunduğu tekkeyi doldururlar. Bu duruma çok sevinen derviş, kalabalıktan dolayı şeyhle görüşemez olur. Şeyhi bir şekilde yalnız bulan derviş, şeyhe görüşememekten dolayı şikayetçi olur, bu fikri söylediği için pişman olduğunu söyler. Şeyh “Üzülme, bir çaresini bulup bu kalabalığı dağıtırız” der.

Bir gün cenaze namazı kılınacaktır. Bunun için imamet görevini şeyh yapacaktır. Şeyh koltuğunun altına içi hava ile doldurulmuş bir tulum koyarak cenaze namazını kıldırmak üzere cemaatin içinden imamete geçerken tulumu bastırarak kendisinden yel çıkmış gibi bir sesin çıkmasını sağlar. Orada bulunan halk, şeyh için “Adama bak, bize abdestsiz namaz kıldıracak, zındık herif” diyerek cenaze namazını kılmadan dağılırlar ve bir daha da tekkeye uğramazlar.

Şeyh, dervişi yanına çağırarak şu tarihi dersi verir: “ Derviş Efendi! Gördüğün gibi bir tükürükle gelenler, bir yellenmeyle dağıldılar.”

ZURNACI MI, TORNACI MI?

Roman halkından bir genç, askerlik için yoklama yaptırmaya gider. Yoklama sırasında gence mesleğini sorarlar, Romanlar genelde zurnacılık yaptıkları için, “Mesleğim zurna çalmak” der. Genç mesleğine zurnacılık demesine rağmen, yoklamayı yapanlar yanlışlıkla tornacı yazarlar yoklama kâğıdına. Genç zamanı gelince askere gider, acemi eğitiminden sonra herkes yaptığı mesleğe göre dağıtılır. Genci de torna bölümüne verirler. Genç bu işe bir anlam veremeyerek akşama kadar hiçbir iş yapmadan oturur torna bölümünde. Onun oturduğunu gören komutanı kızarak, “Be kardeşim! Buraya akşama kadar oturmak için mi geldin? Kalkıp çalışsana” der.

Roman genç; “Komutanım! Çalışacağım, fakat bir yerde bir sıkıntı var. Torna makinesinin başına gidelim, şu kocaman makinenin deliğini bana bir gösteriver, deliği bir bulabilsem öttüreceğim.”

HAMAMCI VE EBÛ YUSUF HAZRETLERİ

İmamı Â’zam Hazretleri’nin en büyük talebesi imam Ebû Yusuf’tur. Ebû Yusuf Hazretleri talebeliği zamanında bir gün hamama gider, bir güzel yıkanır. Hamamdan çıkarken hamamcıya, “Parası olmadığını, fakat para yerine kendisine dinî bir mesele öğretebileceğini” söyler. Hamamcı “Bana fetva değil, para lâzım.” der. Hamamcıya verecek parası olmayınca, hamamcı sırtındaki ceketini parayı getirene kadar bırakmasını söyler. Ebû Yusuf Hazretleri, hocası İmamı Â’zam Hazretleri’ne okumayı bırakmak istediğini söyler. İmamı Â’zam da “Oğlum sen oku, ilim insanı yüceltir, yükseltir. Al şu parayı, ceketini al” diyerek ikna eder.

Hamamcının uzun zamandır çocuğu olmazmış. Bir gün hamamcı, “Eğer çocuğum olursa boynuzu beş karış olan bir koç keseceğim, kesmezsem hanımımı boşayacağım.” diye adakta bulunur. Gel zaman git zaman hamamcının çocuğu olur. Hamamcı adağını yerine getirmek için boynuzu beş karış olan koçu bulamaz, bir taraftan da hanımını boşamak istemez. Çaresizce düşünürken çevresindeki insanlar âlim bir zât olan imam Ebû Yusuf Hazretleri’nin derdine çare bulabileceğini söylerler. Hamamcı, Ebû Yusuf Hazretleri’ne giderek derdini anlatır. Ebû Yusuf da derdine çare bulabileceğini ancak 300 fakir talebenin okuyabileceği bir yurt, talebelerin masraflarını karşılamak için de dükkanlar yapması gerektiğini söyler. Bu söylediklerim ne kadar yapıyorsa git Vakıflara yatır, makbuzunu da bana getir der. Hamamcı söylenilenleri yapar. Ebû Yusuf Hazretleri yanındakilere hayvan pazarına giderek en uzun boynuzlu koçu alıp getirmelerini söyler. Beş yaşındaki oğlu Muhammed’i de çağırtır. “Oğlum karışla şu koçun boynuzunu” deyince, küçük Muhammed minnacık karışlarıyla karışlayınca koçun boynuzu tam beş karış gelir. Ebû Yusuf Hazretleri, hamamcıya “Al bu koçu kes, adağın yerine gelir” der. Çünkü sen kendi karışınla beş karış boynuzu olan koç dememişsin. Çocuğun ki de karış.

Hamamcı memnun olarak ayrılacağı sırada, Ebû Yusuf Hazretleri der ki: “Falan zaman hamamda ceketini aldığın talebe bendim. O zaman sana öğreteceğim dinî mesele buydu. Bir hamam ücretine öğrenecektin. Şimdi bu kadar altına öğrendin.

Ebû Yusuf “Anladım ki, ilim insanı yüceltiyor, yükseltiyormuş.”

İNANMAZSIN!

Bir bayanın yatak odasındaki gardırobunun içinden gıcırtı sesi gelir. Sesin nereden geldiğini bulmak için evine usta çağırır. Bayan, evine gelen ustaya dolabın içindeki sesin caddeden araba geçerken geldiğini söyler. Usta, sesin geldiği yeri bulmak için dolabın içine girer. Caddeden araba geçerken sesin yerini tespit edecektir. Evin beyinin çalışırken üzeri kirlendiği için eve gelmesi tutar. Eve geldiğinde hanımına üzerini değiştirmesi gerektiğini söyleyerek gardırobu açar. Açar açmasına da, dolabın içinde nah bir adam! Evin beyini karşısında gören usta kızarır, bozarır ve; “Burada araba bekliyorum desem, bana inanmazsın!” der.

İnsanı kurtaracak olan niyetidir. İnsanların yanlış değerlendirebileceği pozisyondan her zaman için kendimizi korumalıyız. Karşılaştığımız hadiseler karşısında hüsn-ü zan etmekle mükellefiz, ancak insanlara sû-i zan ettirecek ortamlardan da uzak durmalıyız. Ortamımızı ayarlayamazsak ne izah yaparsak yapalım kişileri inandıramayız.

Bakış açısı ile ilgili üzerimize düşen; “Sû-i zan edip isabet ettirmektense, hüsn-ü zan edip isabet ettirememek daha iyidir.” sözü, hayat prensibimiz olmalıdır.

NEDEN ALMADIN?

Anne çocuğu ile çarşıya alışverişe çıkar. İşlerini gördükten sonra en son da manava uğrarlar. Manav çocuğu sevdiği için avucuyla çocuğa kiraz verir, ancak çocuk kirazı almak istemez. Manav ne kadar ısrar ettiyse de çocuğu ikna edemez. Anne ve çocuk evlerine dönerlerken anne çocuğa, “Yavrum, manav amcanın verdiği kirazı neden almadın?” deyince çocuk, “Anne alacaktım, ama manav amcanın eli benim elimden büyük olduğu için alacağım şeylerin çoğu yere düşeceğinden dolayı almadım!” der.

KAYNAĞIN NE?

Balıkesir Gönen’de Mehmet Amca bir mühendis ile akşam sohbetinden sonra dini bir mevzuyu tartışırlar. Birisi ne söylerse, ötekisi onun aksini iddia eder. Mühendis, Mehmet Amca’ya bu mevzudaki kaynağın ne? Deyince, Mehmet Amca asıl senin kaynağın ne? der.

Mühendis; “Benim kaynağım, İmam Gazzâli’nin İhya-i Ulûmiddin kitabı” şimdi sen söyle bakalım kaynağını deyince, Mehmet Amca; “Benim kaynağım bizim köydeki Ali Osman Çavuş” der.

DÜNYA

Mesleği pastacılık olan birisi dinî sohbet yapılan bir meclise gelerek sohbeti dinlemeye başlar. Dersin hocası dünya konusunu; “Dünya” kelimesi “Denî”den, ‘alçak şeyler, aşağı yer’ anlamına geldiği gibi “dünüv” den “kurb” yakınlaşmak(Allah’a yaklaştırır) manasına da gelir diyerek işlemektedir. Pastacı dersi çok dikkatli dinlemektedir. Biraz sonra dersin hocasından söz alarak “Hakikaten hocam, insan dünür olunca birbirine çok yaklaşıyor, yakınlık kuruyor” der. Pastacının “dünüv” kelimesini “dünür” şeklinde anlaması dersi dinleyenleri tebessüm ettirir.

HER ŞEY ASLINA RÜCÛ EDER

Bir hükümdarın kız evladı vardır, ama erkek çocuğu olmaz. Hükümdar hanımına bu çocuk da kız olursa sarayı terk etmesini söyler. O sırada sarayın önünden çingeneler geçmektedir. Hükümdarın hanımı yeni doğan kız çocuğunu çingenelerdeki erkek bir çocukla değiştirir. Hükümdar erkek çocuğu olduğu için çok sevinir. Erkek çocuğuna çok iyi bakılmasını ister.

Günün birinde delikanlı olan oğlu ile yanlarına vezirlerini de alarak ava çıkarlar. Yolda giderlerken Hükümdarın oğlu “Şu ağaçtan güzel kasnak çıkar”der. Biraz sonra yine bir ağaç gördüğünde “Şu ağaçtan güzel sepet çıkar”der. Vezir bu işte bir gariplik olduğunu sezer, ama sesini çıkarmaz. Biraz daha ilerlediklerinde çingenelerin obasına rastlarlar. Hükümdar, oğlu ve vezir obada çadırın içinde misafir edilirler. Biraz sonra içeriye güzel, endamlı bir kız hükümdara içmesi için su getirir. Hükümdar suyu içerken ağzına saman çöpü gelince kıza, “Senin gibi güzel, endamlı bir kıza içinde saman çöpü olan suyu getirmeyi yakıştıramadım” der. Kız da, “Hükümdarım, içeriye terli girmiştiniz getirdiğim suyun tamamını hızlı bir şekilde içseydiniz hasta olurdunuz. Suyu birden içip hasta olmayasınız diye o şekilde yaptım” der. Baştan bu tarafa bir gariplik olduğunu sezen vezir kendini tutamayarak hükümdara, “Senin oğlan yolda sele, sepetle uğraşıyor, çadır kızı bu kız, asil işlerle uğraşıyor” deyince, hükümdar sarayına döner ve hanımına oğlunun kendi çocukları olup olmadığını sorar. Hanımı da “Ne yapayım korkumdan çingenelerin çocuğu ile değiştirmiştim, çadırdaki kız bizim çocuğumuz” der.

Her şey eninde sonunda aslına rücû ediyor. “Küllü şey'in yerciu ilâ aslihi (her şey aslına rücû) eder.”

ÇARIKLA GELİN!

Köyün birine bir hoca tayin olur. Hoca günde beş defa ezan okumasına rağmen köylülerden camiye gelen yoktur. Bu durumun normal bir şey olmadığını düşünen hoca köy kahvesine giderek insanlara camiye gelmeme nedenlerini sorar. Köylüler havaların çok soğuk olmasından, soğuk havada çarığı çıkarıp abdest almanın zorluğundan bahsederler. Hoca, “Size kim dedi çarıklarınızı çıkarın diye, çarıklarınızın üstüne mesh yapıp gelebilirsiniz camiye” der. Bunu duyan köylüler camiyi doldururlar. Bir gün hocanın başka bir yere tayini çıkar. Yerine gelen hoca bakar ki, bütün köylü camiye ayakkabısı ile girmektedir. Müftüye giderek kendinden önceki hocayı camiye insanları ayakkabı ile giydirmekle suçlar. Müftü şikâyet edilen eski hocayı makamına çağırtır. Müftünün makamında şikâyet eden yeni hoca da bulunmaktadır. Müftü, “Eski hocaya sen insanları camiye ayakkabı ile girdirmişsin” der. Eski hoca da, yeni hocaya dönerek; “Köye geldiğimde insanlar camiye gelmiyorlardı. Ben ayakkabı ile camiye getirebildim. Siz de ayakkabısız camiye gelmeyi öğretin” der.

ÇEK BİR FIRT KAHVEDEN…

Adamın birinin hanımı ölünce dul kalır. Adam, kahveye gitmez, sigara içmez, evden çıkmazın biriymiş. Bir gün ikinci bir hanım bularak evlenir. Hanımı bakıyor ki, beyi evden dışarı çıkmıyor, beyinin sürekli evde durmasından rahatsız olur. Beyine, çay içer misin? der, beyi içmem der, kahve içer misin der. Bey, içmem der. Kalk kahveyi dolaş gel, arkadaşların vardır ,der. Bey, çıkmam der. Hanımı bu duruma dayanamayarak mutfağa telaşlı bir şekilde gider. Pişirir sade bir kahve, sehpaya atar bir sigara ve beyine, “Yak buradan bir sigara, çek bir fırt kahveden, herifsi herifsi kok!” der.

KAFATASI BOMBOŞ!

Niyazi Bey, beyninden rahatsızlığı olduğu için hastaneye gider. Doktor, ameliyat olması gerektiğini söyler. Doktorun Allah inancı yoktur, ama Niyazi Bey hastanede kaldığı süre içerisinde bu doktorla samimi olur. Birbirlerine takılır dururlar. Niyazi Bey bu sırada doktora inançla ilgili bir şeyler anlatmaya çalışır. Allah inancı olmayan doktor, Niyazi Bey’i ameliyat yapar. Ameliyattan sonra doktor; “Niyazi Bey kafatasını açtık bir şey bulamadık, bomboştu” diyerek, Niyazi Bey’e takılıp, onunla dalga geçmek ister. Niyazi Bey de; “Doktor Bey! Ben sana kaç aydır merkezi sistemle(Allah’ın yönlendirmesiyle) çalıştığımızı anlatmaya çalışıyorum”der.

MİSAFİR TAŞLARI

Eski zamanlarda herkesin misafir taşları oluyormuş. Köye misafirler geldiğinde cami çıkışı herkes o taşlara oturuyormuş. Taş kime ait ise o kişi taşına oturan kişiyi evinde misafir edermiş. O köyde yaşayan zengin bir cimri varmış, bu taştan o da koymak zorunda kalmış. Misafirler oturmasın diye koyduğu taş da sivri bir taşmış.

Bir gün köye gelen misafirler köy camisinde namaz kılındıktan sonra taşlara oturmuşlar, ama misafirin biri ayakta kalmış. Sivri taşa yanlamasıya oturmak zorunda kalmış. Sivri taşın sahibi cimri adam, kendi taşına oturan misafiri evine yemeğe götürür. Giderlerken kocaman bir somun ekmeği cimri adamın evine doğru yuvarlanıp gidiyormuş. Cimri adam, anlamış ki misafir on tane rızıkla gelir, birisini kendi yer dokuzunu ev sahibine bırakırmış. Cimri adam bu hadiseyi yaşayınca inanmış ve cimrilikten vazgeçmiş.

FIK FIK FIK

Köylünün biri, çocuğunu alır medreseye götürür. Çocuğunu âlim yapmak istediğini ve ne kadar bir sürede âlim olabileceğini sorar. Müderris, “Yirmi senede ancak âlim olabilir” der. Köylü başka bir medreseye gider oradaki müderris, “Altı ayda âlim olur” der. Köylü çocuğunu medreseye bırakır gider. Çocukta biraz anlama özrü varmış. Çocuk altı ay sonra ancak medresede okutulan kitapların isimlerini(Fıkıh, kelam, tefsir, hadis v.b.) ezberleyebilmiş. Altı ayın sonunda köyüne dönerken yolda kitapların ismini de unutmuş. Sadece aklında ‘fıkıh’ kalmış. Onu da tam söyleyemiyor “Fık fık fık” diyormuş. Çocuğunun “Fık fık fık” dediğini duyan baba, bunu “Lık lık lık” olarak anlar ve, “Hayret! Benim oğlanı gırtlağına kadar ilimle doldurmuşlar. Ağzı dolu kap gibi “Lık lık lık” yapıyor” demiş.

KABUL ETMEDİ

Eski zamanda mahkemelerde kadılar şahitlik yapacak olan kişilerin Müslüman olup olmadığını tespit etmek için soru soruyorlarmış. Bir Müslüman da, bir Gayr-ı Müslim’i yalancı şahit tutar. Gayr-ı Müslim’e sıkı sıkı tembih eder; kadı, İslâm’ın şartını sorarsa beş demesi gerektiğini söyler. Mahkeme günü gelir. Kadı, Gayr-ı Müslim’e “İslâm’ın şartı kaç?” diye soru sorar. Gayr-ı Müslim de sekiz der. Kadı, “Atın bunu dışarı Müslüman değilmiş” der. Müslüman, Gayr-ı Müslim’e kızarak; “Ula ben sana öğretmedim mi İslâm’ın şartının beş olduğunu?” deyince, Gayr-ı Müslim adam, “Bre Müslüman! Adam sekizi kabul etmedi, beşi mi kabul edecek?”

SANKİ YEDİM CAMİİ

“İstanbul'da Sankiyedim nâmında bir mescid var. 'Sanki yedim' diyen adam, hevesinden kurtardığı paralarla bina etmiş.”[1] Sanki Yedim cami İstanbul’da.

Adamın birisi yaşadığı hayatta canının istediği şeyleri ‘sanki yedim’ deyip paralarını bir cebinden öteki cebine koymuş. Bu şekilde biriktirdiği paralarla bir cami yaptırmış. Onun için caminin adı ‘Sanki Yedim Cami’ olmuş. Yani bir camiyi yememiş. Birisi, “Bu adam nefsine zulmetmiş. Yaptırdığı camide namaz kılınır mı?” diyor.[2]

MESLEĞİNİZ NEDİR?

Afyon Ağır Ceza Mahkemesi Reisi, yırtıcı bir kaplan gibi dikti bakışlarını Bediüzzaman'a. Kalabalık, ama sessiz salonda bir top güllesi gibi patladı sesi: “Mesleğin nedir?”

Sanık bölmesinde sakince oturan ihtiyar başını yavaşça kaldırdı. Bir çiçek gibi hafif, bir çelik gibi keskin cevap verdi: “Mesleğim...İman Kurtarmak!”

KİMSENİN ALEYHİNDE OLMAYACAKSANIZ…

Bediüzzaman Hazretleri’nin yanına iki-üç kişi gelerek, “Üstadım! Biz milletvekili olmak istiyoruz. İzin var mı?” diye sorarlar.

Bediüzzaman Hazretleri de; “Hiç kimsenin aleyhinde olmayacaksanız, olun.”der.

BEN HACDA İKEN…

Adamın biri konuşmalarında hep; “Ben hacda iken şöyle oldu, ben hacda iken böyle oldu” diye konuşurmuş. Bu konuşmalardan rahatsız olan arkadaşları ve çevresindekiler, “Biz de hacca gittik, ama bu kadarına da pes doğrusu” derler. Bir gün adam yine “Ben hacda iken” diye konuşmaya başlayınca, onu dinleyen arkadaşları tahammül edemezler ve adamın ağzını bantlarlar. Adam birden düşer bayılır. Arkadaşları telaşla bandı açarlar. Adam kendine gelir ve, “Korkmayın korkmayın! Ben hacda iken de böyle bayılırdım!” der.

ATEŞİ GÜR OLSUN

Nasrettin Hoca’nın ününü duyan bir âlim, hocayı imtihan etmek ister. Âlim, köy meydanında Nasrettin Hoca’yı imtihan etmek amacıyla elindeki çomakla yere bir yuvarlak çizer. Nasrettin Hoca da, bu yuvarlağı çomakla ikiye böler. Âlim, yuvarlağı dörde bölünce, Nasrettin Hoca dörde bölünen dairenin üç parçasını işaretler. Âlim, elleriyle yukarıdan aşağıya bir şeyler dökülüyor gibi yapınca, Nasrettin Hoca da aynı işareti aşağıdan yukarıya doğru yapar. Olayı sereden köylüler olan bitenden hiçbir şey anlamadıklarını söylerler.

Âlim şaşkınlık içinde köylülere bu durumu izah eder: “Sizin hoca çok bilgili bir adam.

“Dünya yuvarlaktır” dedim, sizin hoca ekvator çizdi. “Dörtte kaçı sudur?” diye sordum, hoca, dörtte üçünü işaretledi. “Yağmur nasıl meydana gelir?” diye sordum, buharlaşma işareti yaptı.

Nasrettin Hoca, âlim gidince köylülere durumu kendince açıklar: “Adam aklını baklavaya bozmuş. ‘Bir tepsi baklava çizdi’, ‘yarısı benim’ dedim. ‘Dörde bölsek?’ dedi. ‘o zaman dörtte üçü benim’ dedim. ‘üstüne fındık, fıstık da serpelim mi?’diye sordu. Ben de “olur, ama ateşi harlı olmalı” dedim.

BELKİ CEHENNEMDEDİR!

Bir öğrenci inanç sıkıntısı olan fen bilgisi öğretmeni ile balinalar hakkında konuşuyordu. Öğretmen bir balinanın insanı yutmasının fiziksel olarak imkânsız olduğunu söyledi, çünkü balinaların boğazı çok küçüktü. Öğrenci, Yunus peygamberi bir balinanın yuttuğunu söyledi. Sinirlenen öğretmen balinanın insanı yutamayacağını tekrarladı.

Öğrenci, sâfîyane bir şekilde “Şayet cennete gidersem, Yunus Peygamber’e sen balığın karnında yaşadın mı yaşamadın mı? diye soracağım.

Öğretmen çocuğun itirazını sinirli bir şekilde, “Ne biliyorsun, belki cehennemdedir?” diye yanıtlayınca,

Öğrenci “Öyleyse hocam siz sorarsınız.”

İLM-İ SİYASET

Bir öğrenci ilahiyat okumak için El-Ezher üniversitesine gider. Yedi senede bitirmesi gereken okulu aile özleminden dolayı altıncı senenin sonunda bırakmak ister. Ders hocası öğrencinin dönme kararına üzülerek, “Oğlum gel gitme. Bir sene daha oku da siyaset hukukunu(ilm-i siyaset) öğren” der. Öğrenci bana hiçbir şey lazım değil diyerek memleketine döner. Namaz kılmak için köylerindeki camiye gider. Eski bir hoca hutbede hurafe şeyler anlatmaktadır. Öğrenci dayanamayarak ayağa kalkar ve hocaya anlattığı şeylerin yanlış olduğunu söyler. Hoca, cemaate, “Atın şu zındığı”deyince, bütün cemaat öğrencini üzerine yürür ve dışarı atarlar.

Canını zor kurtaran öğrenci tekrar Mısır El-Ezher üniversitesine dönüp başından geçenleri hocasına anlatır. Son senesini de okuyup tekrar köyüne döner. Yine köylerindeki camide aynı hocayı dinlemeye başlar. Bir müddet sonra ayağa kalkar ve, “Hocam kusura bakmayın geçen sene çok büyük bir hata yaptım. Üniversitede hocamla konuştum siz haklıymışsınız. Siz çok mübarek, evliyaullahtan bir zâtsınız, hatta ermişlerdensiniz. Sizden bir kıl veya tüy koparan cennete girer.” deyince, bütün cemaat hocanın üstüne yürürler.

HANGİSİ BÜYÜK?

Müridin biri, şeyhlerinin büyüklüğünü anlatmak için çevresindeki insanlara “Bizim şeyh, Abdulkadir Geylani’den de, Nakşibendi’den de büyüktür.” der. Müridin bu sözünden etkilenen insanlar yaşadıkları dönemde âlim ve fâzıl olan bir zâta giderek, “Efendim! Sizce hangisi daha büyüktür?” diye sorarlar. Âlim zât: “Bilemiyorum Geylani mi büyük, Nakşibendi mi? Bildiğim bir şey var, o mürid hepsinden de büyük. Hepsini tartıp makamlarını belirlediğine göre, hepsinden büyük(!)

Büyüklerde büyüklüğün alâmeti mahviyet ve tevazu, küçüklerde küçüklüğün emaresi tekebbürdür, kendini büyük görmedir. Tevazu ve kendini küçük görme mü’mine yakışan, insanın kendisini büyük görmesi de Karun gibi insanları baş aşağı getiren tavırlardır. Kutlu nebinin buyurduğu, “Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” hadisi şerifi ölçümüz olmalıdır.

YA GELMEZSE!

Bir gün hocanın birisi meyhanede kafayı çeken bir grup insanı sohbete(gezeğe) davet eder. Bir akşamlarını âhiret için ayırmaları gerektiğini söyler. Bu grup, söylendiği gibi bir akşam sohbete gelirler. Sohbeti yapan hoca, gelenlere ümit vermek ve cenneti kazanmanın kolaylığını anlatmak için Asr-ı Saadette yaşanmış bir olayı hatırlatma lüzumu duyar. “Günahı çok olan bir bayan yolda giderken susadığı için bir kuyunun yanında durur. Su derinde olduğu için kuyuya iner ve suyunu içer. Kuyudan çıkınca susuzluktan nemli toprak yalayan, dilini çıkarmış bir köpek görür. Köpeğin bu haline acıyan bayan ayakkabısı ile kuyudan su çıkarıp köpeğe verir. Bundan dolayı Allah-û Teâlâ, o bayanın günahlarını affeder ve cenneti kazanır.” diye anlatır.

Grubu sohbete getiren şahıs, “Hoca! Hele sen burada bir dur.” Gruptaki arkadaşlarına dönerek “Arkadaşlar! Kimse ite güvenip yanlış yapmasın. Ya it gelmezse!

CENNET VE CEHENNEM


Adamın biri, bir gün ölür. Mahşer ânında Melek, “Cennete mi gitmek istersin, yoksa Cehenneme mi gitmek istersin”diye sorar.

Adam bakar ki, Cennette fazla hareket yok, ama Cehennemde müzik eşliğinde herkes şen-şakrak oynuyor. Meleğe, “Cennette benim canım sıkılır, Cehennem hareketli görünüyor, siz beni Cehenneme koyun, canım sıkıldıkça oynarım” der. Melekler tuttuğu gibi Cehenneme götürürler. Adam, Cehennemden içeri girince oradakilerin karınlarından şişlendiğini, yanıp yanıp kül olduklarını, şeytanın cehennem ehline; “Oyun ve eğlenme bitti, herkes kazanlaraaa!” dediğini görünce meleklere, “Biraz önce ben burasını şen-şakrak görmüştüm bu da ne?” diye çıkışır.

Melek: “O reklam faslıydı” der.

PALYAÇO VE CAMBAZ

Evliyaullah’tan bir kişi şenlik yerinden geçerken, bir cambazın çok yüksek bir yerde ipin üzerinde yürüdüğünü görür. Cambaz, ipin üzerinde çok değişik hareketler yaparak insanların beğenisini toplamaktadır. Biraz sonra ince bir hareket yapayım derken cambaz ipten kafası aşağı düşmeye başlar, düşerken de bütün benliği ile “Allaaah!” der. Ve yerdeki göbekli bir palyaçonun karnına kafasıyla çakılır. Palyaçonun karnı yırtılır, cambaz kurtulur.(“Allaaah!” demesinin hürmetine kurtulur.)

Oradan geçen evliya içten bir “aaah!” çekerek:“Hayatımda palyaço gibi bütün benliğimle ve zerratımla bir kere “Allaaah!” diyebilseydim ben de kurtulurdum.” der.

İSTİHARE YAPALIM

Şeyhin birisi talebesine kulluk görevlerini hatırlatma ihtiyacı hisseder. Çünkü onun manevi makamlarda yükselmesini istemektedir. Bunun için talebesine “Şu kadar nafile namaz kılmalısın” der. Mürid “Pekâla şeyhim” der. “Şu kadar nafile oruç tutmalısın” Mürid “Pekâla şeyhim” der. “Şu kadar evrad-u ezkar çekmelisin” Mürid “Pekâla şeyhim” der. Şeyh “Şu kadar da nafile sadaka vermelisin” deyince, mürid; “Dur bir istihare yapalım şeyhim” der.[3]

GÜREŞ

Bir gün Peygamber Efendimiz aleyhisselâtü vesselam, torunları Hasan ve Hüseyin’i güreştirir. Ve güreş sırasında Hasan’ın tarafını tutar, onu teşvik eder, taktikler söyler. Peygamberimiz birazcık kalbî olarak zevceleri içinde Hz. Âişe validemize meyilli olduğu gibi, torunu Hasan’a karşıda kalbi olarak meyillidir. Bu Hüseyin’ini sevmiyor, ona meyli yok olarak anlaşılmamalıdır. Hz. Fatıma, Peygamberimiz’in Hasan’ı tuttuğunu görünce dayanamaz:

“Ya Resûlullah! Hep Hasan’ı tutuyorsunuz, Hüseyin üzülecek” demesine mukabil, Peygamber Efendimiz (s.a.v) gülümseyerek şu cevabı verir:

“Görmüyor musun? Cebrail’de Hüseyin’i tutmuş, aynı şeyleri ona söylüyor.”

KIYAMET NE ZAMAN KOPACAK?

Nasrettin Hoca’ya Kıyametin ne zaman kopacağını sormuşlar. Nasrettin Hoca da, “Hangisi? Büyük kıyamet mi, küçük kıyamet mi?”der. Soruyu soranlar “Hocam! Kıyametin küçüğü büyüğü olur mu?”dediklerinde, Nasrettin Hoca “Oluuur! Olmaz mı hiç. Hanım ölünce küçük kıyamet, ben ölünce büyük kıyamet kopar!”

SESİNİ HALLETTİN AMA…

Nasrettin Hoca'nın da bulunduğu bir toplantıda, konuklardan biri hafifçe yellenir. Adam, yellenme anında da mahçup olmamak ve sesi duyurmamak için ayağı ile oturdukları odadaki çıkmış olan tahta parçasına ayağının ucuyla dokunarak gıcırtı sesi çıkarır. Durumu fark eden Nasrettin Hoca, yellenen adamın kibarca kulağına eğilerek: “Sesini benzettin, hallettin; ama kokusunu ne yapacaksın.”

ÖYLE DURMASAYDI

Baba çocuğuyla beraber çarşıda gezerken, çocuk çok güzel duruşu olan bir dondurma resmi görür ve babasından kendisine dondurma almasını ister. Çocuklar her gördüğü şeyi istedikleri için baba bu isteğe cevap vermek istemez ve çocuğa her gördüğün şeyi istiyorsun diyerek kızar.

Çocuk, bu durum karşısında babasına; “Baba, ben isteyince suçlu oluyorum da oradaki dondurmanın duruşunda hiç mi suç yok? Dondurma da ‘beni al’ der gibi öyle durmasaydı” der.

ŞAŞIRAN HOCA!

İki hoca, sohbet ederlerken bir köylü yanlarına gelerek hocalardan birine “Hazreti Köroğlu radıyallahu anh(Allah ondan razı olsun mânâsında bir duadır, aynı zamanda ayettir) sahabe midir(Peygamberimizin arkadaşlarına sahabe denilir), tabiînden midir?(sahabeyi gören insanlara tabiîn denir) diye bir soru sorar.

Hoca “Bir kavle göre sahabedir, bir kavle göre de tabiîndir.”der. Köylü cevabını almış olmanın mutluluğu ile köyüne döner. Diğer hoca, arkadaşına “Sen ne dediğinin farkında mısın? Köroğlu dediğin kişi Bolu Bey’ine başkaldıran birisidir”

Köylüye cevap veren hoca, “Ben de biliyorum Köroğlu’nun böyle birisi olduğunu, fakat başındaki ‘Hazret’ ile sonundaki ‘radıyallahu anh’ kafamı karıştırdı ve beni şaşırttı.”

GARSON VE SERVİS

Dolmabahçe Sarayı’nda padişahı ziyarete gelenlere padişah yemek ikram eder. Yuvarlak masanın etrafında 15- 20 kişi otururlar. Garson herkese ne yemek istediğini sorar. En son da padişahın isteklerini alır. Garsonun yemek siparişlerini alırken yazmaması misafirlerin dikkatini çeker. Yemekler yendikten sonra bir misafir, garsonun yanına yaklaşarak; “Hiç yazmadan bu kadar insana isteklerini doğru vermeyi nasıl beceriyorsun?”der.

Garson, “Çok basit, en son padişahın siparişini alıyorum, sadece onu aklımda tutuyorum, misafirlere rasgele elime ne gelirse veriyorum, padişahın yanında seslerini çıkaramıyorlar.”

NE OLACAKSIN?

Kayseri’de çocukların büyüyünce ne olmak istediklerini öğrenmek için, çocuklara bir kâğıt para, bir de demir para verirler. Çocuk, sadece kâğıt parayı ya da demir parayı alırsa, o çocuğun okuyacağını düşünürler. Eğer çocuk, kendisine verilen kâğıt parayı külah yapıp, içine de demir parayı koyarsa o zaman, o çocuğun ticaret yapacağını düşünürler.

GÜNAYDIN PATRON!

Esnaflık yapan birisi dükkanına, kâr yaparım düşüncesiyle satmak için üç tane de papağan koyar. Birinci papağan, bir yabancı dil bildiğinden dolayı fiyatı 5 YTL. İkinci papağan, iki dil bildiğinden dolayı fiyatı 10 YTL. Üçüncü papağan ise gösterişsiz, başındaki tüyler dökülmüş, ayrıca da dil bilmiyor olmasına rağmen fiyatı 15 YTL’dir.

Müşteriler papağanlarla ilgilenirler, fiyatlarına bakarlar bakmasına da fiyatlarda bir gariplik görerek iş yeri sahibine sorarlar; “Birinci ile ikinci papağanın fiyatını anladık da, şu üçüncü kel olan, dil bilmeyen, gösterişsiz papağanın fiyatı diğerlerinden neden pahalı? Bunun özelliği nedir?”

Dükkan sahibi: “Valla ben de bilmiyorum, ama şu gördüğünüz birinci ile ikinci papağan ona her gün sabah ‘Günaydın patron!’ diyorlar.”

MUTLU BİR YUVA KURMANIN İNCE BİR SIRRI(!)

Yaşlı bir nineye etrafındaki insanlar; “Size hayranız! Bunca yıl eşinizle çok güzel geçindiniz, hiçbir probleminiz yok gibi. Bu güzel ve mutlu bir hayat yaşamanın formülü var mı?” diye sorarlar.

Yaşlı nine, derin bir aaah! çektikten sonra; “Size kısaca anlatmaya çalışayım bunun sırrını.” der. Ve anlatmaya başlar:

“Genç bir kız iken dedeniz olacak bu adamla evlendim. O zamanlar teknoloji bu kadar ileri olmadığından dolayı gelinler ata binerek giderlerdi koca evine. Ben bir ata, eşimde bir ata bindi, az da bir çeyizim vardı, onu da aldık, düştük yola kocam önde ben arkada. Biraz sonra benim bindiğim atın ayağı takıldı ve tökezledi. Kocam olacak adam arkasına döndü ve benim atıma ‘BU BİR’ dedi. Biraz daha ilerledik ve benim atımın ayağı tekrar takılıp tökezlediği zaman kocam atıma ‘BU İKİ’ dedi. Az sonra atın ayağı bir daha tökezleyince kocam arkasını döndü ve atıma ‘BU ÜÇ’ dedikten sonra tabancasını çıkardı ve atımı vurdu. At ölmüştü. Çok üzülmüştüm. Kocama kızarak; ‘Suçu, günahı olmayan atı neden vurdun?’ dedim.

Kocam arkasını döndü ve bana ‘BU BİR’ dedi. İşte o günden sonra kocamın ‘Bir dediğini iki etmedim.’ Anladınız mı şimdi mutlu ve güzel bir hayat yaşamanın formülünü?”

OH!

Eski devirlerde Arap çöllerinde yaşayan bir adam vardı. Bu bedevinin garip bir devesi vardı. Bu deve ‘Oh!’ denilince yürür, ‘Oh oh!’ denilince koşar, ‘Amin’ denilince de dururdu.

Bedevi, bir gün devesini satmak için pazara götürdü. Devesi maharetli olduğu için diğer develerden fazla para istiyordu. Bedevi pazarda devesini yüksek fiyata satabilmek için devesinin özelliklerini ballandıra ballandıra anlatıyordu. Deveyi alma niyetinde olan birisi, deveyi denemek istedi. Bedeviye: “Eğer, dediğin özellikler varsa deveni alırım.” diyerek deveye bindi. Adam ‘Oh’ dedi, deve yürüdü. ‘Oh oh’ dedi, deve koşmaya başladı.

Deve olanca hızıyla koşarken, adamcağız deveyi nasıl durduracağını unutuverdi. Adam, bir yandan devenin üzerinde beti-benzi atmış şekilde, korkarak gidiyor, bir yandan da devenin durması için ne söylemesi gerektiğini hatırlamaya çalışıyordu.

Biraz sonra bir de baktı ki, önünde kocaman bir uçurum var. Artık kurtulmaktan ümidi kesmiş bir vaziyette Allah’a duâ etti ve ‘Amin’ diye bağırdı. ‘Amin’ diye bağırınca, deve tam uçurumun kenarında durdu. Adamcağız, son anda kurtulduğuna o kadar sevindi ki neşeyle: “Oooh!” deyiverdi.

AMAÇ ÜZÜM YEMEK Mİ, BAĞCIYI DÖVMEK Mİ?

Bir gün ayı ile tavşan dost olurlar. Ormanda hoşça vakit geçirirler. Tavşan, tilkiye kızdığı için ayı amcasına tilkiyi dövdürtmek ister. Bu fikrini ayı amcasına söyler. Ayının da kafası çalışmadığı için tavşana, “Sen bana dövebilmem için akıl ver” der. Tavşan, ayıya tilkinin yanına gittiğinde, “Bugün niye şapkan yok? diye sor ve döv,” der. Ayı, tilkiyi dövmek için yola çıkar. Tilki ile karşılaştıklarında, “Tilki kardeş! Bugün niye şapkan yok?” deyip bir güzel döver. İkinci gün ayı tavşana tilkiyi bugün nasıl dövelim dediğinde, tavşan, “Sigaran var mı?” diye sor, der. Ayı, tilkinin yanına gider ve “Tilki kardeş! Sigaran var mı?” diye sorar. Tilki: “Evet, var. Yalnız filitreli mi istersin, filitresiz mi?” deyince ayının kafası karışır, amaç üzüm yemek olmayıp, dövmek olunca, “Ulan tilki! Dün senin niye şapkan yoktu” deyip bir daha döver.

AYININ VERDİĞİ DERS

İki avcı ayı avlamak için ormana giderler. Ayının postunu satıp geçimlerini sağlıyorlar. Ormanda giderlerken bir de bakıyorlar, karşılarında kocaman bir ayı var! Birisi ayakkabılarını çıkarırken, diğeri çıkarmadan kaçıyor. Ayakkabısını çıkaran avcı arkadaşını yolda geçip hemen bir ağaca çıkıyor, arkadaşı çıkamayınca: “Ayılar ölülere dokunmazlar,” diye düşünerek, yere yatıp, ölü numarası yapar. Ayı gelir yanına. Ayaklarından itibaren koklamaya ve yalamaya başlar. Adam korkudan soluk bile alamaz. Ayı yavaşça ayaklarından göbek boşluğuna gelir. Adam, “Herhalde bu ayı yumuşak yeri buldu göbek boşluğumdan beni ısıracak diye düşünür.” Ayı devam eder yalamaya. Boynunun ve kulaklarının olduğu yeri koklayıp değişik sesler çıkarır, adamda yine bir canlılık belirtisi yoktur. Ayı adamın ölü numarasını gerçekten yutar ve çekip gider. Bu sırada arkadaşı ağacın tepesinden ayı ile arkadaşını seyrediyor.

Ağaçtaki avcı dayanamayıp ağacın tepesinden arkadaşına: “Bakıyorum da ayıyla çok iyi anlaşıyordun. Ayı sana bir şeyler söylüyordu. Ne söyledi?” Diye sorar.

- Ne söylesin, der arkadaşı. “Bundan sonra zor zamanlarda, ihtiyaç duyulan anlarda seni bırakıp kaçan böyle korkak insanlarla arkadaşlık yapma.” dedi.

KONUŞMAYI NASIL BULDUN?

Bir gün profesör konferans vermek istediği salona girer. Koskoca salona ön sırada oturan seyis dışında kimse gelmemiştir. Konuşup konuşmama konusunda tereddüt geçiren profesör, seyise sorar: “Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mı, yoksa konuşmamalı mıyım?”

Seyis cevap verir: “Hocam, ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim.”

Bu sözlere hak veren profesör konuşmaya başlar. İki saatin üzerinde konuşur. Konuşmadan sonra kendisini mutlu hisseder, yaptığı konuşmanın güzelliğini onaylaması için seyise sorar: “Konuşmayı nasıl buldun?”

Seyis: “Sana daha önce basit bir insan olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelip biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki yemin hepsini ona vermezdim.”

İPİN UCU...

Nasrettin Hoca büyük bir camide imamlık yapmaktadır. Hutbeye çıkıp halkı bilgilendirir, günlük yaşamdan örnekler verir. Verir, ama cemaat hocanın hutbede bir konuyu anlatmak yerine, bir konu bitmeden diğer konuya geçmesinden rahatsızlık duyar. En sonunda mevzuyu Nasrettin Hoca’ya açmaya karar verirler. Cemaat şikayetlerini dile getirdiklerinde, Nasrettin Hoca, “Konuyu değiştirdiğimin farkına varmıyorum” der. Bir çözüm bulunması gerekir. Biraz sonra Nasrettin Hoca, “Aklıma bir çözüm geldi” der. “Ben hutbeye çıkınca belime bir ip bağlayalım ve bu ipi minberin altına sallayalım, minberin altına bir kişi girsin ipin ucunu tutsun, konudan konuya atlarsam, ipi çeksin ki ben konuyu değiştirdiğimin farkına varıp eski konuma devam edebileyim” diye cemaatle anlaşır.

Nasrettin Hoca hutbeye çıkar, ip minberin altına sallanmıştır. Hoca hutbeye başlar. Ateşli ateşli anlatırken minberin altındaki adam ipi çeker. Hoca kendini kontrol eder, konuyu değiştirmediğini anlayınca devam eder anlatmaya, ama ip yine çekilir.(Bu sırada ip, minberin altındaki adamın ayağına dolanmıştır. Adam ipten kurtulmak için ha bre ipi çeker) En sonunda Nasrettin Hoca, “Ey cemaat, ip şunun bunun eline geçti, âlemin maskarası olduk. Bırakmıyor ki, hutbeyi okuyalım” der.

HAYATA ÜMİTLE BAKMAK

Günlerden bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri, yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş: “Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”

Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış: “Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”

Sonunda, bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve yarışmayı bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler.

Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş. Bu işi nasıl başardın? diye. O anda farkına varmışlar ki, kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

“Olumsuz düşünen insanları duymayın... Onlar kalbinizdeki ümitleri çalarlar!”[4]

KÖYLÜNÜN İNEĞİ

Fakir, gariban bir köylü varmış. Adamın sadece bir tane ineği varmış. Köylünün bütün varı yoğu bu ineğiymiş. Olur ya, sakınan göze çöp batar. Gariban köylünün ineği hasta olur. Ne yaptıysa iyi edemez. Çevresinden insanlar köylüye: “On beş gün oruç tutarsan ineğin iyileşir” tavsiyesinde bulunurlar. Ramazan ayı olmamasına rağmen köylü, ineğini çok sevdiği için hemen oruca niyetlenir ve on beş gün oruç tutar. İnek iyileşir. O da ne! İnek on altıncı gün ölür.

Köylü üzüntüsünden nereye gideceğini, ne yapacağını bilemez bir halde, ellerini açar: “Allah’ım! Benim gibi saf ve gariban birisinin ineği öldü. Şimdi ne yapayım ben, nereye gideyim. Eğer o tuttuğum on beş gün orucu Ramazana saymazsam! Ölen ineğimi de kurbana saymazsam!”

NE İSTİYORSUN?

Zengin bir işadamı, yaşadığı bölgedeki evlenme çağına gelmiş bütün gençleri lüks villasına davet eder. Gençleri timsah ve su yılanlarıyla dolu havuzun başına götürerek açıklama yapar: “Gençler, bu su yılanları ve timsahlarla dolu olan dikdörtgen şeklindeki havuzun bir başından atlayıp öbür başına kim önce giderse benden üç farklı istekte bulunabilecek.

Birincisi, milyonlarca dolar para alabilme hakkı. İkincisi, binlerce dekar arazi alabilme hakkı. Üçüncüsü de bir genç kızım var, onunla evlenebilme hakkı.” der, demez havuzun bir ucundan bir şapırtı sesinin gelmesiyle birlikte havuzun diğer ucundan sırılsıklam bir genç çıkar. Bu genç dünyada hiç kimsenin ulaşmadığı bir rekor kırmıştır.

Havuzdan çıkan gence işadamı: “Söyle bakalım benden ne istiyorsun?” Milyonlarca dolar para mı istersin?

Genç: “Hayır”

İşadamı: “O zaman binlerce dönüm arazileri istiyorsun.”

Genç: “Hayır”

İşadamı: “Herhalde gözünü genç kızıma dikerek, bütün malıma sahip olmak istiyorsun.”

Genç: “Hayır”

İşadamı sinirlenerek; “O halde benden ne istiyorsun?” deyince, Genç: “Beni havuza ittiren kişiyi öğrenmek istiyorum!”



[1] Sözler, s. 663

[2] Adam paralarını biriktirirken nefsinin payı olan ölmeyecek miktar azığı nefsine vermiştir. Nefse zulüm söz konusu değildir.

[3] İstihare "hayırlı olanı istemek" anlamına gelir. İnsanlar, kendileri için önemli olan bir karar verecekleri veya bir seçim yapacakları zaman, bazan belki eldeki verilerin yetersizliği sebebiyle veya çeşitli sebeplerle dünya ve ahiret bakımından kendileri için hangi seçimin hayırlı olacağını kestiremezler ve bunu bilmek için çeşitli çarelere başvururlar. Mesela, Peygamber imiz'in nübüvetle görevlendirildiği sıralarda Araplar'dan bir kimse yolculuğa şıkmak istendiğinde, bu yolculuğun kendisi için hayırlı olup olmadığını anlamak için fal oklarına başvururdu. Peygamberimiz bu adeti kaldırarak onun  yerine istihareyi getirmiştir.( İlmihal 1, İman ve İbadetler, Türkiye Diyanet Vakfı, 1999)

[4] Paul ESTRİDGE

 

 

Kaynak: Nükte Bahçesi – Akis Kitap

AddThis Social Bookmark Button
 
İLETİŞİM VE BEDEN DİLİ




İletişim bir bilgi alışverişi değildir. Verilen bilgiyi etkileyen duygu ve davranışın oluşturduğu farklı bir bütündür.

İletişim kişiye değil, kişiyle yapılır. Paylaşım ve karşılıklı iletişimi gerektirir.

Sözlü ve sözsüz iletişim işaretleriyle bir bütündür. İletişimin sözel olmayan öğeleri beden dili ve ses tonudur. Beden dili ve ses tonu, kişinin tarzını, tavrını ve söylenenin algılanış biçimini belirler.

Beden Dili

Beden dili insanlık tarihi açısından en eski iletişim aracımızdır. Beden dili duygu ve düşüncelerimizin yansımasıdır. İnsanların yüzyüze kurdukları ilişkide, kelimeler %10, ses tonu %30, beden dili %60 önem taşır.
Beden Dili Öğeleri

Beden duruşu Jestler
Mimikler Göz teması
Başın kullanımı Ayakların kullanımı
Oturmak için seçilen yer Oturma biçimi
Mesafe
Giyim Kullanılan aksesuarlar
Bakım ve makyaj

Doğrudan Göz İlişkisi

Bir kişiyle konuşurken dikkat edilecek en önemli noktalardan biri, nereye baktığınızdır. Doğrudan konuştuğunuz kişiye bakmak, karşınızdaki kişiye samimiyetinizi iletmenize yardımcı olur ve mesajınızın etkisini artırır. Yere bakarak veya gözlerinizi kaçırarak konuşmanız, karşınızdaki kişinin üstünlüğünü kabullenme olarak yorumlanacaktır.

Doğrudan göz ilişkisi kurmak ve sürdürmek konusunda aşırılığa kaçmamak gerekir.

Sürekli olarak bir insanın gözlerinin içine bakmak hem o kimsede rahatsızlık doğurur, hem de gereksizdir. Doğrudan göz ilişkisi de zamanla geliştirilebilir. Bunun için, dikkatinizi göz temasınıza yöneltmeniz ye birisiyle konuşurken, gözlerinizi kullanış biçiminizin farkında olmanız gerekir.

Beden Duruşu (Postür)

İnsanlar birbirleriyle ilişkilerinde çok farklı beden duruşları içindedir. Biriyle çok özel bir konuyu görüşen kişi hafifçe öne eğilir. Çocuğa eğilerek konuşan yetişkin, karşısında işbirliğine çok daha yatkın bir çocuk bulacaktır.

İlişkide olduğu kişiyi doğrudan karşısına alan ve dik bir beden duruşuna sahip olan kişi, mesajına güvenli bir özellik katmış olacaktır.

İki büklüm, boynu bükük, "süklüm püklüm" beden duruşları ne kadar hatalıysa, omuzları geriye atılmış, göğüs dışarı çıkmış, baş yana eğilmiş, meydan okur, savaşa davet eder türdeki beden duruşları da aynı ölçüde hatalıdır.

Başı ve bedeni dik tutarak konuşmak ve dinlemek, dikkat ederek zamanla beden duruşunu güvenli tavır yönünde geliştirmek mümkündür.

Mesafe ve Bedensel Temas

Mahrem mesafe, herkesin tipik olarak asansörde yaşadığı, tanımadığınız insanlarla yakın olduğunuzda rahatsızlık duyacağınız mesafenin ölçüsüdür.

Hangi toplumda olursa olsun mesafe, insan ilişkilerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bir insana çok yakın oturmak veya ona yakın durmak, elini omuzuna, sırtına koymak, koluna, eline değmek iki kişi arasındaki ilişkiye belirli bir "özerklik, yakınlık ve sıcaklık katar.

Yakınlık isteği içinde olmayan kimse ise rahatsızlık duyar ve savunucu olur. Bu sebeple böyle bir yakınlık girişiminden önce, bu yakınlığın karşıdaki kişi tarafından nasıl değerlendirileceğini sözlü olarak ölçmekte yarar vardır.

Karşıdaki kişinin koyulan mesafeyi veya bedensel teması nasıl algıladığına dikkat edilmesi gerekir. Aksi takdirde ortaya rahatsızlık verecek yorumlar ve istenmeyen sonuçlar çıkması kaçınılmaz olur.

Jestler

Uygun ölçüde ve uygun şiddette yapılan jestler bir konuşmaya güç katar. Bu konuda dikkat edilmesi gereken, jestleri konuşmadaki eksik kelimeleri tamamlayacak bir araç olarak kullanmamak, yabancı dile hakim olmayan birinin ifadesini elleriyle tamamlaması gibi bir duruma düşmemektir.

Bundan başka sert ve sinirli jestlerin, dinleyenlerde rahatsızlık doğurduğu unutulmamalıdır. Rahat, sakin ve yumuşak jestler, konuşmacının kendine güvenini, konuştuğu konuya hakimiyetini ortaya koyduğu yönünde yorumlanmaktadır.

Mimikler

İnsan ilişkilerinde hiçbir şey, belki yüz ifadesi kadar önemli ve anlamlı olamaz. Üzüntünün veya kızgınlığın gülümseyen bir ifadeyle, sevincin çatık kaşlarla ifade edilmesi uygun düşmez. Güvenli bir ifade, verilen mesajla uyum içindeki bir ifadedir. Öfkeli bir mesaj veya memnuniyetsizlik en açık olarak donuk bir ifadeyle verilebilir.

Ses Tonu, Şiddeti ve Konuşmanın Akıcılığı

Ses tonunun kullanılma biçimi, sözlü ilişkinin hayati bir parçasıdır. Tek heceli bir kelime, örneğin "git" kelimesi, söyleniş biçimine bağlı olarak pek çok anlama gelebilir. "Git" vardır, "seni bir daha görmek istemiyorum" anlamına gelen; "git" vardır, "kal, hiç gitme" anlamına gelen.

İnsanlararası ilişkilerde yaşanan en küçük gerginlik, kendini önce ses tonunda ortaya koyar. Büyük çoğunlukla gündelik ilişkilerde canlı, neşeli, enerjik bir ses tonu, insanlar üzerinde olumlu etki bırakır. Ancak ortada bir gerginlik ve sorun varsa ses tonunun yumuşak ve sakin olması çatışmayı önler ve işbirliğini kolaylaştırır.

Monoton, dinleyende bıkkınlık yaratan, kolayca dikkatin dağılmasına sebep olan bir konuşma üslubuyla kişi ortaya ne kadar orjinal fikirler koysa da ikna edici olmakta güçlük çekecektir.

Sert ve kesin konuşma biçimi, çoğunlukla dinleyenlerde savunuculuğa sebep olur ve rahatsızlık doğurur. Ayrıca sesine özür diler gibi bir ton veren kişilerin, karşısındakiler tarafından istekleri kolayca geri çevrilir veya söyledikleri önemsiz olarak görülür.

Duygu ve düşüncelerinizi olumlu yönde geliştirebilmek için beden dilinizin sunduğu imkanları kullanabilirsiniz. Dünyada tekrarlanamayacak tek şey ilk izlenimdir. Bu sebeple beden dilini hayat amaçları doğrultusunda düzenlemeyi öğrenmek, büyük önem taşır.

 

yazan: Prof.Dr. Asuman Türkel

 

 

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:

İLETİŞİM VE BEDEN DİLİ
BEDEN DİLİNİN ŞİFRELER
Hz. Peygamberin Beden Dili
İletişimde 40 Kere Maşallah Dedirtin
Siz Hangi Dilden Giyiniyorsunuz?
Yüz Okuma Sanatı: FİZYONOMİ
Beyninizi Çalıştıracak Gülümseten Sorular
Fotoğraflarda Daha İyi Çıkmak İçin…
Beden Dili Haritanızla Pozitif Bir İmaj Yaratın
Sen Adamı Gözünden Tanır mısın?
BEDEN DİLİ İLE İLGİLİ SORULAR VE CEVAPLAR
Olumlu Bir İlk İzlenim Oluşturmanın Yolu Nereden Geçer?
Yalancının Beden Dili
Beden Dili Haritanızla Pozitif Bir İmaj Yaratın
Gözünden Adam Tanıma Tekniği
Kaliteli Yaşam İçin 18 Beden Dili Taktiği
Bir Söz Söyle, Ne Olduğunu Söyleyeyim
Beden Dili
Liderlerin Beden Dili
Bilinçaltının Gizli Dili Rüyalar
Yapay Değil Doğal Beden Dili
İletişimin Kalitesini Beden Diliniz Belirler
YIN&YANG İlkeleri Doğrultusunda Çin Yüz Okuma Sanatı
Yüz Okuma Sanatı FİZYONOMİ
Gerginlik Anları ve İletişim Modelleri
Eller ve Ellerin Kullanımı
Aşkın Beden Dili
Eğitimde Beden Dilinin Önemi
Sen SUS Bedenin Konuşsun!
AddThis Social Bookmark Button
 
ERGENLERDE KARŞI CİNS İLİŞKİSİ



ERGENLERDE KARŞI CİNS İLİŞKİSİ

Ergenlik çağı, yaşamın en zorlu yaşanan süreçlerinden birisidir. Bu süreç içinde ergenler; yetişkinler için EN GÜZEL olan dönemlerini yaşarlar. Ancak, ergen bu güzel dönemi, kendine göre hiçte güzel olmayan biçimde yaşar. Fiziksel özelliklerini beğenmeyerek hayatını kendine zindan eder. Saçı sarı ise, kahverengi olsun ister. Göz rengi yeşilse mavi olmasını ister. Çoğu ergen boy ve kilosuna takmış durumdadır. Kendilerine hiç rahat vermezler. ‘’Boyum ne zamana kadar uzayacak, kaç hafta diyet yaparsam zayıflarım’’ gibi konularla kendilerini sürekli meşgul ederler. Hormonların çalışması ile yeni görüntüsüne alışmakta zorlanmaktadır. Elleri, ayakları önce büyümekte, onları bir yere sığdıramamaktadır. Oraya buraya çarpmakta, eline aldığı şeyi düşürmekte; çevresinden dikkatsizlikle suçlanmaktadır. Önemli konularda fikir beyan etmeye kalktığında ‘’sen daha çocuksun’’, iş, sorumluluklara ve beklenen davranışlara gelince ‘’sen kocaman bir yetişkinsin’’ sözleri ile muhatap olmaktadır. Genç, arada kalmıştır ve bu durum birkaç yıl sürecektir. Duyguların yansıtılması bazen çocuksu, bazende yetişkin edasındadır. Ayrıca duyguların yaşanmasında keskin iniş ve çıkışlar mevcuttur. Gülerken, birden ağlamaya başlayabilir. Ya da tam tersi yaşanabilir. Daha çok melankolik bir yaşam sürdürülür. Genç, kimsenin kendisini anlamadığından yakınır. Kimseye kendini anlatamamaktadır. Bu nedenle odasına kapanmalıdır. Kendisine göre müzik parçaları dinlemeli; duygularının durumuna göre isyankar müzik parçaları YA DA birlikte dertleneceği hüzünlü, aşkına yanıt alamayan sevgililerin müziğini dinlemektedir. Bilgisayar oyunları zamanın nasıl geçtiğini kendisine farkettirmemektedir. Zaman uçup gider, dersler çalışılmadan kalır. Aile çoğu zaman güç durumdadır. Aradaki iletişim bozulur, kopukluklar başlar, devamında ise birçok olumsuz davranış ve yaşantı ile karşılaşmak olasıdır. Aile burada mutlaka pedagogtan yardım almalıdır. Cep telefonu ise arkadaşları ile bağını koparmayan en önemli bir icattır. Mesajları yazarken parmak hareketleri neredeyse görülemez hale gelmiştir. Dış hayata açıldığında; günün çoğunu okulda geçirdiği için, kendisi gibi bu sıkıntıları yaşayan arkadaşları ile birlikte olmaktadır. Paylaşacakları pekçok şey vardır.

Kız arkadaşlar kendi aralarında erkek arkadaşlarını, erkeklerde kız arkadaşlarını gündeme alırlar. Karşı cins keşfedilmek için kafa yorulur. Nelerden hoşlanıyor, kiminle çıkıyor! oysaki ben ondan hoşlanıyorum, bana niçin bakmıyor? Benim boyumu mu beğenmiyor? Yoksa sivilcelerimden dolayı mı benimle birlikte olmuyor? O çocuk daha karizmatik vs. vs. Okulda yaşam yalnızca derslerle geçmez. Teneffüslerde kız-erkek çift olarak sakin köşeleri paylaşmalar görülür. Bu yakınlaşmalar sahiplenilmiş duygusunu yansıtır. Bazen birilerini rahatsız eder. Platonik olarak ilgi duyan bir başkası vardır. Uzaktan, zamanla içine sindiremez olur. Bu yakınlaşmalar nedeni ile okul dışında kavgalar olur. Basın- yayında bu tür haberlere çok rastlamışızdır. Hatta hayatını kaybeden pekçok genç olmuştur.

Burada kimlere görev düşmektedir? Aileler, ileri boyutlara gelmeden uzmanlardan yardım almalıdır. Anne-baba kendi içlerinde tutarlı olmalıdır.Okul idaresi ve öğretmenler işbirliği içinde olmalıdır. Okulda grup arkadaşlıkları desteklenmelidir. Teneffüslerde öğrenciler sınıflarda ya da sakin yerlerde çift olarak uzun zaman bulundurulmamalıdır. Dizilerde eğitimin önemi üzerinde durulmalı, kız-erkek çift ilişkileri ortaöğretim çağında mümkünse ertelenmelidir. Öğrencilerin en verimli olmaları gerektiği zamanda ve öğrencilerin yaşamlarına yön verecekleri yaşlarda bu süre en iyi bir şekilde değerlendirilmelidir. Okullarda spor olanakları artırılmalıdır. Müzik, ritm duygularını artıracak çalışmalar planlanmalıdır. Münazaralar artırılmalı, sergi çalışmalarına yer verilmeli, sanatsal etkinlikler ne kadar az da olsa yapılanlar önemsenmeli ve sergilenmelidir. Tiyatro ve drama çalışmalarına yönlendirilmelidir. Öğretmen-veli ilişkileri gerçekçi olmalıdır. Okul salonları ve kütüphanelerinden yeteri kadar yararlanılamamaktadır; artık buraların kapıları öğrencilere sonuna kadar açılmalıdır. Bu alanlar süs olsun diye yapılmamıştır ve gereği gibi kullanılmalıdır.

ÖZNUR SİMAV

AddThis Social Bookmark Button
 
Yeni Bir Kavram: Farkındalık Hipnozu

Zihinsel Detoks kavramından sonra şimdi de önemli bir sonucu ortaya çıkaracak yeni bir kavramı daha kullanıma sunuyoruz. FARKINDALIK Hipnozu.

 

Son zamanlarda çok kullanılan farkına varmak, farkındalık, kavramak ve benzeri kavramlar farkında olmadığımız sonuçlara yol açıyorlarsa? Daha da önemlisi her şeyin farkına varmaya çalışırken kişi farkında olmadan kendini koruyamaz hale geliyor ve yeniden yeni tehlikelerle karşılaşıyorlarsa? İşte bu aşağıda açıklanacak olan FARKINDALIK Hipnozu olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Öncelikle şunu ifade etmek gerekiyor. Türk insanının Hipnoz'a değil uyandırılmaya ihtiyacı var. Çok çeşitli nedenlerden dolayı uzun zamandır hipnoz altında yaşıyor. Hipnoz altında yaşayan bir kişiyi hipnotize etmek tabii ki mümkün olmayacaktır. Bir çok hipnoz çeşidi var. Uzun yol Hipnozu, futbol hipnozu, siyaset hipnozu, tarikat hipnozu, taraftarlık hipnozu, sınav hipnozu, aşk hipnozu, tenis hipnozu, şarkılarda ve dilerde yaşanan hipnozlar ve daha binlercesi.

Herkesin çok merak ettiği hipnozu açıklamak gerekirse beş duyudan 4'ünün içe kapanması bir duyunun ise dış dünyaya açık kalmasıdır.  Böylece kişi dış dünyaya açık olan duyu organı vasıtası ile aldığı bilgileri zihinsel olarak gerçekleştirmeye başlar. Yazılanlara bakıldığında kişinin vücudunun ağırlaşması, göz kapaklarını açamaz hale gelmesi,  dışarıdan kendisine verilen uyarıların içsel sonuçlarını takip edebilmesidir. Nature of Hypnosis kitabında bu durum detayları ile açıklanmaktadır.

Ancak Türk insanını transa geçirmek pek mümkün olmamaktadır. Yukarıda da bahsedildiği gibi yaşanan sosyal, siyasal, ekonomik krizlerin etkisi ile ve daha da önemlisi geçmişte yaşadıkları tecrübelerin farkında olmadıkları etkisi ile Türk insanı farkında olmadığı birçok hipnoz altında yaşamaktadır. Diziler ve dizilerde çalınan arka plan müzikleri de bu yapıya biraz daha katkıda bulunmaktadır. Futbol maçını seyreden kişilerin özellikle fanatik taraftarların daha sonra maç üzerinde konuştuklarında benzer durumlar ortaya çıkmaktadır. "Kendimde değildim, onu nasıl yaptığımı bilmiyorum" cümleleri de bu durumun kelimelerle ifade edilen halidir.

Bütün bunların dışında bir çok kanaldan aktarılan bilgilerde ise "farkındalık" kavramı öne çıkmaktadır. Farkındalık tabii ki önemli ancak bunu her an sürdürülmeye çalışılması Farkındalık Hipnozu'nu ortaya çıkarmakta ve kişinin birtakım tehlikeler altında kalmasını sağlamaktadır. Farkındalık sadece ve sadece kişinin kendisini koruma süreçlerinde gereklidir. Bunun dışında ortada tehlike yokken tehlike varmış gibi davranmak güvercin ürkekliğinde bir tavrı ortaya çıkaracaktır.

Konsantrasyon eksikliği tanısı konan kişiler ve çocuklar,  aslında farkında olarak bir çok konu ileilgili olarak aynı anda  zihinlerini meşgul ettiği için farkındalık hipnozu yaşamaktadırlar. Duyularını ve algılarını çok geniş olarak kullandıkları için zihinsel süreçlerini hızlı çağrışımlardan dolayı tek konu üzerine toplayamamakta ve aynı anda bir çok konu ile ilgilenmektedirler. Konsantrasyon eksikliği denen yapı aslında aşırı konsantrasyonla ilgilidir.

Kişi kendisinin sürekli olarak tehlike altında bulunduğunu düşünüyorsa, olabilecek herşeye karşı tedbir almaya kalkışıyorsa farkında olmadan Farkındalık Hipnozunu yaşayacaktır. Alınacak tedbirlerin neler olabileceğini düşünmeye başlayan kişi o anda gelecekte olabilecekleri düşünürken kendisini korumasız bırakmakta ve istemediği sonuçları yaşamaktadır. Farkındalık hipnozunun yaşandığı durumlardan biri araba kullanırken ortaya çıkmaktadır. Trafiğin tehlikeli olduğuna inanan bir kişi araba kullanırken kendi önündeki ve arasıra arkasındaki taşıtları kontrol etmesi gerekirken diğer yoldaki ve kendi şeridi ile ilgili olmayan araçları ve vasıtalarla da tedbir alabilmek için izlerken kolaylıkla kaza yapabilmektedir. Trafiğin kötü olduğuna dair inancı da trafikte daha az kalmaya çalışmayı ortaya çıkaracağı için bunun sonucunda aşırı hız yapılmakta ve kazalar biraz daha kolaylaşmaktadır. Aynı şekilde trafikte kendisine küçük bir hareket yapıldığında bile büyük tepkiler verebilmekte ve kaza olma ihtimali artmaktadır.

Bir çok içerikte yaşanabilecek farkındalık hipnozunun ortadan kaldırılabilmesi için tek yol, kişinin ayrışma dediğimiz durumdan kurtulması ile mümkündür. Ayrışma ise bir başka yazının konusudur.
Sonuç olarak Farkındalık iki konuda kullaılmalıdır.
Birincisi kişinin kendisini koruması için duyusal süreçlerin kullanılması,
İkincisi ise öğrenme süreçlerinin farkında olarak kullanılmasıdır.
Diğer süreçler duyu organlarımızla algıladıklarımızla birlikte sezgilerimizi kullanarak yönetilmelidir.

Herşeyin farkına varmaya çalışırken zamanın birden daha hızlı aktığı ve sizin zamanı atlar gibi yaşadığınız anlar oluyorsa, bu tecrbelerinizi yorumlar kısmına yazıp http://www.cengizeren.info okuyucuları ile paylaşabilirsiniz.

Not: Farkında ve alık kelimeleri birleştirildiğinde de farklı bir anlam ortaya çıkacaktır.
yazan: cengiz eren
AddThis Social Bookmark Button
 
Kendi Kendine Telkin

Telkin; Sözlüklerde aşılama anlamında açıklanmaktadır. Telkin yoluyla aşılanması istenen şey düşüncedir (fikirdir). Başka bir deyişle: Telkin, bir fikri kabul ettirme çabasıdır.

AddThis Social Bookmark Button
 
ŞİNASİ

(1826 – 1871)

 

1 — İbrahim Şinasi (1826-1871) İstanbul’da doğmuştur. Türk-Rus savaşında (1827) Şumnu’da ölen bir topçu subayının oğludur; Küçük yaşta yetim kalan Şinasi, annesi tarafından yetiştirilmiştir. İlk öğrenimini Tophane semtindeki mahalle mekteplerinden birinde yapmış, sonra Tophane idaresi kalemlerinden birine çirağ edilmiştir. Orada kendinden yaşlı bir memurdan Doğu bilimlerini, sonradan Müslüman olan yabancı bir uzman memurdan da Fransızca’yı öğrenmeğe başlamıştır. Tophane müşirliğine verdiği bir dilekçe üzerine, okuma için Paris’e gönderilmiş (1849), orada maliye öğrenimi görmüş, bu arada edebiyatla da uğraşmıştır. İstanbul’a dönünce (1853) bir süre yine Tophane’de çalışmış, Reşit Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Meclis-i Marif’e üye seçilmiş (1855), Âli Paşa’nın sadrazamlığı zamanında, Reşit Paşa’nın yetiştirmesi olduğu için azledilmiş, fakat Reşit Paşa’nın altıncı ve son defa sadrazam olması üzerine tekrar eski görevine tâyin olunmuş (1857), onun ölümünden sonra (1858) Yusuf Kâmil Paşa’nın koruyuculuğunu kazanmış ise de, az sonra memurluktan kendi isteği ile çekilerek gazeteciliğe başlamıştır (1860). İlkin Agâh Efendi ile birlikte Tercümân-ı Ahvâl adlı bir gazete çıkarmış (21 ekim 1860), altı ay sonra buradan ayrılarak Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkarmağa koyulmuştur (27 haziran 1862). Bunu üç yıl kadar tek başına yönetmiş, gazetesini Namık Kemal’e bırakarak tekrar Paris’e gitmiş (1865), orada beş yıl kaldıktan sonra İstanbul’a dönerek (1869) basımevinin ıslahı ile uğraşmış çok çalışma yüzünden beyin yorgunluğundan ölmüştür.

 

2 — Şinasi, şiir ve nesir alanında Batı edebiyatı yolunda eser veren ilk sanatçıdır. Bu bakımdan, o, Batı uygarlığı etkisi altında gelişen yeni Türk edebiyatının kurucusu sayılır.

 

Şiir alanında, ilkin Divan edebiyatı yolunda manzumeler (kaside, gazel, müf­red v.b.) yazmış, Paris’e gidip de Batı edebiyatını yakından tanıdıktan sonra eski nazım biçimleri için de birtakım yeni fikirler söylemeğe başlamış (Reşit Paşa hakkındaki kasidelerin üç tanesi), ayrıca La Fontaine’in etkisiyle hem biçim, hem de konu, fikir ve ruh bakımından yepyeni şiirler de kaleme almıştır (Eşek ile Tilki Hikâyesi, Karakuş Yavrusu ile Karga Hikâyesi, Ar ile Sivrisinek Hikâyesi, Tenasüh Hikâyesi). Bundan başka, Batı şiirini daha yakından tanıtmak amacıyla, bir kaç Fransız şairinden seçtiği bazı parçaları manzum olarak Türkçe’ye çevirmiştir.

 

Şinasi, yeni tarzda yazdığı bütün şiirlerinde beyitlerin başlı başına güzel olmalarıyla yetinmemiş, Divan edebiyatındaki “parça güzelliği” anlayışı yerine, şiirlerin belli bir düşünce etrafında gelişmesini sağlayarak “konu birliği” ne ve “toplu güzellik” e önem vermiştir.

 

Türkçe’nin Arap ve Fars dillerinin etkisinden kurtularak kendi benliğine dön­mesi gerektiğini anlamış ve manzumeleri arasındaki bazı beyitleri “safî Türkçe” ile, Karakuş Yavrusu ile Karga Hikâyesi’ni de “lisân-ı avâm” ile yazmış, böylece, ancak 1911’den sonra gelişen sade dil hareketinin öncülüğünü yapmıştır.

 

Genel olarak didaktik manzumeler yazmış olan Şinasi’yi, Türk nazmına getirdiği bütün yeniliklere rağmen güçlü bir şair sayma olanağı yoktur. Mısraları imale ve zihaflarla doludur.

 

Şinasi daha çok nesir alanında yaptığı yeniliklerle Türk edebiyatında önemli bir yer tutar. Eski nesir secilerle süslenir, bu yüzden de, yazı, asıl fikirle hiçbir ilgisi bulunmayan sözlerle doldurulurdu. Şinasi, bir gazeteci olarak, “umum halkın kolaylıkla anlayabileceği” yolda yazmak amacını güttüğünden, düşüncelerini yalın ve açık bir anlatımla söyleme yolunu tutmuş, söz hünerleri göstermekten kaçınmıştır. Bunu sağlamak için de secileri bırakmış asıl düşünce ile ilgisi bulunmayan doldurma sözlere yer vermemiş, düşüncelerini kısa cümlelerle anlatmaya çalışmış, bunları bir takım bağ-fiillerle birbirine ekleyerek sayfalarca süren cümleler kurmamıştır. Tercümân-ı Ahvâl ve Tasvîr-i Efkâr’daki yazılarında böyle bir yol tutan Şinasi, Şair Evlenmesi adlı piyesinde daha da ileri giderek konuşma dilini yazı dili hâline getirmiştir.

 

Şiirlerinde ve nesirlerinde, “reis-i cumhur”, “vatan ve millet yolunda kendini feda etmek”, “devlet-i meşrûta”, “millet-i hâkime”, vb. gibi birçok yeni kavramlar kullanmıştır.

 

La Fontaine yolunda birkaç fabl ve Moliére yolunda bir komedya yazmış olan Şinasi, klasisizmin etkisi altında kalmış sayılabilir.

 

3 — Şinasi nazım türünde, Recine, La Fontaine, Lamartine, Gilbert ve Fénelon’dan mazmun olarak Türkçe’ye çevirdiği bazı şiirleri, asıllarıyla birlikte, Tercüme-i Manzûme (1859,1860) adılı bir kitapta, kendi şiirlerini de Müntehabât-ı Eş’ar (1862,1870) adlı bir kitapta toplayarak bastırmıştır. Her iki eser, Ebüzziya Tevfik tarafından bir araya getirilerek Divan-ı Şinasi (1885,1893) adıyla yayınlamıştır.

 

Tiyatro türünde Şair Evlenmesi adlı bir perdelik bir komedyası vardır.

 

Tasvîr-i Efkâr’da yayınlanan bazı siyasî ve edebî yazıları Müntehabât-ı Tasvîr-i Efkâr (2 cilt, 1885) adlı bir kitapta toplanmıştır.

 

Şinasi, bunlardan başka, Türk atasözlerini de bir araya toplamış, bunları Durûb-ı Emsâl-i Osmaniyye (1863) adıyla basmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

TÜRK TİYATROSU’NUN GEÇİŞ KÖPRÜSÜ:” ŞAİR EVLENMESİ”

LOKMAN ZOR ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ SAHNE SANATLARI BÖLÜMÜ

 

Özellikle 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’da görülen teknik ilerleme ve yeni buluşlar, toplumsal hayata süratle girerek Avrupa devletlerinin her alanda güçlenmesini sağladı. Bu güç, yenilikleri takip edemeyen Osmanlı İmparatorluğu aleyhine gelişen bir tehdit unsuru oldu. Siyasi, iktisadi ve askeri alanda hızla zayıflayıp güç kaybeden Osmanlı imparatorluğu, batının etkisi ve baskısı altına girmeye başladı. İmparatorluğun bu baskıya karşı direnişinin ancak, batıya yönelip batı sistem ve yöntemlerini kullanmasıyla mümkün olacağı düşüncesi oluştu.

1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla Osmanlı Devleti tamamen batıya açılmış oldu. Yapılan reformlarla, her alanda bir yenileşme ve gelişme çalışması başlatılıp, batılılaşma gayretine girişildi. Ancak bu gayret; giyim kuşamda değişiklik yapılması, yabancı dil eğitimine önem verilmesi, Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi, batıdan teknisyen ve subay getirtilmesi gibi sosyal hayata yönelik uygulamalarla biçimsel ve yüzeysel kaldı.

Siyasi, iktisadi ve endüstriyel alanda çok etkin olmayan bu biçimsel değişim, sosyal hayatın bir parçası olan sanatı da etkisi altına aldı. Bu dönemde öğrenim için batıya gönderilen öğrenciler, yurda döndükten sonra ortaya koydukları çalışmalarla söz konusu yöneliş ve gelişimin sanatsal boyutunu ifade etmiş oldular. Avrupa’da görüp öğrendikleri birçok yeni şeyi Osmanlı’ya taşıyarak ilk temsilciliğini yaptılar.

Türk Tiyatro Edebiyatı’nın ortaya çıkışı da bu dönemde olmuştur. Yabancı dil, ekonomi ve maliye öğrenimi görmek üzere Paris’e gönderilen, yurda dönüşünde Agah Efendi ile birlikte “Tercüman-ı Ahval” adlı ilk özel gazeteyi çıkaran İbrahim Şinasi’nin gazetede yayınladığı “Şair Evlenmesi”, yazılı ilk Türk oyunu olarak kabul edilir.

Şinasi’den önce çeşitli dönemlerde tiyatro oyunu yazma girişimlerinin olduğu da iddia edilmektedir. III.Selim döneminde İskerleç adında kimliği tam bilinmeyen birinin yazdığı, “Vakayi-i Acibe ve Havadis-i Garibe-i Kefşger Ahmed” adlı oyun, ilk Türk Tiyatro yapıtı olarak ileri sürülmektedir.[1] Bunun dışında, Abdülhak Hamit’in babası Hayrullah Efendi’nin Şinasi’den on beş yıl kadar önce “Hikaye-i İbrahim Gülşeni” adında romanla tiyatro arası bir eser meydana getirmiş olmasına rağmen bu eseri yayınlamadığı iddia edilmektedir.[2] İskerleç’in Türk olduğu hakkında kesin bilgi bulunmamasının yanı sıra “Hikaye-i İbrahim Gülşeni”nin niteliğinin farklılığı ve yayınlanmamış olması, “Şair Evlenmesi”ni tartışmasız ilk Türk Tiyatro yapıtı kılmaktadır.

“Bir Perdelik Komedi” denilen ve öyle bilinen “Şair Evlenmesi”, ilk önce iki perde olarak yazılmış, Tercüman-ı Ahval’in 2-3-4 ve 5. sayılarında bir perde olarak yayınlanmıştır. Hicri 1277 (1860) tarihli basılı metinde Şinasi’nin şöyle bir hatırlatması yer alıyor:”Bu oyun iki fasıl olarak 1275 tarihinde tiyatro için tertip olunmuştu. Sonradan birinci faslının kaldırılması lazım geldi.”[3]

Fransız Tiyatrosu’nu yerinde görüp batı tiyatrosunu yakından tanıyan Şinasi, “Şair Evlenmesi”nden başka tiyatro yapıtı vermemiştir. Batılı anlayıştaki tiyatroyu Türk gelenek ve kişilerine uydurması ve başka eser vermemesi, onun bu alanda bir örnek ortaya koymak istemesine bağlanabilir.[4]

Bir Töre Komedyası özelliği taşıyan “Şair Evlenmesi”, görücü usulüyle evliliğin sakıncalarını konu almaktadır. Batılı tutum ve davranışı, kılık ve kıyafetiyle pek sevilmeyen, eğitimli olmasına rağmen saf bir yapıya sahip Şair Müştak Bey, sevdiği Kumru Hanım’la, kılavuz ve yenge hanımlar aracılığıyla evlenmiştir. Nikah sonrasında kendisiyle evlendirilen kişinin, Kumru Hanım’ın çirkin ve yaşlı ablası Sakine Hanım olduğunu görünce önce bayılır sonra itiraz eder. Mahallelinin de işe karışmasıyla başına gelenleri kabul etme mecburiyetinde kalan Müştak Bey’in imdadına arkadaşı Hikmet Bey yetişir. Hikmet Bey’in mahalle imamına verdiği rüşvetle olay çözülür, yapılan hile sonuçsuz kalır.

Batı tarzında yazılmasına karşın Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun da etkisini taşıyan “Şair Evlenmesi”, eski ile yeni, doğu ile batı arasında bir köprü olma niteliğine sahiptir.

Oyunun malzemesi, döneme göre oldukça güncel, yerel ve gerçektir. Halktan seçilmiş oyun kişileri, halkın diliyle konuşturularak Türk toplumuna ait töresel bir uygulamanın eleştirisi yapılmıştır. Bu yönüyle dikkat çeken oyun, Şinasi’nin, batı tiyatrosunu sadece teknik anlamda örnek aldığını göstermektedir.

Şinasi, bu yeni tekniği Türk Tiyatrosu’na sokabilmek için, Türk toplumuna ve seyircisine yabancı olmayan bir konuyu alışkın olunan oyun kişileri aracılığıyla ele almıştır.

Dönemin toplumsal hayatını başarılı bir şekilde ortaya koyan “Şair Evlenmesi”, bu yönüyle dikkat çekicidir. Oyun kişileri, gerçek hayattan koparılmışçasına ustaca donatılmıştır. Üstelik bu uygulama esnasında, toplumsal yapı ve statünün de göz önünde bulundurulması, ortaya oldukça renkli kişilikler çıkarmıştır.

Oyunun kahramanı Müştak Bey, yüzeysel bir batılılaşma hareketi içerisinde olan Osmanlı Devleti’nin gerçek yüzünü gösterir niteliktedir. Eğitimli olmasına karşın töre halini almış yanlış bir uygulamayı devam ettirmesi ve cahil halk tarafından hile yoluyla kandırılabilecek kadar saf bir yapıya sahip olması, Osmanlı’nın batılılaşma adına giriştiği cılız gayretin başarısızlığını gösterir. Zira, Müştak Bey, gerek kıyafeti, gerek tutumu, gerekse düşünceleri itibariyle tam bir aydındır. Aynı durum Hikmet Bey için de geçerlidir. Müştak Bey’in batılı düşüncelerle yetişmiş eğitimli biri olmasına rağmen sakıncalı bir töreyi devam ettirmek suretiyle yaptığı hatayı, Hikmet Bey de mahalle imamına verdiği rüşvetle tekrarlıyor. Birer aydın olarak içinde bulundukları bozuk düzeni değiştirmek yerine o düzenin bir parçası olmaları, aldıkları eğitimin yetersizliğini gösteriyor.

“Şair Evlenmesi”nin hemen bütün oyun kişileri, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun kalıplaşmış kişilerini hatırlatmaktadır. Yazarın bunu geleneksel tiyatrodan etkilenerek, bu yeni tiyatro tekniğinin benimsenmesi adına bilinçli bir şekilde yaptığı tartışmasızdır. Zira bu uygulama, rastlantı sayılamayacak kadar büyük bir ustalıkla yapılmış her oyun kişisi renklendirilip donatılmıştır. O zamana kadar, Karagöz perdesinde birer hayal olarak yaşayan ve yabancı seslerle konuşan, Ortaoyununda belirli kalıplar içinde kalan insanlar normal ölçü, ses ve davranışlara kavuşturulmuştur.[5]

Oyun kişilerinin, geleneksel tiyatromuzda olduğu gibi geçmişleri ve gelecekleri verilmemiş, kişilikleri belli bir zamana oturtulmamıştır. Durağan ve değişmez özelliklere sahip bu kişiler, belli durumlar karşısında, o duruma yönelik kendilerinden beklenebilecek en uygun davranışı gösterecek niteliktedirler. Kusur ve zaaflarıyla öne çıkan, kendi istemlerini kullanamayan, toplum içinde anlam taşıyan ya da ilişkilerini belirleyen özellikleri sayesinde seyirci tarafından kolayca tanınabilecek kişilerdir bunlar.*

Oyunun saf ve şaşkın aşığı Müştak Bey’in, duvağı açıp çirkin ve yaşlı Sakine Hanım’ı karşısında görünce bayılması, tam bir din taciri imam Ebullaklakatül-enfi’nin kişisel çıkarı doğrultusunda ağız değiştirmesi, uyanık ve bilgiç Hikmet Bey’in rüşvet verip arkadaşını kurtararak nasihat etmesi, cahil ve kişiliksiz Batak Ese ile Atak Köse’nin, imamın her söylediğini kabul edip onaylamaları, her şeye baş sallayan mahallelinin kitle psikolojisiyle hareket etmesi onların tipik özelliklerinin doğal bir sonucudur.

Bu noktadan hareketle, “Şair Evlenmesi”nin oyun kişileri ile Geleneksel Türk Tiyatrosu’ndaki tipler arasında bir bağ kurmak mümkündür: Birbirini seven Müştak ile Kumru’ya geleneksel tiyatromuzun Çelebi ve Zennesi gözü ile bakılabilir.[6] Özellikle Müştak, yaşadığı aşk, şaşkınlık ve çaresizlikle iyi çizilmiş bir Çelebi örneğidir. Aynı zamanda Hikmet’le aralarındaki ilişki faklılıklar taşımasına karşın tipik bir Hacivat- Karagöz ilişkisini andırmaktadır. Hikmet, uyanık tavrıyla durumdan ders çıkarıp nasihat vermeye kalkan Hacivat’ı anımsatırken Müştak, Karagöz’e benzer bir kişilik sergiliyor.

Karagöz ve Ortaoyunu özelliği taşıyan konuşma örgüsünün yaratılmasında büyük paya sahip iki oyun kişisi Batak ese ve Atak Köse’nin konuşmalarındaki diyalekt, Karagöz oyunlarının Kayserili, Kastamonulu, Laz vs. tiplerinden yola çıkıldığını düşündürüyor. Mahalle halkından sayılan bu kişilerin durum ve davranışları da Karagöz oyunlarının mahallelisinden farklı değildir.

Dönemin toplumsal yapısını yansıtacak şekilde seçilen oyun kişileri son derece canlı ve gerçek çizilmiş, oyun kısa olmasına rağmen tüm oyun kişilerinin kimlikleri, nitelikleri ve kişilikleri yeteri derecede verilmiştir. Bu kişiler arasındaki konuşmalar da dikkat çekicidir. Karagöz oyunlarının etkisini taşıyan konuşma örgüsü; kelime oyunları, söz komikleri ve konuşma yanlışlarıyla desteklenmiş, her oyun kişisine kendi tipine uygun bir konuşma dili verilmiştir. Oyunun sade dili ve anlatımın akıcılığı, Şinasi’nin dildeki ustalığını gösterecek kadar güzeldir.

Geleneksel tiyatronun aksine benzetmeci bir yapı sergileyen “Şair Evlenmesi”, serim-düğüm-çözüm düzleminde kurulmuş bir olay dizisine sahiptir. “Fıkra” diye isimlendirilmiş dokuz bölüme ayrılan olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi vardır. Yoğun bir çatışmayla çözüme taşınan olayların sonucunda Hikmet Bey’in ağzından verilen mesaj çok açıktır:

HİKMET EFENDİ – İşte, kendi menfaati için aşk ve muhabbet tellallığına kalkışan kılavuz kısmının sözüne itimat edenin hali budur.

........................

HİKMET EFENDİ – Sen ve ıyalin birbirinizi her cihetle tanıdığınız halde, evlenirken ne belalara uğradın bakındık.

.........................

HİKMET EFENDİ – Ya birbirlerinin ahvalini asla bilmeyerek ev bark olanların hali nasıl olur, var bundan kıyas eyle.[7]

Toplumun en önemli kuruluşunun tesis edilmesinde töre adıyla yapılan hatayı, eleştirip yenilikçi bir bakış açısıyla baş kaldıran Şinasi, ortaya koyduğu bu kısacık oyunla Türk Tiyatrosu’nun seyrini değiştirmiştir. Macar Türkolog Kunoş, “Türk Halk Edebiyatı” adlı eserinde “.... Yalnız rahmetli Şinasi Efendi, Şair Evlenmesi adlı bir komedisinde ulusal bir oyunun nasıl olacağını, büyük bir bilgi ile gösterdi. Şinasi Efendi’nin piyesinde halkın Türk tipleri meydana çıktı, halkın dili söylendi, halk deyimleri işitildi, halk adetleri görüldü” diyerek “Şair Evlenmesi”nin önemini vurgulamaktadır.

“Şair Evlenmesi”, Türk toplumuna ait töresel bir tem’i batı tiyatrosu kurgusu ile işlemesine karşın, kişileri ile yakaladığı geleneksel tavrı olaylara sindirmiş ve böylece geleneksel tiyatromuzdan batı tiyatrosuna atılan başarılı bir köprüyü oluşturmuştur.[8]

 

 

 

 

 

Şinasi (1826-1871)

Türk edebiyatinda yeniliklerin öncüsüdür.

1860’ta Tercüman-ı Ahval’i (ilk özel gazete), 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı çıkardı.

İlk makaleyi (Tercüman-ı Ahval mukaddimesi), ilk piyesi (Şair Evlenmesi) o

yazdı.

Noktalama işaretlerini de ilk defa o kullandı.

La Fontaine’den fabllar tercüme etti.

Lamartin’den de manzum çevirileri vardır. İlk şiir çevirilerini de o yaptı.

Nesirlerinde dili sade; şiirlerine ise ağırdır.

Tanzimat Fermanı’nı ilân eden Mustafa Reşit Paşa için yazdığı iki kasidesi

ünlüdür. Bu kasidelerdeki övgüleri divan şiirindekinden daha abartılıdır.

O, başarılı bir şair ve yazar olmamasına rağmen batı edebiyatından alınan yeni

türlerle edebiyatımızın batılılaşmasında en çok onun emeği vardır.

Eserleri:

Şair Evlenmesi (Piyes; edebiyatımızdaki ilk tiyatro eseri),

Müntehabat-ı Eşar (Şiir),

Divan-ı Şinasi (Şiir),

Durub-ı Emsal-i Osmaniye (ilk ata sözleri kitabı),

Tercüme-i Manzume (çeviri şiirler)

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Başınıza Kötülük Geleceği Korkusu Nasıl Yenilir?

Psikiyatride yeni bir tanı ortaya çıktı: "Kötü dünya sendromu." Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu sendromun, empati yoksunluğunun en önemli sonuçlarından biri olduğunu ve toplumsal duyguların hasar görmesiyle ortaya çıktığını söyledi.


Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tarhan, yaptığı yazılı açıklamada, her an bir şiddete kurban gitme korkusu, korku filmlerinde yaşananların kişinin başına gelme ihtimali, nükleer veya biyolojik savaşın çıkabilmesi, bir virüsün bütün insanlığa bulaşması, Hollywood filmlerinde olan genetik sapma sonucu ortaya çıkan garip bir yaratığın insanlığı yok etmesi gibi ihtimallerin, insanları günden güne karamsarlığa sürüklediğini belirtti.

İnsanların dünyayı tehdit edici bir yer olarak görmeye başladıklarını ve yaşama küstüklerini ifade eden Tarhan, şunları kaydetti: "Bu durum dünya kötü dünya sendromuna mı sürükleniyor sorusunu akıllara getiriyor. Kötü dünya sendromuna dünyadaki güven ortamının azalması ve dünyanın daha tehdit edici bir yer haline gelmesi neden olur. Bu durum, toplum ve birey psikolojisinde olumsuz sonuçlara yol açıyor. Kötü dünya sendromu empati yoksunluğunun en önemli sonuçlarından biridir. Toplumsal duyguların hasar görmesiyle bu sendrom ortaya çıkıyor. Kötü dünya sendromu, dünyanın eskiye kıyasla daha tehdit edici bir yer olduğu algısını tanımlamak için kullanılmaktadır. Dünyanın kötüye gittiğini düşünenlerde üç türlü tepki göze çarpar; şiddeti örnek alıp, şiddet davranışını arttırmak, şiddete karşı duyarsızlaşmak ve korkuya kapılıp, kendilerini şiddet kurbanı gibi algılayarak, kaçınma davranışı geliştirmek. Bu 3 tepki türünün de sağlıklı olduğunu söylemek güçtür."

Kötü dünya sendromunun toplumun psikolojisine etkisi

Prof. Dr. Tarhan açıklamasında, kötü dünya sendromunun toplumun psikolojisini direkt etkilediğine işaret ederek, sebep ve belirtilerini şu şekilde sıraladı: "Birinci sebep, insanlık içindeki şiddetin ve cinayetlerin artmasıdır. Okullarda çocuklar arasında, toplumda şiddet artmaktadır. Okullara silah götürme anneyi babayı öldürme gibi cinayet olayları eskiye göre toplumda hızla yaygınlaştı. Örneğin ABD’de aile içi şiddet olaylarında ciddi bir artış görülmekte ve acil servislere başvuranların neredeyse yüzde 20’si aile içi şiddet sonucu geldiğini belirtmektedir. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet eğiliminde ve çocuklarda cinsel istismarda ciddi artış görülmektedir. İnsanların da güvenlik
yatırımlarına eğilimleri fazlalaştı. Silah ve alarm satışları her geçen gün artmaktadır. Bütün bu olaylar güvenliğin zayıfladığını ve kötü dünya içinde bulunduğumuzu ortaya çıkarmaktadır."

Prof. Dr. Tarhan, medyanın, saldırı görüntülerini devamlı vermesinin sebebinin ise bütün Amerika’da ve dünyadaki insanların o olayı yaşamış gibi algılaması olduğunu belirterek, şöyle devam etti: "Küçük bir azınlığın yaşadığı olay böylece bütün dünyada insanların kendilerinin de böyle bir şiddete mağdur ve kurban olabilecekleri duygusunu geliştirdi. Korku ve huzursuzluk giderek arttı, bunun sonucunda kaçınma davranışları ortaya çıktı. Dünya büyük ve kötü bir yer olarak görülmeye başlandı. Gerçek ve fantezi ayırt edilemez hale geldi. Meydana gelen herhangi bir tehlike, insanlarda her gün olacak duygusu yaşatmaya başladı. Bu duygu politik olarak da
sürekli beslenmektedir. Şiddet görüntülerini yoğun düzeyde izleyenlerin bir grubunda, dünyayı korku dolu, acımasız, gelecekle ilgili kötü ve tehlikeli bir yer olarak görme şeklinde bir tepki ortaya çıktı. Diğer bir grupta ise tam tersine agresif davranışlar haline dönüştü.

Radikallik geni olan bu insanlar, böyle korku zamanlarında daha çok saldırganlaşırlar, daha agresif olurlar ve şiddete karşı şiddetle karşılık verirler. Şiddet davranışlarının sonuçlarına karşı şiddeti yöntem olarak benimserler. Ortadoğu insanında bu kültür vardır. Bu coğrafyanın insanında şiddet davranışı karşısında agresif olma, karşı şiddete yönelme gibi radikallik eğilimleri ortaya çıktığı için şiddeti yöntem olarak seçme görülmektedir."


Kaynak : cnn türk

AddThis Social Bookmark Button
 
Pazarlığın da Usulü Var

Alan satandan umar.

Nihavent’i iki kere seviyorum. Birincisi, müzikte bir makam olarak, ikincisi arkadaşım olarak. İTÜ giriş sınavları sonrası kazananların kimler olduğu konusundaki merakımı gidermeye çalışırken, o güne kadar duymadığım bir isimle karşılaşmıştım. Nihavent de isim mi olurmuş dediğimi hatırlıyorum.

Bizim Nihavent, yıllardır vidalı hava kompresörü üretir. Hem de en iyisinden. Özellikle küçük boy kompresörleri çalıştırmadan önce, üzerine bir tek “dal” sigarayı dikine koyar ve şalteri açar. Ürettiği kompresör o kadar sarsıntısız çalışır ki sigara kıpırdamadan, devrilmeden öylece kalır.

Yıllar önce, büyük bir firmaya kompresör satmış. Daha sonra, onların çevresine de hatırı sayılır satışları olmuş. Geçenlerde aynı firmadan yeni bir sipariş için teklif istemişler, ardından görüşmek için çağırmışlar. Karşısında tam dört kişi varmış. Amansız bir pazarlık başlamış. Aralarındaki fark 300 Euro’ya kadar inmiş ve görüşmeler sonuçlanmadan kesilmiş.

Üç gün sonra tekrar aramışlar. “Yalnız”, demişler “bu sefer eldivenlerini de al; çünkü biz altı kişi olacağız.” Bizim Niho da hazırlıklı gitmiş. Daha masaya oturur oturmaz çantasını açmış, büyük bir çabuklukla yanında getirdiği boks eldivenlerini ellerine geçirivermiş. Adamlar, biraz da kendilerinin çanak açtığı bu espriden öyle etkilenmişler ki fazla uğraştırmadan son fiyatı aynen kabul etmişler.

Örfümüzde ve dînimizde pazarlık konusu anlayışla karşılanır. Ama bir kuralı bozmamak şartıyla: “İki kişi pazarlık ederken, onlar anlaşamayıp ayrılmadıkça araya girilmez.

Pazarlık bir gelenek gibidir. Yeni nesil bu konuya pek sıcak bakmasa da, bu bir gerçektir. Alan satandan mutlaka bir indirim bekler. Satan da bu beklentiyi bildiği için, bildireceği ilk fiyatı ona göre belirler. Yani bir pazarlık payı bırakır. Üstelik bu olay sadece ülkemiz için geçerli değildir. Son yıllarda her ülkeden yabancılarla hem alım, hem satım konularında temaslarımız oluyor. Pazarlıksız olanını hatırlamıyorum desem yalan olmaz. Buradaki esas mesele ise; miktar ve ödeme ile ilgili olarak ortaya çıkabilecek sorunlarla ilgili oluyor.

Her konuda olduğu gibi bunun da istisnaları elbette var. Onların gerekçesi, dürüstlükle ilgili. Pazarlığı benimsemeyenlere göre; dürüst bir esnaf son fiyatı baştan söyleyip, müşteri üzerinde güven duygusu yaratmalıdır. Gerçi uçuk bir fiyat verip, sonradan akıl almaz indirim yapanlara kızmıyor değiliz ama yine de bir indirim bekliyor insan.

Pazarlıkla ilgili olarak anlatılan bir hikâye var. Çingene at satmaya giderken, evinden çıkmadan önce, eşiyle pazarlık edermiş. Sonra at pazarında alıcıyla fiyat konusunda cebelleşirken, karısının verdiği fiyatı(!) söyleyerek, şu fiyatı verdiler diye yemin edermiş.

Pazarlıkta esas olan, alıcı ile satıcının içlerinden geçen rakamlarda uzlaşma sağlanmasıdır. O limitin yakalanmasıdır. Herhangi bir zaafından yararlanıp, karşı tarafı ezerek pazarlık yapılmaz. “Önemli olan, kazanırken kazandırmaktır.” İki tarafın kazançlı çıkmadığı bir alışveriş, ne kadar iyi niyetle başlamış olursa olsun, uzun süre devam edemez.

Küçük büyük, bütün pazarlıklar keyiflidir.

O Bir Girişimci

Girişimcilik bir karasevdadır, büyüttükçe büyüyen.

Bazı insanlara kanınız hemen kaynar. Bir anda kırk yıllık dost gibi olursunuz. Bu ilgi, bu sevgi karşılıklıdır elbette. Derdini dert, zevkini zevk edinirsiniz. O sizin gerçek dostunuzdur.

Bir dosttan söz ediyorum. Üstelik, kırk yılı çoktan geçtik. Yarım asra dayandı bu beraberliğimiz. Öylesine bir yere geldik ki her şeyimiz ortada. Birbirimize o kadar karışıyoruz, o kadar uğraş içinde oluyoruz ki bir tartışma esnasında bizi uzaktan seyredenler, kavga ettiğimizi bile zannedebilirler.

Onunla tanışmamız, üniversiteye girdiğimiz ilk günlere rastlar. Daha ne olduğunu anlayamadan, dörtlü bir grubun içinde bulduk kendimizi. Bir bakıma, hepimiz İstanbul’un yabancısıydık. “Beraber yürüdük biz bu yollarda” misali, efsane şehrimizi birlikte tanıdık. Beyoğlu’nda dolaştık, Rumelihisarı’nda poz poz resimler çekerken, tarihimizle kucaklaştık. Gün oldu Gümüşsuyu’ndan Boğaz’ı seyrettik, gün oldu karla kaplı o yamaçta kardan adam yaptık, kartopu oynadık.

Biraz anı defterine dönmeye başladı yazdıklarım. Ama benim niyetim başka. Ben bir girişimciyi, onun mantığını, düşünce tarzını anlatmaya çalışıyorum aslında. Bir girişimcinin işine olan aşkını, onu yaşatmayı kendi hayatından çok daha önemli sayan bir anlayışı, bir karasevdayı sermek istiyorum gözlerinizin önüne.

Benim dostum büyük bir sanayici. Yüzlerce insana açtığı ekmek kapısında, uluslararası düzeyde kaliteli mallar üretiyor. Dünyanın dört bir yanına ihracat yapıyor. Fabrikasını alıcı gözle bir incelerseniz; hele bir de işten anlıyorsanız, “burada iyi bir mühendis var” demekten kendinizi alamazsınız.

Benim dostumun bir işi, bir eşi ve birbirinden tatlı yetişkin iki kızı var. Kızlardan küçük olanı, uzun süredir yurt dışında kendini geliştirmekle meşgul. Abla o işi daha önce tamamlayıp yurda döndü. Uluslararası bir kuruluşta görev yapıyor. Yaptığı çalışma o kadar beğenilmiş ki benzer bir projeyi hayata geçirmek için Uzakdoğu’ya gönderilmiş. Benim dostum da hem özlem gidermek, hem kızını görev başında görebilmek için, SARS’tan filan korkmadan oralara gitmeye karar veriyor. Ama burada bir sevgilisi(!) var. Onu kime bırakacak? Ona bir şey olursa, kim ilgilenecek? Ya oralarda başlarına bir kaza gelir de Hakk’ın rahmetine kavuşurlarsa, o eseri kim yaşatacak.

İnsanlar bazı durumlarda vasiyetname yazarlar. Bazen de bu işi sözlü olarak yapmayı tercih ederler. Benim dostum da onu yapmaya çalışıyordu. “Gazanfer”, diyordu. “Ben uzaklara gidiyorum. Eşim de yanımda. Biliyorsun, küçük kızım burada değil. Zaten bizim işlerle bugüne kadar ilgilenmediği için fazla bir şey yapamaz. Anormal bir şey olmadığı sürece, mevcut kadro her şeyi rahatlıkla götürür. O bakımdan gözüm arkada değil. Ama bize bir şey olursa, bir anda her şey tersine dönebilir. İş icabı biraz kredi kullanıyoruz. Aslında biliyorsun, hepsinin fazlasıyla karşılığı var. Ama böyle durumlarda ilk üşüşen bankalar olur. Ve yine biliyorsun ki paniğin verdiği zarar korkulanın kendisinden çok daha fazla oluyor. Senden tek ricam; böyle durumlar doğarsa benim işime sahip çıkman, onun yaşamasına yardımcı olmandır. Senden bunun sözünü istiyorum.”

O, gerçek bir girişimci. Ölecekmiş, kalacakmış umurunda bile değil. Mallarını kimin, nasıl paylaşacağı da hiç mi hiç ilgilendirmiyor onu. Onun tek düşüncesi, eserini yaşatmak. “Onunla veya onsuz, hiç önemli değil.” Önemli olan tek şey; bütün varlığıyla emek verdiği, tırnaklarıyla kazıdığı, yüreğiyle süslediği o sevgilinin aynı güzellikler içinde yaşamayı sürdürmesi.

Girişimcinin aşkı destanlarda bile anlatılamaz.

İş Hayatı Ciddiyet İster

Girişimci ölçülüdür.

Üniversite giriş sınavlarına hazırlanmak için İstanbul’a gelmiştim. Rahmetli Sedat Amcaların, ailenin üniversiteye gelen bütün gençlerine ilk sığınak olan tarihi konaklarında kalıyordum. Geniş bahçedeki güller, çiçekler, unutulacak gibi değildi. Değişik meyveler ve özellikle yumruğumdan büyük Sultan Selim incirlerinin tadı hâlâ damağımda.

Sedat Amca kimya yüksek mühendisiydi. Normal işi dışında, geniş bahçenin bir köşesine kurdukları bir tesiste aküler için saf su ve asitli su üretiyorlardı. Kendisi büyük bir ilaç firmasında “sorumlu müdür” olarak çalıştığı için, işlerle genelde ortağı ilgileniyordu. Şişelere bandrol takma konusunda bütün aile fertleri gönüllü yardımlarını esirgemiyorlardı. Mesai saatleri dışında gelen telefonlara ise, genellikle evde olduğu için o bakıyordu.

Konakta, aile dışında bir kiracıları da vardı. Ama yıllar boyu birliktelik onları o kadar yakınlaştırmıştı ki hiç birini aileden ayrı düşünemezdiniz. Akşamları, fincanda yüzük saklama ve peçiç başta olmak üzere çeşitli oyunlar oynanır, kızarmış kestaneler yenilirken türlü şakalar yapılırdı. Hele kiracıların oğlu Mesut Ağabey, esprileriyle bizleri öyle eğlendirirdi ki onu görür görmez gülmeye başlardık.

Günlerden bir gün, akşam saatlerinde telefon çalıyor. Sedat Amca, aldığı büyük siparişin detaylarını heyecanla temize çekerken Mesut Ağabey içeriye girip aynı siparişi, Musevilere has şiveyle vicahiye(!) çeviriyor, yani yüzüne söylüyor. Tabii bir anda hevesler kursakta kalıyor. Çünkü Mesut ağabey buruk bir şaka yapmıştır.

Bu olaydan sadece iki gün sonra yine bir akşam vakti, çalan telefonu yine Sedat Amca açıyor. Yine aynı ses, büyük bir siparişten söz ediyor. Ama bu defa kül yutmak yok. Hiç bozuntuya vermeden adamla bir güzel alay ediyor. Adamın ayıplamalarına aldırmadan sözlerine devam ederken kapı açılıyor; Mesut Ağabey olan bitenden habersiz, sakin tavırlarla karşısında….

İş hayatında, espriler ve çeşitli hoşluklar elbette olacak. Yoksa çalışmak monotonlaşır, keyifsiz hâle gelir. Ama dozunu kaçırmadan. Cıvıklık yapmadan. Çünkü iş hayatında şakalar bile ciddi olmak zorunda. Yoksa çok kaybedersiniz.

Girişimci kozuna, pozuna dozuna dikkat etmelidir.

İş Tarifi Önemlidir

Belirsizliğin meyvesi verimsizliktir.

Yıllar önce, Mensucat Santral’da dokuma bölümünün klima revizyon projelerini hazırlarken, duvarın birinde çerçeve içine alınmış bir karikatür görmüştüm. En üstte büyük puntolarla “İŞ TARİFİ” yazıyordu ve alt alta üç ayrı resim vardı.

Birinci resim bir salonu gösteriyordu. Bir köpek, koltuğun bir kenarında ayağını yana açmış vaziyette “küçük su” döküyordu. İkinci resim dışarıda bir ağacı gösteriyordu. Bir adam köpeğe, o işin nasıl yapılacağını uygulamalı olarak öğretiyordu. Üçüncü resim ise hayli düşündürücüydü. Bu resim de yine aynı salonu gösteriyordu. Köpek yine aynı işi, aynı koltuğun önünde yapıyordu ama bu sefer ayağa kalkmış olarak, adam gibi yapıyordu. Yani adam, köpeğe iş tarifini yanlış yapmıştı. Köpek o işi; dışarıda yapmak yerine, adam gibi ayakta yapmak şeklinde algılamıştı.

İş tarifi çok önemlidir. Olaya hangi gözlükle bakarsanız bakın, bu tarifi en iyi şekilde ve anlaşılır biçimde yapmak zorundasınız. Ayrıca, karşı tarafın anlayıp anlamadığını da kontrol etmeniz gerekir. Verim sağlama ve kazalardan korunma açısından başka seçeneğiniz yok.

Günümüzde endüstri mühendisliği büyük önem kazanmaya başladı. Çalışanların her türlü hareketi en ince detaylarına kadar inceleniyor. Bir iş yapılırken, en az hareketle ve en az yorularak nasıl davranılması gerektiği araştırılıyor. Ergonomi ön plana çıktı. Bu konularda üretim yapan firmalar iş bulmakta zorluk çekmiyorlar artık. Otomasyon firmaları ülkemizde de çoğaldı. Her girişimci, bir taraftan kaliteyi yükseltmek için kafa yorarken, bir taraftan da maliyetleri düşürmenin yollarını araştırıyor. Çünkü artık, lokma aslanın ağzında değil, midesinde. Onu oralardan alıp çıkarmak kolay değil.

Artık birkaç cephede savaş vermek gerekiyor. Çin gerçeği, “Demokles’in kılıcı” gibi tepemizde duruyor. AB’ye yeni giren ya da girmekte olan Çeklerin, Polonyalıların ve diğer küçük ülkelerin hayat seviyeleri birer birer arttıkça bizim rekabet şansımız giderek çoğalıyor ama başlı başına bir âlem olan Çin’in gelişerek ücretler yönünden rekabet dışı kalmasını beklemek gibi bir lüksümüz asla olamaz. O zaman, kendimizi geliştirmekten başka çaremiz kalmıyor. Bunun da yolu; her şeyi doğru planlayarak, en iyiyi en ucuza üretmekten geçiyor.

Birkaç yıl önce Lyon yakınlarındaki Macon isimli küçük bir kasabaya gitmiştik. Elektroteknikle ilgili bir malzemenin ortak üretimi konusunda görüşmeler yapıyorduk. Bize tesislerini gezdirdiler. Aslında bizden çok daha küçük bir işletmeydi gördüğümüz. Hikâyelerini anlattılar:

Daha önce 100 kişilik bir kadroları varmış. Bir endüstri mühendisine etüt yaptırmışlar. Daha önceki sistemleri bant şeklindeymiş. Her noktanın süresi farklı olduğundan, bazı elemanlar yetişmekte zorlanırken, bazılarının zamanı boşa geçiyormuş. Sihirli formül “bir elemanın eline aldığı parçayı hiç bırakmadan tamamlaması” şeklinde belirlenmiş. Ardından onun önerdiği değişiklikleri gerçekleştirmişler. Bu sayede hem çalışan eleman monotonluktan kurtulmuş oluyor, hem de ortaya bitmiş bir ürün çıktığı için moral desteği oluşuyormuş. Bu arada verim kontrolünün kolaylaştığını da unutmamalıyız.

Şimdi 35 kişiyle eski üretimlerinin iki mislinden fazlasını gerçekleştiriyorlarmış. Bu hesaba göre, 6 misli bir artış sağlamışlar. Bu projeyi gerçekleştirmek için, her elemana, üzerinde üretimle ilgili bütün alet ve aparatların bulunduğu birer masa hazırlamışlar. Presten kaynak makinesine kadar, ne gerekiyorsa masa üzerine monte etmişler. Kullanılacak parçaları da üç boyutlu şekilde ve kolayca uzanılabilecek tarzda yerleştirmişler. Çalışan elemanın sandalyesi her yere eşit mesafede duruyor ve ekseni etrafında dönebiliyordu.

Gördüklerimiz ilk bakışta insana “ne kadar kolaymış” dedirtiyordu. Sonra da Kristof Kolomb’un ünlü yumurtasını hatırlıyorduk. Hani bir kahvede onu kıskananların alay edercesine; “Amerika’yı keşfetmek zor değil, birazcık düşünmek gerek” demelerine kızarak, “bu yumurtayı kim dikine durdurabilir?”diye sorduğu ve kimsenin beceremediği anda yumurtayı alıp, dibini hafifçe ezerek oturtması sonucu hep bir ağızdan, “ne kadar da kolaymış” diyenlere, “kolay ama biraz düşünmek gerek” dediği hikâye geliyordu aklımıza. İyi ki biz o sözleri mırıldanırken, oralarda bizim dilimizi bilen birileri yoktu.

İşçi temsilcileri şimdilik otomasyona pek sıcak bakmıyorlar. Genelde, geliştirilmiş her makinenin, birkaç işçinin ekmeğine mâl olacağı şeklinde bir düşünceleri var. Ama unutulan bir gerçek daha var ki hepsinden de önemli. Eğer o geliştirmeler bir an önce başarılamazsa, bırakın bazı işçileri, bütün fabrikaların kapılarına birer kilit vurulur ve bütün çalışanlar işsiz kalabilir. O zaman sıradan işler bulabilmek için, AB kapılarının bir an önce açılmasına dua etmekten başka çare kalmayabilir.

Artık Tanıtımlar Daha Kolay

Ürün tanıtımı kaçınılmaz bir zorunluluk. Tanıtımın ise çeşitli yolları var. Yakın zamana kadar bu iş bu kadar kolay değildi. Fuarcılık olayı öyle hızlı bir şekilde gelişti ki bütün olmazları olura çeviriverdi. Bugün için değerlendirmek gerekirse; özellikle sanayicilerin ürünlerini geniş kitlelere tanıtabilmeleri açısından, fuarların yerini başka hiçbir aracın doldurabilmesi mümkün değil.

Eskiden fuar olarak yalnızca “İzmir Enternasyonal Fuarı vardı. Her yıl Ağustosun yirmisinde başlar, Eylül ayının yirmisine kadar bir ay boyunca açık kalırdı. Başta Amerika ve Rusya olmak üzere birçok ülkenin katılımı ile tam bir gövde gösterisine dönüşen o fuarlar, mal tanıtımından çok halkın aklını çelmek amacına hizmet ederdi.

O zaman çocuktum ama hatırlıyorum. Ağırlıklı olarak Ege Bölgesi’nin her yerinden köylüsüyle, kentlisiyle, büyüğüyle, küçüğüyle insan mozaiğinin her bölümü gelirdi o fuara. Ayrıca, fuarın yapıldığı Kültürpark içindeki çoğu açık, çeşitli gazinolarda o zamanın ünlüleri; Zeki Müren’den, Müzeyyen (Senar) Abla’sına kadar birçok sanatçı sahne alırdı. Aslında o hâliyle fuardan çok panayır havası vardı. Zaten kimse fuardan söz etmezdi. İzmir’in kurtuluşunun kutlamaları de aynı tarihlere rastladığı için olacak, millet fuara değil, “9 Eylüle gidiyorum derlerdi.

Şimdiki fuarlar çok farklı. Tamamı ihtisas fuarı olarak kuruluyor. Bu nedenle de artık hiç kimse, oralara eğlence için gitmiyor. Herkes yenilikleri öğrenme peşinde. Organizasyonlar da oldukça başarılı. Ülkenin her yanından, gruplar hâlinde ve konuyla ilgili insanlar geliyor. Hatta yurt dışından gelenler de oldukça fazla. Birkaç günlük fuar süresinde yüzlerce ziyaretçi ile karşılaşmak oldukça sevindirici bir şey. Çünkü başka türlü ne yaparsanız yapın, o kadar insana tanıtım yapamazsınız.

Ancak, fuara katılmak öyle pek de kolay bir iş değil. Neden derseniz, her sene yeni bir şeyler üretip onları sergilemeniz gerekiyor. Hatta çoğu firmalar, biraz da zaten önceden tanındıkları için, fuarlarda sadece yeni ürünlerini sergiliyorlar. Bu arada çok güzel kataloglar da hazırlamanız gerekiyor. O birkaç gün içinde neyiniz var, neyiniz yoksa, bütün kurdunuzu ortaya dökmeniz, yani bütün kozlarınızı oynamanız gerekiyor.

Ayrıca bir konuyu açıklamak gerekirse, hangi fuara katıldığınız da son derecede önemli. Sözün gelişi; bir Mısırlının Kahire’deki bir fuarda sizin standınızı ziyaret edip ürünlerinizi görmesiyle, uluslararası bir fuarda, örneğin Hannover’de görmesi çok daha etkileyici oluyor.

Bir süredir biz de içeride ve dışarıda, birçok önemli fuara katılıyoruz. Özellikle Hannover Fuarı’nda yılladır aynı köşede ürünlerimizi başarıyla sergiliyoruz. Ürün yelpazemizin genişliği ve kalitemizin iyi bir düzeyde olması nedeniyle, büyük ilgi görüyoruz. Doğrusunu isterseniz bu durum çok hoşumuza gidiyor.

Dünyaca tanınmış büyük firmaların temsilcileri, özellikle fuarın birinci gününde, hem henüz pek kalabalık olmadığı için, hem de rakipleri ilk günden görüp tanıma adına, ilgi duydukları bütün standları dolaşıyorlar. Bu arada bizi de ziyaret ediyorlar. Çoğunlukla da heyecanlanıyorlar. Nedense, Türkiye’de böyle güzel çalışmalar yapılabileceği pek kafalarına yatmıyor. Bu arada, tümüyle kendi tasarımımız olan bazı ürünlerimizi isteyerek ya da “göstermeden alarak” (!) elde etme gereği duyanlar da oluyor.

Fuarlarda bizler de yeni çıkan ürünleri tanıma fırsatı buluyoruz. Dünya devlerinin ne tarafa yöneldiklerini gözlemliyoruz. İleride hangi konulara öncelik vereceğimizi düşünmeye başlıyoruz. Ayrıca, günlük hayatı ilgilendiren konulardaki gelişmeler de ilgimizi çekiyor. Seksenli yıllarda gördüğümüz barkod sistemiyle satış olayı da hayli ilgimizi çekmişti. Herhangi bir ürünün üzerine dokununca, sesli olarak onun fiyatını bildiren cihazı görünce; sevgili ortağım Abidin’in: “Bir de bize dokunsa da kaç para ettiğimizi öğrensek” esprisini hatırladıkça hâlâ gülüyoruz.

Yazan: GAZANFER SANLITOP

Kaynak: Kuvözde Çocuk Büyütmek – Akis Kitap

 

AddThis Social Bookmark Button
 
En Güzel Aşk Sözleri

Aşkı aşktan başka bir şey söndüremez. Mevlana

Aşk heyecanına düşen dilsiz olur. Fuzuli

Aşk, yaşamanın tam şeklidir. A. H. Tanpınar

Aşk şarabından içen aşık ayılmaz. Aşık Veysel

Aşk kılavuz istemez, tek başına yol alır. M. İkbal

Dertsiz aşk, tam aşk değildir. Feridüddin Attar

Aşka "delilik" diyen insan, hayatın sırrına ebediyen bigane kalsın. Muhammed İkbal

 

Yüz kişinin içinde aşık, gökte yıldızlar arasında parıldayan ay gibi belli olur. Mevlana

Aşkın safası yok değil amma cefası çok. Şeyhülislam Yahya

 

Aşkın en büyük mucizesi, kendi varlığına hepimizi inandırmasıdır. Cenab Şahabeddin

Aşk bir sırdır. Eflatun

Aşk seçimdir. Octavio Paz

Aşk zamanla artar. A. Puşkin

Aşk kalbin güneşidir. Voltaire

Aşk her şeyi eşit kılar. Cervantes

Aşk sızlamaz, bağırır. Shakspeare

Gerçek aşk hafızada yaşar. Tolstoy

Aşk, her şeye galip gelir. Virgilius

Aşk imiş alemde her ne var. Fuzuli

Gerçeklerin en gerçeği aşktır. Bailey

Aşk birlikte saçmalamaktır. Paul Valery

Kin taraf tutar, aşk daha da çok. Goethe

Aşkın gelişi, aklın gidişidir. Antonie Bret

Aşktan söz ede ede insan aşık olur. Pascal

Aşk, ikiyken bir olmak demektir. V. Hugo

Aşk, büyüktür ama sonsuz değildir. Balzac

Aşk genellikle bir evlilik meyvesidir. Moliere

Aşkın hissi ifadesi müziktir. M.de. Unamuno

 

Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz. H. Cibran

 

Yakınmak, aşkın ölümüdür. Marlene Dietrich

 

Aşık, yüz bulamayan adamdır. Ahmet Haşim

 

Aşk ve öksürük saklanamaz. George Herbert

 

Kendi kendine konuşmaktır aşk. Cezmi Ersöz

 

Hayat bir çiçek, aşk onun balıdır. Victor Hugo

 

Hakiki aşk ızdırap çeker ve sessizdir. O. Wide

 

Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır. Victor Hugo

 

Gözlerin konuştuğu dil her yerde aynıdır. Dr. Ivy

Aşk ta yaş gibidir, saklanamaz. Thomas Dekker

 

Aşk kulübeyi altından bir saraya benzetir. Holty

 
Aşkın en iyisi özgür ve korkusuz olanıdır. Russell
 

Aşk ancak ondan kaçmakla yenilebilir. Fenelon

 

Aşk bir çingene çocuğudur, yasa tanımaz. Bizet

 

Aşk, gülü dikenle avuçlamak demektir. Stendhal

 

Aşk cennetin dilinden bize kalan tek anıdır. Bulor

 

Hem aşık hem de akıllı olmak olanaksızdır. Bacon

 

Benim bir tek bilgim vardır, o da aşktır. Sokrates

 

Hikmet akılda değildir, fakat aşktadır. Andre Gide

 
İlk ve son aşkımız, kendimize karşı olandır. Bovee
 

Aşk öğretilmez! Kendiliğinden doğar. Sultan Veled

 

Karşılıklı aşk gibi mutluluk yoktur. George Harbert

 

Aşk, aşık ile maşuk arasında bir maskedir. H. Cibran

 

Aşk, bıkmakla ölür, unutmakla gömülür. La Bruyere

 

Güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa. Aşık Veysel

En sürekli aşk karşılıklı olmayan aşktır. S. Maugham

Aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur. Antoine Bret

Seven yaratmak ister, çünkü küçümser. Sevdiğini küçümsemeyen aşktan ne anlar? F. Nietzsche

Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır. Marcel Proust

Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlarda erkeklerin son aşkı olmak isterler. Oscar Wilde

 

Aşk değil, aşkın eksikliği körlüktür. Glenway Wescott

 

Aşkın olduğu yerde yaşam vardır. Mahatma Gandhi

Sevmesini bilenler, ancak büyük adamlardır. Balzac

 

Aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur. Antoine Bret

 

Aşk mutluluğu öldürür, mutluluk aşkı. M.de. Unamuno

Aşk, kızıl gibi geçirilmesi gereken bir hastalıktır. Tolstoy

 

Aşk yerini bulunca asla değiştirmeyin. Sextus Propertius

 

Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur. La Cordaire

 

Aşk, utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır. Dr. Ivy

 

Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur. La Cordaire

 

Aşkı tatmayan aşkın yarasına ilaç olamaz. Shakespeare

 

Aşık gözleriyle bakmaz, duygularıyla bakar. Shakespeare

 
Aşk, evliliğin şafağı, evlenme aşkın akşamıdır. De Finod
 

Aşk, sizi istenme isteğiyle dolduran bir hastalıktır. Lautrec

 

Aşk aklın üzerinde hayalgücünün zaferidir. H.L. Mencken

 

Sevgi herşeyi fetheder, bizde sevgiye teslim olalım. Virgil

 

Aşk, ülkesini kılıçsız idare eden bir kraldır. George Harbert

 
Aşk nedir? Kişinin kendinden çıkma ihtiyacı. C. Baudelaire
 

Aşk, gözbebeğinin önündeki cam sileceğidir. Julian Barnes

 

Aşkı gerçekten isterseniz sizi bekler bulacaksınız. Oscar Wilde

 

Aşk utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır. Montaigne

 

Aşk, ne geçmiş ne gelecek tanıyan yegane ihtirastır. Balzac

 

Güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa. Aşık Veysel

 

Aşk bir tablodur, onu doğa çizmiş ve hayal süslemiştir. Voltaire

 

Tatmin edilmiş bir aşk, bütün güzelliğini kaybetmiştir. Corneille

 

Aşk, insana vakar, ağırbaşlılık, hatta güzellik verir. Bernard Shaw

 

Aşk oduna (ateşine) yanmayanın, kalbi saf olmaz imiş. Eşrefoğlu

 

Güçlü aşkların ürünü olan çocuklar iyi kabiliyetlerle doğar. Eflatun

 

Aşk her zaman eski bir masaldır ama her zaman yepyenidir. Heine

 

Söyleyenler hikmetin bilmez, bilenler söylemez. Şeyhülislam Yahya

 

Aşk bıkılmayandır. Her şeyden bıkılabilir ama aşktan ... Hayır. Duclos

 

Özgürlük aşk değildir, yalnız aşkın kapısıdır. Franz Xaver Von Baader

 

Aşkı seçme özgürlüğünün gerçekleşmesi olanak dışıdır. Octavio Paz

 

Aşktan kurtulmak, ona tutulmak kadar kolay değildir. Thomas Hardy

 

Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır. Geraldy

 

En devamlı aşk, karşılık beklemeden duyulan aşktır. Somerset Maugham

 

Gerçek aşk, karşılık olarak hiçbir şey beklemediğin yerde başlar. Exupery

 

Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır. Bailey

 

Aşık olduğum için deliyim, bunu söyleyebildiğim için de değilim. Werther

 

Aşık, elinde ne yoksa onu ister, elinde olanı istemez. Titus Maccius Plautus

 

Aşk nedir? Bir bedende iki ruh. Dostluk? İki bedende bir ruh. Joseph Roux

 
Bir aşkın açtığı yaraya ancak yeni bir aşk merhem olur. Cenab Şahabeddin
 

Aşkımı bildiler lâkin, aşkımın kime ait olduğunu bilemediler. Muhyiddin Arabi

 

Ey aşk, güzel ve kısasın... Aşk insanı birliğe, bencillik yalnızlığa götürür. Schiller

 

Aşk: cennetle cehennem arası işleyen trende bir mevsimlik bilet. Don Dickerman

 

Aşk herkesin bahsettiği fakat kimsenin görmediği bir hayaldir. La Rochefoucault

 

Aşk, akıllı, aptal demeden, bütün insanlara bulaşan bir hastalıktır. Albert Camus

 

Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır. Freud

 

Aşk yaşamdır deriz, ancak umutsuz, inançsız aşk ölümden beterdir. Albert Hubbart

 

Bir şey kendimiz için iyi, yani uygun gibi sunulmuşsa ona karşı aşk duyarız. Descartes

 

Kadınların büyük tutkusu aşkı ilham etmektir. İnsanı aşkın güzellikleri yaşatır. Moliere

 

Aşk erkeklerin hayatında bir olay sayılır, kadınların hayatındaysa bir tarihtir. M. de Stael

 

Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı. Faulkner

 

Aşk yaşamında kadın, ancak hünerli bir çalgıcının elinde dile gelen bir lir gibidir. Balzac

 

Hiç kimse uzun süre evli kalmadıkça gerçek aşkın ne olduğunu anlayamaz. Mark Twain

 

Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanmayıp içindekilere bakılmalıdır. Cenap Şehabettin

 

İstek, hareket, genişleme, yön veren tezlere bilgelik eklendiğinde aşk olur. Jacob Boehme

 

Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister. Eugene Delacroix

 

Hiç kimse uzun süre evli kalmadıkça gerçek aşkın ne olduğunu anlayamaz. Mark Twain

 

Aşk kızamığa benzer, insan ne kadar geç yakalanırsa o kadar ağır geçer. Douglas Ferrola

 

Tatmin edilmemiş aşklar, başka alanlarda büyük eserler meydana getirirler. Schopenhauer

 

İnsan ne kadar büyük ruhlu olursa, aşkı o kadar derin bir şekilde duyar. Leonardo da Vinci

 

Sadece aşk normal şeyleri alışılagelmişin dışında görmemizi sağlar. Alejandro de Solminihac

 

Aşkın eksikliği değil fakat arkadaşlığın eksikliği bir evliliği mutsuz yapar. Friedrich Nietzsche

 

Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar. Newton

 

Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir... Aşk gözle değil ruhla görülür. Shakespeare

 

Yalnız akıllı bir insan sevmesini bilir. Sevip de yitirmek, sevmemiş olmaktan daha iyidir. Seneca

 

Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar. Newton

 

Aşk, iki yalnızlığın birbirine dokunması, birbirini koruması ve selamlamasıdır. Rainer Maria Rilke

 

Aşk, kalbimizin saygısız misafiridir. Bize sormadan gelir bize sormadan gider. Cenap Şahabettin

 

Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide: şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki. Mevlana

 

Rüzgar ateş için ne ise, ayrılık da aşk için odur; ufak alevi söndürür, büyük alevi canlandırır. Bussy

 

İnsan kalbindeki gerçek aşk, dört nala giden bir at gibidir; ne dizgin tutar, ne söz dinler. Konfiçyus

 

Aşık olmayanlar, akıllı bir adamın sıradan bir kadın için acı çekmesini anlayamazlar. Marcel Proust

 

Aşk, coşku ve tutku olduktan sonra insan hiç sarsılmaz, bunlar olmayınca yaşam neye yarar. Stendal

 

İnanın bana, dünyada aşka ve tutkuya yetenekli bir kalpten daha saygıdeğer bir şey yoktur. Goethe

 

Ah! Bu kadar okudum, bu kadar öykü ya da destan duydum, aşkın yolu asla düz gitmiyor. Shakespeare

 

Aşk, coşku ve tutku olduktan sonra insan hiç sarsılmaz. Bunlar olmayınca yaşam neye yarar? Stendhal

 

Eros'un kadının ruhunda çöreklenmiş duran muazzam gücünü serbest bırakmamız gerekiyor. Erica Jong

 

Çok güvenirseniz aldatılabilirsiniz fakat yeteri kadar güvenmezseniz de çok acı çekebilirsiniz. Frank Crane

 

Seninle bir pergelin iki ayrı kolları gibiyiz ne kadar dönersen dön yine aynı yerde karşılaşacağız. Ömer Hayyam

 

Aşk, bir defa ayaklar altında çiğnendikten sonra bir daha doğrulmayacak kadar nazik bir çiçektir. George Sand

 

Aşk parçalanan bir bütünün iki ayrı cisimde karşılaşmasından hâsıl olmuş karşı konulmaz bir arzudur. Saint Agustin

 

Toy aşk "seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var", olgun aşk "sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum" der... Erıch Fromm

 

Hayatınızda bir defa gerçek aşkı bulacaksınız, eğer şanslıysanız hayatınızın geri kalanını onunla geçirebilirsiniz. Donna Eileen

 

Gerçek aşk sessizce gelir. Flamayla ya da yanar döner ışıklarla değil. Çanların çaldığını duyuyorsanız kulaklarınızı kontrol edin. Erich Segal

 

Mevcut bir aşkı uzun zaman gizleyecek veya bulunmadığı yerde onu var gibi gösterecek bir yüz örtüsü yoktur. La Rochefoucauld

Bir kadın eğer erkeğinin gözünde ikinci planda olacağını hissederse onu sevemez; aşk saygı ve arzu olmadan sadece arkadaşlıktır. George Sand

 

Aşklar, ovaları kaplamış olan muazzam ordulara benzer... Daha dün, bütün ihtişamı ile orada iken, bugün ararız, yerinde yeller eser. Montherlant

 

Aşk yaşamında kadın, ancak hünerli bir çalgıcının elinde dile gelen bir lir gibidir. Kadınlar bizleri sevdikleri zaman her suçumuzu bağışlarlar. Balzac

 

Büyük insanlarda, liyakat sahibi olanların kendilerini budalaca aşka kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz. François Bacon

 

Sizden ne aşk bekliyorum, ne şaşkınlık, ne alay, ne küçümseme.. Ama ben herzaman bütün kadınların yüreğinde şefkat ve dostluk sınırlarında bulunan bir duygunun var olduğundan kuşkulanmışımdır. Balzac

 

Kötülükler aşktan uzaklaşma oranında birtakım derecelere sahiptir ve kötülük aşka yaklaşmak için sarf ettiği güç oranında erdeme yaklaşmış olur. Dante

Bir aşkı başka aşk söndürebilir. Aşkta ne yükseklik ne alçaklık ne de akıllılık ve akılsızlık vardır. Aşk öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı vardır ne de ucu bucağı. Mevlana

 

Aşk mutluluğunu evlendikten sonra da sürdürebilseydik, dünya cennet olurdu. Duygulu gönüller sevginin her türlüsü için duygulu değil mi? J. J. Rousseau

Hareket etmenin nedeni 'istek' ve 'sevmektir', bu ise düşünmektir. Aşk tutkudur. İyi ya da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir. Epiktet

Aşk hatalara karşı daima kördür, daima mutluluklara meyillidir. Kanun tanımaz, kanatlıdır ve tutuklanamaz. Kafaların bütün zincirlerini kırar geçer. William Blake

Sevgi ruhun güzelliğidir. Augustinus

Aşk kulübeyi altından bir saraya benzetir. Holty

Aşk cennetin dilinden bize kalan tek andır. Bulor

Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır. Victor Hugo

Aşkın olduğu yerde yaşam vardır. Mahatma Gandhi

Aşk değil, aşkın eksikliği körlüktür. Glenway Wescott

Aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur. Antoine Bret

Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur. La Cordaire

Aşk aklın üzerinde hayalgücünün zaferidir. H.L. Mencken

Aşk utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır. Montaigne

Sevilenin kusurlarını hoş görmeyen sevmiyor demektir. Geothe

Erkek az fakat sık sever, kadın ise çok ancak bir kez sever. Basta

İnsan sevmeye başladı mı, yaşamaya da başlar. Madame De Scudery

Aşk bıkılmayandır. Her şeyden bıkılabilir ama aşktan ... hayır. Duclos

İlk aşk, birazcık aptallık ama, çok miktarda meraktan doğar. B.Shaw

Özgürlük aşk değildir, yalnız aşkın kapısıdır. Franz Xaver Von Baader

Aşk hazzı, dostlukla duyu hazlarından yoğrulmuştur. Jeremy Bentham

Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır. Geraldy

Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır. Bailey

Aşık olduğum için deliyim, bunu söyleyebildiğim için de değilim. Werther

Sevgi bizi zamanın yıkımından koruyan yıkılmaz bir kaledir. Costance Foster

Sevmeden yaşamak yaşamak değildir. Az sevmek ise sürüklenmektir. Fenelon

Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar erkeklerin son aşkı olmak ister. O.Wilde

Ey aşk, güzel ve kısasın... Aşk insanı birliğe, bencillik yalnızlığa götürür. Schiller

Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır. Freud

Aşk yaşamdır deriz, ancak umutsuz inançsız aşk ölümden beterdir. Albert Hubbart

Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar da erkeklerin son aşkı olmak ister. Oscar Wilde

Bir şey kendimiz için iyi, yani uygun gibi sunulmuşsa ona karşı aşk duyarız. Descartes

Kadınların büyük tutkusu aşkı ilham etmektir. İnsanı aşkın güzellikleri yaşatır. Moliere

Aşk kızamığa benzer, insan ne kadar geç yakalanırsa o kadar ağır geçer. Douglas Ferrola

Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı. Faulkner

Hiç kimse uzun süre evli kalmadıkça gerçek aşkın ne olduğunu anlayamaz. Mark Twain

Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanmayıp içindekilere bakılmalıdır. Cenap Şehabettin

İstek, hareket, genişleme, yön veren tezlere bilgelik eklendiğinde aşk olur. Jacob Boehme

Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister. Eugene Delacroix

Sadece aşk normal şeyleri alışılagelmişin dışında görmemizi sağlar. Alejandro de Solminihac

Aşkın eksikliği değil fakat arkadaşlığın eksikliği bir evliliği mutsuz yapar. Friedrich Nietzsche

Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yanlız kalırlar. Newton

Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir... Aşk gözle değil ruhla görülür. Shakespeare

Yalnız akıllı bir insan sevmesini bilir. Sevip de yitirmek, sevmemiş olmaktan daha iyidir. Seneca

Aşk, coşku ve tutku olduktan sonra insan hiç sarsılmaz, bunlar olmayınca yaşam neye yarar. Stendal

Çok güvenirseniz aldatılabilirsiniz fakat yeteri kadar güvenmezseniz de çok acı çekebilirsiniz. Frank Crane

Bir kadını anlamanın tek yolu onu sevmektir... Ve daha sonra onu anlamaya gerek kalmaz. Sydney J. Harris

Dinsel erdem, insanlığı sevmekle olanaklıdır. Bu sevgi hissi, aileden toplumdan hükümete dek karşılıklı olarak uzamalıdır. Konfüçyus

İnsana karşı sonsuz bir sevgi ve şefkat duyabilmek için dinsel inançlardan kurtulmak gerekir. Robert Owen

Bir kadın eğer erkeğinin gözünde ikinci planda olacağını hissederse onu sevemez; aşk saygı ve arzu olmadan sadece arkadaşlıktır. George Sand

Hayatınızda bir defa gerçek aşkı bulacaksınız, eğer şanslıysanız hayatınızın geri kalanını onunla geçirebilirsiniz. Donna Eileen

Aşk bir keman gibidir. Müzik şimdi veya daha sonra susabilir fakat teller sonsuza kadar kalır. June Masters Bacher

Hareket etmenin nedeni 'istek' ve 'sevmektir', bu ise düşünmektir. Aşk tutkudur. İyi ya da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir. Epiktet

Aşk yaşamında kadın, ancak hünerli bir çalgıcının elinde dile gelen bir lir gibidir. Kadınlar bizleri sevdikleri zaman her suçumuzu bağışlarlar. Balzac

Büyük insanlarda, liyakat sahibi olanların kendilerini budalaca aşka kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz. François Bacon

Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek. Sevmek zevktir ama yanlız sevilmenin hiçbir zevki yoktur. Aristo

Bilge olan evlenmez. Evlense bile aşkın vehimlerine kapılmaz... Bir uygarlığın yetkinliği ve insanlığı ancak kardeşlik ve sevgiyle olasıdır. Epikür

Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki… Ümit Yaşar Oğuzcan

Seninle bir pergelin iki ayrı kolları gibiyiz ne kadar dönersen dön yine aynı yerde karşılaşacağız. Ömer Hayyam

Seni bulmaktan çok aramak isterim / seni sevmeden önce anlamak isterim, / seni bir ömür boyu bitirmek değil / sana hep yeniden başlamak isterim. Özdemir Asaf

Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir. Aşk gözle değil, ruhla görülür. Shakespeare

Kadınlar bizleri sevdikleri zaman her suçumuzu bağışlarlar. Balzac

Sevgi gidemeyeceği yere tırmanır. Alman Atasözü

Hakiki sevgi ayrılıkta unutulmaz. Belçika Atasözü

Sevgi evliliğin meyvesidir. Fransız Atasözü

Sevgi açlıktan değil, hazımsızlıktan ölür. Fransız Atasözü

Alacaklılar kapıya geldiğinde sevgi pencereden uçup gider. Brezilya Atasözü

Sevgi sis gibidir, basmayacağı dağ yoktur. Hawai Atasözü

Bir adam en çok sevgilisini, en iyi şekilde ailesini, en uzun da annesini sever. İrlanda Atasözü

Eski sevgi paslanmaz. İsveç Atasözü

Sevgisiz yaşam, yazsız yıla benzer. İsveç Atasözü

Sevgi ile yorulmadan ilerleriz. Sevgi ile, sadece onunla başkaları için fedakarlık yapabiliriz. Kızılderili Atasözü

AddThis Social Bookmark Button
 
Güldüren Düşündüren Fıkralar

İŞİNE GÖRE EVLAT
Doğumevi bekleme salonuna hemşire koşarak girer, ilk sırada oturan adama yaklaşarak:
'Sizi tebrik ederim, ikiz çocuğunuz oldu' der.
'Ne tesadüf' der adam. 'Minnesota İkizleri - Basketbol Takımındayım'
Bir saat sonra, aynı hemşire yine koşarak gelir,
'Mr.Smith' ismini anons eder. Mr.Smith yerinden heyecanla doğrulur, Hemşire:
' Artık üçüz babasısınız' der.
Mr.Smith şaşırır ve 'Olacak şey değil, ben de 3M şirketinde çalışıyorum' der.
Hemşire bir daha göründüğünde üçüncü adama:
'Eşiniz dördüz doğurdu, kutlarım' der. Adam da şaşkınlıkla 'Ben de Dört Mevsim Otelinde çalışıyorum' der.
O sırada yanında oturmakta olan adam hafif baygınlık geçirerek oturduğu yerden aşağı doğru kayar, yetişip müdahale eden hemşire sorar:
'İyi misiniz, ne oldu size?'
Adam kendine gelmeğe çalışarak doğrulur:
'Temiz havaya ihtiyacım var, 101 Dalmaçyalı mağazasının müdürüyüm de...'


İŞTE REÇETENİZ
Kadının biri eczaneden içeri hışımla dalar ve eczacıdan 1 şişe arsenik ister. Eczacı kadına arsenikle ne yapacağını sorar ve kadın

"Kocamı öldüreceğim" diye cevap verir. Eczacı

"Kusura bakmayın ama size bu sebeple arsenik satmam olanaksız" der.

Bunun üzerine kadın çantasına uzanır ve içinden kocasıyla eczacının karısının yatakta çekilmiş fotoğrafını çıkarır.

Eczacı fotoğrafa bakar ve "reçeteniz olduğunu neden daha önce söylemediniz!!"....


İYİ DOKTOR
Kadının beşinci kocası ağır hastalanmış.Adam korkunç ağrılar içinde kıvranırken kadın telaşla söylenmiş :
-Hemen gidip bir doktor çağırayım!
Kocası :
-İyii ama, demiş, bari doğru dürüst bir doktor çağır.İyi bir doktor olduğundan emin misin?
Kadın :
-Emin olmaz olur muyum, demiş.Ölen kocamı da aynı doktor tedavi etmişti!...


İYİ DOKTOR
Temel çok iyi bir doktordur" demiş Cemal...
"Nereden biliyorsun" demişler.
"Geçen yıl çok pahalı bir ameliyat olmam gerekiyordu, param yoktu, röntgende rötuş yaptı."




İYİLİK
Okulda öğretmen çocuklardan hafta sonu bir iyilik yapıp gelmelerini ister..Sınıftada 3 afacan çocuk vardır.. Hafta başı gelince öğretmen sırayla herkese ne tür iyilikler yaptıklarını sormaya başlar.. Sıra bizim afacanlara gelmiştir..
Ali'ye sorar: Ali söyle bakalım sen nasıl bir iyilik yaptın..?
Ali övünerek: Hocam yaşlı bir bayanın karsiya geçmesine yardım ettim der.
Öğretmen: Aferin der..
Sıra Veli'ye gelir: Onada aynı soruyu sorar..
Veli'de: Hocam bende Ali'ye yardım ettim..Yaşlı bayanı karşıya geçirdik..
Öğretmen : Peki hala der..
Sıra Osman'a gelir.. Aynı soruyu onada sorar..
Osman'da: Hocam bende Ali ile Veli'ye yardım ettim, Yaşlı bayanı karşıya geçirdik..
Hoca biraz düşünür ve sorar:
-Neden üçünüzde aynı kişiye yardım ettiniz peki?
Çocuklar hep bir ağızdan:
-Hocam, yaşlı kadın karşıya geçmek istemeyince üçümüz bile az geldik, ne diyonuz siz?




JEAN CLAUDE VAN DAMME
Temel bir gün uçakla Amerikaya gitmiş çok yorgun oldugu için bir otele yerleşmiş ve uyumaya koyulmuş. Fakat tam uyuyacakmış ki yandaki daireden müthiş bir gürültü ve müzik sesleri gelmiş. Temel dayanamamış, duvarı yumruklayıp: - "Kimsin ulan! Uyumaya çalışıyoruz, bu ne gürültü", diye bağırmış. Karşı daireden tek ses: - "Jean Claude Van Damme!" Temel yine bağırmış: - "Gelirsem dördünüzünde bacaklarını kırarım!"




JİP DE YOKSA
İki acemi er paraşüt eğitimlerini tamamladıktan sonra ilk atlayışları için havalanırlar. Makul seviyeye geldiklerinde komutanları son kontrolleri yapıp: - "Atladıktan bir süre sonra paraşütün sağ tarafındaki ipi çekin, paraşütleriniz açılacaktır. Şayet açılmazsa hiç telaşa kapılmayın, sol tarafta yedek bir ip var onu çekin, sorun kalmaz. İndiğinizde sizi bir jip bekliyor olacak;sizi karargaha geri götürecek." Askerler korkarak da olsa atlamışlar. Heyecanla sağ taraftaki iplerine asılmışlar.. Tık yok. Biraz da korkuyla sol taraftaki iplere asılmışlar, paraşütler yine açılmamış... Çok sinirlenen asker: - "Bu komutanın hiçbir dediği çıkmıyor; dur bakalım, aşağıda jip de yoksa o zaman görüşürüz onla!"


KAÇ ÇEŞİTMİŞ
Temel'e sormuşlar?

- kaç çeşit insan vardır?

Temel:

-üç çeşit vardır demiş. bunlardan ilki sayı saymayı bilenler, ikincisi sayı saymayı bilmeyenler.




KAÇ DELİ VAR?
Bir gün tımarhaneden nasıl olmuşsa 20 deli birden kaçmış.Doktorlar ne yapacaklarını düşünürken,biri fikir vermiş;
"-Birimiz dışarı çıksın..Lokomotif gibi "çuf çuf" diyerek şehri dolaşsın.Eminim hepsi peşine takılacaktır..
Bakmışlar başka çare yok,birini bu iş için dışarı göndermişler..Adam akşam döndüğünde peşinde 20 değil 65 kişi varmış!..


KAÇ EDER
Kayseriliye sormuşlar.2 kere 2 kaç eder?
Cevaplamış :
-Alıyormuyuz, satıyormuyuz...


KAÇ KİŞİ
Delinin biri tımarhanenin penceresinden bakıyormuş..Yoldan geçen bir adam deliye seslenmiş;
"-Hey siz içerdekiler kaç kişisiniz? Deli;
"- Siz dışarıdaki deliler,esas siz kaç kişisiniz?


KAÇMAYA MI ÇALIŞIYORSUN
İkinci Dünya Savaşı sırasında bir İngiliz,
Almanya üzerinde düşürülür. Almanlar bunu
esir alırlar, fakat İngiliz'in bir bacağı ve iki kolu
kangren olmuştur. Almanlar ilk önce bacağı
keserler ve İngiliz, Almanlardan bu bacağı ana
vatanı olan İngiltere'ye atmalarını ister.

Almanlar da İngiliz’in isteğini yerine getirir.
Sonra İngiliz'in kolu kesilir, İngiliz yine aynı
dilekte bulunur ve Almanlar da yerine getirir.
Bu sefer de Almanlar öteki kolu keserler. İngiliz
her zamanki gibi Almanlardan kolu anavatanına
atmalarını ister, fakat Almanlar " OLMAZ!" derler,

İngiliz nedenini sorunca şöyle cevaplarlar:

"Sen Galiba Kaçmaya Çalışıyorsun!"

KAVGA SEBEBBİ
Küçük Vincenzo, nefes nefese karakoldan içeri girer.

-Koşun polis amca, biri babamı dövüyor!

Polis sokağa fırlar. İki adamın alt alta, üst üste yuvarlandığını görür.

-Evlâdım sen merak etme. Ben şimdi onları ayırırım. Söyle bakalım hangisi senin baban?

-Ben de bilmiyorum. Zaten onlar da bu yüzden kavga ediyorlar!




KAYSERİLİ ASKERDE
Askerde komutan okuma bilenlerin öne çıkmasını istemişti. Ortaya fırlayan bir tanesinden şüphelenmiş. Tekrar sorunca, asker,
- Okumam yazmam yok, ama Kayseriliyim, demiş..


KEÇİ UÇAR MI
Temel ile Dursun karanlık bir tepe üstünde 1 şey görmüşler. temel bence bu bir keçi demiş. tursun ise bence bu olsa olsa kartaldır demiş. keçiydi kartaldı bir tartışmaya girmişler.Sonra o tepeye çıkarak havyanı görmeye gitmişler. Tam yaklaşırken o hayvan uçarak kaybolmuş. bunun üzerine Dursun ula Temel ben sana demedim mi kartal diye. Temel şaşkın bir ifadeyle ula ömrümde ilk defa uçan bir keçi gördüm demiş.






KİMSE YOK
Temel Fadime'yi aramış.
- Fadime ev boş yarın bize gel, demiş.
Ertesi gün Fadime Temel'in evine gidip kapıyı çalmış kimse yok.



KIRMIZI OTOBÜS
Bir gün doktorlar delileri test etmek istiyorlarmış ve kim akıllandıysa, onu bırakacaklarmış. Duvara kocaman bir resim asmışlar. Resim kırmızı otobüs resmiymiş. Doktarlar delilere "Atlayın otobüse" demişler. ve deliler resime doğru yürüyüp girmeye çalışmışlar. Bir deli arkada dikilmiş. Doktorlar "Bu neden otobüse girmiyor" diye. Deli cevaplamış:
-Biletim yoktu...


KODLAMA
Maç haberini telefonla yazdıran Temel, hatlardaki arıza nedeniyle Trabzonspor sözcüğünü kodluyormuş:

-Trabzon'un T'di, Trabzon'un, R'si, Trabzon'un A'sı, Trabzon'un B'si...

-Temel, sen ne diyorsun? Ne biçim kodlama bu böyle?

-Trabzon'da ha bu harfler yok midur?




KOLA İSTEYİNCE
Akıl hastanesinde birgün bir deli, bir hasta bakıcıyı yanına çağırır,
- Bana çabuk 5 şişe kola getir, der.
Hasta bakıcı bu duruma kızar ve hastaya beş tane tokat atar ve
- Al işte kolalarını, der.
Aradan zaman geçtikten sonra yine aynı hasta, bakıcıyı yanına çağırır ve bakıcıyı tokatlar. Bu durum karşısındar bakıcı hastaya
- Ne oluyor? der.
Hasta cevap verir,
- Şişeleri getirdim abi... :)


KOPYALA
Bir makine mühendisi, bir elektrik mühendisi ve bir de bilgisayar mühendisi binmişler bir arabaya gidiyolar. Yolun yarısına geldiklerinde araba bozuluyor ve makine mühendisi 'ben hallederim' deyip yatıyor arabanın altına, bi kaç yere çekiç vuruyo, vida sıkıyo falan, biniyorlar arabaya, hala bozuk.
Bu sefer elektrik mühendisi hemen atlıyo, 'bana bırakın' diye. Kabloları kontrol ediyo, elektrik aksamına bakıyo, biniyolar arabaya ama tık yok gene.
Makina ve elektrik mühendisi bilgisayar mühendisine dönüyorlar. sıranın kendisine geldiğini anlayan bilgisayar mühendisi: -eee..şey...arabadan çıkıp bi daha girsek?
Bu sırada elemanlarla ilgili gözlemlerini sürdüren endüstri mühendisi, etüd çalışmaları sonucunda her üç elemanın da verimsiz çalıştığına kanaat getirerek üçünü de arabadan indirir ve direksiyona geçerek diğerlerine arabayı ittirir.


KORSAN TEMEL
Temel'in her konuda yarıştığı bir arkadaşı varmış ve bu arkadaşı bir gün uçak kaçırmış. Temel, arkadaşının bu hamlesinin altında kalmamak için gitmiş Karaköy-Galatasaray arasında çalışan nostaljik tramvayı kaçırmış.


KÖTÜ HABER
Doktor telefonda yakaladığı hastasına:

"Tahliller belli oldu," demiş, "sana bir

kötü, bir de daha kötü

haberim var."

"Nedir kötü haber?"

"Maalesef 1 günlük ömrünüz kaldı."

"Peki daha kötü haber nedir?"

"Size 24 saattir ulaşmaya çalışıyorum, anca

buldum."




KOYUN VE KEÇİ
Koyun ve keçi yıllardır iyi arkadaşlarmış.Bir gün köprüden geçerken koyun sendelemiş ve kuyruğu sallanınca arkası görünmüş.Her nasılsa geride kalmış olan keçi başlamış bağırmaya;
-"Gördüüm,gördüüm..
Koyun kızmış;
-"A edepsiz,ben seninkini her gün görüyorum bir şey dedim mi?..


KUAFÖR
Adam, lüks erkek kuaföründe oturmuş bir yandan sakal tıraşı yapılırken bir yandan da elleri manikürlenmektedir.
Manikürü yapan sarışın adamın ilgisini çekmekte gecikmez, "Güzelim, bu gece benimle çıkmaya ne dersin??"
Kız gülümser, "Özür dilerim ama ben evliyim."
"Boşversene" der adam, "Seninkine telefon et bu gece işin çıktığını eve gelemeyeceğini söyle!"
"İstersen sen söyle, şu anda seni tıraş ediyor..."



KURTARMAZ
II. Dünya Savaşı sırasında Rus orduları geri çeliyorlar. Ve Rus generali durumu kurtarmak için askerleri teşvik etmeye karar vermiş. Her getirilen ölu Nazi için 10 ruble vaad etmiş. Askerler saldırdılar. Çatışmadan sonra kimi 1 kimi 3 ceset getiriyorlar ve paralarını anında alıyorlar. Birara bir Yahudi asker bir vagon sürükleyerek getirdi. Vagonun kapısını açtı, içerisi ceset doluydu. General bunu görünce şaşırdı ve askeri kenara çekerek şöyle dedi :
-Asker, anlarsın ya bütçemiz zayıf, haydi ben sana 7.50 ruble ceset başı veriyim.
Asker : -Olmaz, dedi, Zaten bana geliş fiyatı 8.30 ruble



KUŞ BEYİNLİ
Fadime kumar oynuyormuş. Temel de arada sırada gidip soruyormuş:
-Nasıl gidiyor kanaryam?
-Kaybediyorum.
Bir müddet sonra yine:
-Nasıl gidiyor güvercinim?
-Kaybediyorum
Bu konuşma bülbülüm, serçem diye devam edince Cemal sormuş,
"Neden karına hep kuş isimleriyle hitap ediyorsun?"
"-Bu kadar kişinin içinde kuş beyinli diyemem ya!" diye fısıldamış Temel.


KUŞ SANDIM
Yüzbaşı evin papağanına belli başlı kelimeleri ezberletmişti.Mehmet gel, Mehmet git, şunu yap, bunu yapma v.s...
Evde kimsenin bulunmadığı bir sırada.Evin yeni emir eri ortalığı silip süpürmekle meşgul görünüyordu.İçeriden MEHMED diyen sesi duyunca fırladı koştu :
-Buyur, dedi ama arkası gelmedi .
Tekrar işine daldı.Bir zaman sonra tekrar çağrıldı. Şaşırmıştı. Odada bu emri beklemeye karar verdi.Papağana gözü takıldığı anda da papağan "MEHMED" diye çağırmasın mı!Derhal hazır ol vaziyetine geçerek :
-Buyur komutanım, dedi.Kusura bakma seni guş sandımdı.

NEDEN KORKUTTUN ?
Bir gün taksiye binen bir müşteri şoföre bir şey sormak için hafifçe omzuna dokunur. Şoför bir çığlık atıp, direksiyonun kontrolünü kaybeder, bir otobüse çarpmak üzere iken direksiyonu kırar, kaldırıma çıkıp, bir vitrinin önünde arabayı durdurur. Arkaya dönüp müşteriye:

-Bir daha bunu yapmayın! diye bağırır.

Müşteri ise sâkinlikle bir ufacık dokunmanın onu bu kadar korkutup sıçratacağını düşünemediğini söyler.

Bu arada kendini toparlamış olan şoför:

-Haklısınız, aslında sizin kabahatiniz yok, der, bugün benim ilk taksi şoförlüğüm, 25 senedir cenaze arabası şoförüydüm...



NERESİNDEN ?
Kore'de Türk Tugayından iki Anadolu'lu asker biraz gezmek için firar ederler. Şehirde bir aşağı bir yukarı dolaşırken inzibat subayı bunları yakalar ve sorar :
-Hani sizin izin kağıtlarınız?...
Erler subayı atlatırız umuduyla :
-Biz Amerikalıyız...diye cevap verirler. Subay durumu anlar, ama hiç bozuntuya vermez :
-Amerika'nın neresindensiniz? diye sorunca :
-İçindenik kumandanım!...diye yanıt verirler.


NEREYE BAKIYORLARMIŞ
Ünlü Psikiyatr Mazhar Osman bir gün tüm akıl hastalarının duvarda bir yere baktıklarını görmüş.Yanlarına gitmiş, kimse oralı değil, herkes aynı yere bakmaya devam ediyor. Hoca da bakar, ama bir şey göremez. Bakılan yerde bir delik vardır. Hastalara sorar, “Neye bakıyorsunuz öyle? Ben baktım bir şey göremedim.” Hastalardan biri, “Hocam, biz bir saattir bakıyoruz da bir şey göremedik, sen öyle bir bakmayla ne göreceksin!” diye yanıtlar .


NEREYE GİTMİŞ ?
Temel arabası bozulan bir kadına yardım etmiş..Kadın onu yemeğe davet etmiş.Temel eve sabaha karşı dönmüş.Kulağının arkasına bir tebeşir koymuş...

Fadime henüz yatmamış,onu bekliyormuş..Temel başlamış sıralamaya;

-Bir kadına yardım ettim...Beni yemeğe davet etti...Oradan çıktık,birşeyler içtik,sohbet ettik,gülüp eğlendik...Falan filan...

-Yalancı,demiş Fadime; -Kulağının arkasındaki tebeşiri görmedim sanma...Sen yine bilardo oynamaya gitmişsin...



NESİ VAR DOKTOR
Doktor, ünlü bir ressam olan arkadaşını ziyarete gitti. Ünlü ressam, son olarak yaptığı hasta bir adam tablosunu doktor arkadaşına gösterip:

-Eee, söyle bakalım fikrin ne? diye sordu:

Doktor tabloya tekrar bakıp cevap verdi:

-Merak edilecek bir şey yok. Sadece üşütmüş, o kadar...




NEYİN DİR
Komutan Mehmete soruyor, "vatan senin neyindir", ::"Vatan benim anamdır komutanim diye bağırıyor. Sıra Temel'e geliyor. Vatan senin neyindir asker, Temel: " Vatan Mehmet'un anasidir komitanum".






NİÇİN ?
Karadenizlilere niçin Perşembe günü fıkra anlatılmaz?
Cevap: cuma namazında gülmesinler diye ..


NİŞAN YÜZÜĞÜ
Rebeka, parmağındaki nişan yüzüğünü çıkarıp nişanlısına uzattı:

"Artık seni sevmiyorum Salamon. Ayrılalım."

"Peki kimi seveorsun?"

"Moiz'i..."

"Ya... Nerede şimdi o kerata?"

Rebeka ağlayarak Salamon'un ellerine sarıldı:

"Sakin ona bir şey yapma!.."

"Yapacayim."

"Yapma Salamon..."

"Yapacayim Rebeka!.."

"Ne yapacaksin? Üldürecek misin?"

"Yok be kuzum. Şu nişan yuzüğini satacayim."



NİYE GÜLMÜŞ
Uçak, Yeşilköy'den kalkmıştı. Bakırköy Akıl Hastanesinin üzerinden geçerken, pilot birden gülmeye başladı. Hostes bu gülüşün sebebini sorunca, pilot şu cevabı verdi:
- "Başhekim kaçtığımı öğrenince kimbilir nasıl şaşıracak!"


NOŞUT
Temel Afrika'ya safariye gitmiş.
İlk günün sonunda gece otelin lobisinde avcılar konuşuyormuş.
İngiliz ben bugün 1 gergedan vurdum demiş.
Fransız ben de 1 aslan vurdum demiş.
Temel de ben de 1 noşut vurdum demiş.
İngilizle Fransız anlamamış ama cehaletleri belli olmasın diye de sormamışlar.
Ertesi gün yine ava gidilmiş gece yine toplanmışlar.
İngiliz ben 2 kaplan vurdum demiş.
Fransız ben de 1 fil vurdum demiş.
Temel ben 4 noşut vurdum demiş.
İngiliz dayanamamış sormuş:
"Kusura bakma ama noşut nasıl birşeydir? Bunca yıllık avcıyım hiç duymadım."
Temel de "Ben de ilk defa burda gördüm.
Kara kara birşeyler insana benziyorlar.
ellerinide kaldırıp noşut noşut diye bağırıyorlar demiş.


O BİLMİŞ
Temelcik, okul dönüşü annesine,
- Pugün öğretmen bir soru sordi, pir tek pen pildum.
- Soru neydu, uşağum?
- Pizim evin adresi, daaa...


O KADAR ÖNEMLİ Kİ..
Amerika'ya gezmeye giden Papa, otelde sıkılmış ve şoföründen anahtarı alıp, limuziniyle dolaşmaya başlamış. Bir ara kırmızı ışıkta geçince polis durdurmuş. Memur bir bakmış ki arabayı Papa kullanıyor. Hemen telsizden âmirini aramış.

- Âmirim çok mühim birisini durdurdum, ne yapayım?
- Bill Gates'i mi?
- Hayır.
- Clinton'ı mı?
- Daha mühim...
- Daha mühim kim var?
- Valla âmirim, bilmiyorum ama, şoförlüğünü Papa yapıyor.



ÖKSÜREMİYORUM Kİ
Adamın biri çok kuvvetli öksürüyormuş, doktora gitmiş derdini anlatmış. Doktorda adama yanlışlıkla öksürük ilacı yerine müshil ilacı vermiş ve demişki:bir hafta boyunca yemeklerden sonra iç ve yanıma gel. Adam bir hafta sonra gelince doktor: Öksürüğün nasıl oldu deyince, adamda: Cesaret edipte öksüremiyorumki,demiş.


ONA OLMAZ
Ölüm yatağındaki kadın kocasına sormuş:
Bana söz ver ben öldükten sonra elbiselerimi evleneceğin kadına giydirmeyeceksin...
Adam;
-Saçmalama birincisi sen haftaya kalmaz iyileşirsin, ikincisi onun boyu seninkinden ufak elbiselerin ona olmaz...


ÖNCE KAÇANLARI YİYELİM
Akıl hastanesinden iki deliyi salivereceklermiş. Doktorlar kendi aralarında "Şunlara son bir test yapalım da görelim akılları başlarına gelmiş mi?" demişler. Bunun üzerine iki deliyi bir masa başına cağırmışlar. Masanın üzerine bir kavanoz dolusu siyah zeytin, bir kavanoz dolusu da canlı hamamböceği dokmuşler ve
-"Buyrun beyler, yiyiniz." demişler. Delilerden bir tanesi hemen zeytinlere saldırmış, oteki araya girmis,
-"Once kaçanları yiyelim, öbürleri nasıl olsa duruyor!

MİLAT
Küçük Temel'e sormuşlar:
- 1881'de ne oldi?
- Atatürk toğdi.
- Peci, 1884'te ne oldi?
- Atatürk üç yaşina bastı!


MİYAV
İki deli, akılhastahanesinden kaçmaya karar vermişler. Gece vakti hızlı bir şekilde duvardan atlayarak
boşluktaki tarlaya çıkmışlar. Tellerin arasından sürünerek ilerlerken bir bekçi bunların hışırtısını duymuş.
Hemen bağırmış:
-Kim var orada?
Delilerden biri hemen:
-Miyaw, miyaww diye seslenmiş. Huşırtıyı kedinin çıkardığını zanneden bekçi tam geri dönecekken deliler yine
sürünmeye başlamışlar ve yine bir hışırtılar başlamış. Bekçi hemen dönmüş ve bağırmış:
-Kim var orada?
İyice sinirlenen deli:
Miyaw dedik ya len demiş


MUAYENE
Adam karısı ile birlikte doktora muayene olmaya gider. Muayene biter ve doktor odasından çıkarak kadının yanına gelir ve Kocanızın ölmemesini istiyorsanız şu kağıda yazdıklarımı uygulayacaksınız der:
1- Sabahları güler yüzle güzel bir kahvaltı hazırlayın ve ise mutlu gitmesini sağlayın
2- Ögleleri eve geldiğinde güler yüzle karşılayın ve güzel bir öğle yemeği ile takdir edildiğini hissettirin, böylece günün geri kalan kısmını da iyi geçirmesine yardım edin.
3- Akşamları eve geldiğinde yemek özellikle güzel olmalı. Eve gelince eline bir kadeh içki verin dinlenmesini sağlayın.
4- Onun gönlünü hoş edin
- "Eger bu dediklerimi harfiyyen uygularsanız kocanızın sağlık yönünden hiçbir problemi olmayacak" der doktor.
Eve geldiklerinde adam karısına sorar,
- "Ne dedi doktor sana?"
- "... ölecekmişsin.."




MÜEBBED
Zamanın en büyük Mafya babası çok ağır bir suçtan yargılanmaktadır ve idamı istenmektedir. Jüri üyelerinin içinde Temel de vardır. Mafyanın adamları mahkemeden önce Temeli bir kenara çekerler ve şöyle derler:
- Temel ne yap et Baba için alınacak kararı müebbet'e çevir yoksa bu senin sonun olur derler!!! Temel'in içine korku düşmüştür: Acep ne yapsam da bu adamı kurtarsam" diye düşünür. Dava başlar günlerce devam eder ve nihayet Jüri üyeleri karar vermek üzere odalarına geçerler. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra jüri geri gelir ve kararını okur:
- Müebbet hapis derler. Bunu duyan Babanın adamları ne yapacaklarını şaşırırlar doğru Temel'e gidip:
-Afferim sana Temel şimdi gözümüze girdin derler. Ehh be Temel iyi güzel de bu işi nasıl başardın, diye sorarlar. Temel:
- Sormayın bre uşaklar, der millet Beraat Beraat diye tutturdu Müebbete çevirmek kadar aklan karayı seçtim der.


MÜHENDİS GETİRİRDİK
Kayseri'nin bir köyünde imece yöntemiyle yol yapılıyor. Bunun için de eşekten yararlanılıyor.Eşek hangi yolu izlerse, orası genişletip araba yoluna dönüştürülüyor.... Köye gelmiş olan Amerikalı Barış Gönüllüsü, ne olup bittiğini kavrayamadığı için sorar :
-Ne yapıyorsunuz böyle?
-Yol yapıyoruz.
-Bu eşek ne için?
-O, yolun mühendizi. Yola uygun geçeneği o gösterir.
Barış Gönüllüsü katıla katıla güler :
-Ya eşek bulamasaydınız?
-İşte o zaman Amerika'dan mühendiz getirirdik!


NASIL ANLADIN
İki sarışın bir yandan içerek yolculuk yapıyorlarmış.Bir ara biri diğerine;
-"Kasabaya yaklaştık galiba?..Öteki;
-"Nereden anladın?..
-"Git gide daha fazla adam ezmeye başladık ta...


NASIL BİLDİN
Genç delikanlı heyecanla annesine gelir ve aşık olduğunu, evlenmek
istediğini ve annesini tanıştırmak istediğini söyler. Ama sadece
eğlence olsun diye eve 3 kız getireceğini ve annesinin evleneceği kızı tahmin etmesini ister.
Ertesi gün 3 güzel kızla eve gelir. Otururlar bir süre sohbet ederler.
Bir süre sonra çocuk heycanla annesine sorar tahmin ettin
mi diye. Anne, duraksamadan cevap verir: "Ortadaki kızıl saçlı" Oğlan
hayretle annesine sorar: "İnanılmaz, nasıl bildin?"

Anne cevap verir: "Ondan hoşlanmadım."



NASIL BİR ŞEY
Milli Park Polisleri, adamın birini, nesli tükenmekte olduğu için koruma altına alınan bir Boz Kartal'ı kesmiş, pişirip yerken görmüş ve derhal tutuklamışlar...Mahkemede adamın avukatları müthiş bir savunma yapmışlar:
-"Bu adam ormanda yolunu kaybetmişti.Günlerdir aç olduğu için ya kartalı öldürecekti,ya kendisi ölecekti." diye...Yargıç bu savunmayı kabul edebileceğini söylemiş.Kararını açıklamadan önce, sanığa dönmüş:
-"Son bir şey sormak istiyorum,Ben de av meraklısıyım da.. Bu Boz Kartalın tadı nasıl bir şey?"

-"Valla efendim!" demiş adam, "Tam olarak Kelaynak ile Mavi Gagalı Puhu Kuşu tatlarının arasında bir şey..!"


NASIL ÇALARMIŞ
Uzun yıllardır görüşemeyen iki Kayseri'li arkadaş, bir gün yolda karşılaşırlar.Kucaklaşıp hasret giderdikten sonra biri diğerine;
-"Bu kadar zamandır görüşmedik.Akşama yemeğe bize gel..Yer,içer sohbet ederiz"dedi..
Öteki bir Kayseri'liden beklenmiyecek bu cömertliğe şaşarak;
-"İyi ya,gelirim..Yalnız bana adresi ver"dedi..
Arkadaşı;
-"Falanca mahalle,filanca sokak"diye tarife başladı.."İşte o sokağa gelince soldaki büyük beyaz kapının zilini burnunla çalarsın"deyince öteki sordu;
-"Adresi anladım da zili niye burnumla çalıyorum?..
-"Canım bunda anlamıyacak ne var?..Elin kolun hediyelerle dolu olacağı için zili ancak böyle çalabilirsin...


NASIL ÖLÜRMÜŞ ?
Temel ile Dursun Toronto'ya gelmişler. Dünyanın en yüksek kulesi olan CN Tower'i gösterip Temel, Dursuna:
- Haçan burasi o kadar yüksek ki yukaridan düştüğün zaman aşağiya gelene kadar 3 gün geçer.
Dursun:
- Hadi yaa.. Peki düşünce ölür müsün? diye sorunca,
Temel:
- Ne zannettin ya 3 gün yemeden içmeden yaşanirmi da..


NE AVUKAT AMA
Avukat hırsızlıkla suçlanan müvekkilini yaratıcı bir savunma ile hapisten kurtarmak istemektedir. Avukat Yargıca hitaben;
- "Müvekkilim, arabanın camından içeri sadece kolunu sokup çantayı almıştır. Müvekkilimin kolu, muvekkilimin bizzat kendisi değildir. Sadece bir kol tarafından işlenen bir suç için niye bütün bir kişiyi cezalandırıyorsunuz." der...
Yargıç , gülümseyerek;
- "Peki o zaman aynı mantıkla gidiyorum ve müvekkilinizin kolunu 1 yıl hapse mahküm ediyorum. Müvekkiliniz isterse ona eşlik edebilir." der...
Müvekkil gülümser. Avukatın yardımıyla müvekkilin takma kolunu çıkartırlar ve dönüp giderler...




NE FARKEDER
İki sarışın, anahtarları içeride unuttukları için bir arabanın kapısını telle açmaya çalışırlar. Biri diğerine "çabuk ol, yağmur başladı, ıslanıyorum" der. Diğeri yanıtlar: "Ne farkeder? İçerde de ıslanacaksın, arabanın üstü açık."



NE FARKETTİ
Arabayı hızlı sürmekle itham ediliyordu. Çünkü, uzmanlar, arabayı kullananın sarhoş olduğu tesbit etmişlerdi. Adam mahkemede:"sarhos değildim. Sadece her zamankinden fazla içmişim, o kadar." Hakim kararı bildirdi: "Bu iddianızı nazarı itibare alıyoruz. Sizi on beş gün yerine, iki hafta hapse mahkum ediyorum!"




NE İŞİ VARDUR ?
Temel ile Dursun bir gün demişler ki: 'Ula bütün âlem şâir oldu. Biz niye şiir yazmıyiz.' Temel hemen oturmuş bir şeyler karalamış:

Bolu Mengen Gerede
Hamsi oynar derede
Benim sevgilim nereye gitmiş olabilir ki?..

Dursun bakmış, 'Olmadi' demiş.

-Neye olmadi daa?

-Ha uşağım, hamsinin derede ne işi vardur?



NE YAPARSIN
Güney Amerikalı bir subayla bir er konuşuyorlar.

Savaşta bir düşmana rastlarsan ne yaparsın?
Vururum.
Doğru, peki bir düşman bölüğüne rastlarsan ne yaparsın?
Vururum.
Olmadı. Koşup karargaha haber verirsin. Peki savaş meydanında bir inek görürsen ne yaparsın?
Vururum.
Olmadı.
Koşup karargaha haber veririm.
Yine olmadı. Boynuzlarından tutup karargaha sürüklersin. Şimdi beni görürsen ne yapacağını söyle.
Vururum.
Olur mu canım. Ben senin komutanınım.
Döner karargaha haber veririm.
Yahu ben düşman bölüğü değilim ki.
Hah tamam. Boynuzlarından tutup karargaha sürüklerim...

RESEPSİYON
Temel Londra'da otelin birinin odasında kara kara düşünüyor.' ulan' diyor
- Ben aşağıdan içki isterken Laz olduğum anlaşılır mi acaba?
Geçiyor aynanın karşısına ve prova yapıyor....
- Bana bir fvisku,,,,,yok böyle anlarlar
- Bana bir raki......'yok' diyor 'böyle de anlarlar'
- Bana bir bira....Tamam diyor böyle iyi anlamazlar......Ve
aşağıya iniyor Masaya dirseklerini dayıyor ve sesleniyor.
-Barmen bana bir bira.
Barmen Temeli biraz süzdükten sonra soruyor:
- Birader sen Laz misin?
Temel:
- Uuuy nasıl anladın diyor;
- Çünkü burası resepsiyon, bar karşıda.


RÖTUŞ
Temel çok iyi bir doktordur" demiş Cemal..
"Nereden biliyorsun" demişler.
"Geçen yıl cok pahalı bir ameliyat olmam gerekiyordu, param yoktu, rontgende rötuş yaptı."



SAĞLIKLIYMIŞ
Hemşire Doktora, "Ne zaman tansiyonuna bakmak için eğilsem hastanın nabzı hızlanıyor, tansiyonu yükseliyor. Ne yapsam Doktor Bey?" "Bu sağlıklılık belirtisi Hemşire Hanım. Yakanızı iliklemeniz yeterli."


SAHTE OLMASAYDI
Yahudinin biri, pazara, topal eşeğini satmak için götürür, fakat alıcıyı kandırsın diye, eşeğin tırnağına bir çivi çakar, eşeğe bir Kayserili müşteri çıkar.Kayserili ayaktaki çiviyi görur, içinden "Çiviyi çıkarırım, eşek düzelir!" der, parayı verir, eşeği alır.
Yahudi ertesi gün sağda solda övünür :
-Siz Kayserililer açıkgözüz, diye övünürsünüz, eşek anadan doğma topaldı, o çiviyi ben çaktım, alıcıyı aldattım!
Duyanlar eşeği alan Kayseriliye koşup, anlatırlar.Kayserili elini dizine vurur :
-Tüh yahu, verdiğimi para sahte olmasaydı, bayağı kazıklanmıştım!


SANA NE
Yeni ilçe olan bir köye trafik ışıkları yeni konmuş, ışıkların altında bir polis bekliyor ve halkın ışıklara uymasını sağlamaya yani bir çeşit trafik eğitimi vermeye çalışıyormuş.
O sırada, bakmış ki; bir kadın, elinde tuttuğu çocuğuyla, kırmızı yanarken karşıya geçiyor.Hemen seslenmiş :
-Hanım, hanım! Nereye?
Kadın dönüp :
-Vıy! demiş. Sana ne? Eltimgile gidiyom.


SANADA MI MALUM OLDU
Kayserilinin biri kumarbazmış, bir gün her şeyini kaybetmiş, elinde bir eşek kalmış...Önce sol ön, sonra sağ ön, daha sonra, arka sol, her üc ayağa da zar atmış, kaybetmiş, sıra dördüncü ayağa gelmiş, tam o sırada eşek
hazin hazin anırmaya baslayınca, Kayserili :
-Vah karagözlüm vah!, demiş.
-Sana da mı malum oldu!


ŞANS TANIMIŞ
Hitler ele geçirilen İngiliz, Fransız ve Yahudi üç esire bir şans tanımak istemiş...

- "Size birer soru soracağım, bilirseniz sizi bırakacağım" demiş.

İngilize sormuş:
- "Titanik kaç yılında battı ? İngiliz hemen cevap vermiş
- "1912" Hitler İngilizi göndermis, Fransıza sormuş bu kez,

- "Titanik'te kaç kişi öldü?" Fransız cevap vermiş
- "1050"

- "Tamam, sen de gidebilirsin" diye özgür bırakmış. Ve Yahudi'ye dönmüş:

- "Say lan ölenlerin isimlerini!"


SARIŞIN AKLI
Sarışının biri, İstanbul'da bir galeride yeni otomobillere bakıyordu. Bir spor arabanın önünde durdu:
-Çok hızlı gider mi bu?, diye sordu satıcıya...
-Hızlıdır... Bu araba sizin olsun şimdi, yarın saat 3'te Kars'ta olabilirsiniz... Almak ister misiniz?
-Biraz düşüniim, dedi sarışın ve evine gitti...
Ertesi gün galeriye geri döndü:
- Arabayı istemiyorum. Bütün gece uyumadim ve yarın sabah saat 3'te Kars'ta olmak için bi sebep aradım, ama bulamadım


SARIŞIN BU
Bir sarışını kaçırmışlar. Zorro da onu kurtarmaya gelmiş. Kaçıran herifi bir-iki hareketle devirdikten sonra Zorro, adamın giysilerine kılıçla "Z" harfini çizmiş. Sarışın hayranlık içinde şöyle demiş: "Sağol Züpermen!!"


SARIŞIN DEDEKTİFLER
Üç sarışın detektif olmak üzere polis teşkilatına müracaat etmişler.
Yapılması icap eden bir sürü imtihandan birini idare etmek de Komiser Kâzım'a düsmüs. Komiser Kâzim birinci kiza beş saniye müddetle bir dosyadan çıkarttığı bir resmi göstermiş ve "Söyle kızım" demiş "Bu bir suçlunun resmi, bu adamın bariz ne özelliği var? Bunu ileride nasıl tanırsın?"
Kız şöyle bir durmuş ve "Çok kolay" demiş "Adam tek gözlü" Komiser Kâzım resime bakmış ve "Kızım bu resim profilden, yani yandan çekilmiş. Tabi tek göz göreceksin..." demiş ve aynı resimi ikinci kıza gösterip aynı suali sormuş ve "Bana bak" diye ilave etmis "Doğru dürüst
bir cevap ver"
Ikinci kız "Bu adamı tanımak çok kolay" demiş "Çünkü adamın tek kulağı var" Komiser Kâzım "Kızım" diye bağırmış "Bu resim profilden dedik yaa!...Adamın suratının öbür yanını göremiyoruz. Onun için kaç gözü, kaç kulağı olduğunu bilemeyiz..."
Kâzım üçüncü kıza "Kızım lütfen akıllı bir cevap vermeye çalis. Beni çildirtma. Bu adamin bariz özelliği nedir, bu adamı ileride nasıl tanırsın?" diye sormuş Kız "Bu adam lens takıyor" diye cevap vermiş.
Komiser Kâzım saskin, şaşkın resime bakmış ama adamın lens takıp takmadığıni bir türlü anlayamamış. Merak etmiş adamin dosyasını açıp okumuş, dosyadaki bilgiye göre hakikaten adam lens takıyormuş.
Komiser Kâzım üçüncü kıza hayranlık içinde "Aferin be kızım" demiş "Doğru bilmişsin. Şimdi söyle bakalım bu adamın lens taktığını resimden nasıl anlayabildin?" Kız "Çok kolay" diye cevap vermiş:
"Tek gözlü, tekkulaklı bir adamın gözlük takacak hali yok ya !!"



SARIŞIN ESPRİLERİ
Bir sarışınla evlenmenin avantaji nedir?
Özürlülere ayrılan yerlere park edebilirsiniz.

- Bir sarışını nasıl boğarsınız?
Suyla dolu küvete bir ayna koyarsınız.


-- Sarışın yeşilde niye durmuş?
En sevdiği renkmiş, ondan. -

Sarısınlar neden "11" rakamını yazamaz?
Hangi 1'i önce yazması gerektiğini bilmediği için.


- Sarışına kazaların %90'inin evde olduğunu söylerseniz ne yapar?
Taşınır.

- Sarışın pizza ısmarlar. Pizzacı sorar: "6 parçaya mı böleyim, 8 parçaya mı? " Sarışın "6'ya böl", der, "sekiz parçayı bitiremem".

-
- Sarışının biri, elektrikler kesilince yürüyen merdivende 6 saat mahsur kalmış.

- Camdan bir duvara tırmanan sarışın ne yapıyor?
Öbür tarafta ne olduğunu görmek istiyor.


- Sarışının en çok söylediği cümle nedir?
"Ay bilemiyorum..."

- Zeki bir sarışın nedir?
Çelişki.

- Bir sarışının bilgisayarda yazı yazdığı nerden anlaşılır?
Monitöre sürdügü Tipp-Ex'ten.

- Bir sarışını susturmak için ne yapmalı?
"Ne düşünüyorsun?" diye sormalı.

- Sarışının gözlerinin parlaması için ne yapmalı?
Kulagına fener tutmali.

- Sarışınlar neden muz yiyemez?
Fermuarı bulamadıkları için.

- Sarışınlar balığı nasıl öldürürler?
Boğarak.

- Faksın bir sarışın tarafından yollandığını nasıl anlarsınız?
Üstündeki puldan.

- Aynanın karşısında gözlerini kapatmış duran sarışın ne yapıyor?
Uyurken nasıl göründüğüne bakıyor.

- Sarışın neden üçüncüden sonra çocuk yapmamış?
Her dört çocuktan birinin Çinli olduğunu duyduğu için.





SARIŞIN KÜTÜPHANEDE
Sarışının biri kütüphaneye gitmiş ve direk bankoya yönelerek görevliden bir hamburger, bir kola ve bir de patates kızartması istemiş. Görevlinin saf saf yüzüne baktığını gören sarışın bu sefer daha yüksek sesle:

-Anlatamadım galiba beyfendi, bana bir hamburger, bir kola, bir de patates kızartması, demiş.

Artık iyice sinirlenen görevli:

-Hanımefendi, burası kütüphane, demiş.

Sarışının yüzü kıpkırmızı olmuş, özür dileyip çok çok kısık bir sesle fısıldayarak:

-Pardon pardon, bana bir hamburger, bir kola ve bir de patates kızartması...



SARIŞIN ÖĞRETMEN
Sarışının biri ilkokul öğretmeni olarak staja baslar, çok heveslidir.
Bir gün teneffüs sırasında bütün çocuklar futbol oynarken bir çocuğun oyun
alanının sonunda kenarda durduğunu görür. çocuğun iyi olup olmadığını
öğrenmek üzere yanına yaklaşır ve çocuk bir sorununun olmadığını
söyler.Bir sure sonra sarısın çocuğun yine tek basına aynı yerde durduğunu
görür, içi rahat etmez ve tekrar çocuğa yaklaşarak, "senin arkadasın olmamı
ister misin?" diye sorar, çocuk pek hevesli olmamakla birlikte "tamam"
der. İlerleme kaydettiğini düşünen sarışın öğretmen "Bütün çocuklar
topun pesinde koşturup oynarlarken sen neden burada duruyorsun?" diye sorar.
Afallayan cocuk hayretle cevap verir:
"Çünkü ben kaleciyim!!!"



SARIŞINLARA SATIŞ YAPMIYORUZ
Genç ve güzel sarışın, alışveriş merkezinin beyaz eşya reyonuna girer ve satıcıya sorar:

- "Su küçük televizyonu almayı düşünüyorum, fiyatı nedir ?"
- "Kusura bakmayın hanımefendi sarışınlara satış yapmıyoruz.!"

Genc kadın sinirlenir, evine gider, saçının rengini değiştirir ve ertesi gün mağazaya geri gelir, ayni satıcıya yaklaşır ve:

- "Şu küçük televizyonu satın almak istiyorum." der
- "Kusura bakmayın hanımefendi sarışınlara satış yapmıyoruz !!!!"

Kadın iyice sinirlenmiştir, soluğu bir kuaförde alır, bu defa köklü bir değişiklik yapar, hatta makyajından,göz rengine o tam bir esmer bombadır artık.. Aynı mağazaya gider, aynı satıcının yanındadır ertesi gün:

- "Su küçük sevimli beyaz renkli televizyon ne kadar ???"
- "Kusura bakmayın hanımefendi, sarışınlara satış yapmıyoruz"
- "İnanmıyorum, nasıl anladınız sarışın olduğumu, üç gündür kendimi esmere cevirmek için yapmadığım kalmadı!"

- "Hanımefendi 3 gündür satın almaya calıştığınız şey Mikrodalga fırın!"


ŞAŞIRMADIM
Gorilin biri bara girmiş.Barmenden bir içki istemiş.Barmen çok şaşırmış tabii,ama belli etmeden gorilin içkisini vermiş..Hesap ödeme zamanı gelince de üç misli fazla söylemiş.Goril ses çıkarmadan ödemiş.Barmen;
-"Şey,buraya pek goril gelmez" deyince,Goril;
-"Eh şaşırmadım..Bu fiyatlarla kim gelir buraya?..

SAVURGAN HÜKUMET
Iki deli, yağmurdan sonra kumaşı yırtık paslı bir şemsiyeyi açmışlar yolda gidiyorlardı.
Birincisi, gökkuşağını gösterdi;
- Bak bak ...ne guzeel..!
Obur deli baktı ve birden sinirlendi;
- Hükümet te böyle şeyler için para harcıyor da ,
Bizim gibi deliler için doğru dürüst bir hastane yaptırmıyor !cık cık cık



ŞEKER
Deli , kahveye girdiğinde soluk soluğaydı.Boş bir masaya oturup ocağa seslendi;
- Bana bir çay !
çay geldi , şekerleri atıp karıştırdı.Garsonadan yine şeker istedi. Onları da atıp karıştırdı,yeniden istedi.Garson;
- Sekiz şeker koydun çaya ,dedi şaşkın şaşkın,
- Koydum ama , işte görüyürsun, hepsi eriyor!


ŞEMSİYE
Yıllar önce İngiltere'de erler şemsiye kullanmazmış.Şemsiye taşıma hakkı sadece subaylara tanınıyormuş.
O yıllarda bir gün genç teğmenlerden biri, koltuğunun altında bir şemsiye ile hızlı hızlı yürüyen eri görünce, beyninden vurulmuşa dönmüş.Eri çağırarak :
-Bu ne küstahlık, demiş.Ve şemsiyeyi aldığı gibi dizinde iki parça etmiş.
-Bu sana bir ders olsun, bir daha böyle küstahlıklar yapma!
Neye uğradığını anlamayan er :
-Başüstüne, diyerek selamı çakmış ve şöyle sormuş :
-Teğmenim, beni az önce evine yollayan general şemsiyesini istediğinde kim kırdı diyeyim?


SEN NE İŞ YAPARSIN?
Diktatör bir akşam meyhaneden içeri girer.Tezgahtara yaklaşır.Hafif içkili bir sarhoşun yanına çöker.Oradan buradan konuşurlarken sorar :
-Böyle hergün içmek için ne kadar kazanıyorsun?
Sarhoş :
-Günde 2 bin lira.
-Peki kemerleri biraz sıkalım diye ücretleri azaltıp, koşulları ağırlaştırsak, ne kadar kazanırsın?
Sarhoş :
- 4 bın lira.
-Peki biraz daha sıkarsak kemerleri?
-O zaman 5 bin liraya para demem.
Diktatör kızar :
-Bu ne biçim iş.Köküne kadar sıkarsak?
-O zaman muhakkak 10 bin lira kazanırım.
Diktatör şaşırmıştır.Adamın ne iş yaptığını çok merak etmiştir.Sorar :
-Şeytan mısın, nesin.Ne iş yapıyorsun?
-Mezarcıyım!


SERİNLERİM DİYE
Bir sarışın, bir kızıl saçlı ve bir esmer kadın çölün ortasinda arabayla yol almaktadırlar. Hava korkunç sıcaktır. Arabanın motoru birden stop eder.
İnip baktıklarında, motoru tekrar çalıştıramayacaklarını anlarlar. Mecburen çölde uzunca bir yürüyüş yapmaları gerektiğinden, her biri arabadan birşeyler alır.
Esmer, bir şişe su; kızıl saçlı bir paket bisküvi ve sarışın da arabanın kapısını söküp alır. Çölde yürümeye başlarlar ve bir süre sonra dinlenmek için mola verirler.
Mola sırasında sarışın ve esmer kadınlar kızıl saçlıya döner ve niye bir paket bisküvi aldığını sorarlar.
- "Acıkırsam yerim, diye düşündüm" cevabını verir kızıl saçlı "..çölde ne kadar yürüyeceğimiz belli değil.."
Hepsi de bunun çok mantıklı olduğunu düsünür. Ve sonra sarışın kadınla kızıl saçlı olanı esmere döner ve niye yanına bir şişe su aldığını sorarlar.
- "Eğer susarsam, yanımda içecek birşeyim olması gerektiğini düsündüm.." diye cevaplar esmer kadın.
Evet, bu çok akıllıca bir fikir, diye düşünür diğer ikisi. En sonunda esmer ve kızıl saçlı kadınlar sarışına dönerler ve arabanın kapısını niçin söküp aldığını sorarlar.
- "Şeyy.." der sarışın "..çok sıcak olursa pencereyi açıp serinlerim diye düşündüm de.."



SERT KOVBOY
Bir kovboy çiftliğine dönmektedir.Bindiği atı yeni satın almıştır.Atın üstünde bir gün evvel evlendiği genç bir kadını da getirmektedir.Sel yatağı boyunca ilerlediklerinden, kötü bir rastlantı sonucu at kayar.
-Bir,der kovboy kısaca.
Ve on dakika sonra at yine bir yoldan sapma yapar.
-İki, der kovboy.
Biraz daha ileride, at bir engel karşısında, az kalsın dengesini kaybeder gibi olur, bu kez kovboy ne bir, ne iki der.Kadını attan indirir ve :
-Üç, der!
Ve bir tabancayla atı öldürür.
Genç evli kadın, dehşete düşmüştür.İtiraz etmekten kendini alıkoyamaz.
-Herşeye karşın, biraz sert, yapmamalıydın!
Ve kovboy sayar :
-Bir!


SEVİNDİM..
Genç iş adamı uçağa binmek üzere havaalanına gelir ve bilet kontrolü yapılan masaya giderek, elindeki valizleri teslim eder.

Görevli; "Biletinizi alabilir miyim?"

Adam biletini verir ve ekler; "Biletimden göreceğiniz gibi New York'a gidiyorum. Ancak, verdiğim yeşil valizin Londra'ya, mavi olanın da Paris'e gitmesini istiyorum."

Görevli kız şaşkınlıkla; "Özür dilerim, ancak bunu yapmam mümkün değil".

Bunun üzerine genç adam; "Bunu duyduğuma çok sevindim. Geçen sene yapmıştınız da!"


Define

Temel bir gün bir yerden define bulur bulduğu hazineyi saklamak ister ve bir yere gömer. Daha sonra bulabilmek için defineyi gömdüğü yere 'Temel buraya hazine gömmemiştur'' diye yazar aradan günler geçer ve temel hazineyi almak için gömdüğü yere gider ve bırakdığı işareti görür fakat işaret değişmiştir: ''Bu hazineyi Dursun almamiştur''

Mucit

Temel elinde "U" seklinde küçük bir demir ve iki ucu arasında gözle görülmesi çok zor bir kil testere ile buluşlara patent veren özel bir şirketin kapısını çalmış...Görevliler pek ciddiye almamakla beraber bulusunun ne olduğunu ve nasıl kullanıldığını anlatmasını isterler. Mucidimiz baslar anlatmaya:; " Bu gördüğünüz alet son model bir fare kapanıdır. "U" seklindeki bu kapanın uçlarından birine beyaz diğerine de kasar peynir yerleştirilir. Daha sonra kapan farelerin umumi olduğu bir yere konulur. Peynirleri gören fare kapanın altına gelip, "Beyaz peynir mi yesem, kasar peynir mi yesem" diyerek seçim yaparken, basını mütemadiyen sağa ve sola çevirmek durumunda kalır. Bu esnada göremediği kil testere başını keser ve fare Ölür." Bu açıklamalardan sonra zeki mucit kendini bir anda kapı dışında bulur tabi ki...Herneyse, çabuk pes etmez ve birkaç hafta içinde şirket yetkilileri ile bir buluşma daha ayarlar. Baslar anlatmaya: " Bu sefer fare kapanından peynirleri kaldırdım, böylece daha ekonomik hale gelmiş oldu. Kullanımı ise ayni kolaylıkta. Kapan farelerin umumi olduğu bir yere yerleştirilir, ve kapanın altina gelen fare , kendi kendine sorar ve düşünür " beyaz peynir nereye gitti?, kasar peynir nereye gitti?" iste tam bu sırada kafasını sağa sola çevirirken, kil testere tarafından başı kesilir ve fare ölür."

AddThis Social Bookmark Button
 
1000 KALORİLİK ÖRNEK DİYET LİSTESİ

SABAH

Çay: şekersiz ve açık

Domates, salatalık

Yağsız beyaz peynir: 1 kibrit kutusu kadar veya 1 yumurta

Ekmek: 1 ince dilim = 28 gr

KUŞLUK

Meyve: 1 porsiyon veya 2 galeta