AddThis Social Bookmark Button


3 Dikkat Yasası

Donald Latumahina

1- Dikkat sınırlı bir kaynaktır: Dikkat tıpkı para gibi sınırlı bir kaynaktır. Harcamak üzere belirli düzeyde dikkate sahibiz. Fazla harcarsak dikkatimiz belirli bir süre sonra tükenir. “Dikkatim dağıldı, dikkatimi veremiyorum…” ifadeleri bu yasanın sonucudur.

2- Dikkat kendi kendini besler, güçlendirir: Bir şeye ne kadar çok dikkat edersek, o şey bize o kadar dikkat çekici gelir. Eğer dikkatimizi pozitif bir eyleme yönlendirirsek, iyi huylu bir döngü oluşur. Ta ki dikkatimizin bu eylem tarafından tamamen emildiği bir akış sağlanana dek… Bu akış evresinde dikkat öyle yüksek bir noktaya ulaşır ki, bir sonraki adımda tüm dikkat tükenecek, geriye hiç kalmayacaktır. Bu nokta, belirli bir zamanda elde edebileceğimiz maksimum verimlilik düzeyidir. Diğer yandan, eğer dikkatimizi negatif bir eyleme yönlendirirsek, bu kez fasit bir daire oluşur. Öyle bir daire ki, müthiş sıkıntılı durumlarla, hatta depresyonla karşılaşana dek devam eden...

3- Dikkat arttıkça, yönelinen şeye göre başarı ihtimali ya zirveye çıkar ya da dibe vurur: Odaklanmanın gücü diye bir şey duydunuz mu hiç? Odaklanma başlı başına bir güç kaynağıdır. Bir şeye ne kadar odaklanırsak, onu başarma şansımız o kadar yüksektir. Peki, odaklanma nedir? Bence odaklanma, bir şey üzerine, daha çok ve daha da çok dikkat kesildiğimiz ve bunun dikkatin kendi kendini güçlendirip desteklediği, o şey tarafından absorbe edilinceye dek devam ettiği bir zihinsel süreçtir. Bu süreç pozitif ve negatif uçlarda sonuçlar doğurur. İyi şeye yönelen dikkat yüksek başarıyı müjdelerken, kötü şeylere yönelen dikkat felakete sürükler. Olumsuz bir şeye başlangıçta yönelttiğimiz ufacık dozda bir dikkat bile kendini zaman içinde güçlendirir ve yukarıda da belirttiğimiz gibi fasit bir daire oluşturur. Bu da bizi, hiç farkında olmasak da kötü alışkanlıklara, bağımlılıklara, hatta depresyona sürükler.

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Zekanızın Işıltısıyla Hayatınız Aydınlansın!

Murat TAKMA

mtakma@hotmail.com

Zeka gelişimimize hız kesmeden devam ediyoruz. Çalışan zihin teklemez ve her geçen gün ışıltısıyla hayatımızın her alanında aydınlanırız. Sezona tatil sonrası çok daha dinç bir zihinle start almak istemez misiniz?

  1. Newton'un İnek Problemi

Otlaktaki otlar hızla büyüyordu.

70 inek bu otları 24 günde, 30 inek aynı otları 60 günde yiyip bitiriyordu.

Kaç inek otları 96 günde yer, bitirir?

2. Ayaklı Hayvanlar

Bir karınca 6 ayaklı, bir örümcek 8 ayaklı ve bir fare 4 ayaklıdır.

Kendime ait ilginç hayvanat bahçemde, son saydığımda 612 ayak ve eşit sayıda hayvan olduğunu fark ettim.

Hayvanat bahçemde kaç hayvan olduğunu bulabilir misiniz?

  1. Beşinci Kız

Aylin'in babasının beş (5) kızı var.

Adları sırayla:

1 - cace

2 - ceca

3 - cica

4 - coci

5 - ?

Beşincinin adı nedir?

4. Renkli Kartlar

4 değişik renkteki 10 adet karta aşağıdaki sayılar yazılıyor:

1, 2, 4, 5, 6, 12, 15, 22, 24, 38

- Mavi ve beyaz renkli birer adet kart vardır.

- Kırmızı kartlı sayıların en büyüğü sarı kartlı sayıların en küçüğünden küçüktür.

- Kırmızı kartlardaki sayıların toplamı mavi kartlardaki sayıların toplamının 2 katıdır.

- Sarı kartlardaki sayıların toplamı kırmızı kartlardaki sayıların toplamının 2 katıdır.

Her sayının bulunduğu kartın rengini bulunuz.

5. Renkli Kartlar

Bir adam, ömrünün dörtte birini çocuk olarak, beşte birini genç olarak, üçte birini orta yaşlı ve 13 yılını da aklı başında olmadan geçirdi.

Adam kaç yıl yaşamıştır?

6. Beyhude Geçti Bir Ömür

Bir adam, ömrünün dörtte birini çocuk olarak, beşte birini genç olarak, üçte birini orta yaşlı ve 13 yılını da aklı başında olmadan geçirdi.

Adam kaç yıl yaşamıştır?

7. Fıçılar

Elinizde 21 şarap fıçısı var: 7'si dolu, 7'si yarı dolu ve 7'si boş.

Bunları 3 kişi arasında öyle paylaştırın ki her birine hem 7 fıçı, hem eşit hacimde şarap düşsün.

Cevaplar

1. Newton'un İnek Problemi

70 inekli grup için;

"Otlaktaki otlar hızla büyüyordu." ifadesinden 1 günde x kadar büyürse 24 günde 24x kadar büyür. Tüm otlar 1 ise 24 günde 70 inek 1+24x ot yer.

1 inek 1 günde; 1+24x/24*70 kadar ot tüketir.

30 inekli grup için;

1 inek 1 günde;1+60x/60*30 kadar ot tüketir.

Bu iki denklem birbirine eşit olduğuna göre;

1+24x/24*70=1+60x/60*30

x=1/480

denklemde yerine yazarsak;

1+60*(1/480)/60*30=1/1600 çıkar.

96 gün için olan denklem;

1+96*(1/480)/96*y=1/1600

y=20 çıkar.

Yani 96 günde 20 inek otları yer bitirir.

2. Ayaklı Hayvanlar

102

3. Beşinci Kız

AYLİN

4. Renkli Kartlar

Kırmızı: 1-2-4-5-6-12

Sarı: 22-38

Mavi:15

Beyaz:24

5. Beyhude Geçti Bir Ömür

Adam 60 yıl yaşamıştır.

6. Fıçılar

Her kişiye 3,5 fıçı şarap düşüyor.

İki farklı çözüm var: A ve B’nin her biri 2 dolu, 2 boş ve 3 yarı dolu alır; C, 3 dolu, 3 boş ve bir yarı dolu alır.

Veya A ve B’nin her biri 3 dolu, 3 boş ve bir yarı dolu, C ise 1 dolu, 1 boş ve 5 yarı dolu fıçı alır.

AddThis Social Bookmark Button
 
CAM EŞYALAR

CAM EŞYALAR:Artık mutfağınızın en güzel ve sevilen eşyalarından biri olan cam eşyaları çok dikkatli kullanmamız gerekir. Isıya tahammüllü cam eşyaları ani ısı değişikliğine uğratmak doğru değildir. Örneğin fırına koyacağınız cam bir kaseyi önceden ısıtılmış olan fırına sokmayın. Cam tencereyi fırına koyduktan sonra fırının ısısını yavaş yavaş arttırın. Cam çaydanlıkları da ocağın üzerinden indirdikten sonra soğuk fayansa koymak doğru olmaz.b ani ısı değişikliği yüzünden bütün bu cam eşyalar çatlayabilir.

Ayrıca bu cam tencere ve çaydanlıkları ıslak olarak ateşe koymak da doğru değildir.

KONSERVE KUTULARINI ATMAYIN:Boşalan konserve tenekelerini atmayın. boyayarak veya üzerlerine küçük motifler çıkararak bunların içinde çeşitli bitkiler yetiştirebilirsiniz. Ancak içine toprak doldurmadan önce atından bir delik açmanız gerekir.

MANTAR KAPAKLAR:Eğer mantar kapakların içine su geçirmemesini istiyorsanız, kapağın üstüne balmumu yapıştırmanız kafi gelecektir.

ESKİYEN TUTACAKLAR:Mutfağınızda kullanacağınız tutacaklar zamanla eskiyebilir. Ve hassasiyetini kaybeder. Bu eskimiş tutacakların içine birer kalın eldiven dikerek bunları yine kullanışlı bir hale getirebilirsiniz.

BAZI SEBZELERİ MUTFAK CAMINIZDA YETİŞTİRİN:Çeşitli otlar ve baharatlar mutfaklarımızda bir çok yemeklerde kullanılır. Bu tip otların her dakika elinizin altında olmasını istiyorsanız, mutfağınızın camında maydanoz, deri otu veya benzeri sebzeleri saksılar içinde yetiştirebilirsiniz.

Mutfağınızda geniş bir cam varsa, veya evinizde bir çiçeklik bulunuyorsa, çeşitli sebzelerin tohumlarını küçük saksılar içine dikin. Bunlar kısa zamanda büyüyecek ve yeşerecektir. İstediğiniz zaman bu bitkilerden kopararak yemeklerinize katabilirsiniz.

Değişik bir fikir:

Birkaç saksının içine tohumları diktikten sonra bunları yan yana dizecekseniz, hangi saksıya hangi tohumu ektiğinizi unutabilirsiniz.

Bunun için saksıların üzerlerine küçük etiketler yapıştırın ve bu etiketlerin üzerlerine saksıya diktiğiniz sebzelerin isimlerini yazın. Etiketin üzerini naylon ile kapladığınız takdirde, saksılar ıslak kalsa bile etiket uzun süre bozulmayacaktır.

Ancak bitkilerin iyi yetişmesini istiyorsanız, saksıların ışık ve güneş alan bir yerde kalmasına dikkat etmelisiniz.

BASİT BİR DİKİŞ KUTUSU:Günlük dikişlerinizi yaparken kullanabileceğiniz basit bir dikiş kutusunu çok kolay bir şekilde hazırlayabilirsiniz.

Bu kutuyu hazırlamak için yuvarlak bir tahta temin edin ve bunu boyayın. Bu tahtanın üzerine belirli yerlere boyanmış çiviler çakın. Bu çivilere renk renk makaralarınızı koyabilirsiniz. Tam orta kısma ise iğnedenliğinizi yerleştirin ve bunun üzerine de çeşitli boylarda iğneler ve toplu iğneler takın.

RENK RENK RAKETLER:Çocuklarınız ping pong oynamaktan hoşlanıyorsa, onların raketlerinin üst kısımları zamanla aşınır. U raketleri yepyeni bir hale getirmek istiyorsanız, unların üst kısımlarına desenli duvar kağıtları kaplayabilirsiniz.

Duvar kağıdını yine kendi yapıştırıcı ise raketin üzerine tam olarak yapıştırın. Kağıdın hiç bir tarafında boşluk kalmamasına özellikle dikkat etmelisiniz.

MİNİK SAKSILAR:Tahta duvar süslerinin içine minik saksılar ve bitkiler yerleştirerek evinizin dekorunu tamamlayabilirsiniz. ancak saksının içindeki suyun akmaması ve tahtanın cilasını bozmaması için, saksının altına bir tabak veya kalın bir naylon yerleştirmeniz gerekecektir.

BEBEK BAŞINDAN KİTAP TUTACAĞI:Kız çocuklarının eski bebeklerinin başlarından yararlanarak hazırlanmış olan u kitap tutacağı her masanın üzerine konulabilecektir.

Önce kare kartonları kumaş ile kaplayın. Sonra bu kartonların birer yüzüne bebeklerin başlarını birbirine doğru iterek kitapları sıkıştırın.

Bebeklerin oyun kısımları bozulmuşsa ve çirkin bir görünümü varsa, oyun kısımlarına küçük birer yaka da dikebilirsiniz.

GÜZEL GÖRÜNÜMLÜ KİBRİT KUTULARI:Kibrit kutularının güzel ir görünüm kazandırmak istiyorsanız, kibrit kutularınızın üzerlerine renkli resimler yapıştırabilirsiniz. Beğendiğiniz herhangi bir motifi düzgün bir şekilde keserek çıkartın ve bunu iyi bir yapıştırıcı ile kibrit kutularının üzerlerine yapıştırın. Birkaç kibri kutusunun bir araya yapıştırarak, büyük kibrit kutuları da meydana getirebilirsiniz.

ÇOCUKLARINIZIN ASKILARINI BOYAYIN:Çocuklarınızın düz renk olan askılarını renk renk boyalarla boyayarak onlara yepyeni ir görünüm kazandırabilirsiniz.

Veya bu askıların üzerlerine renkli kağıt yapıştırmanız da mümkündür.

Ancak bu arada çok kuvvetli bir yapıştırıcı kullanmaya çalışın ve kağıt ile tahta arasında boşluk bırakmayın.

AddThis Social Bookmark Button
 
İLETİŞİM VE BEDEN DİLİ




İletişim bir bilgi alışverişi değildir. Verilen bilgiyi etkileyen duygu ve davranışın oluşturduğu farklı bir bütündür.

İletişim kişiye değil, kişiyle yapılır. Paylaşım ve karşılıklı iletişimi gerektirir.

Sözlü ve sözsüz iletişim işaretleriyle bir bütündür. İletişimin sözel olmayan öğeleri beden dili ve ses tonudur. Beden dili ve ses tonu, kişinin tarzını, tavrını ve söylenenin algılanış biçimini belirler.

Beden Dili

Beden dili insanlık tarihi açısından en eski iletişim aracımızdır. Beden dili duygu ve düşüncelerimizin yansımasıdır. İnsanların yüzyüze kurdukları ilişkide, kelimeler %10, ses tonu %30, beden dili %60 önem taşır.
Beden Dili Öğeleri

Beden duruşu Jestler
Mimikler Göz teması
Başın kullanımı Ayakların kullanımı
Oturmak için seçilen yer Oturma biçimi
Mesafe
Giyim Kullanılan aksesuarlar
Bakım ve makyaj

Doğrudan Göz İlişkisi

Bir kişiyle konuşurken dikkat edilecek en önemli noktalardan biri, nereye baktığınızdır. Doğrudan konuştuğunuz kişiye bakmak, karşınızdaki kişiye samimiyetinizi iletmenize yardımcı olur ve mesajınızın etkisini artırır. Yere bakarak veya gözlerinizi kaçırarak konuşmanız, karşınızdaki kişinin üstünlüğünü kabullenme olarak yorumlanacaktır.

Doğrudan göz ilişkisi kurmak ve sürdürmek konusunda aşırılığa kaçmamak gerekir.

Sürekli olarak bir insanın gözlerinin içine bakmak hem o kimsede rahatsızlık doğurur, hem de gereksizdir. Doğrudan göz ilişkisi de zamanla geliştirilebilir. Bunun için, dikkatinizi göz temasınıza yöneltmeniz ye birisiyle konuşurken, gözlerinizi kullanış biçiminizin farkında olmanız gerekir.

Beden Duruşu (Postür)

İnsanlar birbirleriyle ilişkilerinde çok farklı beden duruşları içindedir. Biriyle çok özel bir konuyu görüşen kişi hafifçe öne eğilir. Çocuğa eğilerek konuşan yetişkin, karşısında işbirliğine çok daha yatkın bir çocuk bulacaktır.

İlişkide olduğu kişiyi doğrudan karşısına alan ve dik bir beden duruşuna sahip olan kişi, mesajına güvenli bir özellik katmış olacaktır.

İki büklüm, boynu bükük, "süklüm püklüm" beden duruşları ne kadar hatalıysa, omuzları geriye atılmış, göğüs dışarı çıkmış, baş yana eğilmiş, meydan okur, savaşa davet eder türdeki beden duruşları da aynı ölçüde hatalıdır.

Başı ve bedeni dik tutarak konuşmak ve dinlemek, dikkat ederek zamanla beden duruşunu güvenli tavır yönünde geliştirmek mümkündür.

Mesafe ve Bedensel Temas

Mahrem mesafe, herkesin tipik olarak asansörde yaşadığı, tanımadığınız insanlarla yakın olduğunuzda rahatsızlık duyacağınız mesafenin ölçüsüdür.

Hangi toplumda olursa olsun mesafe, insan ilişkilerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bir insana çok yakın oturmak veya ona yakın durmak, elini omuzuna, sırtına koymak, koluna, eline değmek iki kişi arasındaki ilişkiye belirli bir "özerklik, yakınlık ve sıcaklık katar.

Yakınlık isteği içinde olmayan kimse ise rahatsızlık duyar ve savunucu olur. Bu sebeple böyle bir yakınlık girişiminden önce, bu yakınlığın karşıdaki kişi tarafından nasıl değerlendirileceğini sözlü olarak ölçmekte yarar vardır.

Karşıdaki kişinin koyulan mesafeyi veya bedensel teması nasıl algıladığına dikkat edilmesi gerekir. Aksi takdirde ortaya rahatsızlık verecek yorumlar ve istenmeyen sonuçlar çıkması kaçınılmaz olur.

Jestler

Uygun ölçüde ve uygun şiddette yapılan jestler bir konuşmaya güç katar. Bu konuda dikkat edilmesi gereken, jestleri konuşmadaki eksik kelimeleri tamamlayacak bir araç olarak kullanmamak, yabancı dile hakim olmayan birinin ifadesini elleriyle tamamlaması gibi bir duruma düşmemektir.

Bundan başka sert ve sinirli jestlerin, dinleyenlerde rahatsızlık doğurduğu unutulmamalıdır. Rahat, sakin ve yumuşak jestler, konuşmacının kendine güvenini, konuştuğu konuya hakimiyetini ortaya koyduğu yönünde yorumlanmaktadır.

Mimikler

İnsan ilişkilerinde hiçbir şey, belki yüz ifadesi kadar önemli ve anlamlı olamaz. Üzüntünün veya kızgınlığın gülümseyen bir ifadeyle, sevincin çatık kaşlarla ifade edilmesi uygun düşmez. Güvenli bir ifade, verilen mesajla uyum içindeki bir ifadedir. Öfkeli bir mesaj veya memnuniyetsizlik en açık olarak donuk bir ifadeyle verilebilir.

Ses Tonu, Şiddeti ve Konuşmanın Akıcılığı

Ses tonunun kullanılma biçimi, sözlü ilişkinin hayati bir parçasıdır. Tek heceli bir kelime, örneğin "git" kelimesi, söyleniş biçimine bağlı olarak pek çok anlama gelebilir. "Git" vardır, "seni bir daha görmek istemiyorum" anlamına gelen; "git" vardır, "kal, hiç gitme" anlamına gelen.

İnsanlararası ilişkilerde yaşanan en küçük gerginlik, kendini önce ses tonunda ortaya koyar. Büyük çoğunlukla gündelik ilişkilerde canlı, neşeli, enerjik bir ses tonu, insanlar üzerinde olumlu etki bırakır. Ancak ortada bir gerginlik ve sorun varsa ses tonunun yumuşak ve sakin olması çatışmayı önler ve işbirliğini kolaylaştırır.

Monoton, dinleyende bıkkınlık yaratan, kolayca dikkatin dağılmasına sebep olan bir konuşma üslubuyla kişi ortaya ne kadar orjinal fikirler koysa da ikna edici olmakta güçlük çekecektir.

Sert ve kesin konuşma biçimi, çoğunlukla dinleyenlerde savunuculuğa sebep olur ve rahatsızlık doğurur. Ayrıca sesine özür diler gibi bir ton veren kişilerin, karşısındakiler tarafından istekleri kolayca geri çevrilir veya söyledikleri önemsiz olarak görülür.

Duygu ve düşüncelerinizi olumlu yönde geliştirebilmek için beden dilinizin sunduğu imkanları kullanabilirsiniz. Dünyada tekrarlanamayacak tek şey ilk izlenimdir. Bu sebeple beden dilini hayat amaçları doğrultusunda düzenlemeyi öğrenmek, büyük önem taşır.

 

yazan: Prof.Dr. Asuman Türkel

 

 

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:

İLETİŞİM VE BEDEN DİLİ
BEDEN DİLİNİN ŞİFRELER
Hz. Peygamberin Beden Dili
İletişimde 40 Kere Maşallah Dedirtin
Siz Hangi Dilden Giyiniyorsunuz?
Yüz Okuma Sanatı: FİZYONOMİ
Beyninizi Çalıştıracak Gülümseten Sorular
Fotoğraflarda Daha İyi Çıkmak İçin…
Beden Dili Haritanızla Pozitif Bir İmaj Yaratın
Sen Adamı Gözünden Tanır mısın?
BEDEN DİLİ İLE İLGİLİ SORULAR VE CEVAPLAR
Olumlu Bir İlk İzlenim Oluşturmanın Yolu Nereden Geçer?
Yalancının Beden Dili
Beden Dili Haritanızla Pozitif Bir İmaj Yaratın
Gözünden Adam Tanıma Tekniği
Kaliteli Yaşam İçin 18 Beden Dili Taktiği
Bir Söz Söyle, Ne Olduğunu Söyleyeyim
Beden Dili
Liderlerin Beden Dili
Bilinçaltının Gizli Dili Rüyalar
Yapay Değil Doğal Beden Dili
İletişimin Kalitesini Beden Diliniz Belirler
YIN&YANG İlkeleri Doğrultusunda Çin Yüz Okuma Sanatı
Yüz Okuma Sanatı FİZYONOMİ
Gerginlik Anları ve İletişim Modelleri
Eller ve Ellerin Kullanımı
Aşkın Beden Dili
Eğitimde Beden Dilinin Önemi
Sen SUS Bedenin Konuşsun!
AddThis Social Bookmark Button
 
ERGENLERDE KARŞI CİNS İLİŞKİSİ



ERGENLERDE KARŞI CİNS İLİŞKİSİ

Ergenlik çağı, yaşamın en zorlu yaşanan süreçlerinden birisidir. Bu süreç içinde ergenler; yetişkinler için EN GÜZEL olan dönemlerini yaşarlar. Ancak, ergen bu güzel dönemi, kendine göre hiçte güzel olmayan biçimde yaşar. Fiziksel özelliklerini beğenmeyerek hayatını kendine zindan eder. Saçı sarı ise, kahverengi olsun ister. Göz rengi yeşilse mavi olmasını ister. Çoğu ergen boy ve kilosuna takmış durumdadır. Kendilerine hiç rahat vermezler. ‘’Boyum ne zamana kadar uzayacak, kaç hafta diyet yaparsam zayıflarım’’ gibi konularla kendilerini sürekli meşgul ederler. Hormonların çalışması ile yeni görüntüsüne alışmakta zorlanmaktadır. Elleri, ayakları önce büyümekte, onları bir yere sığdıramamaktadır. Oraya buraya çarpmakta, eline aldığı şeyi düşürmekte; çevresinden dikkatsizlikle suçlanmaktadır. Önemli konularda fikir beyan etmeye kalktığında ‘’sen daha çocuksun’’, iş, sorumluluklara ve beklenen davranışlara gelince ‘’sen kocaman bir yetişkinsin’’ sözleri ile muhatap olmaktadır. Genç, arada kalmıştır ve bu durum birkaç yıl sürecektir. Duyguların yansıtılması bazen çocuksu, bazende yetişkin edasındadır. Ayrıca duyguların yaşanmasında keskin iniş ve çıkışlar mevcuttur. Gülerken, birden ağlamaya başlayabilir. Ya da tam tersi yaşanabilir. Daha çok melankolik bir yaşam sürdürülür. Genç, kimsenin kendisini anlamadığından yakınır. Kimseye kendini anlatamamaktadır. Bu nedenle odasına kapanmalıdır. Kendisine göre müzik parçaları dinlemeli; duygularının durumuna göre isyankar müzik parçaları YA DA birlikte dertleneceği hüzünlü, aşkına yanıt alamayan sevgililerin müziğini dinlemektedir. Bilgisayar oyunları zamanın nasıl geçtiğini kendisine farkettirmemektedir. Zaman uçup gider, dersler çalışılmadan kalır. Aile çoğu zaman güç durumdadır. Aradaki iletişim bozulur, kopukluklar başlar, devamında ise birçok olumsuz davranış ve yaşantı ile karşılaşmak olasıdır. Aile burada mutlaka pedagogtan yardım almalıdır. Cep telefonu ise arkadaşları ile bağını koparmayan en önemli bir icattır. Mesajları yazarken parmak hareketleri neredeyse görülemez hale gelmiştir. Dış hayata açıldığında; günün çoğunu okulda geçirdiği için, kendisi gibi bu sıkıntıları yaşayan arkadaşları ile birlikte olmaktadır. Paylaşacakları pekçok şey vardır.

Kız arkadaşlar kendi aralarında erkek arkadaşlarını, erkeklerde kız arkadaşlarını gündeme alırlar. Karşı cins keşfedilmek için kafa yorulur. Nelerden hoşlanıyor, kiminle çıkıyor! oysaki ben ondan hoşlanıyorum, bana niçin bakmıyor? Benim boyumu mu beğenmiyor? Yoksa sivilcelerimden dolayı mı benimle birlikte olmuyor? O çocuk daha karizmatik vs. vs. Okulda yaşam yalnızca derslerle geçmez. Teneffüslerde kız-erkek çift olarak sakin köşeleri paylaşmalar görülür. Bu yakınlaşmalar sahiplenilmiş duygusunu yansıtır. Bazen birilerini rahatsız eder. Platonik olarak ilgi duyan bir başkası vardır. Uzaktan, zamanla içine sindiremez olur. Bu yakınlaşmalar nedeni ile okul dışında kavgalar olur. Basın- yayında bu tür haberlere çok rastlamışızdır. Hatta hayatını kaybeden pekçok genç olmuştur.

Burada kimlere görev düşmektedir? Aileler, ileri boyutlara gelmeden uzmanlardan yardım almalıdır. Anne-baba kendi içlerinde tutarlı olmalıdır.Okul idaresi ve öğretmenler işbirliği içinde olmalıdır. Okulda grup arkadaşlıkları desteklenmelidir. Teneffüslerde öğrenciler sınıflarda ya da sakin yerlerde çift olarak uzun zaman bulundurulmamalıdır. Dizilerde eğitimin önemi üzerinde durulmalı, kız-erkek çift ilişkileri ortaöğretim çağında mümkünse ertelenmelidir. Öğrencilerin en verimli olmaları gerektiği zamanda ve öğrencilerin yaşamlarına yön verecekleri yaşlarda bu süre en iyi bir şekilde değerlendirilmelidir. Okullarda spor olanakları artırılmalıdır. Müzik, ritm duygularını artıracak çalışmalar planlanmalıdır. Münazaralar artırılmalı, sergi çalışmalarına yer verilmeli, sanatsal etkinlikler ne kadar az da olsa yapılanlar önemsenmeli ve sergilenmelidir. Tiyatro ve drama çalışmalarına yönlendirilmelidir. Öğretmen-veli ilişkileri gerçekçi olmalıdır. Okul salonları ve kütüphanelerinden yeteri kadar yararlanılamamaktadır; artık buraların kapıları öğrencilere sonuna kadar açılmalıdır. Bu alanlar süs olsun diye yapılmamıştır ve gereği gibi kullanılmalıdır.

ÖZNUR SİMAV

AddThis Social Bookmark Button
 
Learned Helplessness =? Öğrenilmiş Çaresizlik

Kavramların Yanlış Tercümesi ve sonuçları

 

Martin Seligman’in 1965’li yıllarda yaptığı deneyler sonucunda ortaya çıkan bir kavram “Learned Helplessness”. Deney Pavlovıdeneylerini tekrarlamak isteyen Selinger’in, deney sırasındaki köpek davranışlarını gözlemlemlenirken deneyin yön değiştirmesi sonucunda kelimelendiriliyor. Bu duruma da kelimelendirilmiş deneyimlilik denebilir.

 

Gruplara ayrılan köpekler farklı uyaranlarla uyarılır ve deney sonucunda davranışlar arasında bağlantılar kurulur. Daha sonra da uzun yıllar kavram üzerinde değişiklikler yapılır. Bu kavramın ortaya çıkardığı sonuç şudur. Köpek davranışları öğrendiklerine bağlı değişmektedir. Ancak köpek davranışları ile köpekten çok daha gelişmiş olan insan davranışlarını açıklama çok kolay olmasa gerektir.

 

Yazının konusu bu deney değil kavram ve kavramın Türkçe’ye tercüme edilmesindeki hataların ortaya çıkardığı sonuçlardır.  Google’da “öğrenilmiş çaresizlik” yazıldığında 2001 yılı tarihli bir yazının linki ilk sırada çıkmaktadır.

Learned Helplessness kavramı yardım alamamakla ilgilidir. Öyle ki yardım alınabileceğinin de farkında olmamayı ifade etmektedir. Martin Seligman psikolog’dur. Bu kavramı kullanarak kişilerin yardım alabileceklerinin farkına varılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Kişiler bunun farkına vardıklarında yardım alabilecek durumu da öğrenebilecekler ve müşteri haline gelebilecek ve yardım alabileceklerdir.

 

Ancak bu kavram Türkçe’ye tercüme edilirken “Öğrenilmiş Çaresizlik” kelimeleri kullanılmıştır. İngilizce’sinde sadece yardım içeriği var iken, Türkçe’de çare kelimesi olumsuzluk eki ile birlikte kullanılmaktadır.  Fiil kullanımı ise ilkinde etken iken, Türkçe’de edilgen hale dönüştürülmüştür. Böylece bu iki farklı kullanım kavramın anlamını çok farklı noktalara taşımaktadır. Fiildeki zaman ise di’li geçmiş iken Türkçe’de miş’li geçmiş zaman kullanılmaktadır.

 

Bu sebeplerden kavramın bütünü ile yanlış olduğu ifade edilebilir. Zira kavramdaki bilgi çaresizlik içeriği olarak aktarılmaktadır. Bunun ise farkında olunmadan geçmiş zamanda ve bir başkası gibi olarak “öğrenilmiş” olduğu da ifade edilerek, farkında olmadan bir rahatlama da sağlanmaktadır.

 

Orhan Gencebay’ın “Batsın Bu dünya” şarkısı da benzer bir sonucu ortaya çıkarmaktadır. Yaşadıklarını beğenmeyen ama şartlarını değiştirmek için de herhangi bir çaba göstermeyen kişiler, Gencebay’ın şarkısını duyduklarında, onlar da “batsın bu dünya “ diyerek rahatlamakta ve eş zamanlı olarak da pasifleşmektedirler. Yukarıdaki kavramı da öğrenen kişiler farkında olmadan “ben çaresizliği öğrenmişim, bu yüzden bir şey yapamıyorum” şeklinde rahatlayacaklardır, hem de farkında olmadan.

 

Bu durumu değiştirmek için çaba sarfetseler bile, çaresizlik içeriğinde kalınabileceği istenen sonuca ulaşmaları zorlaşacaktır ve hatta daha ileri giderek “çaresiz” kalabilecekleri yeni bir sonucu da elde etmiş olacaklardır.

 

Milliyet Cumartesi ekindeki yazımı yazarken aktarmak istediklerim bunlardı. Ancak daha önce de Türkçe tercümesi yanlış olan kavramlar sadece “öğrenilmiş çaresizlik” değildir. “İnner Child” kavramı da “İçimizdeki çocuk” olarak tercüme edilmiş ve yanlış tercüme, öyle olmadığı halde “içimizdeki trafik canavarına” kadar ulaşmıştır. İçimizdeki Çocuk’un bizden ayrışmış olduğunu ifade eden bu aktarımı yapanlar, farkında olmadan ayrışmışlar ve kendi anlatmak istediklerini artık “Arif Bey”e “söyletmektedirler. Arif olan anlar’dan yola çıkılarak kullanılan bu aktarım modeli, ne bu aktarımı yapan kişiye ve ne de bu bilgileri okuyan kişiye yarar sağlamayacaktır.

 

Inner Child olsa olsa çocukluk tavrını ve kullanılmayan çocukluk tavrının değişim ve gelişim süreçlerini etkileyebileceğini anlatmak istiyor olabilir. Çocukluk tavrımız gerçekten kolay öğrendiğimiz, kolayca gülebildiğimiz durumları için kullanılabilir. Özellikle spor yaparken ve ciddiye almadığımız içeriklerde bu tavrı kullanmaktayız ve öğrenme sürecimiz inanılmaz şekilde hızlanmaktadır.

 

Daha da ileri giderek “Ben içimdeki çocuğu öldürmedim” diyenlerin de olduğunu görebiliyoruz. Böylece çocukluk tavrını kullanamayan kişilerin kendilerini katil gibi hissetmelerini  sağlayan bir başka sonucu ortaya çıkmaktadır.

İnsan çaresiz değil doğal olarak, Türk toplumu en çaresiz dönemlerinde Kurtuluş savaş’ını kazanabilmiştir. Ancak Kişisel Kurtuluş savaşı, hayatın savaş olarak algılanmasını sağlayacak, kişilerin yaşama sevinçlerini azaltacak ve sonuçta  savaşın kaybedilmesini sağlayacaktır. Bu metaforu kullananlar kimler ise, onların da kendi kişisel kurtuluş savaşlarını kaybedeceği kolaylıkla söylenebilir. Kazansalar bile hayat onlar için bir savaş olarak devam edecektir.

 

Kişiler başarısız olduklarında başarısızlığı öğrenebilmekte ve bunu farkında olmadan yapmaya devam etmektedirler. Değişmesi gereken benzer veya farklı içerikte istenilen sonuca ulaşmak bu yapıyı kolaylıkla ortadan kaldırabilmektedir. Kaybetmeyi öğrenebilen bir kişi kolaylıkla kazanmayı öğrenebilir. Çare, Çaresiz, Çaresizsiniz, Çare Sizsiniz gibi hem yaratıcı olmayan ve hem de çaresizliği beynimize yerleştiren kavramlardan mümkün olduğu kadar uzak durmamız gerekiyor ve daha önemlisi sonuçlarının da farkında olarak.

 

Son olarak ise şu söylenebilir. “Bugüne kadar ulaştığınız sonuçların hepsi ama başarılı olsun, başarısız olsun,  hepsi “istediğiniz sonuçlardı”, farkında olmadan ama bilerek ulaştığınız.”

 

yazan: Cengiz Eren http://www.erenlp.com

AddThis Social Bookmark Button
 
5. Gün – Bağımlılığı Bırakmayı Anlamak

İstediğimiz şeylere birçok bağımlılıklarımız olur, bunu nasıl mümkün olacağı, bunun gerçekleşmesi için başkalarını ne yapacağı, bunun gerçekleşmesi için bizim neler yapmamız gerektiği, ne kadar zaman, para ve enerji gerektiği vs – bağımlılıklarımızın listesi çok uzundur ve karmaşıktır. Bu ayrıca korkularımızı veya şüphelerimizi temsil eder, bu şekilde Evren’in istediklerimizi sağlama yeteneğine tamamen güvenmemiş oluyoruz. Ve bağımlılıklar geçmişten gelir – bunlar daha önce her şeyin gerçekleşmiş olduğu yoldur.

Sonuca bağımlılığımızı bıraktığımız zaman, Evren’in mucizelerimizi mükemmel şekilde aktarmasına izin veririz. Yönergelerden biri para istememekti – para sadece enerjidir ve Evren her zaman para ile çalışmaz. İstediğimiz şeyleri mucizevi, şaşırtıcı şekillerde yaratabilir, bu yollara para her zaman dahil değildir. Ama her şeyin para gerektirdiği inancına bağlı kalırsak – ve hiç paramız yoksa – mucizeler yaratma yeteneğimizi sınırlarız. Şüphesiz, Evren bize para verebilir, ama ayrıca başkalarından armağanlar, beklenmedik sürprizler ve yardım alabiliriz. Bağlılığı bırakarak, Evren’in mükemmel şekillerde çalışmasına izin veririz. Ve hatırlayın, sizin mucizeniz başka birinin duasına yanıt olabilir, Evren bunu bilir, ama siz bilmeyebilirsiniz.

Mucizeler listenize bakın ve bu mucizelerin nasıl gerçekleşeceği ile ilgili sınırlamalar veya koşullar yaratan sahip olduğunuz bağımlılıkları yazın. Şimdi bunların ne olduğunu bildiğiniz için, bunları salıvermek ve inanca adım atmak için çalışabilirsiniz, böylece bunlar mucizelerinizin yaratımına müdahale etmez.

AddThis Social Bookmark Button
 
AKILDAN KÜPKÖK BULMA TEKNİĞİ

Akıllarımız sınırlı, fakat bu sınırlılığın şartları içerisinde sonsuz olasılıklarla çevrilmişiz. İşte hayatın gayesi bu sonsuzluktan kavrayabildiğimiz kadar çok şey kavramak.

ALFRED NORTH WHITEHEAD

Bu konuyla ilgili yeni yaklaşımlara geçmeden önce 1’den, 9’a kadar sayıların kübünü hatırlayalım ve aşağıdaki tabloyu oluşturalım.

Sayı

Kübü

Kübün son rakamı

Küpkökün son rakamı

1

1

1

1

2

8

8

2

3

27

7

3

4

64

4

4

5

125

5

5

6

216

6

6

7

343

3

7

8

512

2

8

9

729

9

9

Tablo 1

1’den, 9’a kadar sayıların küplerinin son rakamlarına dikkat edilirse hepsinin birbirinden farklı oldukları görülür. Tablo1’in ezberlenmesi işimizi çok kolaylaştıracaktır. Tablodaki kübün son rakamı ve küpkökün son rakamını ezberlemek gayet kolay. 1, 4, 5, 6 ve 9’da değişmiyor. Diğerlerinde sayının 10’dan farkına eşit oluyor.

Kübün son rakamı 2 ise, küpkökün son rakamı 10 – 2 = 8’dir.

Kübün son rakamı 3 ise, küpkökün son rakamı 10 – 3 = 7’dir.

Kübün son rakamı 7 ise, küpkökün son rakamı 10 – 7 = 3’tür.

Kübün son rakamı 8 ise, küpkökün son rakamı 10 – 8 = 2’dir.

Yaklaşım 1: Tam küplerin,küp köklerini bulmak için kullanılır. ( Küp kök bir tamsayıdır. )

Küpkökün tam kısmının basamak sayısı, küpkök içindeki sayının birler basamağından başlanılarak oluşturulan üçerli grupların sayısı kadardır. Küpkökün ilk rakamı, kübü sol baştaki gruba en yakın ve küçük olan sayıya eşittir. Küpkökün son rakamı, sağ baştaki grubun birler basamağındaki rakamdan Tablo1 yardımıyla bulunur. Küpkökü iki basamaktan büyük olan tam küpler daha ilerki örneklerde açıklanacaktır.

Kullanacağımız örneklerde i, küpkökün ilk rakamını ( onlar basamağındaki rakamı ), s ise küpkökün son rakamını ( birler basamağındaki rakam ) sembolize etsin.

Örnek 1:

= ?

Küp kök içindeki sayıyı gruplandıralım.

17 536 ( İki gruptan oluştuğu için, küpkök iki basamaklıdır. )

Kübü sol baştaki gruptan (17) küçük yada eşit olan sayı, 2’dir. 23 = 8, 33 = 27

O halde küp kökün ilk rakamı 2’dir. ( i = 2 )

Küpkök içindeki sayının sağ baştaki grubunun birler basamağındaki rakam 6’dır. Küpkökünün son rakamı 6 olan sayı ise 6’dır. ( s = 6)

i = 2, s = 6

O halde = 26’dır.

Örnek 2:

= ?

Küp kök içindeki sayıyı gruplandıralım.

39 304 ( İki gruptan oluştuğu için, küpkök iki basamaklıdır. )

Kübü sol baştaki gruptan (39) küçük yada eşit olan sayı, 3’tür. 33 = 27, 43 = 64

O halde küp kökün ilk rakamı 3’tür. ( i = 3 )

Küpkök içindeki sayının sağ baştaki grubunun birler basamağındaki rakam 4’tür. Küpkökünün son rakamı 4 olan sayı ise 4’tür. ( s = 4)

i = 3, s = 4

O halde = 34’tür.

Örnek 3:

= ?

185 193 (iki basamaklı )

i = 5 s = 7 ( Son rakamı 3 olan sayının küpkökünün son rakamı 7’dir.)

(53 = 125,

en yakın küp)

O halde = 57’dir.

Örnek 4:

= ?

571 787 (iki basamaklı )

 

i = 8 s = 3 ( Son rakamı 7 olan sayının küpkökünün son rakamı 3’tür.)

(83 = 512,

en yakın küp)

O halde = 83’tür.

Örnek 5:

= ?

941 192 (iki basamaklı )

 

i = 9 s = 8 ( Son rakamı 2 olan sayının küpkökünün son rakamı 8’dir.)

(93 = 729,

en yakın küp)

O halde = 98’dir.

Örnek 6:

= ?

41 421 736 ( üç basamaklı )

i= 3 s = 6 ( Son rakamı 6 olan sayının küpkökünün son rakamı 6’dır.)

(33= 27)

O halde = 3 . 6 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 7:

= ?

5 268 024 ( üç basamaklı )

i= 1 s = 4 ( Son rakamı 4 olan sayının küpkökünün son rakamı 4’tür.)

(13= 1)

O halde = 1 . 4 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 8:

= ?

17 173 512 ( üç basamaklı )

i= 2 s = 8 ( Son rakamı 2 olan sayının küpkökünün son rakamı 8’dir.)

(23= 8)

O halde = 2 . 8 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 9:

= ?

75 686 967 ( üç basamaklı )

i= 4 s = 3 ( Son rakamı 7 olan sayının küpkökünün son rakamı 3’tür.)

(43= 64)

O halde = 4 . 3 ( onlar basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 10:

= ?

78 677 849 125 (dört basamaklı )

i=4 s= 5 ( Son rakamı 5 olan sayının küpkökünün son rakamı 5’tir.)

(43=64)

O halde = 4 . . 5 ( onlar ve yüzler basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Örnek 11:

= ?

277 295 358 761 (dört basamaklı )

i=6 s= 1 ( Son rakamı 1 olan sayının küpkökünün son rakamı 1’dir.)

(63=216)

O halde = 6 . . 1 ( onlar ve yüzler basamağındaki rakamı bilmiyoruz. )

Şimdi üç basamaklı bir tam küpkökü nasıl bulacağımızı anlamaya çalışalım. Küpkök sonucunu abc şeklinde kabul edelim. abc sayısının kübünü yazıp kök içindeki sayıyla ilgisini kurarsak sonuca ulaşırız.

Öncelikle abc sayısını çözümleyip kübünü alalım.

abc = 100a + 10b + c

abc3 = ( 100a + 10b +c) ( 100a + 10b +c) ( 100a + 10b +c)

= 1000000(a3) + 100000(3a2b) + 10000(3a2c + 3ab2) + 1000(b3 + 6abc) + 100(3b2c + 3ac2) + 10(3bc2) +c3

10’un kuvvetlerini silersek;

1. Birler basamağı c3

2. Onlar basamağı 3bc2

3. Yüzler basamağı 3b2c + 3ac2

4. Binler basamağı b3 + 6abc

5. Onbinler basamağı 3a2c + 3ab2

6. Yüzbinler basamağı 3a2b

7. Milyonlar basamağı a3

ile belirlenir. Küpkökü bulmak için izleyeceğimiz basamaklar aşağıda verilmiştir.

1. Küpkök içerisindeki sayıdan c3 çıkarılır. ( Küpkökün birler basamağının nasıl bulunduğunu bir önceki konudan biliyoruz.)

2. 1.işlem sonunda elde ettiğimiz sayının birler basamağından bir önceki basamağı (onlar basamağı ), 3bc2 ‘nin birler basamağına eşitlenip b bulunur.

3. Küpkök sonucu dört basamaklı olduğunda 1.işlemin sonucundan 3bc2 çıkarılıp, kalan kısmın bir önceki basamağı 3b2c + 3ac2 işleminin sonucunun birler basamağına eşitlenip, a bulunur.Küpkökün sol baştan ilk basamağını bulmayı zaten biliyoruz.

Örnek 1:

= ?

14 348 907 ( 3 basamaklı )

i=2 s =3 ( Son rakamı 7 olan sayının küpkökünün son rakamı 3’tür.)

(23=8)

= 2 . 3 = abc a =2, c = 3

Şimdi eksik basamağı bulalım.

14348907’den, c3’ü (33 = 27) çıkaralım.

14348907

- 27

14348880

Sonucun onlar basamağındaki rakamı, 3bc2’ye eşitleyip, b’yi bulalım.

3bc2 = 8 ( Burada dikkat etmemiz gereken, 3bc2 işleminin sonucunun birler basamağını 8 yapan en küçük b sayısını bulmaktır. )

3b x 32 = 8

27 x b = 8 ( 7 ile 4’ü çarptığımızda birler basamağı 8 olan sayıyı elde ederiz.)

Dolayısıyla b = 4’tür.

Küpkök abc’ye eşitti.

a = 2, b = 4, c = 3

olduğuna göre ;

= 243 olur.

Örnek 2:

= ?

74 618 461 ( 3 basamaklı )

i=4 s =1 ( Son rakamı 1 olan sayının küpkökünün son rakamı 1’dir.)

(43=64)

= 4 . 1 = abc a =4, c = 1

Şimdi eksik basamağı bulalım.

74618461’den, c3’ü (13 = 1) çıkaralım.

74618461

- 1

74618460

Sonucun onlar basamağındaki rakamı, 3bc2’ye eşitleyip, b’yi bulalım.

3bc2 = 6 ( Burada dikkat etmemiz gereken, 3bc2 işleminin sonucunun birler basamağını 8 yapan en küçük b sayısını bulmaktır. )

3b x 12 = 6

3 x b = 6 ( 3 ile 2’yi çarptığımızda birler basamağı 6 olan sayıyı elde ederiz.)

Dolayısıyla b = 2’dir.

Küpkök abc’ye eşitti.

a = 4, b = 2, c = 1

olduğuna göre ;

= 421 olur.

Örnek 3:

= ?

163 667 323 ( 3 basamaklı )

i =5 s =7 ( Son rakamı 3 olan sayının küpkökünün son rakamı 7’dir.)

(53=125)

= 5 . 7 = abc a =5, c = 7

Şimdi eksik basamağı bulalım.

163667323’ten, c3’ü (73 = 343) çıkaralım.

163667323

- 343

163666980

3bc2 = 8

3b x 72 = 8

147 x b = 8 ( 7 ile çarpıldığında birler basamağı 8 olan sayı, b, 4’tür. )

Dolayısıyla b = 4’dir.

Karekök abc’ye eşitti.

a = 5, b = 4, c = 7

olduğuna göre ;

= 547 olur.

Örnek 4:

= ?

549 353 259 ( 3 basamaklı )

i =8 s =9 ( Son rakamı 9 olan sayının küpkökünün son rakamı 9’dur.)

(83=512)

= 8 . 9 = abc a =8, c = 9

549353259’dan, c3’ü (93 = 729) çıkaralım.

549353259

- 729

549352530

3bc2 = 3

3b x 92 = 3

243 x b = 3 ( 243 ile çarpıldığında birler basamağı 3 olan sayı, b, 1’dir. )

Dolayısıyla b = 1’dir.

Küpkök abc’ye eşitti.

a = 8, b = 1, c = 9

olduğuna göre ;

= 819’dur.

Örnek 5:

= ?

80 341 955 875 ( 3 basamaklı )

i =4 s =5 ( Son rakamı 5 olan sayının küpkökünün son rakamı 5’tir.)

(43=64)

= 4 . . 5 = 4abc c = 5

80341955875’ten, c3’ü (53 = 125) çıkaralım.

80341955875

- 125

80341955750

3bc2 = 5

3b x 52 = 5

75 x b = 5 ( 75 ile çarpıldığında birler basamağı 3 olan sayı, 1, 3, 5, 7, 9 olabilir. )

Bu durumda kök içindeki sayıyı üç kere 5’e bölüp küpkökünü bulduktan sonra 5 ile çarpmak bu sorunun giderilmesini sağlayacaktır. ( 5 seçmemizin nedeni kök içerisindeki sayının birler basamağının 5 olmasıdır. Küpün birler basmağındaki rakam 5 iken, küpkökün birler basamağındaki rakam yine 5’ti. )

80341955875 / 5 = 16068391175

16068391175 / 5 = 3213678235

3213678235 / 5 = 642735647

642 735 647

i=8 s = 3

(83=512)

8 . 3 = abc, a = 8, c = 3

c3 = 33 = 27

642735647

- 27

 

642735620

3bc2 = 2

3b x 32

27 x b = 2

b = 6 olur.

Bu durumda ikinci küpkökün sonucu 863 olur.

Bizim cevabımız bulduğumuz bu sayının 5 katıydı. (üç kere 5’e böldüğümüz için )

863 x 5 = 4315

O halde = 4315’tir.

Örnek 6:

= ?

18 046 578 367 ( 4 basamaklı )

i = 2 s = 3

(23 =8)

2 . . 3 = 2abc à c = 3

c3 = 33 = 27

18046578367

- 27

 

18046578340

3b x 32 = 4

27b = 4 à b = 2

Onlar basamağından itibaren sayıyı 3bc2 den çıkarıp, yüzler basamağındaki sayı 3b2c + 3ac2 nin birler basamağına eşitlenip, a bulunur.

3bc2 = 3 x 2 x 32

= 54

18046578340

- 54

18046577800

3b2c + 3ac2 = 3 x 22 x 3 + 3 x a x 32

36 + 27a = 8 ( a yerine 6 yazılırsa işlemin sonucunun birler basamağı 8 olur. )

Küpkök 2abc ye eşitti.

a= 6, b= 2, c = 3

O halde = 2623 olur.

Örnek 7:

= ?

67 468 849 911 ( 4 basamaklı )

i = 4 s = 1

(43 =64)

4 . . 1 = 4abc à c = 1

c3 = 13 = 1

67468849911

- 1

67468849910

3b x 12 = 1

3b = 1 à b = 7

Onlar basamağından itibaren sayıyı 3bc2 den çıkarıp, yüzler basamağındaki sayı 3b2c + 3ac2 nin birler basamağına eşitlenip, a bulunur.

3bc2 = 3 x 7 x 12

= 21

67468849910

- 21

67468849700

3b2c + 3ac2 = 3 x 72 x 1 + 3 x a x 12

147 + 3a = 7 ( a yerine 0 yazılırsa işlemin sonucunun birler basamağı 7 olur. )

Küpkök 4abc ye eşitti.

a= 0, b= 7, c = 1

O halde = 4071 olur.

Buraya kadarki örneklere dikkat ederseniz, hepsinin birler basamağındaki sayılar tek sayıdır. Çift sayı olursa ne yapacağız ? Bu seferde sayıyı bölümün birler basamağındaki rakam tek sayı çıkıncaya kadar 8’e böleceğiz ve küpkökünü bulup, kaç kere 8’e bölmüşsek, o kadar 2 ile çarpacağız.

Örnek 8:

= ?

( Karekök içindeki sayıyı 8’e bir kez böldüğümüzde elde ettiğimiz bölümün birler basamağındaki rakam tek olduğu için, sonuçta bulduğumuz bölümün küpkökünü 2 ile çarpacacağız.

9800344 ¸ 8 = 1225043

1 225 043

i = 1 s = 7

(13 = 1)

1 . 7 = abc à a = 1, c = 7

c3 = 73 = 343

1225043

- 343

1224700

3 x b x 72 = 0

147b = 0

b = 0

Küpkök abc ye eşitti.

a = 1, b = 0, c = 7

1225043 = 107

Sonucu 2 ile çarparsak 107 x 2 = 214

O halde = 214 olur.

Yaklaşım 2 :

Bu yaklaşımda küpkökü alınacak sayının tam küp olup olmadığı hakkında bir fikrimizin olmasına gerek yoktur. O yüzden genel bir yaklaşım olarak alabiliriz. Örneklerle konuyu anlatmaya çalışacağım. Başlangıç olarak küpkökün tam kısmının üç basamaklı olduğu sayıları inceleyelim.

Örnek 1:

= ?

Verilen sayı sağ baştan başlanılarak üçerli gruplara ayrılır ve kübü sol baştaki gruba eşit yada en yakın küçük sayı çizginin üstüne yazılır. Bu sayının kübü ilk gruptan çıkarılarak bir sonraki grubun önüne yazılır. Bölenimiz ise çizginin üstündeki sayının karesinin üç katına eşittir. ( Bölen karekök bulma konusunda anlattığımız gibi sol tarafa yazılır. )

a

6

3 x 62 239 483 061 (63 = 216 )

239 – 216 = 23

a

6

108 239 23483 061

Elde ettiğimiz sayıyı bölene bölünüp, bölüm çizginin yukarasına, kalan, bir sonraki sayının önüne yazılır.

234 108

216 2

-

18

a b

6 2

108 239 41883 061

Bir sonraki sayıdan 3ab2 çıkarılarak, bölene bölünüp, bölüm çizginin üstüne, kalan, bir sonraki sayının önüne yazılır.

3 x a x b2 = 3 x 6 x 22 = 72

188 – 72 = 116

116 108

108 1

-

08

a b c

6 2 1

108 239 4883 061

Bir sonraki sayıdan, b3 + 6abc çıkarılıp işleme yukarıdaki gibi devam edilir.

b3 + 6abc = 23 + 6 x 6 x 2 x 1= 80

83 – 80 = 3

3 108

0 0

3

a b c

6 2 1 0

108 239 483 3061

Bir sonraki sayıdan 3ac2 + 3b2c çıkarılarak işleme devam edilir.

3ac2 + 3b2c = 3 x 6 x 12 + 3 x 22 x 1 = 30

30 – 30 = 0

0 108

0 0

0

a b c

6 2 1 0 0

108 239 483 0061

Bir sonraki sayıdan 3bc2 çıkarılarak işleme devam edilir.

3bc2 = 3 x 2 x 12 = 6

06 – 6 = 0

0 108

0 0

0

a b c

6 2 1 0 0 0

108 239 483 0601

Bir sonraki sayıdan c3 çıkarılarak işleme devam edilir.

c3 = 13 = 1

01 – 1 = 0

0 108

0 0

0

Kalan 0 olduğu için küpkök içindeki sayı, tam küptür. Küpkök içindeki sayı üç gruptan oluştuğu için, çizginin üstindeki sayılardan ilk üçü, istenilen sonuçtur.

Dolayısıyla = 621’dir.

İşlem sıralamasına dikkat edersek , başlangıçta sol baştaki gruba eşit yada en yakın olan küçük sayının kübünü çıkarıp, bölene bölüyoruz. Daha sonra sırasıyla,

3ab2

b3 + 6abc

3ac2 + 3b2c

3bc2

c3

çıkarmalarını yapıyoruz.

Örnek 2:

= ? ( virgülden sonra üç basamağa kadar )

312,0000….. ( virgülden sonra istediğimiz kadar 0 yazabiliriz. )

a

6

3 x 62 312, 00000 (63 = 216 )

312 – 216 = 96 ( bir sonraki grubun önüne yazılacak. )

a

6

3 x 62 312, 9600000

Elde ettiğimiz sayı bölene bölünüp, bölüm çizginin yukarasına, kalan, bir sonraki sayının önüne yazılır.

960 108

864 8

-

96

a b

6, 8

108 312, 0960000

960 – 3ab2 = 960 – 3 x 6 x 82

= 960 – 1152

= -192

Sonuç negatif çıktığı için bir önceki bölümün değerini bir azaltırız. ( 8 iken 7 olacak. )

960 108

756 7

-

204

a b

6, 7

108 312, 02040000

2040 – 3ab2 = 2040 – 3 x 6 x 72

= 2040 – 882

= 1158

Bir sonraki işlemde sonucun tekrar negatif çıkmasını engellemek için 8 yazıyoruz.

1158 108

864 8

-

294

a b c

6, 7 8

108 312, 00294 000

2940 – (b3 + 6abc) = 2940 – (73 + 6 x 6 x 7 x 8)

= 2940 – 2359

= 581

581 108

216 2

-

365

a b c

6, 7 8 2

108 312, 00036500

Küpkökün sonucunu virgülden sonra üç basamağa kadar bulduk.

O halde = 6,782’dir.

Örnek 3:

= ?

1 354, 067 ( Bu durumda sol baştaki iki grubu birleştirebiliriz. Size tavsiyem 20’ye kadar sayıların karesini ve küpünü ezberleyin. Bu bize karekök ve köpkök bulmada çok yardımcı olur. )

a

11,

3x112 1354, 067 (113 = 1331 )

1354 – 1331 = 23

a

11,

363 1354, 23067

230, 363’e bölünmediği için, çizginin yukarısındaki sayının yanına bir 0 yazıp, gruptaki diğer sayıyı 230’dan sonraki sayıyıda yazıp bölme işlemini tekrar yapıyoruz.

230 363

0

-

230

a

11, 0

363 1354, 23067

2306 363

2178 6

-

128

a b c

11, 0 6

363 1354, 061287

O halde = 11, 06’dır.

Örnek 4:

= ?

6 225 535 (Sol baştaki iki grubu birleştirelim)

a

18

3x182 6225 535 (183 = 5832 )

6225 – 5832 = 393

a

18

972 6225 393535

3935 972

3

-

1019

a b

18 3,

972 6225 5101935

10193 – 3ab2 = 10193 – 3 x 18 x 32

= 10193 – 486

= 9707

9707 972

8748 9

-

959

a b c

18 3, 9

972 6225 539595

9595 – (b3 + 6abc) = 9595 – (33 + 6 x 18 x 3 x 9)

= 9595 – 2943

= 6652

6652 972

5832 6

-

820

a b c

( İşlemler sonunda küpkök içindeki sayılar biterse sonuna istediğimiz kadar 0 yazabiliriz )

18 3, 9 6

972 6225 5358200

O halde = 183, 96’dır.

Sol baştaki grup küçük olduğunda işlemi yapmak zorlaşır. O yüzden sol baştaki grubu 23, 33, 43, 53 vb sayılarla çarpıp en sonda hangi sayıyıla çarptıysak o sayının tabanındaki sayıya ( 2, 3, 4, 5 ….) böleriz.

Örnek 5:

= ?

3, küçük olduğu için 53 ile çarpalım. ( Burada 53 keyfi kullanılmıştır, isterseniz başka bir sayı kullanabilirsiniz. )

3 x 53 = 3 x 125 = 375

Soru bu durumda 375 = ? şekline geldi.’i bulup, sonucu 5’e böleceğiz.

a

7

3x72 375, 0000 (73 = 343 )

375 – 343 = 32

a

7

147 375, 320000

320 147

294 2

-

26

a b

7, 2

147 375, 026000

260 – 3ab2 = 260 – 3 x 7 x 22

= 260 – 84

= 176

176 147

147 1

-

29

a b c

7, 2 1

147 375, 002900

290 – (b3 + 6abc) = 290 – (23 + 6 x 7 x 2 x 1)

= 290 – 92

= 198

198 147

147 1

-

51

a b c

7, 2 1 1

147 375, 000510

510 – (3ac2 + 3b2c ) = 510 – (3 x 7 x 12 + 3 x 22 x 1 )

= 510 – 33

= 473

473 147

294 2

-

179

a b c

7, 2 1 1 2

147 375, 00001790

= 7,2112’dir.

’ü bulmak için elde ettiğimiz sayıyı 5’e bölelim.

7,2112 ¸ 5 = 1,44224

O halde = 1,44224’tür.

Örnek 6:

= ?

Kök içindeki sayıyı 53 ile çarpalım.

10 x 53 = 1250

’i bulup, sonucu 5’e böleceğiz.

a

10

3x102 1250, 0000 (103 = 1000 )

1250 – 1000 = 250

a

10

300 1250, 2500000

2500 300

2100 7

-

400

a b

10, 7

300 1250, 04000000

4000 – 3ab2 = 4000 – 3 x 10 x 72

= 4000 – 1470

= 2530

2530 300

2100 7

-

430

a b c

10, 7 7

300 1250, 00430000

4300 – (b3 + 6abc) = 4300 – (73 + 6 x 10 x 7 x 7)

= 4300 - 3283

= 1017

1017 300

600 2

-

417

a b c

10, 7 7 2

300 1250, 00041700

4170 – (3ac2 + 3b2c ) = 4170 – (3 x 10 x 72 + 3 x 72 x 7 )

= 4170 - 2499

= 1671

1671 300

300 1

-

1371

a b c

10, 7 7 2 1

300 1250, 000013710

= 10,7721’dir.

’u bulmak ,için 5’e bölelim.

10,7721¸ 5 = 2,15442

O halde = 2,15442’dir.

Örnek 7:

= ?

2 744 ( iki basamaklı )

a

1

3 x12 2 744 (13 = 1 )

2 – 1 = 1

a

1

3 2 1744

17 3

12 4

-

5

a b

1 4

3 2 7544

54 – 3ab2 = 54 – 3 x 1 x 42

= 54 – 48

= 6

6 3

0

-

6

a b c

1 4, 0

3 2 7464

64– (b3 + 6abc) = 64 – (43 + 6 x 1 x 4 x 0)

= 64 – 64

= 0

O halde = 14’tür.

Örnek 8:

= ?

17 576 ( iki basamaklı )

a

2

3 x22 17 576 (23 = 8 )

17 – 8 = 9

a

2

12 17 9576

95 12

72 6

-

23

a b

2 6

12 17 52376

237 – 3ab2 = 237 – 3 x 2 x 62

= 237 – 216

= 21

21 12

0

-

21

a b c

2 6 0

12 17 57216

216– (b3 + 6abc) = 216 – (63 + 6 x 2 x 6 x 0)

= 216 – 216

= 0

O halde = 26’dır.

Örnek 9:

= ?

34 012 224 ( üç basamaklı )

a

3

3 x32 34 012 224 (33 = 27 )

34 – 27 = 7

a

3

27 34 7012 224

70 27

54 2

-

16

a b

3 2

27 34 01612 224

161 – 3ab2 = 161 – 3 x 3 x 22

= 161 – 36

= 125

125 27

108 4

-

17

a b c

3 2 4,

27 34 01172 224

172– (b3 + 6abc) = 172 – (23 + 6 x 3 x 2 x 4)

= 172 – 1525

= 20

20 27

0

-

20

a b c

3 2 4, 0

27 34 012202 24

202 – (3ac2 + 3b2c ) = 202 – (3 x 3 x 42 + 3 x 22 x 4 )

= 202 - 192

= 10

10 27

0

-

10

a b c

3 2 4, 0 0

27 34 012 21024

102 - 3bc2 = 102 – 3 x 2 x 42

= 102 – 96

= 6

6 27

0

-

6

a b c

3 2 4, 0 0 0

27 34 012 2264

64 – c3 = 64 - 43

= 64 – 64

= 0

0 27

0

-

0

a b c

3 2 4, 0 0 0 0

27 34 012 2264

O halde = 324’tür.

Örnek 10:

= ?

102 ( bir basamaklı )

a

4

3 x42 102, 0000 (43 = 64 )

102 – 64 = 38

a

4,

48 102, 380000

380 48

288 6

-

92

a b

4, 6

48 102, 092000

920 – 3ab2 = 920 – 3 x 4 x 62

= 920 – 432

= 488

488 48

336 7

-

152

a b c

4, 6 7

48 102, 0015200

1520– (b3 + 6abc) = 1520 – (63 + 6 x 4 x 6 x 7)

= 1520 – 1224

= 296

296 48

2

-

200

a b c

4, 6 7 2

48 102, 0002000

2000 – (3ac2 + 3b2c ) = 2000 – (3 x 4 x 72 + 3 x 62 x 7 )

= 2000 – 1344

= 656

656 48

144 3

-

512

Buradaki işlemlerde, bölümün küçük alınmasının nedeni bir sonraki işlemlerin sonucunun pozitif çıkmasıdır.

a b c

4, 6 7 2 3

48 102, 0002000

O halde = 4,6723’tür.

Örnek 11:

= ?

39 304 ( iki basamaklı )

a

3

3 x32 39 304 (33 = 27 )

39 – 27 = 12

a

3

27 39 12304

123 27

108 4

-

15

a b

3 4

27 39 31504

150 – 3ab2 = 150 – 3 x 3 x 42

= 150 – 144

= 6

6 27

0

-

6

a b c

3 4 0

27 39 3064

64– (b3 + 6abc) = 64 – (43 + 6 x 3 x 4 x 0)

= 64 – 64

= 0

0 48

0

-

0

a b c

3 4 0 0

27 39 304

O halde = 34’tür.

Örnek 12:

= ?

84 027 672 ( üç basamaklı )

a

4

3 x42 84 027 672 (43 = 64 )

84 – 64 = 20

a

4

48 84 20027 672

200 48

144 3

-

56

a b

4 3

48 84 05627 672

562 – 3ab2 = 562 – 3 x 4 x 32

= 562 – 108

= 454

454 48

384 8

-

70

a b c

4 3 8,

48 84 02707 672

707– (b3 + 6abc) = 707 – (33 + 6 x 4 x 3 x 8)

= 707 – 603

= 104

104 48

0

-

104

a b c

4 3 8, 0

48 84 027 104672

1046 – (3ac2 + 3b2c ) = 1046 – (3 x 4 x 82 + 3 x 32 x 8 )

= 1046 – 984

= 62

62 48

0

-

62

a b c

4 3 8, 0 0

48 84 027 66272

627 - 3bc2 = 627 – 3 x 3 x 82

= 627 – 576

= 51

51 48

0

-

51

a b c

4 3 8, 0 0 0

48 84 027 67512

512 – c3 = 512 - 83

= 512 – 512

= 0

0 48

0

-

0

a b c

4 3 8, 0 0 0 0

48 84 027 672

O halde = 438’dir.

Örnek 13:

= ?

86 350 888 ( üç basamaklı )

a

4

3 x42 86 350 888 (43 = 64 )

86 – 64 = 22

a

4

48 86 22350 888

223 48

192 4

-

31

a b

4 4

48 86 33150 888

315 – 3ab2 = 315 – 3 x 4 x 42

= 315 – 192

= 123

123 48

96 2

-

27

a b c

4 4 2,

48 86 35270 888

270– (b3 + 6abc) = 270 – (43 + 6 x 4 x 4 x 2)

= 270 – 256

= 14

14 48

0

-

14

a b c

4 4 2, 0

48 86 350 14888

148 – (3ac2 + 3b2c ) = 148 – (3 x 4 x 22 + 3 x 42 x 2 )

= 148 – 144

= 4

4 48

0

-

4

a b c

4 4 2, 0 0

48 86 350 8488

48 - 3bc2 = 48 – 3 x 4 x 22

= 48 – 48

= 0

0 48

0

-

0

a b c

4 4 2, 0 0 0

48 86 350 8808

08– c3 = 08 - 23

= 08 – 8

= 0

0 48

0

-

0

a b c

4 4 2, 0 0 0 0

48 86 350 888

O halde = 442’dir.

Küpkökün tam kısmının dört basamaklı olduğu durumudaki bağıntımızı sistematikleştirelim.

(a+b+c+d)3 =a3 + 3a2b + 3ab2 + 3ac2 + 6abc + b3 + 3a2d + 6abd + 3ac2 + 3b2c + 6acd + 3bc2 + 3b2d + 6bcd + 3ad2 + c3 + 3bd2 + 3c2d + 3cd2 +d3

Burada basamaklar soldan sağa doğru;

1. rakam à a3

2. rakam à 3a2b

3.rakam à 3ab2 + 3ac2

4. rakam à 6abc + b3 + 3a2d

5. rakam à 6abd + 3ac2 + 3b2c

6.rakam à 6acd + 3bc2 + 3b2d

7. rakam à 6bcd + 3ad2 + c3

8. rakam à 3bd2 + 3c2d

9. rakam à 3cd2

10. rakam à d3

işlemleriyle ifade edilir.

Başlangıç için daha önceden kullandığımız mantığı kullanacağız. Çıkarma sıralaması ise ;

3ab2

6abc + b3

6abd + 3ac2 + 3b2c

6acd + 3bc2 + 3b2d

6bcd + 3ad2 + c3

3bd2 + 3c2d

3cd2

d3

şeklindedir.

Üç basamaklı küpkök için d= 0 alınırsa bir önceki işlemlerde elde edilen çıkarmalar bulunur.

Örnek 1:

= ?

11 360 276 992 ( dört basamaklı )

a

2

3 x22 11 360 276 992 (23 = 8 )

11 – 8 = 3

a

2

12 11 3360 276 992

33 12

24 2

-

9

a b

2 2

12 11 3960 276 992

96 – 3ab2 = 96 – 3 x 2 x 22

= 96 – 24

= 72

72 12

48 4

-

24

a b c

2 2 4

12 11 36240 276 992

240 – (6abc + b3 ) = 240 – (6 x 2 x 2 x 4 + 23 )

= 240 – 104

= 136

136 12

96 8

-

40

a b c d

2 2 4 8

12 11 360 40276 992

402 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 402 – ( 6 x 2 x 2 x 8 + 3 x 2 x 42 + 3 x 22 x 4)

= 66

66 12

0

-

66

a b c d

2 2 4 8 0

12 11 360 26676 992

407 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 407 – (6 x 2 x 4 x 8 + 3 x 2 x 42 + 3 x 22 x 8)

= 91

91 12

0

-

91

a b c d

2 2 4 8 0 0

12 11 360 27916 992

916 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 916 – ( 6 x 2 x 4 x 8 + 3 x 2 x 82 + 43 )

= 84

84 12

0

-

84

a b c d

2 2 4 8 0 0 0

12 11 360 276 84992

849 – (3bd2 + 3c2d ) = 849 – (3 x 2 x 82 + 3 x 42 x 8 )

= 81

81 12

0

-

81

a b c d

2 2 4 8 0 0 0 0

12 11 360 276 98192

819 – 3cd2 = 819 – 3 x 4 x 82

= 51

51 12

0

-

51

a b c d

2 2 4 8 0 0 0 0 0

12 11 360 276 99512

512 – d3 = 512 – 83

= 0

O halde = 2248’dir.

Örnek 2:

= ?

11 329 982 936 ( dört basamaklı )

Sol baştaki iki grubu birleştirelim.

11329 982 936

a

22

3 x222 11329 982 936 (223 = 10648 )

11329 – 10648 = 681

a

22

1452 11329 681982 936

6819 1452

5808 4

-

1011

a b

22 4

1452 11329 9101182 936

10118 - 3ab2 = 10118 – 3 x 22 x 42

= 10118 - 1056

= 9062

9062 1452

8712 6

-

350

a b c

22 4 6

1452 11329 983502 936

3502 – (6abc + b3 ) = 3502 – (6 x 22 x 4 x 6 + 43 )

= 3502 – 3232

= 270

270 1452

0

-

270

a b c d

22 4 6 0

1452 11329 982 270936

2709 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 2709 – ( 6 x 22 x 4 x 0 + 3 x 22 x 62 + 3 x 42 x 6)

= 45

45 1452

0

-

45

a b c d

22 4 6 0 0

1452 11329 982 94536

453 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 453 – (6 x 22 x 6 x 0 + 3 x 4 x 62 + 3 x 42 x 0)

= 21

21 1452

0

-

21

a b c d

22 4 6 0 0

1452 11329 982 93216

216 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 216 – ( 6 x 4 x 6 x 0 + 3 x 22 x 02 + 63 )

= 0

0 12

0

-

0

O halde = 2246’dir.

Örnek 3:

= ?

12 390 535 144 ( dört basamaklı )

a

2

3 x22 12 390 535 144 (23 = 8 )

12 – 8 = 4

a

2

12 12 4390 535 144

43 12

36 3

-

7

a b

2 3

12 12 3790 535 144

79 – 3ab2 = 96 – 3 x 2 x 32

= 25

25 12

12 1

-

13

a b c

2 3 1

12 12 39130 535 144

130 – (6abc + b3 ) = 130 – (6 x 2 x 3 x 1 + 33 )

= 67

67 12

48 4

-

19

a b c d

2 3 1 4

12 12 390 19535 144

195 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 195 – ( 6 x 2 x 3 x 4 + 3 x 2 x 12 + 3 x 32 x 1)

= 18

18 12

0

-

18

a b c d

2 3 1 4 0

12 12 390 51835 144

183 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 183 – (6 x 2 x 1 x 4 + 3 x 3 x 12 + 3 x 32 x 4)

= 18

18 12

0

-

18

a b c d

2 3 1 4 0 0

12 12 390 53185 144

185 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 185 – ( 6 x 2 x 3 x 4 + 3 x 2 x 42 + 13 )

= 16

16 12

0

-

16

a b c d

2 3 1 4 0 0

12 12 390 535 16144

161 – (3bd2 + 3c2d ) = 161 – (3 x 3 x 42 + 3 x 12 x 4 )

= 5

5 12

0

-

5

a b c d

2 3 1 4 0 0 0

12 12 390 535 1544

54 – 3cd2 = 54 – 3 x 1 x 42

= 6

6 12

0

-

6

a b c d

2 3 1 4 0 0 0 0

12 12 390 535 1464

64 – d3 = 64 – 43

= 0

O halde = 2314’dir.

Sol baştaki iki grubu bir grup gibi düşünerek işlemi tekrar yapalım.

12390 535 144

a

23

3 x232 12390 535 144 (233 = 12167 )

12390 – 12167 = 223

a

23

1587 12390 223535 144

2235 1587

1587 1

-

648

a b

23 1

1587 12390 564835 144

6483 - 3ab2 = 6483 – 3 x 23 x 12

= 6414

6414 1587

6348 4

-

66

a b c

23 1 4

1587 12390 53665 144

665 – (6abc + b3 ) = 665 – (6 x 23 x 1 x 4 + 13 )

= 112

112 1587

0

-

112

a b c d

23 1 4 0

1587 12390 535 112144

1121 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 1121 – ( 6 x 23 x 1 x 0 + 3 x 23 x 42 + 3 x 12 x 4)

= 5

5 1587

0

-

5

a b c d

23 1 4 0 0

1587 12390 535 1544

54 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 54 – (6 x 23 x 4 x 0 + 3 x 1 x 42 + 3 x 12 x 0)

= 6

6 1587

0

-

6

a b c d

23 1 4 0 0 0

1587 12390 535 1464

64 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 64 – ( 6 x 1 x 4 x 0 + 3 x 23 x 02 + 43 )

= 0

0 12

0

-

0

O halde = 2314’tür.

Örnek 4:

= ?

76 874 051 008 ( dört basamaklı )

a

4

3 x42 76 874 051 008 (43 = 64 )

76 – 64 = 12

a

4

48 76 12874 051 008

128 48

96 2

-

32

a b

4 2

48 76 83274 051 008

327 – 3ab2 = 327 – 3 x 4 x 22

= 279

279 48

240 5

-

39

a b c

4 2 5

48 76 87394 051 008

394 – (6abc + b3 ) = 394 – (6 x 4 x 2 x 5 + 23 )

= 146

146 48

96 2

-

50

a b c d

4 2 5 2

48 76 874 50051 008

500 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 500 – ( 6 x 4 x 2 x 2 + 3 x 4 x 52 + 3 x 22 x 5)

= 44

44 48

0

-

44

a b c d

4 2 5 2 0

48 76 874 04451 008

445 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 445 – (6 x 4 x 5 x 2 + 3 x 2 x 52 + 3 x 22 x 2)

= 31

31 48

0

-

31

a b c d

4 2 5 2 0 0

48 76 874 05311 008

311 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 311 – ( 6 x 2 x 5 x 2 + 3 x 4 x 22 + 53 )

= 18

18 48

0

-

18

a b c d

4 2 5 2 0 0 0

48 76 874 051 18008

180 – (3bd2 + 3c2d ) = 180 – (3 x 2 x 22 + 3 x 52 x 2 )

= 6

6 48

0

-

6

a b c d

4 2 5 2 0 0 0 0

48 76 874 051 0608

60 – 3cd2 = 60 – 3 x 5 x 22

= 0

0 12

0

-

0

a b c d

4 2 5 2 0 0 0 0 0

48 76 874 051 0008

08 – d3 = 08 – 23

= 0

O halde = 4252’dir.

Sol baştaki iki grubu bir grup gibi düşünerek işlemi tekrar yapalım.

76874 051 008

a

42

3 x422 76874 051 008 (423 = 74088 )

76874 – 74088 = 2786

a

42

5292 76874 2786051 008

27860 5292

26460 5

-

1400

a b

42 5

5292 76874 0140051 008

14005 - 3ab2 = 14005 – 3 x 42 x 52

= 10855

10855 5292

10584 2

-

271

a b c

42 5 2

5292 76874 052711 008

2711 – (6abc + b3 ) = 2711 – (6 x 42 x 1 x 4 + 13 )

= 66

66 5292

0

-

66

a b c d

42 5 2 0

5292 76874 05166008

660 – (6abd + 3ac2 + 3b2c ) = 660 – ( 6 x 42 x 5 x 0 + 3 x 42 x 22 + 3 x 52 x 2)

= 6

6 5292

0

-

6

a b c d

42 5 2 0 0

5292 76874 051 0608

60 – (6acd + 3bc2 + 3b2d ) = 60 – (6 x 42 x 2 x 0 + 3 x 5 x 22 + 3 x 52 x 0)

= 0

0 5292

0

-

0

a b c d

42 5 2 0 0 0

5292 76874 051 0008

08 – (6bcd + 3ad2 + c3 ) = 08 – ( 6 x 5 x 2 x 0 + 3 x 42 x 02 + 23 )

= 0

0 5292

0

-

0

O halde = 4252’dir.

AddThis Social Bookmark Button
 
Kirli zihinler kuantumla nasıl temizleniyor?

Son birkaç yılda kişisel gelişim konusuyla ilgilenenlerin sayısında gözle görülür bir artış yaşanırken, bu alanda en büyük ilgiyi kuantum üzerine yapılan çalışmalar çekiyor. Artık hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir şey var o da kendi düşüncelerimizin ve seçimlerimizin hayatımızın gidişatını önemli ölçüde etkilediği... Yani ’ne düşünürsek oyuz’. Kuantum fiziği de bu tezi sağlam temellere oturtuyor. İzmir ve İstanbul’da kurduğu Kuantum Eğitim Danışmanlık Merkezi’nde profesyonel kuantum koçluğu yapan ve bu işin eğitimini veren, ’Kuantum Sıçraması’, ’Kuantum Koçluk Programı’ ve ’Kuantum Diyarında Kelebekleri Özgürleştirmek’ adlı kitapların yazarı Nilda Ferhan Efeçınar, hayatını değiştiren kuantumu şimdi geniş kitlelere yaymaya çalışıyor. Ancak bu yayılma sandığımızdan daha hızlı bir şekilde gerçekleşiyor o kadar ki Efeçınar’a göre çoklu evrenlerin varlığı kanıtlanırsa kuantum fiziği demode bile kalabilir. Efeçınar, takvim yaprakları 2011’leri gösterdiğindeyse insanlığın bir bilinç sıçraması yaşayacağını söylüyor.

Kuantum fiziğini, klasik fizikten ayıran farklar nelerdir?
Klasik fizik, madde ve enerjiyi ayrı tutardı. 1930’larda kuantum araştırmaları Max Planck’ın ışığı incelenmesiyle başladı. Planck; ’foton kütlesiz bir enerjidir ve her kütlesiz enerji kütleli enerjinin formunu değiştirir’ dedi ki bu çok önemlidir. Yani düşüncelerimiz kütlesiz bir foton ve enerjidir. Bu enerji, kütleli olan kendi bedenlerimiz de dahil olmak üzere yaşantımızı değiştirebilecek güce sahip. Kuantum, ’madde diye bir şey yoktur, madde denilen her şey yoğunlaşmış enerjidir’ diyor. Klasik fizik ise insan zihninin evrenin şekillenmesinde hiçbir şekilde etkisinin olmadığını söylüyor. Buna göre evren bir saat gibi işler, belli bir mekaniği vardır, insanoğlu bu evrene gelir, yaşar ve gider. Kuantum fiziği ise bu evrenin şekillenmesinde ve yaşamın yönlenmesinde kuantum enerjinin çok büyük bir etkisi olduğunu söyler. En yoğun enerji de düşünce olarak adlandırdığımız insan zihnidir. Buna göre insanlar birçok seçenek arasından birini seçebiliyorlar ve onları yaşayabiliyorlar.

Kuantuma olan ilgi son yıllarda neden bu kadar arttı?
Çünkü bugüne kadar daha kaderci bir zihniyet söz konusuydu. Düşünün, bir anda birileri ’Siz kendi hayatınızı kendiniz biçimlendiriyorsunuz’ demeye başladı. Uzun süre bir çatışma oldu, bunun altında yatan sebeplerden biri de din ve bilimin kavgası. Bugüne kadar gelişen materyalist sistemin tamamen karşıtı olan bir düşünce sistemi olduğundan ortaya çıkmasının geciktiğini düşünüyorum.

Bilim çok çabuk ilerliyor, kuantum fiziğinin bir adım sonrasından bahsetmek mümkün mü?
Doğru, geçen yıl CERN’de yapılan deneyde bilim adamları ’Higgs bozonu’ parçacığını yani Tanrı zerreciğini arıyorlardı. Kuantum felsefesinin bir adım sonrası çoklu evrenler... Eğer Higgs parçacıklarının var olduğu kanıtlanırsa o zaman çoklu evrenlerden söz edebileceğiz. Kuantum fiziği der ki; ’bir sürü olasılık vardır, sen bunlardan birini seçer ve yaşarsın’. Yeni kuantum fiziği ise; ’hem su, hem kola hem de kahve içmek istiyorsan evrenlerden birinde su, birinde kahve, diğerinde de kola içersin’ diyor. Akıl karıştırıcı bir durum, paralel evrendeki kendimizden nasıl haberdar olacağız, belki de karadeliklerden bir geçiş olacak... Şu an bildiklerimizle bunlardan haberdar olunamıyor.

BİR ADIM SONRASI PARALEL EVRENLER
2012 yılında kıyamet kopacağına inananlar var. Kuantum düşünce sisteminde bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Kıyametten bahsediyorlar ama bu bildiğimiz anlamda değil. ’Kıyam etmek’ ayağa kalkmak, uyanmak, uyanış anlamına geliyor. Zaten bu süreç başladı. Evrende sadece biz yokuz, uzaylılar gibi farklı varlıklar da söz konusu ve belki de bu dönemde onlarla bağlantıya geçilecek. Beklenen ’kıyamet’ bu dünyanın yok olması değil, zihnin farklı bir algılayış modeline geçmesi şeklinde olacak. Maya takvimi 2011 yılında bitiyor. İşte tam o yıllarda büyük bir bilinç sıçraması olacak. Buna bir nevi ’aydınlanma çağı’ da diyebiliriz.

Peki, bu bilinç sıçramasını yapamayanları neler bekliyor?
Ruhsal olarak sıkıntı çekeceklerini düşünüyorum. Çünkü onlar, korku ve endişe alanına inecek. Güven ve sevgi enerjisini yaşayan kişilerse, geçişi çok rahatlıkla yapabilecek. Zihnimizin daha yüksek potansiyelini kullanacağımız, aydınlık bir dönem başlayacak. Aslında böyle bir geçişin olacağı dönemi yaşayacağımız için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum.

KRİSTAL ÇOCUKLAR BİZİ GEÇİŞE HAZIRLIYOR
Bir de kristal çocuklardan bahsediliyor, bu çocukların 2012 ile bağlantısı nedir?
Kristal çocuklar, Indigo çocuklardan sonra gelen kuşak. Genetik ve düşünce olarak çok farklılar. Aslında onlar bizlere bir şeyler öğretmek, 2011-2012 yıllarında beklediğimiz geçiş alanına hazırlanmamız için geliyor. Beynimizin bazı bölgelerini kullanmadığımızdan kozmik alan bilgilerinin olduğu bölgeden o bilgileri henüz alamıyoruz. Ama bu çocuklarda bu yetenek var. Telekinezi, telepati gibi yeteneklere sahip bir gruptan bahsediyoruz.

Kirli zihinler kuantumla nasıl temizleniyor?
Siz kuantum koçluğu da yapıyorsunuz, bu sistem nasıl çalışıyor?
Kişiler aslında ne yapmaları gerektiğini bilinçaltı düzeyde bilir, ancak zihin bunu bilmez. Çünkü ego kafasını karıştırır. Zihin geçmişte yaşadığı deneyimlere göre olayları farklı olarak algılamaya meyillidir. Geneller, çarpıtır ya da bozar. ’Ne yapsam başarılı olamıyorum’, ’kimse beni sevmiyor’ vs. hepsi bir inanç sistemidir. Kuantum koçluğunda akıllıca sorularla kişinin asıl yaşadıklarını yüzeye çıkartırız. Sorularla bu kişilerin inanç sistemlerini ilk önce bilinç düzeyinde erozyona uğratıyoruz. Sonra diğer koçluklarda olmayan bir şey yapıyoruz ve bunu bilinçaltına yerleştiriyoruz. Bunun sonrasında insanlar kendi güçlerinin, yapabilirliklerinin farkına varıyor. Kuantum koçluğu çok hızlı ilerleyen bir sistem. 4 ana bölümden oluşuyor; öğrenci, yaşam, nefes ve kariyer koçluğu. Kariyer koçluğu; hem şirketlerin hem de şirket içi çalışanları ilgilendiriyor. Hedef; çalışanların şirketlerinin vizyonunu anlayabilmesi ve bu vizyona uyumlu olarak çalışabilmeleri. Her departman için farklı bir çalışma yapılması gerekiyor.

 

kaynak: akşam

AddThis Social Bookmark Button
 
Belirsizlikler ve Zaman

Belirsizlikler ve Zaman

"Belirsizlikler karşısında insan". Bu konu, bir düşünüşe sebep olan hiç­bir şeyde ilgisiz kalınamayacağını söyleyebileceğimiz bir konudur. Hatta çağımızda "bütün bilimsel birikimi tekrar sorgulatan" etkisi ol­muştur. Bu etki "kesinlikler arası karar verme", "bulanık mantık" baş­lıklarında kendisini göstermektedir. Aslında konunun bu başlıklarla ele alınması, "belirsizlik yoktur" önyargısını ispat uğraşısından başka bir şey sayılamaz. Eğer bu önyargıyı "her şeyin teorisi"ni bulmayı an­lamsız bulan biri sahipleniyorsa kaale alınma değeri taşıyan bir adam­dır o. Yani, herşeyin kendine has bir teorisi vardır ve bu yüzden belir­sizlik yoktur diyorsa o kişi, doğru söylemektedir.

Ancak şunu hep hatırda tutmalıdır. İnsanoğlu dünya hayatı süresince, 0-2 yaş döneminde yaşadığı belirsizlik gibi bir belirsizlikle hiç karşı­laşmayacaktır. İki yaşına kadar içinde olduğumuz belirsizlik seviyesi­nin yüksekliğine, başka hiçbir dönemimizde rastlamayız. Doğmadan öncemizi ve ölüm anı devrelerimizi bilemediğimiz gibi 0-2 yaş arasını da tam bilemiyoruz. Ancak 0-2 yaş arasını hiç değilse gözlemleyebil­mekle birlikte gözlemlerimizi ölçebiliyoruz.

Evet, ne bildiğimizi bilmediğimiz bir çağımızda koklamakla görmekle duymakla dokunmakla tanımaya başladığımız dünyada sadece "öğren­mek" melekemizle hangi durumda ne yapmamız veya yapmamamız ge­rektiğini buluyoruz. Eğer bilincimizin farkında isek o çağlarımızda; başımıza geleni, karşımıza çıkanı ancak zamanın getirdikleri diyerek tanımlamayı yeterli kabul etmemiz gereken tek çağ o çağımızdır. Başka zamanlarımız için böylesi bir kavrayışa yer veremeyiz. Peki belirsizlik de demeyelim mi? Evet, belirsizlik de demeyelim diyorum. Şöyle ki, en çaresiz bırakılmış bir çağımızda etrafımızı ve durumumuzu tanımayı ancak duymak, dokunmak, koklamak, görmekle sağlıyoruz da ilerleyen çağlarımızda tanıma vasıtalarımıza çok esaslı ne ekleniyor sanki? Ekle­nen var tabi. Ve o da öğrendiklerimizin birikimi. Yani, öğrendikleri­mizle edindiğimiz tanıma yetkinliği; öğrendiğimiz hiçbir şey yokken başlamışlığımızdan daha aşağı seviyede mi? Değil. Dünyadaki kıdemi­miz arttıkça belirsizlikler azalmıyor belki fakat bildiklerimiz de çoğa­lıyor.

Dolayısıyla, hiçbir bakımdan yetişkin bir insan için belirsizliğin, za­man tayinindeki, zamanı kullanmadaki başarısızlığımıza mazeret sa­yılmasını kabul edemeyiz. İmtihana girdiniz. İmtihan edenin size iliş­kin değerlendirmeleri açıklanana kadar geçen sürede, değerlendirme sonuçlarına göre yapacaklarınızı belirleyemez misiniz? Yani sonuç bi­linmiyor diye bir hazırlık içinde olmayacak mısınız? Böyle bir şey akla sığar mı? Neyden imtihan edildiğiniz belli. Ee imtihana girdiniz ve çıktınız. Nasıl bir performans sergilediğinizi de imtihan sonrası, hem kendinizi hem kaynakları tarayarak öğrendiniz. Daha ne? Sonuç belli olmadı mı? Yani açıklanması mı gerekiyor? Sonucun bildirilmemiş ol­ması onun belirsizlik içine itilmesini gerektirmez.

Biliyorsunuz ki, balık göçü başladı. Av için her gerekeni temin ettiniz. Ava çıktınız. Sonucun hangi somutlukta görüntüsünün alınacağını el­bette avdan çekildiğinizde bileceksiniz. Ama sonuç belirsiz miydi yani? Belirsizliğe önem yüklemek yerine henüz bilmeme üzerine hare­ket etmek lazımdır. Şundan da eminiz ki, bildiklerimizle amel ettiği­miz sürece bilmediklerimizi de öğrenmekteyiz.

İnsan çiğ süt emmiştir. Vallahi, şu yazdığı satırları okuduğunuz kişi sütten başka bir şey yiyemeyecek çağlarında iken hiç pişmemiş süt iç­medi de emmedi de. Yani dolayısıyla ben çok güvenilir bir kişiyim di­yeceğim ve siz de güveneceksiniz öyle mi? E öyle tabi. Çünkü ben ger­çekten çiğ süt emmedim. Tabi buna dayanarak benimle ilişkiye girdi­ğinizde kendinizi emniyette hissedecekseniz ancak akla ziyan demek gerekir. Akla ziyan demeyecekseniz, bana güven duyulması bakımın­dan ikna edici belirliliği çiğ süt izahında şeksiz, şüphesiz açıklamanız gerekiyor. Şerhsiz, hepimiz bilmekteyiz: İnsan çiğ süt emmiştir der­ken, kişi hakkında ne mutlak iyidir ne mutlak kötüdür deyilemeyiş, itimat olmazlığı işaret edilmiştir.

Her türlü belirsizlik gibi görünen duruma yönelik bir yaklaşım örneği işletebilir miyiz? Belki. Belki de değil. "Belki, belki de değil" dedik, aa kendimizle ters düştük. Şaka yaptım. Baştan ne dedik, her şeyin ken­disine has bir bilinirliği vardır. "Herşeyin teorisi" üstüne konuştukla­rımızı hatırlayınız. Şuraya dikkatinizi çekmek istiyorum. Eğer hali­mize, olgularımıza, haber ve kişiye, kuruma karşı "zihnimizde ona ait bir yer tahsis ederek" şu belirsizlik meselesine hal çaresi bulabiliriz. O yerdeki bilgilerimizi, o şey hakkında her edindiğimiz bilgi ile güncel­lersek, yani hep tanıma - tanımlama dikkatinde olursak; o şeyi içeren o şeyle ilgili olan her durum karşısındaki bilme seviyemizi yüksek tuta­biliriz. Bu da bize zaman algısı, zamanla eşleştirme ve zaman tasarrufu bakımından isabet kazandırır.

 

 

Yazan: Tahsin Yılmaz Kaynak: AKİS KİTAP

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Türk Ulusuna Koçluk Yapan Lider; Mustafa Kemal Atatürk

 

Deniz Ağgül Güler

Kariyer Koçu & Gelecek Stratejisti

www.maremis.com

 

Koçluk sanki evrende yeni keşfedilmiş bir şeymiş gibi konumlandırılıyor. Aslında yeni değil, kökü insanlığın gelişmeye başladığı günlere kadar gidiyor. 30 yıl önce Amerika’da başlayan, son 8 yıldır ülkemizde de tanınan, uygulanan ve belli bir yol alan koçluk sadece çok eski bir yöntemin sistematize edilmesidir.

 

Koçluk yönteminin amacı, bireyi veya kurumu bir yerden bir yere taşımaya yardımcı olmaktır. Bu değişim süreci “0-sıfır” noktasından başlar. “0” sorgulamaktır. Neyin içinde olduğunu tanımlamak ve ne istediğini bulmak için “0” noktasında epeyce zaman harcamak gerekir. Sorgulamanın amacı daha iyi tanımak ve anlamaktır. Değişim ve gelişim ancak neyi değiştireceğinizi ve geliştireceğinizi tanımak ve anlamaktan geçer. Sorgulamak, neyi sorguluyorsanız ona ayna tutmaktır. Yüzleşmektir. Doğru sorgulama yapıyorsanız, sonuca ulaşmadan önce yüzleştikleriniz başta canınızı sıksa da sonra hafiflersiniz ve her şey yoluna girer.

 

Koçluk noktalarında gezinirken bildiğimiz bir başarı hikâyesi olan Cumhuriyet’i ve o hikâyenin unutulmaz kahramanı olan Atatürk’ün koçluk becerilerini nasıl kullandığına bir göz atalım.

 

“Sıfır” noktası: Yaşamı sorgulamak

 

Mustafa Kemal, 16 yaşına kadar kendi yaşamını, içinde yaşadığı sistemi ve bu sitemin içindeki yerini ve görevini sorgulamıştır. Kendisinden önce kaybedilen ağabeylerinden sonra onun hayatta kalması ve bu bilinçle büyümesi, küçük yaşta babasını kaybetmesi ve annesinin başka biriyle evlenmesi onda belki de zorunlu olarak erken yaşlarda kendini, çevresinde olanı biteni ve tüm yaşamı sorgulama becerisini geliştirdi. Bu sorgulama ona kendini tanımayı hediye etti. O hediyeyi aldı ve yetenekleriyle neler yapacağını ve yaşam amacını buldu.

 

1 noktası: Yakıcı istek duymak

 

Sorgulama günleri kendini tamamladığında, henüz 16 yaşında bir harp okulu öğrencisi iken, Türk Ulusu’nun yönetim modelinin Cumhuriyet olması gerektiğini aklına koymuştu.

 

2 noktası: Karar vermek

 

İstek detaylandırıldığında, artık karar vermenin gücüyle birleşmişti. Ve o kararı şu sözler kısaca ifade etmeye yeterdi: “Ya istiklal ya ölüm”

 

3 noktası: Olabilirliğine inanmak

 

O hiçbir zaman “Eğer … olsaydı” ile başlayan bir cümle kurmadı. O engellere değil, sadece yapılacaklara odaklandı.

 

4 noktası: Hak ettiğine inanmak

 

Mustafa Kemal benlik saygısı yüksek olan biriydi. O aynı zamanda Türk halkının da benlik saygısını yükseltmesine hem sözleriyle hem de eylemleriyle katkıda bulundu. Henüz yolun başındayken Türk halkının değerini kendisine göstererek motive etmiş ve şu sözleri söylemiştir: “Türk’ün yetenekleri, onuru ve özsaygısı çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.”

 

5 noktası: Eyleme geçmek

Padişahlık ve halifelikle yönetilen bir halkı zihinsel olarak hazırlamak ve fiziksel eyleme geçmesini sağlamak kolay değildi. O, model olarak halkın “0” noktasından “5” noktasına gelmesini sağlamalıydı. Zihinsel eylemi harekete geçirip gözle görünür bir fiziksel eyleme dönüştürdüğü gün Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı gündür.

6 noktası: Bilgi sahibi olmak

Mustafa Kemal, Fransız İhtilali’nden çok etkilenmişti. 16 yaşına kadar dünyada gerçekleşen devrimleri, ülkelerin nasıl yönetildiğini, halkların yapısını, liderlerin özelliklerini gözlemliyor, okuyor ve bilgi sahibi oluyordu. Yaşam amacı belli olan kişiler amaçlarına uygun bilgiyle donanırlar ve o bilgi nerede olsa onu bulurlar. Yeterli bilginiz yoksa ya amacınızı tam bulamadınız ya da yeteri kadar istekli değilsiniz demektir.

7 noktası: İmgeleme gücünü kullanmak

Bir şeyi zihninizde imgelemeye başladığınızda, o fizikselleşme yoluna girmiş demektir. Atatürk’ün de bunu çok iyi yaptığını şu sözlerinden anlayabiliriz: “Ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini bir ulusal sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım. (devrimler, ilkeler, cumhuriyet)”

 

8 noktası: Olmuş gibi konuşmak ve davranmak

Zihinsel bir egzersiz olan imgeleme gücünün fiziksel yansımasıdır. Atatürk; Ankara’dan İzmir’e 15 günde varır, Yunan’ı denize dökeriz” diyor, 13 günde varıyor! “Paşam, 15 gün demiştiniz” diyenlere ise “Düşman zayıf çıktı” diyor. Aslına bakarsanız Mustafa Kemal’in her eylemi bu noktada titreşiyor.

 

9 noktası: Olumsuz inanç sistemini değiştirmek

Osmanlı İmparatorluğu hasta adam durumundayken her kafadan bir ses çıkıyordu. Herkes manda yönetimi isterken ve tek başına Osmanlı’nın yapamayacağı fikrine sahipken, o hiçbir olumsuz kalıba sahip değildi. Zihnimiz bir tarla ve olumsuz inançlar tarladaki ayrık otlarıdır. Bu otlar temizlenmezse zihnimizin performansından yeteri kadar yararlanamayız.

 

10 noktası: Hedefe odaklı plan yapmak

Hedefe odaklı plan yapmak yolu kısaltır, zamandan ve enerjiden kazandırır. Mustafa Kemal tüm hayallerinin 4 aşamalı bir ana plana dönüştürmüştü. Ve bu planı zihinde değil, yazılı haldeydi.

 

11 noktası: Yol hedefe gitmiyorsa başka bir yol denemek

Bir çıkış yolu yoksa, aynı duvara toslamanın da bir anlamı yok. Mustafa Kemal, Yunan orduları Polatlı’dayken Meclis’in tüm yetkilerini başkomutan olarak almış ve tek adam olarak değil, Meclis olarak eyleme devam etmiştir. (4 Ağustos 1921)

 

 

Koçluk aslında kendi yaşamına koçluk yapmakla başlayan ve diğerlerine de ışık tutmakla devam eden bir görev… Mustafa Kemal, hem kendi yaşamına hem de koca bir ulusa koçluk yapmış bir liderdir. Türk Ulusu için yarattığı değişim “0” noktasından sonsuzluğa doğru devam edebilecek bir değişimin ateşleyicisiydi. Kendisi yanan bir kandildi ve halkının her bir ferdinin de kendini aydınlatan bir kandil olması, bilincinin yükselmesi için çabaladı. Sadece zafer kazanmak ve cumhuriyeti ilan etmekle sınırlı değil Atatürk ün Türk halkına yaptığı koçluk. O, hayallerini insanların tüm yaşamlarındaki ilerlemeyi ve aydınlanmayı kapsayacak şekilde tasarlamıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Tanrı ile Çiftçinin Öyküsü

Çok becerikli bir çiftçi, halkın ihtiyacı kadar ürün alamayınca üzüntüsünden Tanrı'ya sitem etmiş:

"Sen Tanrısın; Dünya'yı ve biz kullarını da sen yarattın. Bir yıl süre ile beni aksiliklerden koru. Sonunda evrende hiç yoksulluk kalmadığını göreceksin."

Tanrı, çiftçiye bir yıl süre tanımış. Çiftçinin koşulları çok ağırmış. Fırtına olmayacak, yağmur yağmayacak, tohumları yiyen böcekler olmayacak, şiddetli rüzgar esmeyecek... Uyumlu, düzenli, sorundan yoksun bir yıl olacak...

Yıl sonunda, başaklar öylesine uzamış ki, çiftçi çok sevinmiş. Güneş istemiş, Tanrı güneşi de emrine pervane etmiş. Yağmur istemiş, anında yağmur yağmış. Kesilmesini istediğinde ise gökyüzü kurumuş. Ürün bolluğu açısından mucizevi bir yıl yaşanmış. Ne var ki, yalnızca nicelik açısından mucizevi... Çiftçi Tanrı'ya kasılarak şunları söylemiş:
"Önce bol ürün yetiştirdik ki, insanoğlu on yıl süre ile hiç çalışmasa bile, bundan böyle dünya üzerinde hiç açlık olmayacak"

Ama mahsül biçildiğinde ürünlerin kof olduğu anlaşılmış... İçerisinde tek bir arpa, tek bir buğday tanesi yokmuş...

Çiftçi şaşkınlıkla Tanrı'ya sormuş:

"Ne oldu? Aksilik nerede? Nerede yanıldım?"

"Çok Basit..." diye yanıtlamış Tanrı. "Mücadeleyi engelledin. Hiç sürtüşme yoktu. Tüm kötülüklerden, güçlüklerden arındırdın mahsülü. Bu nedenle kısır kaldı. Doğada her etkenin bir rolü vardır. Güçlük çekmeden meyve alınmaz. Fırtına, gök gürültüsü, sağanak, şimşek de gereklidir. Ürünün ruhunu, özünü dingin tutarlar."

Meselenin anlamı çok derindir. Sürekli mutlu... mutlu... mutluysan, mutluluk anlamını yitirir. Beyaz bir duvarın üstüne, bembeyaz bir tebeşirle yazı yazmak yararsızdır. Ne kadar yazsan da kimse bir şey okuyamaz. Gece, gündüz kadar gereklidir. Acı, üzüntü dolu günler; mutluluk, sevinç dolu günler kadar vazgeçilmezmiş. İşte bu gerçeği kavramak ta bilinçlenmektir.

O zaman sorgu sual biter. Bu yaşantının ritmidir. Çelişki ve ikilemleri kavramaktır. Yani yaşantının sırrını çözmektir. Eşyanın tabiatını özümsediğin, doğa kanununu çözümlediğin anda senin için gölge kalmaz. Mutsuzluk bile bu aşamaya varmış kişide ışık saçar. Üzüntünün bu türü düşmanın değil, dostundur. Onu, gerekli ve gidici bir arkadaş gibi sevgiyle taşı. İleri tarihteki bir mutluluğun habercisi olarak kabullen sıkıntıyı... Aksi taktirde yok olur, erir bitersin!

AddThis Social Bookmark Button
 
Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri

Çocuk olmak ne kadar zor olabilir ki? Bazen çok zor olabilir…

Büyüklerin, büyümüşlerin bir türlü söylemekten sıkılmadığı, senin de duymak istemediğin o kadar çok ezbere söz var ki… Şimdi hazır ol! Eğlenceli bir yol arkadaşı ile tanışmak üzeresin: Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, Melek Özlem Sezer’in yazdığı, Nuray Çiftçi’nin de resimlediği Can Yayınları’ndan çıkmış, meraklı bir kitap! Nasıl mı meraklı? Vallahi meraklı. Çok önemli konuları ısrarla, bir güzel irdeliyor.

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, çocukluğumuzdan bu yana, bazen hâlâ, canımızı sıkan saçma sapan sorular silsilesini irdeliyor ve çocuklara bu sorulara karşı yol gösterici bir kılavuz oluyor. “Biz yaşadık, sizin de yaşamayacağınızı garantilemiyoruz fakat eğlenmenize yardımcı olmaya çalışabiliriz” denmiş ve yazılmış.

Biraz daha iyi anlatabilmek adına içinden benim en çok hoşuma giden kısımlarını paylaşacağım.

Çocukken, canınızı en çok sıkan soruları hatırlıyor musunuz?

“Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?”

Sorusu nasıl bir sorudur, ne amaçla sorulur, halen bilinmez. Biliyorsunuz değil mi bu soruyu? Yoksa, sizin de mi korkulu rüyalarınızdan biri… Peki siz bu soruya ne cevap veriyorsunuz? Yoksaaa, siz de mi cevap vermeden, hızlıca, bulunduğunuz yerden uzaya ışınlanmak istiyorsunuz?

Yazar diyor ki, size böyle bir soru sorulduğunda, hızlı bir karşı atakla ona benzer sorular sorabilirsiniz. Ki çok eğlenceli ve bir o kadar da mantıklı bir yol!

“Siz karınızı mı daha çok seviyorsunuz, yoksa annenizi mi?”

veya

“Tarkan mı daha yakışıklı, yoksa kocanız mı?

Çocuk zihnini alabora eden ve bir anda karın ağrısına sebep olan bu soruya benzer daha neler var neler!..

Misafirliğe gittiğiniz bir evi düşünün. Eve gelen herkesin avucunun içine serpiştirilen limon kolonyaları, nedense sadece sizin kafanıza dökülürdü. Sanki bayıldınız da biri sizi ayıltmaya çalışıyor… Derslerden biri bu konuya parmak basıyor ve diyor ki; ziyarette bulunduğunuz bir evde böyle bir eylemle karşı karşıya kalırsanız, limon kolonyasını kafanıza serpiştiren kişiye, ciddiyetle, sizin de, her ne kadar minik olsalar da birer ellerinizin olduğunu, ellerinizin içinde de avuçlarınız bulunduğunu ve kolonyayı buraya alabileceğinizi hatırlatabilirsiniz. Yine bu konuyla ilgili eğlenceli bir başka yolla da hatırlatmada bulunabilirsiniz. Nasıl mı? Şöyle ki, limon kolonyasını kafanıza serpiştiren kişiye, sırf bu hareketinden dolayı, artık buraya her ziyaretinizde kafanıza minik bir şemsiye takmayı düşündüğünüzden bahsedebilirsiniz. Bu tabloyu hayal eden kişi, ısrarlı eyleminden vazgeçebilir böylelikle.

Derslerden birinde bahsi geçen ve benim en çok işittiğim bir söz öbeği:

“Koşma düşersiiiiiiiiiin!!!”

Evet, sanmayın ki bu uyarı yalnızca çocuklara yapılıyor. Şimdi ben, evden çıkıp denize doğru koşayım, annem üşenmez, balkondan bağırır; “Kızım koşmaaa düşersiiiiin!” ve ne hikmetse, ağza pelesenk olmuş bu sözcük öbeği, sadece çocuklara değil, eşşek kadar insanlara da söyleniyor. Bıkmadan usanmadan…

Bırakın da koşalım. Bırakın da düşelim sevgili ebevynler. Koşmadan, düşülmez. Düşmeden dizlerde sıyrık olmaz. Dizlerdeki sıyrıklar olmadan büyünülmez. Büyümeden de birşeyler kendiliğinden öğrenilmez. Kendiliğinden öğrenilmeyen şeyler de sadece sizin birer kopyanız olmamıza sebep olur. Bırakın da çocuklarınız sizin birer kopyanız olmasın.

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, öyle güzel, öyle eğlenceli bir kitap ki!.. Henüz çocuk olan, halen kendini çocuk hisseden herkesin okuyup, bir büyükle nasıl başedilebileceğini anlatan, kırıcı olmayan, yol gösterici bir arkadaş… Ama katiyen çok bilmiş değil.

Halen çocuk, hep de çocuk kalacak olan Tuğçe, keyifli okumalar diler!

 

yazan: Tuğçe Tuğ

AddThis Social Bookmark Button
 
DOĞRU KARİYER SEÇİMİ NASIL YAPILIR?

Kariyer kararı sadece iş seçmekten daha fazlasıdır. Kariyer seçimi yapılırken hayat tarzı da seçilmiş olur. Ki bazı meslekler ancak yaşam biçimi olarak benimsendiğinde başarı getirir. Pazarlama da o mesleklerden biridir...

KİMLER PAZARLAMA KARİYERİ YAPABİLİR?

Her gün pazarlama alanında kariyer yapmaya çok istekli birçok gençle karşılaşıyorum. Hemen hepsi bana, pazarlama alanında yükselmek için ne yapmaları gerektiğini soruyor. Markaların insan hayatı içindeki rolü ve etkinliği artıkça bu alanın cazibesi de artıyor.

Fakat görüyorum ki çoğu insan pazarlama derken kendi anladığı pazarlamadan bahsediyor. Herkesin kafasında farklı bir pazarlama kavramı var. Kimisi pazarlama derken pazarlama iletişimini kastediyor, kimisi pazarlama karmasını (4P) yönetmeyi anlıyor, kimisi ise "stratejik pazarlamadan" bahsediyor. Pek çoğunun kafası hayli karışık.

Pazarlama birbirini tamamlayan iki alandan oluşur: Operasyonel Pazarlama ve Stratejik Pazarlama.

Uygulamadan sorumlu olan Operasyonel Pazarlama, ürünün geliştirilip üretilmesinden sonra devreye giren bir fonksiyondur. En önemli görevi, pazarlama karmasının günlük kararlarını hayata geçirmektir. Satışa destek olacak iletişim faaliyetlerini "bütünleşik" bir anlayışla sahaya indirmekten sorumludur. Operasyonel Pazarlama televizyonda yapılan bir reklam kampanyasını diğer iletişim mecralarına, satış noktalarına, şirketin ilişkide olduğu bütün kesimlere taşıma görevini üstlenir.

Operasyonel Pazarlama hangi ürünün üretileceğine, hangi fiyat aralığında satılacağına, hangi satış ağında dağıtılacağına karışmaz. Onun görevi, pazarlama karmasını kendisine verilen sınırlar içinde yönetmektir. Fiyat kararı veya ambalaj değişikliği kararı verse de genel hatları çizilmiş bir çerçevede iş yapar. Bir şirketten diğerine farklılıklar gösterse de Operasyonel Pazarlama esas olarak Stratejik Pazarlamanın çizdiği çerçevede iş görür.

Stratejik Pazarlama ise merkezinde ürünlerin değil fikirlerin, tüketicilerin değil insanların, reklamların değil iletişimin ve ilişkilerin, markaların değil anlam platformlarının olduğu bir dünyadır.

Stratejik Pazarlama, şirketin en tepesindeki CEO'nun sorumluluğunda olan bir fonksiyondur. Stratejik Pazarlama iş modelinin kurgulanmasından başlayan bir işlev üstlenir; şirketin tüketicileriyle, müşterileriyle, çalışanlarıyla ve diğer paydaşlarıyla olan etkileşiminin tasarımını yapar. Bu anlamda Stratejik Pazarlama şirketin pazarlama fonksiyonundan daha büyük bir dünyayı yönetir.
Stratejik Pazarlamanın görevi, insanların tatmin edilmemiş ihtiyaçlarını keşfedip bunlara çözüm üretmektir.

Stratejik Pazarlama var olan pazara hitap etmekle yetinmez, inovasyonlarla yeni pazarlar da yaratmayı üstlenir.

Bu ihtiyaçların psikolojik, sosyolojik, antropolojik, kültürel, ekonomik boyutlarına uygun olarak şirketin hangi değeri üreteceğini ve bunu nasıl cazip bir teklife dönüştüreceğini planlar. Peter Drucker "Pazarlamanın amacı, satış departmanına iş bırakmamak, onları gereksiz kılmaktır." der. Apple'ın bilgisayar, MP3 ve cep telefonu pazarlarında yaptıkları buna bir örnektir. Apple ürünleri, satıcının ürünü "itmesiyle" değil, tüketicilerin ürünü "çekmesiyle" satılır. Apple’da indirim kampanyaları, saldırgan reklamlar yoktur. Bunlar Apple’ın Stratejik Pazarlamayı ne kadar iyi yaptığının göstergeleridir.
Stratejik Pazarlama, ürünün ve hizmetin üzerine inşa olacağı fikrin bulunması (concepting) işidir. Bu fikir bir icat olmayabilir; aslında pazarlama nadiren icatlar üzerine kuruludur. Apple'ın kendisine ait bir icadı yoktur ama Apple tam anlamıyla bir inovasyon şirketidir.

Nasıl sanatçılar (conceptual artists), yeni fikirler ve kavramlar yaratıp sonra bu kavramı ortaya en iyi koyacak yöntem, malzeme, tarz arayışına girerlerse stratejik pazarlamacılar da markaları yönetirken işe kavramsal olarak yaklaşırlar. Üründen önce insanları etrafına toplayacakları anlamlı kavramları ararlar. (Konsept markalar)

Stratejik Pazarlama, insanların ihtiyaçlarına çözüm bulan kavramları ete kemiğe büründürmek yani ürünleri, hizmetleri ve yeni iş modellerini tasarlamak ve hayata geçirmek demektir. Stratejik Pazarlama fonksiyonu tasarım odaklı bir fonksiyondur. (design thinking)

Stratejik Pazarlama bugünden daha çok geleceğe odaklıdır. Hayatın nabzını tutarak geleceğin "kavramları" üzerine yoğunlaşır. Yarının dünyasında geçerli olacak iş modellerini, ürünlerini, iletişim kavramlarını bulmak için çalışır.
Biz bugün pazarlama disiplininden bahsederken aslında çoğu zaman hangi pazarlamayı kast ettiğimizi açık olarak ifade edemiyoruz. Bugün şirketlerin neredeyse tamamı pazarlama bölümlerine Operasyonel Pazarlama yapacak insan ararken üniversitelerden mezun olan gençler okulda öğrendikleri Stratejik Pazarlama yapacakları işler arıyorlar.

Türkiye'de en ileri pazarlama uygulamalarının yapıldığı uluslararası şirketlerde yapılan pazarlama, büyük çoğunlukla Operasyonel Pazarlamadır. Bunun böyle olması da çok doğaldır; çünkü bu şirketlerin Stratejik Pazarlaması onların genel merkezlerinde yapılır. Ülke şirketlerine düşen ise merkezde belirlenen kavramları, fikirleri, iş modellerini ve ürünleri ülkenin yerel koşullarına uyarlayarak hayata geçirmektir.
Stratejik ve Operasyonel Pazarlamanın ayrı fonksiyonlar olarak örgütlenmesi gerekir; ama küçük şirketlerde ya da pazarlama odaklı olmayan şirketlerde böyle bir ayrım olmayabilir.

İster stratejik ister operasyonel olsun, her "pazarlamacının" -maalesef bu terim kapıdan kapıya mal satanları çağrıştırıyor- sahip olması gereken bazı özellikler vardır. Pazarlama kariyeri yapacakların hem sağ hem de sol beyinlerini kullanma yeteneğine sahip olmaları gerekir. Pazarlama alanında çalışmak, bir yandan analitik ve mantıklı öte yandan yaratıcı ve hayalperest olmayı; ama en önemlisi bu ikisi arasındaki dengeyi iyi tutturmayı gerektirir.

Pazarlama, "stratejik" ve "operasyonel" olarak ikiye ayrılsa da birbirleriyle etkileşim içindedir; olmak zorundadır.

Hayata uzak birisinin strateji yaratmasının mümkün olamaması gibi teoriyi bilmeyenlerin de günlük operasyonları hakkıyla yönetmesi mümkün değildir. Pazarlamacı, hangi pazarlama bölümünde çalışırsa çalışsın, diğer tarafta yapılan işlere de vakıf olmak zorundadır.

Pazarlamada başarılı olmak için entelektüel olmak kadar pragmatik olmak gerekir. İyi pazarlama yapmak için, entelektüel ve derinlikli olmak; ama aynı zamanda hayatın farklı kaynaklarından gelen içgörüleri sentezleyip bunları yaratıcı bir çözüme ulaştırabilmek gerekir.

Uygulamadan anlamayan bir stratejist ya da stratejik ve derin düşünceden hiç nasibini almamış bir uygulamacının pazarlama ve marka yönetimi alanında başarılı olması mümkün değildir.

Pazarlama kariyeri yapmak isteyenlerin işin süslü ve havalı taraflarında değil, en zorlu hatta kirli paslı yerlerinde de emek harcamaları gerekir. Pazarlama suya sabuna dokunmadan elini taşın altına koymadan uzaktan yapılabilecek bir iş değildir.

Theodore Levitt, "Bir şeyi anlamanın en iyi yolu sadece ona odaklanmakla değil objektifi geniş bir açıya ayarlayarak onu çevresel faktörleriyle birlikte fotoğrafın içine almakla mümkün olur." der.

Pazarlama alanında çalışacakların sadece ürüne/markaya odaklanmaları değil, ürünün ve markanın içinde var olduğu hayatı kavrayarak -Levitt'in dediği gibi- "objektifini geniş bir açıya ayarlayarak" bakmaları gerekir. Daha önemlisi başkalarının baktıklarında göremediklerini görebilmeleri gerekir.
Pazarlama yapmak farklı kökenlerden gelen insanlarla bir arada çalışmasını bilmeyi gerektirir; çünkü yaratıcılık ancak çok kültürlü bir yapıda farklı bakış açılarının bir araya gelmesiyle mümkün olabilir. (Ebru sever misiniz?)
Pazarlama alanında kariyer yapmayı hedefleyenlerin odağı insan olmalıdır. Bu alanda kariyer yapmak isteyenlerin insanların neyi neden yaptıklarına, motivasyonlarına, alışkanlıklarına, beyinlerinin nasıl işlediğine meraklı bir gözle bakıp onları anlayabilme yeteneğine sahip olmaları gerekir. İnsana meraklı olan, insanı anlayabilen, insanın toplumdaki davranışlarını çözümleyebilenler iyi pazarlamacı olurlar.

Ben bu sebeple insana meraklı olmayan, insanı anlamakla ilgilenmeyenlerin pazarlamaya hiç heves etmemeleri gerektiğini düşünüyorum; çünkü pazarlama, antropoloji, psikoloji, ekonomi, sosyoloji bilimlerinin kesişme noktasında yer alan, amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak olan bir disiplindir.
İnsanların hayatlarını kolaylaştıracak teklifler sunmak pazarlamanın ta kendisidir.

Hayata geniş bir açıdan bakabilen, insanı ilgilendiren her konuya meraklı olan herkes pazarlama alanında çalışabilir; ama bu alanda fark yaratacak olanlar, insanı anlamayı ve onun toplum içindeki davranışlarını çözmeyi sadece bir iş değil bir hayat tarzı olarak görenler arasından çıkacaktır.

 

Yazan : Temel Aksoy Kaynak  

AddThis Social Bookmark Button
 
Yeni Bir Kavram: Farkındalık Hipnozu

Zihinsel Detoks kavramından sonra şimdi de önemli bir sonucu ortaya çıkaracak yeni bir kavramı daha kullanıma sunuyoruz. FARKINDALIK Hipnozu.

 

Son zamanlarda çok kullanılan farkına varmak, farkındalık, kavramak ve benzeri kavramlar farkında olmadığımız sonuçlara yol açıyorlarsa? Daha da önemlisi her şeyin farkına varmaya çalışırken kişi farkında olmadan kendini koruyamaz hale geliyor ve yeniden yeni tehlikelerle karşılaşıyorlarsa? İşte bu aşağıda açıklanacak olan FARKINDALIK Hipnozu olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Öncelikle şunu ifade etmek gerekiyor. Türk insanının Hipnoz'a değil uyandırılmaya ihtiyacı var. Çok çeşitli nedenlerden dolayı uzun zamandır hipnoz altında yaşıyor. Hipnoz altında yaşayan bir kişiyi hipnotize etmek tabii ki mümkün olmayacaktır. Bir çok hipnoz çeşidi var. Uzun yol Hipnozu, futbol hipnozu, siyaset hipnozu, tarikat hipnozu, taraftarlık hipnozu, sınav hipnozu, aşk hipnozu, tenis hipnozu, şarkılarda ve dilerde yaşanan hipnozlar ve daha binlercesi.

Herkesin çok merak ettiği hipnozu açıklamak gerekirse beş duyudan 4'ünün içe kapanması bir duyunun ise dış dünyaya açık kalmasıdır.  Böylece kişi dış dünyaya açık olan duyu organı vasıtası ile aldığı bilgileri zihinsel olarak gerçekleştirmeye başlar. Yazılanlara bakıldığında kişinin vücudunun ağırlaşması, göz kapaklarını açamaz hale gelmesi,  dışarıdan kendisine verilen uyarıların içsel sonuçlarını takip edebilmesidir. Nature of Hypnosis kitabında bu durum detayları ile açıklanmaktadır.

Ancak Türk insanını transa geçirmek pek mümkün olmamaktadır. Yukarıda da bahsedildiği gibi yaşanan sosyal, siyasal, ekonomik krizlerin etkisi ile ve daha da önemlisi geçmişte yaşadıkları tecrübelerin farkında olmadıkları etkisi ile Türk insanı farkında olmadığı birçok hipnoz altında yaşamaktadır. Diziler ve dizilerde çalınan arka plan müzikleri de bu yapıya biraz daha katkıda bulunmaktadır. Futbol maçını seyreden kişilerin özellikle fanatik taraftarların daha sonra maç üzerinde konuştuklarında benzer durumlar ortaya çıkmaktadır. "Kendimde değildim, onu nasıl yaptığımı bilmiyorum" cümleleri de bu durumun kelimelerle ifade edilen halidir.

Bütün bunların dışında bir çok kanaldan aktarılan bilgilerde ise "farkındalık" kavramı öne çıkmaktadır. Farkındalık tabii ki önemli ancak bunu her an sürdürülmeye çalışılması Farkındalık Hipnozu'nu ortaya çıkarmakta ve kişinin birtakım tehlikeler altında kalmasını sağlamaktadır. Farkındalık sadece ve sadece kişinin kendisini koruma süreçlerinde gereklidir. Bunun dışında ortada tehlike yokken tehlike varmış gibi davranmak güvercin ürkekliğinde bir tavrı ortaya çıkaracaktır.

Konsantrasyon eksikliği tanısı konan kişiler ve çocuklar,  aslında farkında olarak bir çok konu ileilgili olarak aynı anda  zihinlerini meşgul ettiği için farkındalık hipnozu yaşamaktadırlar. Duyularını ve algılarını çok geniş olarak kullandıkları için zihinsel süreçlerini hızlı çağrışımlardan dolayı tek konu üzerine toplayamamakta ve aynı anda bir çok konu ile ilgilenmektedirler. Konsantrasyon eksikliği denen yapı aslında aşırı konsantrasyonla ilgilidir.

Kişi kendisinin sürekli olarak tehlike altında bulunduğunu düşünüyorsa, olabilecek herşeye karşı tedbir almaya kalkışıyorsa farkında olmadan Farkındalık Hipnozunu yaşayacaktır. Alınacak tedbirlerin neler olabileceğini düşünmeye başlayan kişi o anda gelecekte olabilecekleri düşünürken kendisini korumasız bırakmakta ve istemediği sonuçları yaşamaktadır. Farkındalık hipnozunun yaşandığı durumlardan biri araba kullanırken ortaya çıkmaktadır. Trafiğin tehlikeli olduğuna inanan bir kişi araba kullanırken kendi önündeki ve arasıra arkasındaki taşıtları kontrol etmesi gerekirken diğer yoldaki ve kendi şeridi ile ilgili olmayan araçları ve vasıtalarla da tedbir alabilmek için izlerken kolaylıkla kaza yapabilmektedir. Trafiğin kötü olduğuna dair inancı da trafikte daha az kalmaya çalışmayı ortaya çıkaracağı için bunun sonucunda aşırı hız yapılmakta ve kazalar biraz daha kolaylaşmaktadır. Aynı şekilde trafikte kendisine küçük bir hareket yapıldığında bile büyük tepkiler verebilmekte ve kaza olma ihtimali artmaktadır.

Bir çok içerikte yaşanabilecek farkındalık hipnozunun ortadan kaldırılabilmesi için tek yol, kişinin ayrışma dediğimiz durumdan kurtulması ile mümkündür. Ayrışma ise bir başka yazının konusudur.
Sonuç olarak Farkındalık iki konuda kullaılmalıdır.
Birincisi kişinin kendisini koruması için duyusal süreçlerin kullanılması,
İkincisi ise öğrenme süreçlerinin farkında olarak kullanılmasıdır.
Diğer süreçler duyu organlarımızla algıladıklarımızla birlikte sezgilerimizi kullanarak yönetilmelidir.

Herşeyin farkına varmaya çalışırken zamanın birden daha hızlı aktığı ve sizin zamanı atlar gibi yaşadığınız anlar oluyorsa, bu tecrbelerinizi yorumlar kısmına yazıp http://www.cengizeren.info okuyucuları ile paylaşabilirsiniz.

Not: Farkında ve alık kelimeleri birleştirildiğinde de farklı bir anlam ortaya çıkacaktır.
yazan: cengiz eren
AddThis Social Bookmark Button
 
Kendi Kendine Telkin

Telkin; Sözlüklerde aşılama anlamında açıklanmaktadır. Telkin yoluyla aşılanması istenen şey düşüncedir (fikirdir). Başka bir deyişle: Telkin, bir fikri kabul ettirme çabasıdır.

AddThis Social Bookmark Button
 
ŞİNASİ

(1826 – 1871)

 

1 — İbrahim Şinasi (1826-1871) İstanbul’da doğmuştur. Türk-Rus savaşında (1827) Şumnu’da ölen bir topçu subayının oğludur; Küçük yaşta yetim kalan Şinasi, annesi tarafından yetiştirilmiştir. İlk öğrenimini Tophane semtindeki mahalle mekteplerinden birinde yapmış, sonra Tophane idaresi kalemlerinden birine çirağ edilmiştir. Orada kendinden yaşlı bir memurdan Doğu bilimlerini, sonradan Müslüman olan yabancı bir uzman memurdan da Fransızca’yı öğrenmeğe başlamıştır. Tophane müşirliğine verdiği bir dilekçe üzerine, okuma için Paris’e gönderilmiş (1849), orada maliye öğrenimi görmüş, bu arada edebiyatla da uğraşmıştır. İstanbul’a dönünce (1853) bir süre yine Tophane’de çalışmış, Reşit Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Meclis-i Marif’e üye seçilmiş (1855), Âli Paşa’nın sadrazamlığı zamanında, Reşit Paşa’nın yetiştirmesi olduğu için azledilmiş, fakat Reşit Paşa’nın altıncı ve son defa sadrazam olması üzerine tekrar eski görevine tâyin olunmuş (1857), onun ölümünden sonra (1858) Yusuf Kâmil Paşa’nın koruyuculuğunu kazanmış ise de, az sonra memurluktan kendi isteği ile çekilerek gazeteciliğe başlamıştır (1860). İlkin Agâh Efendi ile birlikte Tercümân-ı Ahvâl adlı bir gazete çıkarmış (21 ekim 1860), altı ay sonra buradan ayrılarak Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkarmağa koyulmuştur (27 haziran 1862). Bunu üç yıl kadar tek başına yönetmiş, gazetesini Namık Kemal’e bırakarak tekrar Paris’e gitmiş (1865), orada beş yıl kaldıktan sonra İstanbul’a dönerek (1869) basımevinin ıslahı ile uğraşmış çok çalışma yüzünden beyin yorgunluğundan ölmüştür.

 

2 — Şinasi, şiir ve nesir alanında Batı edebiyatı yolunda eser veren ilk sanatçıdır. Bu bakımdan, o, Batı uygarlığı etkisi altında gelişen yeni Türk edebiyatının kurucusu sayılır.

 

Şiir alanında, ilkin Divan edebiyatı yolunda manzumeler (kaside, gazel, müf­red v.b.) yazmış, Paris’e gidip de Batı edebiyatını yakından tanıdıktan sonra eski nazım biçimleri için de birtakım yeni fikirler söylemeğe başlamış (Reşit Paşa hakkındaki kasidelerin üç tanesi), ayrıca La Fontaine’in etkisiyle hem biçim, hem de konu, fikir ve ruh bakımından yepyeni şiirler de kaleme almıştır (Eşek ile Tilki Hikâyesi, Karakuş Yavrusu ile Karga Hikâyesi, Ar ile Sivrisinek Hikâyesi, Tenasüh Hikâyesi). Bundan başka, Batı şiirini daha yakından tanıtmak amacıyla, bir kaç Fransız şairinden seçtiği bazı parçaları manzum olarak Türkçe’ye çevirmiştir.

 

Şinasi, yeni tarzda yazdığı bütün şiirlerinde beyitlerin başlı başına güzel olmalarıyla yetinmemiş, Divan edebiyatındaki “parça güzelliği” anlayışı yerine, şiirlerin belli bir düşünce etrafında gelişmesini sağlayarak “konu birliği” ne ve “toplu güzellik” e önem vermiştir.

 

Türkçe’nin Arap ve Fars dillerinin etkisinden kurtularak kendi benliğine dön­mesi gerektiğini anlamış ve manzumeleri arasındaki bazı beyitleri “safî Türkçe” ile, Karakuş Yavrusu ile Karga Hikâyesi’ni de “lisân-ı avâm” ile yazmış, böylece, ancak 1911’den sonra gelişen sade dil hareketinin öncülüğünü yapmıştır.

 

Genel olarak didaktik manzumeler yazmış olan Şinasi’yi, Türk nazmına getirdiği bütün yeniliklere rağmen güçlü bir şair sayma olanağı yoktur. Mısraları imale ve zihaflarla doludur.

 

Şinasi daha çok nesir alanında yaptığı yeniliklerle Türk edebiyatında önemli bir yer tutar. Eski nesir secilerle süslenir, bu yüzden de, yazı, asıl fikirle hiçbir ilgisi bulunmayan sözlerle doldurulurdu. Şinasi, bir gazeteci olarak, “umum halkın kolaylıkla anlayabileceği” yolda yazmak amacını güttüğünden, düşüncelerini yalın ve açık bir anlatımla söyleme yolunu tutmuş, söz hünerleri göstermekten kaçınmıştır. Bunu sağlamak için de secileri bırakmış asıl düşünce ile ilgisi bulunmayan doldurma sözlere yer vermemiş, düşüncelerini kısa cümlelerle anlatmaya çalışmış, bunları bir takım bağ-fiillerle birbirine ekleyerek sayfalarca süren cümleler kurmamıştır. Tercümân-ı Ahvâl ve Tasvîr-i Efkâr’daki yazılarında böyle bir yol tutan Şinasi, Şair Evlenmesi adlı piyesinde daha da ileri giderek konuşma dilini yazı dili hâline getirmiştir.

 

Şiirlerinde ve nesirlerinde, “reis-i cumhur”, “vatan ve millet yolunda kendini feda etmek”, “devlet-i meşrûta”, “millet-i hâkime”, vb. gibi birçok yeni kavramlar kullanmıştır.

 

La Fontaine yolunda birkaç fabl ve Moliére yolunda bir komedya yazmış olan Şinasi, klasisizmin etkisi altında kalmış sayılabilir.

 

3 — Şinasi nazım türünde, Recine, La Fontaine, Lamartine, Gilbert ve Fénelon’dan mazmun olarak Türkçe’ye çevirdiği bazı şiirleri, asıllarıyla birlikte, Tercüme-i Manzûme (1859,1860) adılı bir kitapta, kendi şiirlerini de Müntehabât-ı Eş’ar (1862,1870) adlı bir kitapta toplayarak bastırmıştır. Her iki eser, Ebüzziya Tevfik tarafından bir araya getirilerek Divan-ı Şinasi (1885,1893) adıyla yayınlamıştır.

 

Tiyatro türünde Şair Evlenmesi adlı bir perdelik bir komedyası vardır.

 

Tasvîr-i Efkâr’da yayınlanan bazı siyasî ve edebî yazıları Müntehabât-ı Tasvîr-i Efkâr (2 cilt, 1885) adlı bir kitapta toplanmıştır.

 

Şinasi, bunlardan başka, Türk atasözlerini de bir araya toplamış, bunları Durûb-ı Emsâl-i Osmaniyye (1863) adıyla basmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

TÜRK TİYATROSU’NUN GEÇİŞ KÖPRÜSÜ:” ŞAİR EVLENMESİ”

LOKMAN ZOR ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ SAHNE SANATLARI BÖLÜMÜ

 

Özellikle 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’da görülen teknik ilerleme ve yeni buluşlar, toplumsal hayata süratle girerek Avrupa devletlerinin her alanda güçlenmesini sağladı. Bu güç, yenilikleri takip edemeyen Osmanlı İmparatorluğu aleyhine gelişen bir tehdit unsuru oldu. Siyasi, iktisadi ve askeri alanda hızla zayıflayıp güç kaybeden Osmanlı imparatorluğu, batının etkisi ve baskısı altına girmeye başladı. İmparatorluğun bu baskıya karşı direnişinin ancak, batıya yönelip batı sistem ve yöntemlerini kullanmasıyla mümkün olacağı düşüncesi oluştu.

1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla Osmanlı Devleti tamamen batıya açılmış oldu. Yapılan reformlarla, her alanda bir yenileşme ve gelişme çalışması başlatılıp, batılılaşma gayretine girişildi. Ancak bu gayret; giyim kuşamda değişiklik yapılması, yabancı dil eğitimine önem verilmesi, Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi, batıdan teknisyen ve subay getirtilmesi gibi sosyal hayata yönelik uygulamalarla biçimsel ve yüzeysel kaldı.

Siyasi, iktisadi ve endüstriyel alanda çok etkin olmayan bu biçimsel değişim, sosyal hayatın bir parçası olan sanatı da etkisi altına aldı. Bu dönemde öğrenim için batıya gönderilen öğrenciler, yurda döndükten sonra ortaya koydukları çalışmalarla söz konusu yöneliş ve gelişimin sanatsal boyutunu ifade etmiş oldular. Avrupa’da görüp öğrendikleri birçok yeni şeyi Osmanlı’ya taşıyarak ilk temsilciliğini yaptılar.

Türk Tiyatro Edebiyatı’nın ortaya çıkışı da bu dönemde olmuştur. Yabancı dil, ekonomi ve maliye öğrenimi görmek üzere Paris’e gönderilen, yurda dönüşünde Agah Efendi ile birlikte “Tercüman-ı Ahval” adlı ilk özel gazeteyi çıkaran İbrahim Şinasi’nin gazetede yayınladığı “Şair Evlenmesi”, yazılı ilk Türk oyunu olarak kabul edilir.

Şinasi’den önce çeşitli dönemlerde tiyatro oyunu yazma girişimlerinin olduğu da iddia edilmektedir. III.Selim döneminde İskerleç adında kimliği tam bilinmeyen birinin yazdığı, “Vakayi-i Acibe ve Havadis-i Garibe-i Kefşger Ahmed” adlı oyun, ilk Türk Tiyatro yapıtı olarak ileri sürülmektedir.[1] Bunun dışında, Abdülhak Hamit’in babası Hayrullah Efendi’nin Şinasi’den on beş yıl kadar önce “Hikaye-i İbrahim Gülşeni” adında romanla tiyatro arası bir eser meydana getirmiş olmasına rağmen bu eseri yayınlamadığı iddia edilmektedir.[2] İskerleç’in Türk olduğu hakkında kesin bilgi bulunmamasının yanı sıra “Hikaye-i İbrahim Gülşeni”nin niteliğinin farklılığı ve yayınlanmamış olması, “Şair Evlenmesi”ni tartışmasız ilk Türk Tiyatro yapıtı kılmaktadır.

“Bir Perdelik Komedi” denilen ve öyle bilinen “Şair Evlenmesi”, ilk önce iki perde olarak yazılmış, Tercüman-ı Ahval’in 2-3-4 ve 5. sayılarında bir perde olarak yayınlanmıştır. Hicri 1277 (1860) tarihli basılı metinde Şinasi’nin şöyle bir hatırlatması yer alıyor:”Bu oyun iki fasıl olarak 1275 tarihinde tiyatro için tertip olunmuştu. Sonradan birinci faslının kaldırılması lazım geldi.”[3]

Fransız Tiyatrosu’nu yerinde görüp batı tiyatrosunu yakından tanıyan Şinasi, “Şair Evlenmesi”nden başka tiyatro yapıtı vermemiştir. Batılı anlayıştaki tiyatroyu Türk gelenek ve kişilerine uydurması ve başka eser vermemesi, onun bu alanda bir örnek ortaya koymak istemesine bağlanabilir.[4]

Bir Töre Komedyası özelliği taşıyan “Şair Evlenmesi”, görücü usulüyle evliliğin sakıncalarını konu almaktadır. Batılı tutum ve davranışı, kılık ve kıyafetiyle pek sevilmeyen, eğitimli olmasına rağmen saf bir yapıya sahip Şair Müştak Bey, sevdiği Kumru Hanım’la, kılavuz ve yenge hanımlar aracılığıyla evlenmiştir. Nikah sonrasında kendisiyle evlendirilen kişinin, Kumru Hanım’ın çirkin ve yaşlı ablası Sakine Hanım olduğunu görünce önce bayılır sonra itiraz eder. Mahallelinin de işe karışmasıyla başına gelenleri kabul etme mecburiyetinde kalan Müştak Bey’in imdadına arkadaşı Hikmet Bey yetişir. Hikmet Bey’in mahalle imamına verdiği rüşvetle olay çözülür, yapılan hile sonuçsuz kalır.

Batı tarzında yazılmasına karşın Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun da etkisini taşıyan “Şair Evlenmesi”, eski ile yeni, doğu ile batı arasında bir köprü olma niteliğine sahiptir.

Oyunun malzemesi, döneme göre oldukça güncel, yerel ve gerçektir. Halktan seçilmiş oyun kişileri, halkın diliyle konuşturularak Türk toplumuna ait töresel bir uygulamanın eleştirisi yapılmıştır. Bu yönüyle dikkat çeken oyun, Şinasi’nin, batı tiyatrosunu sadece teknik anlamda örnek aldığını göstermektedir.

Şinasi, bu yeni tekniği Türk Tiyatrosu’na sokabilmek için, Türk toplumuna ve seyircisine yabancı olmayan bir konuyu alışkın olunan oyun kişileri aracılığıyla ele almıştır.

Dönemin toplumsal hayatını başarılı bir şekilde ortaya koyan “Şair Evlenmesi”, bu yönüyle dikkat çekicidir. Oyun kişileri, gerçek hayattan koparılmışçasına ustaca donatılmıştır. Üstelik bu uygulama esnasında, toplumsal yapı ve statünün de göz önünde bulundurulması, ortaya oldukça renkli kişilikler çıkarmıştır.

Oyunun kahramanı Müştak Bey, yüzeysel bir batılılaşma hareketi içerisinde olan Osmanlı Devleti’nin gerçek yüzünü gösterir niteliktedir. Eğitimli olmasına karşın töre halini almış yanlış bir uygulamayı devam ettirmesi ve cahil halk tarafından hile yoluyla kandırılabilecek kadar saf bir yapıya sahip olması, Osmanlı’nın batılılaşma adına giriştiği cılız gayretin başarısızlığını gösterir. Zira, Müştak Bey, gerek kıyafeti, gerek tutumu, gerekse düşünceleri itibariyle tam bir aydındır. Aynı durum Hikmet Bey için de geçerlidir. Müştak Bey’in batılı düşüncelerle yetişmiş eğitimli biri olmasına rağmen sakıncalı bir töreyi devam ettirmek suretiyle yaptığı hatayı, Hikmet Bey de mahalle imamına verdiği rüşvetle tekrarlıyor. Birer aydın olarak içinde bulundukları bozuk düzeni değiştirmek yerine o düzenin bir parçası olmaları, aldıkları eğitimin yetersizliğini gösteriyor.

“Şair Evlenmesi”nin hemen bütün oyun kişileri, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun kalıplaşmış kişilerini hatırlatmaktadır. Yazarın bunu geleneksel tiyatrodan etkilenerek, bu yeni tiyatro tekniğinin benimsenmesi adına bilinçli bir şekilde yaptığı tartışmasızdır. Zira bu uygulama, rastlantı sayılamayacak kadar büyük bir ustalıkla yapılmış her oyun kişisi renklendirilip donatılmıştır. O zamana kadar, Karagöz perdesinde birer hayal olarak yaşayan ve yabancı seslerle konuşan, Ortaoyununda belirli kalıplar içinde kalan insanlar normal ölçü, ses ve davranışlara kavuşturulmuştur.[5]

Oyun kişilerinin, geleneksel tiyatromuzda olduğu gibi geçmişleri ve gelecekleri verilmemiş, kişilikleri belli bir zamana oturtulmamıştır. Durağan ve değişmez özelliklere sahip bu kişiler, belli durumlar karşısında, o duruma yönelik kendilerinden beklenebilecek en uygun davranışı gösterecek niteliktedirler. Kusur ve zaaflarıyla öne çıkan, kendi istemlerini kullanamayan, toplum içinde anlam taşıyan ya da ilişkilerini belirleyen özellikleri sayesinde seyirci tarafından kolayca tanınabilecek kişilerdir bunlar.*

Oyunun saf ve şaşkın aşığı Müştak Bey’in, duvağı açıp çirkin ve yaşlı Sakine Hanım’ı karşısında görünce bayılması, tam bir din taciri imam Ebullaklakatül-enfi’nin kişisel çıkarı doğrultusunda ağız değiştirmesi, uyanık ve bilgiç Hikmet Bey’in rüşvet verip arkadaşını kurtararak nasihat etmesi, cahil ve kişiliksiz Batak Ese ile Atak Köse’nin, imamın her söylediğini kabul edip onaylamaları, her şeye baş sallayan mahallelinin kitle psikolojisiyle hareket etmesi onların tipik özelliklerinin doğal bir sonucudur.

Bu noktadan hareketle, “Şair Evlenmesi”nin oyun kişileri ile Geleneksel Türk Tiyatrosu’ndaki tipler arasında bir bağ kurmak mümkündür: Birbirini seven Müştak ile Kumru’ya geleneksel tiyatromuzun Çelebi ve Zennesi gözü ile bakılabilir.[6] Özellikle Müştak, yaşadığı aşk, şaşkınlık ve çaresizlikle iyi çizilmiş bir Çelebi örneğidir. Aynı zamanda Hikmet’le aralarındaki ilişki faklılıklar taşımasına karşın tipik bir Hacivat- Karagöz ilişkisini andırmaktadır. Hikmet, uyanık tavrıyla durumdan ders çıkarıp nasihat vermeye kalkan Hacivat’ı anımsatırken Müştak, Karagöz’e benzer bir kişilik sergiliyor.

Karagöz ve Ortaoyunu özelliği taşıyan konuşma örgüsünün yaratılmasında büyük paya sahip iki oyun kişisi Batak ese ve Atak Köse’nin konuşmalarındaki diyalekt, Karagöz oyunlarının Kayserili, Kastamonulu, Laz vs. tiplerinden yola çıkıldığını düşündürüyor. Mahalle halkından sayılan bu kişilerin durum ve davranışları da Karagöz oyunlarının mahallelisinden farklı değildir.

Dönemin toplumsal yapısını yansıtacak şekilde seçilen oyun kişileri son derece canlı ve gerçek çizilmiş, oyun kısa olmasına rağmen tüm oyun kişilerinin kimlikleri, nitelikleri ve kişilikleri yeteri derecede verilmiştir. Bu kişiler arasındaki konuşmalar da dikkat çekicidir. Karagöz oyunlarının etkisini taşıyan konuşma örgüsü; kelime oyunları, söz komikleri ve konuşma yanlışlarıyla desteklenmiş, her oyun kişisine kendi tipine uygun bir konuşma dili verilmiştir. Oyunun sade dili ve anlatımın akıcılığı, Şinasi’nin dildeki ustalığını gösterecek kadar güzeldir.

Geleneksel tiyatronun aksine benzetmeci bir yapı sergileyen “Şair Evlenmesi”, serim-düğüm-çözüm düzleminde kurulmuş bir olay dizisine sahiptir. “Fıkra” diye isimlendirilmiş dokuz bölüme ayrılan olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi vardır. Yoğun bir çatışmayla çözüme taşınan olayların sonucunda Hikmet Bey’in ağzından verilen mesaj çok açıktır:

HİKMET EFENDİ – İşte, kendi menfaati için aşk ve muhabbet tellallığına kalkışan kılavuz kısmının sözüne itimat edenin hali budur.

........................

HİKMET EFENDİ – Sen ve ıyalin birbirinizi her cihetle tanıdığınız halde, evlenirken ne belalara uğradın bakındık.

.........................

HİKMET EFENDİ – Ya birbirlerinin ahvalini asla bilmeyerek ev bark olanların hali nasıl olur, var bundan kıyas eyle.[7]

Toplumun en önemli kuruluşunun tesis edilmesinde töre adıyla yapılan hatayı, eleştirip yenilikçi bir bakış açısıyla baş kaldıran Şinasi, ortaya koyduğu bu kısacık oyunla Türk Tiyatrosu’nun seyrini değiştirmiştir. Macar Türkolog Kunoş, “Türk Halk Edebiyatı” adlı eserinde “.... Yalnız rahmetli Şinasi Efendi, Şair Evlenmesi adlı bir komedisinde ulusal bir oyunun nasıl olacağını, büyük bir bilgi ile gösterdi. Şinasi Efendi’nin piyesinde halkın Türk tipleri meydana çıktı, halkın dili söylendi, halk deyimleri işitildi, halk adetleri görüldü” diyerek “Şair Evlenmesi”nin önemini vurgulamaktadır.

“Şair Evlenmesi”, Türk toplumuna ait töresel bir tem’i batı tiyatrosu kurgusu ile işlemesine karşın, kişileri ile yakaladığı geleneksel tavrı olaylara sindirmiş ve böylece geleneksel tiyatromuzdan batı tiyatrosuna atılan başarılı bir köprüyü oluşturmuştur.[8]

 

 

 

 

 

Şinasi (1826-1871)

Türk edebiyatinda yeniliklerin öncüsüdür.

1860’ta Tercüman-ı Ahval’i (ilk özel gazete), 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı çıkardı.

İlk makaleyi (Tercüman-ı Ahval mukaddimesi), ilk piyesi (Şair Evlenmesi) o

yazdı.

Noktalama işaretlerini de ilk defa o kullandı.

La Fontaine’den fabllar tercüme etti.

Lamartin’den de manzum çevirileri vardır. İlk şiir çevirilerini de o yaptı.

Nesirlerinde dili sade; şiirlerine ise ağırdır.

Tanzimat Fermanı’nı ilân eden Mustafa Reşit Paşa için yazdığı iki kasidesi

ünlüdür. Bu kasidelerdeki övgüleri divan şiirindekinden daha abartılıdır.

O, başarılı bir şair ve yazar olmamasına rağmen batı edebiyatından alınan yeni

türlerle edebiyatımızın batılılaşmasında en çok onun emeği vardır.

Eserleri:

Şair Evlenmesi (Piyes; edebiyatımızdaki ilk tiyatro eseri),

Müntehabat-ı Eşar (Şiir),

Divan-ı Şinasi (Şiir),

Durub-ı Emsal-i Osmaniye (ilk ata sözleri kitabı),

Tercüme-i Manzume (çeviri şiirler)

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Başınıza Kötülük Geleceği Korkusu Nasıl Yenilir?

Psikiyatride yeni bir tanı ortaya çıktı: "Kötü dünya sendromu." Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu sendromun, empati yoksunluğunun en önemli sonuçlarından biri olduğunu ve toplumsal duyguların hasar görmesiyle ortaya çıktığını söyledi.


Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tarhan, yaptığı yazılı açıklamada, her an bir şiddete kurban gitme korkusu, korku filmlerinde yaşananların kişinin başına gelme ihtimali, nükleer veya biyolojik savaşın çıkabilmesi, bir virüsün bütün insanlığa bulaşması, Hollywood filmlerinde olan genetik sapma sonucu ortaya çıkan garip bir yaratığın insanlığı yok etmesi gibi ihtimallerin, insanları günden güne karamsarlığa sürüklediğini belirtti.

İnsanların dünyayı tehdit edici bir yer olarak görmeye başladıklarını ve yaşama küstüklerini ifade eden Tarhan, şunları kaydetti: "Bu durum dünya kötü dünya sendromuna mı sürükleniyor sorusunu akıllara getiriyor. Kötü dünya sendromuna dünyadaki güven ortamının azalması ve dünyanın daha tehdit edici bir yer haline gelmesi neden olur. Bu durum, toplum ve birey psikolojisinde olumsuz sonuçlara yol açıyor. Kötü dünya sendromu empati yoksunluğunun en önemli sonuçlarından biridir. Toplumsal duyguların hasar görmesiyle bu sendrom ortaya çıkıyor. Kötü dünya sendromu, dünyanın eskiye kıyasla daha tehdit edici bir yer olduğu algısını tanımlamak için kullanılmaktadır. Dünyanın kötüye gittiğini düşünenlerde üç türlü tepki göze çarpar; şiddeti örnek alıp, şiddet davranışını arttırmak, şiddete karşı duyarsızlaşmak ve korkuya kapılıp, kendilerini şiddet kurbanı gibi algılayarak, kaçınma davranışı geliştirmek. Bu 3 tepki türünün de sağlıklı olduğunu söylemek güçtür."

Kötü dünya sendromunun toplumun psikolojisine etkisi

Prof. Dr. Tarhan açıklamasında, kötü dünya sendromunun toplumun psikolojisini direkt etkilediğine işaret ederek, sebep ve belirtilerini şu şekilde sıraladı: "Birinci sebep, insanlık içindeki şiddetin ve cinayetlerin artmasıdır. Okullarda çocuklar arasında, toplumda şiddet artmaktadır. Okullara silah götürme anneyi babayı öldürme gibi cinayet olayları eskiye göre toplumda hızla yaygınlaştı. Örneğin ABD’de aile içi şiddet olaylarında ciddi bir artış görülmekte ve acil servislere başvuranların neredeyse yüzde 20’si aile içi şiddet sonucu geldiğini belirtmektedir. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet eğiliminde ve çocuklarda cinsel istismarda ciddi artış görülmektedir. İnsanların da güvenlik
yatırımlarına eğilimleri fazlalaştı. Silah ve alarm satışları her geçen gün artmaktadır. Bütün bu olaylar güvenliğin zayıfladığını ve kötü dünya içinde bulunduğumuzu ortaya çıkarmaktadır."

Prof. Dr. Tarhan, medyanın, saldırı görüntülerini devamlı vermesinin sebebinin ise bütün Amerika’da ve dünyadaki insanların o olayı yaşamış gibi algılaması olduğunu belirterek, şöyle devam etti: "Küçük bir azınlığın yaşadığı olay böylece bütün dünyada insanların kendilerinin de böyle bir şiddete mağdur ve kurban olabilecekleri duygusunu geliştirdi. Korku ve huzursuzluk giderek arttı, bunun sonucunda kaçınma davranışları ortaya çıktı. Dünya büyük ve kötü bir yer olarak görülmeye başlandı. Gerçek ve fantezi ayırt edilemez hale geldi. Meydana gelen herhangi bir tehlike, insanlarda her gün olacak duygusu yaşatmaya başladı. Bu duygu politik olarak da
sürekli beslenmektedir. Şiddet görüntülerini yoğun düzeyde izleyenlerin bir grubunda, dünyayı korku dolu, acımasız, gelecekle ilgili kötü ve tehlikeli bir yer olarak görme şeklinde bir tepki ortaya çıktı. Diğer bir grupta ise tam tersine agresif davranışlar haline dönüştü.

Radikallik geni olan bu insanlar, böyle korku zamanlarında daha çok saldırganlaşırlar, daha agresif olurlar ve şiddete karşı şiddetle karşılık verirler. Şiddet davranışlarının sonuçlarına karşı şiddeti yöntem olarak benimserler. Ortadoğu insanında bu kültür vardır. Bu coğrafyanın insanında şiddet davranışı karşısında agresif olma, karşı şiddete yönelme gibi radikallik eğilimleri ortaya çıktığı için şiddeti yöntem olarak seçme görülmektedir."


Kaynak : cnn türk

AddThis Social Bookmark Button
 
Finansman Konusu Önemlidir!

Parayı veren düdüğü çalar.

Vergi ödül törenlerinde en hoşumuza giden şey, rahmetli Özal’ı dinlemek olurdu. Onun konuşmalarını dinlerken kendimizden geçerdik. Öyle konulara değinirdi ki her biri başka bir ufuk açardı bizlere. Ona göre ülkemizde yapılamayacak hiçbir şey yoktu. Yeter ki pazarı olsun ve finansman sorunu bulunmasın. Onun gözünde, bilgi ve teknoloji konusu işin olmazsa olmazıydı ama bizim insanımızın o özellikleri kazanması zor değildi. Pazar ve finans şartları oluştuktan sonra üretim yapmak kolaydı.

Finansman konusu çok önemlidir. Özkaynakların az olduğu yerde, tek çare dış kaynaklardan yararlanmaktır. Bunun yolu da kredi almaktan geçer. O zaman da finansman konusu ön plana çıkar. Çünkü, bu nedenle ortaya çıkacak ek maliyetleri uygun şekilde fiyatlarına yansıtmayı beceremeyen veya finans sorununu verimli bir şekilde çözemeyen kuruluşlar küçülmeye, hatta batmaya mahkûmdur.

Finansman denilince yıllar önce tanık olduğum bir olay geldi aklıma: Ben o zaman bir taahhüt firmasında çalışıyordum. Çeşitli şantiyelerde işlerimiz vardı. Bazılarını tek başıma götürürken, bazılarında şirket ortaklarının nezaretinde iş görüyorduk. .O işlerden biri de Kenter Tiyatrosu’ydu.

Bütçeleri gerçekten çok kısıtlıydı. Biraz da o nedenle elimizden geldiğince özen gösteriyor ve her şeyi mühendisçe çözmeye çaba sarf ediyorduk. Yani, “en iyiyi en ucuza” mal etmeye çalışıyorduk. O güne kadar özel tiyatroların böylesine büyük bir projeye giriştikleri pek görülmemişti. Aslına bakılırsa yine de başarmaları çok zor olacaktı ama kimin fikriydi bilmiyorum; çok değişik bir uygulama başlattılar. Tiyatronun koltuklarını sattılar. Hem de, Özal’ın sansasyon yaratan benzer girişiminden çok önce gündeme getirdiler bu çözümü. Koltuk fiyatı 5.000 TL.idi. O zaman benim maaşım da net 2.500 TL. olduğuna göre fena bir rakam olmadığını düşünebilirsiniz. Kısa zamanda salonun bütün koltukları satıldı. Satıldı dediysem, aynen rahmetli Özal döneminde köprülerin satışına benzer bir düşünceydi bu. Bağış olarak 5.000 TL. veren, sanıyorum on yıllık süre için, bir koltuk sahibi oluyor ve o koltuğun arkasına adı yazılıyordu. Sonra her oyunun galasında o koltukta, sahibi kim ise o oturuyordu. Kimler yoktu ki koltuk sahipleri arasında. İstanbul’un kalburüstü tüm şahsiyetleri tiyatronun yapımına büyük katkıda bulundular. Balkon koltukları bu satışın dışında tutulmuştu. Onu da neden yaptıklarını anlamakta zorluk çekmedik. Çünkü özellikle galalarda kendilerine de yer kalması gerekiyordu.

İlk açılışı Hamlet oyunu ile yaptılar. Galaların da galası sayılabilecek ilk oyun için bana da gönderilen, daha önceki dönemlerin tiyatrolarını başlangıçtan itibaren temsil eden motiflerle bezenmiş davetiyelerin üzerinde “Şeref Misafirleri Gecesi” yazıyordu. Eşimle beraber o muhteşem geceye katılmanın heyecanını uzun süre yaşadık. Davetiyelerimizi de uzun süre sakladık. Kimler yoktu ki o gece. Ünlü işadamları, sanatçılar, bürokratlar, tanıdık tanımadık kalburüstü simalar, Zeki Müren bile gelmişti.

Hayatım boyunca çeşitli işler yaptım. Değişik insanlarla tanışma fırsatı buldum. Sayın Yıldız Kenter ve Rahmetli eşi Şükran Güngör gibi olgun insanlara çok az rastladım. Onlar çeşitli rolleri en kolay şekilde oynayabilen yetenekli insanlardı. Ama onları tanıyınca bir şeyi fark ettim; gerçek hayatları için seçtikleri rol, sadece ve sadece iyilik, güzellik ve doğruluk üzerineydi. Ve o rolü bıkmadan, aksatmadan öyle güzel oynuyorlardı ki hayranlık duymamak elde değildi.

Bugünün modern girişimcileri, bir işe başlamadan önce, o konuyla ilgili olarak bütün olasılıkları kapsayan ve adına “fizibilite” ya da “yapılabilirlik araştırması” denilen bir dosya hazırlıyorlar. O dosyanın ilk sayfalarının, öz kaynak ve finansman konuları olduğunu rahatça ifade edebiliriz.

Öfke ve Hırs Girişimcinin Düşmanıdır.

Kızgınlık ateşi önce sahibini yakar.

Girişimci geniş görüşlü bir insandır. Onun öfkeyle, hırsla pek işi yoktur. Hırsını yenemeyenin, bir gün olup hırsına yenileceğini çok iyi bilir. Adımlarını ölçülü atar. Karar vermeden önce çok düşünür. O kararı uygulamaya koyduğu anda ise olabildiğince sakindir. Çünkü o; daha önceden, kendi içinde yapması gereken savaşı yapmıştır. Onun için artık, kesin bir kararlılık vardır. Uğruna savaş verilen bir dava vardır.

İş hayatı, hırsına ve öfkesine yenilen, girişimciliği becerememiş insanlarla doludur. Bunlardan bir tanesi var ki aklıma geldikçe gençlere anlatırım: Bizim öğrencilik yıllarımızda Arçelik ismini bilen yoktu. Firma, Lütfü Doruk tarafından kurulduğunda çelik dolap masa sandalye ve pencere doğraması üretirken; Koç ile ortaklığa girer girmez hızla büyüdü. Konu olarak da, eski üretimlerden kazanılan deneyimlerden yararlanılarak, bildiğimiz beyaz eşyaya yöneldiler. Sonra sermaye artırımları geldi. Sonra ortaklık yapısı değişti. Gebze’ye taşınma öncesinde, Lütfü Doruk ortaklıktan ayrıldı. O hızla ve hırsla, matkap ve ona benzer elektrikli ev aletleri üreten Presiz Firması’nı satın aldı. Bir süre sonra, firmanın ismi Presiz Evsan’a dönüştü. Yani işin açıkçası Lütfü Doruk, bir şekilde elinden kaçırdığı Arçelik’in konularına girme cüretini gösterdi. Sonrası malum. Büyük bir rekabet başladı iki firma arasında. Bu duruma büyük balık ile küçük balığın öyküsü gözüyle de bakılabilir. Olaya Lütfü Doruk yönünden bakılırsa sonuç malûm: İflas, kahır ve ölüm.

“Öfkeyle kalkan zararla oturur” sözü boşuna söylenmemiş diye düşünüyorum. İş adamını bırakın; normal hayattaki bir insanın bile öfkeyle, kızgınlıkla bir yere varamadığı her zaman görülmüştür.

İş hayatında öfkenin ve intikamın yeri yoktur.

Gerçek Girişimci Şımarmaz

Ne oldum deme, ne olacağım de.

Girişimcilik zor bir zanaattır; çünkü o boyundan büyük sorumlulukların altındadır. Yaptığı işin durumuna göre; belirli bir yatırımı, stokları, alacakları, borçları ve en önemlisi çalıştırdığı elemanları vardır. Özellikle eleman konusu, hepsinden daha önemlidir. Çünkü çalışanların sigortaları, vergileri ve en önemlisi ücretleri tümüyle peşin ödenmek zorundadır. Elektrik ücretleri de benzer şekilde ödenmektedir. Ayrıca, KDV’ler de büyük yükler oluşturmaktadır. Dar bir açıdan bakıldığında karşı taraftan alındığı söylenebilir ama işin aslı farklıdır. Çünkü, katma değer vergileri devlete bir ay sonra ödenmekte ama müşterilerden satış vadesine bağlı olarak, aylar sonra tahsil edilmektedir. Oysa alacakların tahsili belirsizdir. Kredi kullanmanın kelime karşılığı ise, bile bile darağacına bağlanmaktır. Sonrası şansınıza kalmıştır. Ülkede ufacık bir kriz çıkmaya görsün; en başta bankalar olmak üzere, bütün alacaklılar sözleşmişçesine bir anda başınıza öyle üşüşürler ki, neye uğradığınızı şaşırırsınız. Savaş hâlleri ise bu işin tuzu biberidir. O zaman panik kuralları geçerlidir. Biliyoruz ki paniğin zararı korkulandan çok daha fazladır.

Ülkenin birinde büyük bir savaş yaşanmış. Zor günler o kadar uzun sürmüş ki bütün dengeler değişmiş ve sonunda, yeni bir düzen oluşmuş. Hatta ufaktan sosyal etkinlikler de başlamış. Böyle etkinliğin yaşandığı bir baloda, ülkenin elit tabakası bir araya geliyor. Şöyle bir söyleşiyi gözünüzün önüne getirin. Bir tarafta savaş öncesinin kalburüstü kişilerinden yaşlı bir adam, üzerindeki smokin oldukça eski ve yer yer eprimiş durumda. Besbelli, savaştan büyük kayıplarla çıkmış. Tam karşısındaki ise, 30-40 yaşlarında, tıknaz, pancar suratlı biri. Üzerinde ilk defa giyildiği kolayca fark edilebilen yepyeni bir kıyafet. Harp sonrası gelen âni zenginliği henüz hazmedemediği her halinden anlaşılıyor. Pervasızca bir soru soruyor gün görmüş yaşlı adama:

-Smokininiz ne kadar da eski modelmiş?

Yaşlı adamın yanıtı oldukça ilginç;

-Bizde, savaştan önce de vardı evlâdım.

Aslında böyle durumlara düşmek çok acı. Kötü durumdan iyiye geçmek kolay da, kötüye alışmak çok zor. Hele eşinizin ve çocuklarınızın yıkılan dünyalarını onarmak, başlı başına bir sorun. Eskiler, “ayağını yorganına göre uzat” derken bilerek söylemişler. Ama onlar da, yorganınıza birilerinin göz dikebileceğini düşünmemişler.

Girişimci, her türlü olasılığı düşünmek zorundadır. Onun sorumlulukları, “büyük başın büyük derdi olur” anlamında; işinin büyüklüğü oranında artar. Onun yaşantısında, “har vurup harman savurmak” yoktur. Çünkü o, akan suların bir gün âniden durabileceğini bilir.

Girişimcinin şımarmaya hakkı yoktur.

Başarı Ekip İşidir.

Bir elin nesi var? İki elin sesi var!

İş hayatında, her başarının ardında bilgili, deneyimli, uyumlu ve özverili bir ekip olduğu hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Her ne kadar temsili olarak ön plana çıkanlar olsa da, gerçek başarı arka plandaki isimsiz kahramanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Eskiler, “alet işler el övünür” derlerdi. Bugün ise, “ekip çalışır, lider övülür” desek daha doğru olacak.

Özellikle kurulu düzenin başına geçip kısa sürede başarılı performans çizen bazı yöneticiler, o havanın rüzgârına kapılıp kerameti sadece kendilerinden biliyorlar. Bunun en açık belirtisi olarak “biz” yerine “ben” demeye başlıyorlar. O şanslı kişiler; maddî yatırımlar yanında, değeri ölçülemez boyuttaki insan kaynakları denilen mirasa konduklarını nedense kabullenmek istemiyorlar. Her başarıyı kendilerinin kazanmış olduklarını düşünüyorlar. Dolayısıyla da çok geçmeden, en büyük payın kendilerine ait olduğu yanlışına düşüyorlar. Yarım asra yakın süregelen iş hayatımızda, kerameti kendinden bilen öyle insanlara rastladık ki kendi başlarına giriştikleri işlerden yedikleri tokatlardan sonra gerçeği görebildiler.

İki-üç yıl önce, Bandırma’ya giden feribotta tanıştığımız biriyle tatili konuşurken, söz döndü dolaştı işleri gençlere devretme konusuna geldi. Adamın o gün; “genç adama koltuk, sekreter ve araba verirsen; rahata alışır söner gider, ya da hırsa kapılır kaçar gider” şeklindeki sözleri hâlâ kulaklarımda. Rahata alışanın sönüp gidebileceği olağandı da, hırsa kapılıp kaçıp gideceğini anlamak için yeni deneyimler gerekiyormuş. Yeni yetmelerin, kurulu düzenin başına geçip, süregelen başarıları kendilerine mal ederek hırsa kapılmaları ve “bütün küçük dağları ben yarattım” demeleri için fazla beklemeniz gerekmiyor. Bütün başarılardan ânında “aslan payı” almak istiyorlar. Bu arzuları hemen yerine gelmeyince de, ya kaçıp gitme olayı kendiliğinden gerçekleşiyor, ya da siz gönderiyorsunuz.

Eskiler; “at binenin, kılıç kuşananın” demişler. Yıllarca yöneticilik yapmış bir aile şirketi yöneticisi olarak, kendimizi küçük görmeye ve bindiğimiz dalı kesmeye elbette niyetimiz yok. Çünkü yöneticilik, gerçekten bambaşka bir sanat. İş dünyası, o sanatın üstün sanatçılarını büyük beğenilerle izliyor. O yöneticilerin, tabiri caizse, yerlerde sürünen şirketlerin başına geçip nasıl harikalar yarattıklarını herkes görüyor.

Ama bilinen bir gerçek daha var ki o harika çocuklar önce ekiplerini düzene sokuyorlar. Gereğince değişiklik yapıyorlar, yeterince eğitim sağlıyorlar. Sonunda, başarıya odaklanmış bir ekip oluşuyor ve serüven başlıyor.

Aslında aynı sistemin devlet yönetiminde de olması gerekir. Tamamen liberal görüşlü bir partinin iktidara geldiğini ve mevcut kadronun farklı görüşte olduğunu düşünün. O yönetimden ne bekleyebilirsiniz? Devlette de aynı görüşün yerleşmesi ve bu anlayışın kanunlarla desteklenmesi gerekiyor. Bize göre, bu kadar geri kalışımızın ardındaki temel neden de bu olsa gerek. Neyse ki özel hayatta bu sıkıntılar yok. Yönetim değişikliği anında ekibe de uygulanabiliyor.

Girişimci Zamanı da Yönetir

Zaman ve sözler dikkatli kullanılmalıdır. Çünkü ikisi de geri alınamaz.

Geçenlerde, sivil toplum kuruluşlarını bir çatı altında toplama amacı güden uluslararası bir toplantıya katıldım. Delegelerden biri kürsüde sözlerine başlamak üzereyken oturum yöneticisi uyarıda bulundu ve konuşmasını yedi dakikada bitirmesini istedi. Bu uyarı üzerine adamın söylediği söz çok ilgimi çekmişti: “Zaman bir kılıçtır, doğru kullanamazsanız sizi keser.”

İş vaktin, idare nakdin güzel kullanılması demekmiş. İşini bilene bir gün, üç gün yerine geçermiş. Harcını bilene ise, tasarrufun gelir yerine geçtiği söyleniyor.

Devir hesap devri. Günümüzde her şey bollaşmış gibi görünmekle beraber, aslında hepsi de daha zor elde edilir oldu. Özellikle de zaman paha biçilemez değerlerde. Çünkü onun bollaşması diye bir şey yok. Takvimden her kopardığımız yaprak, her zaman 24 saate tekabül ediyor. Her saatte ise 3600 saniye var. Bu hesaba göre bir gün 86400 saniyelik değişmez bir zaman dilimi oluşturuyor. Günümüzde her şey zamanla ölçülür oldu. Emekle ilgili bütün sözleşmeler zamanla bağlantılı olarak yapılıyor. Maliyet hesaplarında işçilik ücretlerini, saat ya da dakika cinsinden alıyoruz. Yani zaman çok kıymetli.

Artık bütün işletmelerde zaman etütleri yapılıyor. Maliyetleri düşürebilmenin yolu, zamanı kısaltmaktan geçiyor. Bu amaca dönük olarak otomasyona gidiliyor. Ama daha önemlisi var: gecikmemek. Maliyetler bir anlamda, kârlılığınızı ilgilendiriyor. Oysa, firmanızın geleceği ile ilgili önemli kararları almadaki gecikmeler sizi bir anda çağdışı yapabiliyor. O zaman kârdan değil, işletmenizin kapısına kilit vurmaktan bile söz edilebilir. Günümüzün girişimcisi, zamana karşı yarışan bir sporcudan farksız değil. Aradaki tek fark yarışılan kulvarlarda.

Bize göre; bugünün modern işletmelerinde muhasebe, finans, pazarlama ve benzer isimler yanında “zaman yönetimi” adı altında yeni bir bölüm açmayı da düşünmek gerekiyor. Bildiğimiz kadarıyla, inşaat şantiyelerinde bütün programlar zamanı ve işleri bir arada gösteren tablolar şeklinde yapılıyor. Aslında bütün işletmelerin zamanla ilgili değerlendirmeleri var. Ama bizim anladığımız tarzda, zamanı en ön planda tutan çalışmalar yeterince belirlenmiş değil. Yakın bir gelecekte, “zaman mühendisliği” diye bir meslekten söz edilirse şaşırmayın.

Zamanın yokluğundan yakınanlar, zamanı iyi kullanmayanlardır.

Arz Talep Kanunu Önemlidir

Fiyatları yükselten de, alçaltan da Allah’tır.

Hadis

Ben ekonomist değilim. O konuda fetva vermek elbette hakkım değil. Ama bir mühendis ve sanayici olarak bu konuda bir şeyler söylemekte de sakınca görmüyorum. Ayrıca belirtmem gerekirse; Biz de iktisat dersini ciddi anlamda okuduk. Hocamız, Sayın Prof. Dr. Zeyyat Hatipoğlu’ydu ve “İktisat İlminin Esasları” isimli kitabi o kadar anlaşılır bir dille yazılmıştı ki İktisat Fakültesinde öğrenim gören birçok arkadaşımız sınavlara bizim kitabımızdan hazırlanırdı.

Bize göre; “arz ve talep” iktisat ilminin altın kuralıdır. O öyle bir kuraldır ki ne ülke, ne sınır ne de zaman tanır. O her devirde hüküm süren bir olgu, ilgili-ilgisiz herkesin bilmesi gereken bir ekonomi yasasıdır. Ama üzülerek belirtmeliyim ki ekonomi eğitimi görmüş birçok insanımız bile, o altın kurala yeterince inanmıyor.

Sevgili Peygamberimiz zamanında Medine’de kıtlık ve pahalılık baş göstermiş. Sahabeden bazı ileri gelenler huzura çıkıp istekte bulunmuşlar:

-Ya Resulallah, fiyatlar dayanılmaz şekilde yükseldi. Bir narh koyup kısıtlasanız da rahatlasak.

Hazreti Peygamber’in verdiği yanıt çok ilginç:

“Alan da, veren de, rızıklandıran da, fiyatları sınırlayan da Allah’tır. Ben; ne can, ne de mal bakımından ondan isteği olan biri olarak Allah’a kavuşmak istemiyorum.” Arz ve talebe inanmayanların, bu sözler üzerinde uzun uzun düşünmeleri gerek.

Bir ülke düşünün. Başta hava şartları olmak üzere, ürünü etkileyen her konuda olumlu gelişmeler yaşanması sonucu bol ve kaliteli ürünler elde edilmiş. Satıcıların elinde fazlasıyla stok var. Oysa alıcılar belli. Bu şartlar altında fiyatlar elbette düşecektir.

Bir de tam tersini varsayalım. O ülkede hiç yağmur yağmamış olsun. Ya da, don olayı veya dolu benzeri afetler nedeniyle ürünler tarlalarda kalmış, yeterince hasat yapılamamış olsun. Başka yerden ürün getirme şansı da yoksa, fiyatların yükselmesi kaçınılmazdır. Arada elbette bazı sapmalar olacaktır. Ama unutmayalım ki “istisnalar kaideyi bozmaz.”

Bu arada, ülkeyi yönetenlere de büyük görevler düşmektedir. Piyasaların normal koşullar altında ve serbest rekabet altında yürümesini sağlamak devletin asil görevleri arasındadır. Birtakım fırsatçılara meydanı boş bırakmamak açısından hükümetlere ve medya kuruluşlarına görevler düşmektedir.

Esasen, artık fiyatları belirlemenin mantığı da değişti. “Maliyet artı kâr” mantığı, yerini çoktan “piyasada geçerli fiyat” anlayışına bıraktı. Maliyet hesapları, sadece o şartlara uyabilmenin önlemlerini almak açısından yapılıyor. Eğer maliyetleri düşüremiyorsanız, bırakınız kâr etmeyi, bir miktar zararı bile göze alsanız, rakiplerine nazaran başka üstünlüğü olmayan pahalı malı satmanız çok zor, hatta imkânsız bile sayılabilir.

Piyasaların, “uzun vadeli” olarak da nitelenen normal işlediği durumlarda, birtakım dalgalanmalar olsa da gerçek fiyatlar mutlaka oturur. Önemli olan beklenmeyen paniklere karşı gerekli önlemleri yerinde ve zamanında almaktır. Ayrıca, çok iyi bilinmelidir ki yaşanan afet ya da kuraklık nedeniyle zaten az ürün elde eden üreticinin malına narh koymaya kalkarsanız, onu zarara uğratabileceğiniz gibi, gelecek yıllara dönük üretim yapma heveslerini de kırmış olursunuz.

Yıllar önce; Demokrat Parti döneminde, özellikle de 6-7 eylül olayları sonrası başlayan kıtlık ve karaborsa dönemlerinde ülkeyi yönetenler, piyasa şartlarını geniş çerçeve içinde oluşturmaya çalışmak yerine, “milli korunma kanunu” adı altında fiyatları kısıtlama yoluna gittiler. Sonunda karaborsacılar daha zengin olurken, küçük esnaf büyük zararlar gördü. Stokçular keyifle purolarını tüttürürken, onlar hapsi boyladı. Mala gerçekten ihtiyacı olanlar da, paraları oranında ve piyasa şartlarında satın almalarını sürdürdüler. Aslında bu olay için, Demokrat Parti’nin çöküşünün başlangıcı da denilebilir.

Devletin asıl görevi, belirli öngörüler ışığında ve daha çok, heveslendirme ve yönlendirme mantığıyla çözümler oluşturmaktan ibarettir.

Fiyat Belirlemek Zor İştir

Bir malı beğenen, etiketini kabullenmek zorundadır.

Bir önceki bölüme fiyatlarla ilgili bir hadisle başladıktan sonra, fiyat belirlemekten söz etmek bazılarına abes gibi gelebilir ama unutulmamalıdır ki arz-talebin ışığında da olsa her girişimcinin en önemli işi fiyatları en optimum şekilde belirlemektir.

Fiyatlar düşük olursa, zarar kaçınılmaz olabileceği gibi, çok yüksek belirlenmiş fiyatların satışlara ters etki ederek aynı şekilde zarara yol açabileceği de unutulmamalıdır. Önemli olan piyasa şartlarına göre hareket etmektir. Maliyet artı kâr mantığı önemini kaybetmiş olsa da, zararına mal satmamak açısından maliyet hesapları yapmak kaçınılmazdır.

Fiyatlara etki eden çeşitli faktörler vardır. Bunların başında genel anlamda maliyetler gelmektedir. Eğer bütün üreticilerin maliyeti yüksek ise, fiyatların da yüksek çıkması kaçınılmazdır. Yok eğer, sadece sizin maliyetiniz yüksek çıkıyorsa, bir yerde hata var demektir. O zaman ya maliyeti düşürmenin yolunu bulacaksınız, ya da o işten vazgeçeceksiniz.

Bir ülkede istikrarlı ortam oluşmamışsa fiyatlar yükselmeye mahkûmdur. Durmadan büyüyen enflasyon da aynı etkiyi yapar. Özellikle vadeli satışlarda enflasyonun ve kredi faizlerinin yüksekliği fiyatlara kamçı etkisi yapar. Fiyat listeleri hazırlanırken, kaç aylık vadelerle satış düşünülüyorsa fiyatlar o oranda yüksek tutulur. Mesela; yıllık enflasyon yüzde 30, aylık finansman masrafı aylık enflasyonun 2 katı olarak yüzde 5 ise, 6 aylık vadeli satışlarda bunun fiyata yansıması minimum yüzde 34 civarında olacağından liste fiyatı 100x1.34=134 lira olur. Şimdi bir de enflasyonun hızla düşmeye başladığı bugünkü şartları ele alalım. Diyelim ki bir yıl önce liste çıkarmışız; yeni maliyetler kabaca, az olan yeni enflasyon oranı kadar artacaktır. Bu artışın yüzde 10 olduğunu farz edelim. Önceki listeye baz olan peşin fiyatımız 100 lira ise yenisi 110 lira olacaktır. Bu durumda, aylık finansman masrafı, yine aynı mantıkla yüzde 1.66, bunun. 6 ay vadeli fiyata yansıması ise yüzde 10.4 civarında olacağı için yeni fiyat:110x1.104=121.4 lira olmalıdır. Yani, aslında hâla az da olsa, enflasyon vardır, dolayısıyla ürünün maliyeti artmıştır ama buna rağmen vadeli satış fiyatı takriben yüzde 10 civarında gerileyerek 134 liradan 121.4 liraya düşmüştür. Oysa bizim ülkemiz tezatlar diyarı olduğu için hesapları böyle yapmak birçoğunun işine gelmemektedir. Bu gariplik, özellikle çok uzun vadeli durumlarda şaşırtıcı boyutlara ulaşmakta ve başta dar gelirliler olmak üzere birçok insanı perişan etmektedir.

Bu olay bazı ürünlerde daha da garip durumlara neden olmaktadır. Tereyağı ile peyniri ele alalım. Süt miktarı açısından bakıldığında, 1 kg. tereyağının yapılması için gereken süt miktarı peynirinkinden çok daha fazladır. Ayrıca, tereyağı üretimi peynire nazaran daha çok işçilik gerektirir ama bu ülkede yıllardır peynir fiyatları tereyağının kinden fazladır. Çünkü, tereyağı üretimden hemen sonra satışa sunulabildiği hâlde, peynirin en az 3 ay bekletilmesi gerekmektedir. Genelde bu süre çok daha uzundur. Bu ise peynir fiyatlarını olumsuz etkilemektedir.

Özellikle tarım ürünlerinde karşılaştığımız garip bir durum da, her ürünün değeriyle orantılı fiyatlarının oluşmamasıdır. Küçük taneli ve toplanması zor olan ürünlerde fazla işçilik nedeniyle fiyatlar anormal şekilde yüksek olabilmekte ve bu nedenle satılamamakta ve zaman içinde bu tarz ürünler üreticiler tarafından toplanmayıp dalında kalabilmektedir.

Ayrıca, “turfanda” denilen erken olgunlaşan ürünler, yüksek fiyatla satılma şansı bulabildiği için üreticinin yüzünü güldürmektedir. Seracılığın gelişmesi ile birlikte bazı değişimler olsa da, birtakım ürünler o üstünlüklerini hâla sürdürüyor. Bu arada bazı tezatlar da yaşanmıyor değil. Örneğin, papaz eriği dediğimiz yeşil erik, döneminin en değerli meyvelerinden olduğu hâlde, olgunlaşınca para etmemekte, benzer bir şekilde yaş üzüm kuru üzümden daha fazla gelir getirmektedir. Bazı ürünler ise, bir anlamda tembelliğin ödülünü almakta, geç olgunlaşarak “son turfanda” adı altında iyi fiyatlarla satılabilmektedir.

Bazı ürünlerin fiyatları ile ilgili tutarsızlığı belirtmek açısından, bir arkadaşımın pekmez hikâyesine değinmeden geçemiyeceğim. O, 8 kg. üzüm şırasından, üstelik kaynatmak için saatlerce enerji kullanarak pekmez yapmaya çalışırken, eşinin önerisiyle irkilivermiş: Pekmez yapacağına şarap yap. Hem fire vermez, hem de yakıt ve emek harcanmazsın.

Bir de talep elastikliği vardır ki bazen her şeyin önüne geçer. Kar, fırtına deprem gibi panik dönemlerinde, özellikle ekmek satışları, ertesi gün çöpe atılsa da çılgınca artar. Ekonomik kriz dönemlerinde, insanlar öncelikle zaruri ihtiyaçlarını ön planda tutarlar. Böyle durumlar en çok eski alışkanlıklardan kurtulamamış fırsatçılara yarar. Onlar, gizli veya açık, bir şekilde fiyatları arttırırlar.

Fiyatlarla ülkelerin istikrarı bire bir ilişkilidir

Müşteri Memnuniyeti Çok Önemlidir

Müşteri her zaman haklıdır.

Eskiden, birçok dükkânın duvarında rastladığımız bazı yazılar vardı. Bazıları “veresiyemiz yoktur” diye kestirip atarken, bazıları veresiye satanın düştüğü zor durumu anlatan resimli levhalar asarlardı işyerlerinin duvarlarına. Çocukluğumda, dükkânın birinde gördüğüm tekerleme hâla hatırımda:

Veresiye veremem

Ardın sıra gelemem

Gelsem bile bulamam

Bulsam bile alamam.

O zaman, “müşteri memnuniyeti ile ilgili olarak gördüğüm bir ibare beni çok etkilemişti: Şikâyetinizi bize, memnuniyetinizi dostlarınıza anlatın.”

Günümüzde müşteri memnuniyetine çok önem veriliyor. Çünkü biliniyor ki işleri geliştirmenin, başarıyı yakalamanın başka çaresi yok. Zaten ISO 9000 sisteminin 2000 versiyonunda öne çıkan tema da müşteri memnuniyeti. Konuyla ilgili olarak çok önemli çalışmalar yapılıyor. Bunların başında da anketler geliyor. Ancak; anketlerin akıllıca yapılması gerekiyor. Muhtemel şikâyetler önceden tahmin edilmeden ve karşı tedbirler düşünülmeden hazırlanan sorular, bir anlamda, “yarayı kaşıma” anlamına gelebilir ki faydadan çok zarar getirebilir.

Her girişimci firmasının yumuşak karnını iyi bilir. Dolayısıyla da, sorularda hangi konulardan uzak kalınacağı önceden bellidir. Anketlerin amacı, elbette gerçek durumu ortaya çıkarmaktır ama soru sormanın da bir inceliği vardır. Anket formlarını hazırlarken, karşı tarafın özgürce ve geniş bir bakış açısıyla yanıt vermesini sağlamak amacı güdülmelidir ama firmanın negatif yönlerini ortaya çıkaracağım derken zaaflarını aşikâr etmenin de anlamı yoktur. Eskilerin tabiriyle, “kaş yaparken göz çıkarmak” buna denir.

“Saçın-sakalın ak mı kara mı olduğu berberde belli olur” derler. İyi hazırlanmış bir anket, berberin makası, usturası gibidir. Oradan çıkacak sonuçlar gerçeğin aynasıdır. Gerçek girişimci, o sonuçlardan hareketle yepyeni bakış açıları ve anlamlı dersler çıkarabilir. Alacağı önlemlerle firmasını çok daha yukarılara taşıyabilir.

Her şeyi bizim istediğimiz gibi değil, oldukları biçimde görebilmek önemlidir.

Emek Yoğun İşler

Alet işler el öğünür.

Yıllar önce bir gazetede okumuştum. O sıralarda Portekiz’de hemen hemen her evin altında bir atölye varmış. Bunların çoğu da kalıp atölyesi imiş. Bir bakıma ülkemizde de uzun yıllardan beri, özellikle Denizli ve civarında bulunan yerleşim birimlerindeki evlerin çoğunda, küçük çapta dokuma işleri yapılan atölyelerin varlığı biliniyor.

Ayrıca son zamanlarda, “ev ofis” diye adlandırılan yeni bir çalışma biçimi de giderek yaygınlaşıyor. Emekli yaşına gelmiş deneyimli elemanlardan bir süre daha yararlanmak amacıyla başlatılan bu moda, son zamanlarda ülkemizde de görülüyor. Bu uygulamadaki espri ise, eskilerin “ispat-ı vücut” dedikleri “işyerinde devamlı olarak bulunma” olayının ortadan kalkması anlamını taşıyor.

Her iki hâlde de, serbestlik başta olmak üzere birçok kolaylık yanında, zamandan ve yol masraflarından başka daha pek çok konuda tasarruf sağlanıyor. Ayrıca, Hazine Müsteşarlığı’ndan kaynaklanan bilgilerden öğrendiğimiz kadarıyla, bir işçinin istihdamı için büyük işletmelere gereken yatırım tutarının, kısaca KOBİ denilen “Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler”e nazaran üç kat fazla olduğu gerçeğinden hareketle, ev atölyelerinin ne kadar ucuza kurulabileceği de açıkça belli olmaktadır. Bu sayede, çok daha az bir yatırımla çok daha fazla insanımıza iş imkânı sağlanabilecektir.

Gerçi yurdumuzun her yanında kurulan ve kurulmakta olan sanayi siteleri de aynı amaca dönük olarak gösterilebilir ama o siteleri kuranların ağırlıklı olarak küçük sanayici ve esnafımızdan oluştuğu, dolayısıyla gerek acemilikler gerekse kaynak noksanlığı nedeniyle yaşanan gecikmeler yüzünden “astarı yüzünden pahalı” denilebilecek maliyetlerin ortaya çıktığı bilinmektedir. Üstelik bu türden sitelerin ortakları da, özellikle ödeme güçleri açısından eşit düzeyde olamadıkları için, tavşanlarla kaplumbağalar, kaplumbağa hızıyla yarıştırılmakta, inşaatlar ödeme gücü en az olan üyelere göre yürütülebilmektedir.

Ev atölyelerinin organize edilmesi elbette kolay bir iş değildir. Çünkü en azından, kalite ve istikrar açısından göz ardı edilemeyecek zorluklar var. Daha önemlisi; “mevzuat hazretleri” dediğimiz büyük bir engel var ki insanı bırakın iş yaptığına, doğduğuna bile pişman edebiliyor.

Şu anda evlerinde, kahve köşelerinde, sokaklarda, hapishanelerde ve daha pek çok yerde, boşta bekleyen milyonlarca işsiz insanımız var. Hatta kapkaç olayları bile, bir anlamda işsizliğe dayanıyor. Birtakım vergi ve sigorta kavramları bu mantıkla düzenlenir, böyle bir yapılaşmanın önündeki engeller aşılabilirse, en kısa zamanda istihdam konusunda büyük patlamalar yaşanabileceğinden hiç kimse kuşku duymamalıdır. O zaman, yemek ve yol paralarından tutun da, sigorta ve vergi kesintileri ile, dünyada en yüksek oranda hesaplanan kıdem tazminatları gibi çeşitli yükümlülükler yanında, işyeri oluşturulması için gereken yatırım giderleri de ortadan kalkacağı için, orta ve büyük çaptaki birçok firma, hatta küçük boyutlardaki yatırım masraflarını da üstlenerek, emek yoğun işleri fason olarak yaptırmaya yönelecektir.

Devletimiz, eğer bu düşüncelerden yola çıkarak gerekli düzenlemelere gidebilir, sistemi işverenlerce açıklıkla ve çekinmeden kullanılabilir hâle getirebilirse, çok kısa bir zamanda işsizliğin kökü kazınabilecek, az veya çok, herkesin nafakası çıkacaktır.

O zaman, kalite ve istikrar konusu da sorun olmaktan çıkacaktır. Çünkü o görevi, ev atölyelerine iş yaptıran daha gelişmiş firmalar bizzat kendileri üstlenmiş olacaktır. Hatta, o organizasyonlarda kullanılabilecek beyaz yaka dediğimiz eğitimli ve deneyimli insanlar bile, ev-ofis anlayışıyla çalıştırılabileceği için, bir taşla birkaç kuş vurulmuş olacaktır. Bu arada, birtakım gözü kara kuruluşların zaten yapmakta oldukları bu uygulama legal hâle gelecek ve sistemden bütün ülke girişimcileri huzur ve güven içinde yararlanabileceklerdir.Yeniden yapılandırılacak bu sektör için, çalışan aile fertlerini de kapsayan basit bir sigorta ve vergi sistemi geliştirilebilirse, son zamanlarda iyice yaygınlaşmış kaçak yabancı işçi çalıştırılması da çekiciliğini kaybedecek, en azından, o kaynaklardan kendi insanımız yararlanacaktır.

Bu konuda yapılması gereken yenilik, ana firmaya fason üretim yapan ev atölyelerinin KDV ödemelerinden muaf tutulmalarıdır. Buna karşılık, ana firmalar yaptıkları ödemeleri işçilik gibi göstereceklerinden, kesecekleri faturalara katma değer vergisini de ilave edecekler, dolayısıyla bu konuda devletin hiçbir kaybı olmayacaktır. Böylelikle ev-ofislerin ve ev atölyelerinin KDV formalitelerinden kurtulmaları sağlanmış olacaktır.

Konunun üzerine bu mantıkla gidildiğinde, benzer şekilde pek çok pratik çözümler üretilebileceği görülebilecektir. Bu konuda kapsamlı çalışmalar yapılmadan sonuca varılması elbette kolay olmayacaktır. Bize göre bu ev atölyelerinin malzeme ve yardımcı malzeme kullanmayacakları cihetine gidilerek sadelik sağlanacak, aynı şekilde, vergi sigorta konusu da basite indirilebilecektir.

Bu yolla yapılabilecek üretimlerin büyük bir bölümünün sanayi dışı konulara kayacağına da kesin gözüyle bakılabilir. Böylelikle boş kalan potansiyelimizi değerlendirirken, özellikle el sanatları konusunda kültür ve geleneklerimizi de ihraç etmiş olacağız. Bütün dünyaya ismimizi, bu sefer de bu yolla duyurmayı başaracağız.

İhracatımız hızla artıyor. Ama görüyoruz ki ithalatımız daha büyük bir hızla büyüyor. Çünkü asgari ücret son dört yılda üç buçuk kat artarken, aynı değerde kalan dolarla ihracat yapmanın tek yolu, ithal girdiler ve yine ithal yoluyla sağlanan ileri teknoloji ürünü makinelerle olmaktadır. Bir anlamda, “dostlar alışverişte görsün” misali, kendimizi kandırmaktayız. İhracatın artmasına, katma değeri yüksek ürünlerimiz oranında sevinmeliyiz. Bu ise, emek yoğun, kendi geliştirdiğimiz yerli teknoloji ürünü makinelerle üretim yapmakla ve marka olmanın sağladığı yüksek kârlılıkla elde edilebilir. Üzülerek belirtmek gerekirse, bugün için hammaddesini ve makinesini aldığımız “yabancıya” az oranlardaki emeğimizi katarak, adeta “fasoncu” gibi çalışmaktayız. Üstelik bu işleri yaparken, onlara sadece orta seviyedeki emek gücümüzle hizmet vermekteyiz. Bu sistemde vasıfsız işçimize olduğu gibi, yetenekli ve gelişmiş beyin gücümüze de yer yok.

Emek yoğun işlere ağırlık vermek, sanıldığı gibi teknolojik gelişmelere kapalı olmak anlamında düşünülmemelidir. Tam aksine, eski elemanların deneyimleri ile beyin gücünü birleştirerek hiç eleman çıkarmadan, hatta yenilerini de işe alarak artı değerler yaratmak en büyük hedef olmalıdır. Bunun için, bir yerden başlamak gerekirse; “En büyük tehlike, en yakın tehlikedir.” mantığıyla, atıl kapasitemizi bir an önce devreye almanın yolunu bulmalıyız.

Aslında her şey Kristof Kolomb’un yumurtasında olduğu gibi çok kolay, sadece biraz etraflıca düşünmek gerekiyor. Unutmayalım ki her sorun kendi kuralları içinde çözülür.

Marka Olmak Kolay Değil

Dünya markasıyım demekle dünya markası olunmaz

Son yıllarda, özellikle konfeksiyon sektörü ile ilgili söylemde bulunanlar, ağız birliği etmişçesine markalaşma olayını vurguluyorlar. Buna paralel olarak, birçok Türk firması gibi biz de kendi çapımızda o uğurda çaba gösteriyoruz.

Aslında, marka olmak sanıldığı kadar kolay değil. Ben dünya markasıyım demekle marka olunmuyor. Bu sözün arkasında durabilmeniz için kaba tabiriyle, bir fırın ekmek yemeniz gerekiyor. Her şeyden önce zaman önemli. İddialı olduğunuz ürününüz her ne olursa olsun, hiçbir şey şıp diye rayına oturmuyor. Önce ortaya çıkmanız, sonra reklam yapmanız, ardından piyasaya yayılmanız ve en önemlisi zaman konusunda da sabırlı olmanız gerekiyor. Kısacası; insanlar hiçbir şeyi ânında kabullenmeye yanaşmıyor. “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer” misali, bir şüpheciliktir gidiyor. Elbette onlar da haklı. Devir reklam devri, beyinleri yıkama devri, en önemlisi moda devri. Bazılarımız tutucu davranıp modanın iyice yayılmasını beklerken, birileri çıkıp öncülük etmeyi göze alıyor. İşte burada “marka” en büyük etken olarak karşımıza çıkıyor. Daha önceden bilinen ve herkes tarafından güvenilen firmaların ürünlerinin yayılıp moda olması daha kolay gerçekleşiyor.

İster giyim eşyası olsun, ister başka şeyleri satın alırken, işten anlayanlar için karar vermek çok kolay. Bazı insanlar daha önce denedikleri veya herkes tarafından tanınan marka olmuş ürünleri bir güven unsuru olarak tercih ederken, bazıları da iyiye ve güzele ulaşmanın kolay yönü olarak benimseyip zamanlarını boşa harcamaktan kurtuluyorlar. Kısacası, marka demek aynı zamanda güvence demek.

Ayrıca, işin sükse yapmak gibi bir boyutu da var. Son zamanlarda olay öyle bir boyuta ulaştı ki markalar dışarıya taşmaya başladı. Yakanızda, sırtınızda veya kolayca görülen bir yerinizde giysinizin markası ön plana çıkıp adeta ben buradayım diyor. Bazen bu uygulama çok faydalı da olabiliyor. Ya da en azından, zararsız oluyor.

Gömlek enselerine konulan etiketler, şahsen beni çok rahatsız ediyor. Geçenlerde iyi markalardan sayılabilecek mağazalardan birinden takım elbise satın alırken, allayıp pullayıp yanına bir kravatla iki de gömlek kattılar. Ben azıcık nazlanır gibi yaparak bu rahatsızlığımı dile getirdim. Satış elemanı hayretini gizleyemedi. Söylediği kadarıyla, böyle bir şikâyetle ilk defa karşılaşıyordu. Hemen yanımızda bir kucak dolusu gömlek alıp gitmek üzere olan birisi vardı. Benim sözlerim üzerine uyanmış olacak ki ben daha bitirmeden o da dert yanmaya başladı. Sonunda aldığı, bütün gömlekleri ense etiketleri sökülmek üzere tadilata bıraktı.

Bu olayı eve gelince tekrar düşündüm. Marka olmuş koskoca firmaların bu konularda duyarsız ve öngörüsüz olmalarını bir türlü kabullenemedim. Demek ki; “kör satıcının kör alıcısı olurmuş” misali, “her topluma, kalite anlayışı oranında kalite sunulduğu” kanısına vardım.

Aslında, marka olmak bir anlamda imaj geliştirmek anlamına da geliyor. Her konuda öyle ürünler var ki markası görünmeden de fark ediliyor. Özellikle teknik ürünlerde, bazı firmaların başkaları için kendi markalarında üretim yapmalarına tanık oluyoruz. İşten anlayanlar, bir bakışta gerçek markayı fark ediyorlar. Bazen bunun tersi de oluyor. Tanınmış bir ürünün kötü bir benzeri üretilip üzerine sahte marka basılıyor. Her ne kadar, pazarlarda, işportalarda ihraç fazlası adı altında satmaya çalışılsa da maldan anlayanlar için aldatıcı olmuyor. Bazı kısıtlı bütçeye mahkûm kişiler ise bilerek o tür malları satın alıp kullanıyorlar.Bir anlamda nefislerini köreltiyorlar.

Marka olmak ne kadar zor olsa da, belli bir üne kavuştuktan sonra öyle bir hoşgörü yakalanabilir ki bazı hataların farkına bile varılmaz veya bu hatalar değişik bir tarz olarak bile algılanabilir. Önemli olan, istenmeyen hatalar karşısında bahaneler üretmek yerine ürünün arkasında durmak, müşteri mağduriyetine meydan vermemektir. Yine belirtmek gerekirse; markanın devamı uğruna, onu elde etmek için harcanan emeğin çok daha fazlası gerekir. Çünkü esas arzu edilen, markanın sürekliliğini sağlamaktır. Kuşaktan kuşağa, asırlara meydan okuyan gerçek markalar, o emeklerin gölgesinde yaşamlarını sürdürmektedirler.

Yazan: GAZANFER SANLITOP

Kaynak: Kuvözde Çocuk Büyütmek – Akis Kitap

 

AddThis Social Bookmark Button
 
En Güzel Aşk Sözleri

Aşkı aşktan başka bir şey söndüremez. Mevlana

Aşk heyecanına düşen dilsiz olur. Fuzuli

Aşk, yaşamanın tam şeklidir. A. H. Tanpınar

Aşk şarabından içen aşık ayılmaz. Aşık Veysel

Aşk kılavuz istemez, tek başına yol alır. M. İkbal

Dertsiz aşk, tam aşk değildir. Feridüddin Attar

Aşka "delilik" diyen insan, hayatın sırrına ebediyen bigane kalsın. Muhammed İkbal

 

Yüz kişinin içinde aşık, gökte yıldızlar arasında parıldayan ay gibi belli olur. Mevlana

Aşkın safası yok değil amma cefası çok. Şeyhülislam Yahya

 

Aşkın en büyük mucizesi, kendi varlığına hepimizi inandırmasıdır. Cenab Şahabeddin

Aşk bir sırdır. Eflatun

Aşk seçimdir. Octavio Paz

Aşk zamanla artar. A. Puşkin

Aşk kalbin güneşidir. Voltaire

Aşk her şeyi eşit kılar. Cervantes

Aşk sızlamaz, bağırır. Shakspeare

Gerçek aşk hafızada yaşar. Tolstoy

Aşk, her şeye galip gelir. Virgilius

Aşk imiş alemde her ne var. Fuzuli

Gerçeklerin en gerçeği aşktır. Bailey

Aşk birlikte saçmalamaktır. Paul Valery

Kin taraf tutar, aşk daha da çok. Goethe

Aşkın gelişi, aklın gidişidir. Antonie Bret

Aşktan söz ede ede insan aşık olur. Pascal

Aşk, ikiyken bir olmak demektir. V. Hugo

Aşk, büyüktür ama sonsuz değildir. Balzac

Aşk genellikle bir evlilik meyvesidir. Moliere

Aşkın hissi ifadesi müziktir. M.de. Unamuno

 

Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz. H. Cibran

 

Yakınmak, aşkın ölümüdür. Marlene Dietrich

 

Aşık, yüz bulamayan adamdır. Ahmet Haşim

 

Aşk ve öksürük saklanamaz. George Herbert

 

Kendi kendine konuşmaktır aşk. Cezmi Ersöz

 

Hayat bir çiçek, aşk onun balıdır. Victor Hugo

 

Hakiki aşk ızdırap çeker ve sessizdir. O. Wide

 

Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır. Victor Hugo

 

Gözlerin konuştuğu dil her yerde aynıdır. Dr. Ivy

Aşk ta yaş gibidir, saklanamaz. Thomas Dekker

 

Aşk kulübeyi altından bir saraya benzetir. Holty

 
Aşkın en iyisi özgür ve korkusuz olanıdır. Russell
 

Aşk ancak ondan kaçmakla yenilebilir. Fenelon

 

Aşk bir çingene çocuğudur, yasa tanımaz. Bizet

 

Aşk, gülü dikenle avuçlamak demektir. Stendhal

 

Aşk cennetin dilinden bize kalan tek anıdır. Bulor

 

Hem aşık hem de akıllı olmak olanaksızdır. Bacon

 

Benim bir tek bilgim vardır, o da aşktır. Sokrates

 

Hikmet akılda değildir, fakat aşktadır. Andre Gide

 
İlk ve son aşkımız, kendimize karşı olandır. Bovee
 

Aşk öğretilmez! Kendiliğinden doğar. Sultan Veled

 

Karşılıklı aşk gibi mutluluk yoktur. George Harbert

 

Aşk, aşık ile maşuk arasında bir maskedir. H. Cibran

 

Aşk, bıkmakla ölür, unutmakla gömülür. La Bruyere

 

Güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa. Aşık Veysel

En sürekli aşk karşılıklı olmayan aşktır. S. Maugham

Aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur. Antoine Bret

Seven yaratmak ister, çünkü küçümser. Sevdiğini küçümsemeyen aşktan ne anlar? F. Nietzsche

Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır. Marcel Proust

Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlarda erkeklerin son aşkı olmak isterler. Oscar Wilde

 

Aşk değil, aşkın eksikliği körlüktür. Glenway Wescott

 

Aşkın olduğu yerde yaşam vardır. Mahatma Gandhi

Sevmesini bilenler, ancak büyük adamlardır. Balzac

 

Aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur. Antoine Bret

 

Aşk mutluluğu öldürür, mutluluk aşkı. M.de. Unamuno

Aşk, kızıl gibi geçirilmesi gereken bir hastalıktır. Tolstoy

 

Aşk yerini bulunca asla değiştirmeyin. Sextus Propertius

 

Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur. La Cordaire

 

Aşk, utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır. Dr. Ivy

 

Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur. La Cordaire

 

Aşkı tatmayan aşkın yarasına ilaç olamaz. Shakespeare

 

Aşık gözleriyle bakmaz, duygularıyla bakar. Shakespeare

 
Aşk, evliliğin şafağı, evlenme aşkın akşamıdır. De Finod
 

Aşk, sizi istenme isteğiyle dolduran bir hastalıktır. Lautrec

 

Aşk aklın üzerinde hayalgücünün zaferidir. H.L. Mencken

 

Sevgi herşeyi fetheder, bizde sevgiye teslim olalım. Virgil

 

Aşk, ülkesini kılıçsız idare eden bir kraldır. George Harbert

 
Aşk nedir? Kişinin kendinden çıkma ihtiyacı. C. Baudelaire
 

Aşk, gözbebeğinin önündeki cam sileceğidir. Julian Barnes

 

Aşkı gerçekten isterseniz sizi bekler bulacaksınız. Oscar Wilde

 

Aşk utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır. Montaigne

 

Aşk, ne geçmiş ne gelecek tanıyan yegane ihtirastır. Balzac

 

Güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa. Aşık Veysel

 

Aşk bir tablodur, onu doğa çizmiş ve hayal süslemiştir. Voltaire

 

Tatmin edilmiş bir aşk, bütün güzelliğini kaybetmiştir. Corneille

 

Aşk, insana vakar, ağırbaşlılık, hatta güzellik verir. Bernard Shaw

 

Aşk oduna (ateşine) yanmayanın, kalbi saf olmaz imiş. Eşrefoğlu

 

Güçlü aşkların ürünü olan çocuklar iyi kabiliyetlerle doğar. Eflatun

 

Aşk her zaman eski bir masaldır ama her zaman yepyenidir. Heine

 

Söyleyenler hikmetin bilmez, bilenler söylemez. Şeyhülislam Yahya

 

Aşk bıkılmayandır. Her şeyden bıkılabilir ama aşktan ... Hayır. Duclos

 

Özgürlük aşk değildir, yalnız aşkın kapısıdır. Franz Xaver Von Baader

 

Aşkı seçme özgürlüğünün gerçekleşmesi olanak dışıdır. Octavio Paz

 

Aşktan kurtulmak, ona tutulmak kadar kolay değildir. Thomas Hardy

 

Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır. Geraldy

 

En devamlı aşk, karşılık beklemeden duyulan aşktır. Somerset Maugham

 

Gerçek aşk, karşılık olarak hiçbir şey beklemediğin yerde başlar. Exupery

 

Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır. Bailey

 

Aşık olduğum için deliyim, bunu söyleyebildiğim için de değilim. Werther

 

Aşık, elinde ne yoksa onu ister, elinde olanı istemez. Titus Maccius Plautus

 

Aşk nedir? Bir bedende iki ruh. Dostluk? İki bedende bir ruh. Joseph Roux

 
Bir aşkın açtığı yaraya ancak yeni bir aşk merhem olur. Cenab Şahabeddin
 

Aşkımı bildiler lâkin, aşkımın kime ait olduğunu bilemediler. Muhyiddin Arabi

 

Ey aşk, güzel ve kısasın... Aşk insanı birliğe, bencillik yalnızlığa götürür. Schiller

 

Aşk: cennetle cehennem arası işleyen trende bir mevsimlik bilet. Don Dickerman

 

Aşk herkesin bahsettiği fakat kimsenin görmediği bir hayaldir. La Rochefoucault

 

Aşk, akıllı, aptal demeden, bütün insanlara bulaşan bir hastalıktır. Albert Camus

 

Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır. Freud

 

Aşk yaşamdır deriz, ancak umutsuz, inançsız aşk ölümden beterdir. Albert Hubbart

 

Bir şey kendimiz için iyi, yani uygun gibi sunulmuşsa ona karşı aşk duyarız. Descartes

 

Kadınların büyük tutkusu aşkı ilham etmektir. İnsanı aşkın güzellikleri yaşatır. Moliere

 

Aşk erkeklerin hayatında bir olay sayılır, kadınların hayatındaysa bir tarihtir. M. de Stael

 

Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı. Faulkner

 

Aşk yaşamında kadın, ancak hünerli bir çalgıcının elinde dile gelen bir lir gibidir. Balzac

 

Hiç kimse uzun süre evli kalmadıkça gerçek aşkın ne olduğunu anlayamaz. Mark Twain

 

Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanmayıp içindekilere bakılmalıdır. Cenap Şehabettin

 

İstek, hareket, genişleme, yön veren tezlere bilgelik eklendiğinde aşk olur. Jacob Boehme

 

Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister. Eugene Delacroix

 

Hiç kimse uzun süre evli kalmadıkça gerçek aşkın ne olduğunu anlayamaz. Mark Twain

 

Aşk kızamığa benzer, insan ne kadar geç yakalanırsa o kadar ağır geçer. Douglas Ferrola

 

Tatmin edilmemiş aşklar, başka alanlarda büyük eserler meydana getirirler. Schopenhauer

 

İnsan ne kadar büyük ruhlu olursa, aşkı o kadar derin bir şekilde duyar. Leonardo da Vinci

 

Sadece aşk normal şeyleri alışılagelmişin dışında görmemizi sağlar. Alejandro de Solminihac

 

Aşkın eksikliği değil fakat arkadaşlığın eksikliği bir evliliği mutsuz yapar. Friedrich Nietzsche

 

Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar. Newton

 

Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir... Aşk gözle değil ruhla görülür. Shakespeare

 

Yalnız akıllı bir insan sevmesini bilir. Sevip de yitirmek, sevmemiş olmaktan daha iyidir. Seneca

 

Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar. Newton

 

Aşk, iki yalnızlığın birbirine dokunması, birbirini koruması ve selamlamasıdır. Rainer Maria Rilke

 

Aşk, kalbimizin saygısız misafiridir. Bize sormadan gelir bize sormadan gider. Cenap Şahabettin

 

Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide: şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki. Mevlana

 

Rüzgar ateş için ne ise, ayrılık da aşk için odur; ufak alevi söndürür, büyük alevi canlandırır. Bussy

 

İnsan kalbindeki gerçek aşk, dört nala giden bir at gibidir; ne dizgin tutar, ne söz dinler. Konfiçyus

 

Aşık olmayanlar, akıllı bir adamın sıradan bir kadın için acı çekmesini anlayamazlar. Marcel Proust

 

Aşk, coşku ve tutku olduktan sonra insan hiç sarsılmaz, bunlar olmayınca yaşam neye yarar. Stendal

 

İnanın bana, dünyada aşka ve tutkuya yetenekli bir kalpten daha saygıdeğer bir şey yoktur. Goethe

 

Ah! Bu kadar okudum, bu kadar öykü ya da destan duydum, aşkın yolu asla düz gitmiyor. Shakespeare

 

Aşk, coşku ve tutku olduktan sonra insan hiç sarsılmaz. Bunlar olmayınca yaşam neye yarar? Stendhal

 

Eros'un kadının ruhunda çöreklenmiş duran muazzam gücünü serbest bırakmamız gerekiyor. Erica Jong

 

Çok güvenirseniz aldatılabilirsiniz fakat yeteri kadar güvenmezseniz de çok acı çekebilirsiniz. Frank Crane

 

Seninle bir pergelin iki ayrı kolları gibiyiz ne kadar dönersen dön yine aynı yerde karşılaşacağız. Ömer Hayyam

 

Aşk, bir defa ayaklar altında çiğnendikten sonra bir daha doğrulmayacak kadar nazik bir çiçektir. George Sand

 

Aşk parçalanan bir bütünün iki ayrı cisimde karşılaşmasından hâsıl olmuş karşı konulmaz bir arzudur. Saint Agustin

 

Toy aşk "seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var", olgun aşk "sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum" der... Erıch Fromm

 

Hayatınızda bir defa gerçek aşkı bulacaksınız, eğer şanslıysanız hayatınızın geri kalanını onunla geçirebilirsiniz. Donna Eileen

 

Gerçek aşk sessizce gelir. Flamayla ya da yanar döner ışıklarla değil. Çanların çaldığını duyuyorsanız kulaklarınızı kontrol edin. Erich Segal

 

Mevcut bir aşkı uzun zaman gizleyecek veya bulunmadığı yerde onu var gibi gösterecek bir yüz örtüsü yoktur. La Rochefoucauld

Bir kadın eğer erkeğinin gözünde ikinci planda olacağını hissederse onu sevemez; aşk saygı ve arzu olmadan sadece arkadaşlıktır. George Sand

 

Aşklar, ovaları kaplamış olan muazzam ordulara benzer... Daha dün, bütün ihtişamı ile orada iken, bugün ararız, yerinde yeller eser. Montherlant

 

Aşk yaşamında kadın, ancak hünerli bir çalgıcının elinde dile gelen bir lir gibidir. Kadınlar bizleri sevdikleri zaman her suçumuzu bağışlarlar. Balzac

 

Büyük insanlarda, liyakat sahibi olanların kendilerini budalaca aşka kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz. François Bacon

 

Sizden ne aşk bekliyorum, ne şaşkınlık, ne alay, ne küçümseme.. Ama ben herzaman bütün kadınların yüreğinde şefkat ve dostluk sınırlarında bulunan bir duygunun var olduğundan kuşkulanmışımdır. Balzac

 

Kötülükler aşktan uzaklaşma oranında birtakım derecelere sahiptir ve kötülük aşka yaklaşmak için sarf ettiği güç oranında erdeme yaklaşmış olur. Dante

Bir aşkı başka aşk söndürebilir. Aşkta ne yükseklik ne alçaklık ne de akıllılık ve akılsızlık vardır. Aşk öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı vardır ne de ucu bucağı. Mevlana

 

Aşk mutluluğunu evlendikten sonra da sürdürebilseydik, dünya cennet olurdu. Duygulu gönüller sevginin her türlüsü için duygulu değil mi? J. J. Rousseau

Hareket etmenin nedeni 'istek' ve 'sevmektir', bu ise düşünmektir. Aşk tutkudur. İyi ya da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir. Epiktet

Aşk hatalara karşı daima kördür, daima mutluluklara meyillidir. Kanun tanımaz, kanatlıdır ve tutuklanamaz. Kafaların bütün zincirlerini kırar geçer. William Blake

Sevgi ruhun güzelliğidir. Augustinus

Aşk kulübeyi altından bir saraya benzetir. Holty

Aşk cennetin dilinden bize kalan tek andır. Bulor

Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır. Victor Hugo

Aşkın olduğu yerde yaşam vardır. Mahatma Gandhi

Aşk değil, aşkın eksikliği körlüktür. Glenway Wescott

Aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur. Antoine Bret

Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur. La Cordaire

Aşk aklın üzerinde hayalgücünün zaferidir. H.L. Mencken

Aşk utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır. Montaigne

Sevilenin kusurlarını hoş görmeyen sevmiyor demektir. Geothe

Erkek az fakat sık sever, kadın ise çok ancak bir kez sever. Basta

İnsan sevmeye başladı mı, yaşamaya da başlar. Madame De Scudery

Aşk bıkılmayandır. Her şeyden bıkılabilir ama aşktan ... hayır. Duclos

İlk aşk, birazcık aptallık ama, çok miktarda meraktan doğar. B.Shaw

Özgürlük aşk değildir, yalnız aşkın kapısıdır. Franz Xaver Von Baader

Aşk hazzı, dostlukla duyu hazlarından yoğrulmuştur. Jeremy Bentham

Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır. Geraldy

Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır. Bailey

Aşık olduğum için deliyim, bunu söyleyebildiğim için de değilim. Werther

Sevgi bizi zamanın yıkımından koruyan yıkılmaz bir kaledir. Costance Foster

Sevmeden yaşamak yaşamak değildir. Az sevmek ise sürüklenmektir. Fenelon

Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar erkeklerin son aşkı olmak ister. O.Wilde

Ey aşk, güzel ve kısasın... Aşk insanı birliğe, bencillik yalnızlığa götürür. Schiller

Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır. Freud

Aşk yaşamdır deriz, ancak umutsuz inançsız aşk ölümden beterdir. Albert Hubbart

Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar da erkeklerin son aşkı olmak ister. Oscar Wilde

Bir şey kendimiz için iyi, yani uygun gibi sunulmuşsa ona karşı aşk duyarız. Descartes

Kadınların büyük tutkusu aşkı ilham etmektir. İnsanı aşkın güzellikleri yaşatır. Moliere

Aşk kızamığa benzer, insan ne kadar geç yakalanırsa o kadar ağır geçer. Douglas Ferrola

Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı. Faulkner

Hiç kimse uzun süre evli kalmadıkça gerçek aşkın ne olduğunu anlayamaz. Mark Twain

Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanmayıp içindekilere bakılmalıdır. Cenap Şehabettin

İstek, hareket, genişleme, yön veren tezlere bilgelik eklendiğinde aşk olur. Jacob Boehme

Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister. Eugene Delacroix

Sadece aşk normal şeyleri alışılagelmişin dışında görmemizi sağlar. Alejandro de Solminihac

Aşkın eksikliği değil fakat arkadaşlığın eksikliği bir evliliği mutsuz yapar. Friedrich Nietzsche

Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yanlız kalırlar. Newton

Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir... Aşk gözle değil ruhla görülür. Shakespeare

Yalnız akıllı bir insan sevmesini bilir. Sevip de yitirmek, sevmemiş olmaktan daha iyidir. Seneca

Aşk, coşku ve tutku olduktan sonra insan hiç sarsılmaz, bunlar olmayınca yaşam neye yarar. Stendal

Çok güvenirseniz aldatılabilirsiniz fakat yeteri kadar güvenmezseniz de çok acı çekebilirsiniz. Frank Crane

Bir kadını anlamanın tek yolu onu sevmektir... Ve daha sonra onu anlamaya gerek kalmaz. Sydney J. Harris

Dinsel erdem, insanlığı sevmekle olanaklıdır. Bu sevgi hissi, aileden toplumdan hükümete dek karşılıklı olarak uzamalıdır. Konfüçyus

İnsana karşı sonsuz bir sevgi ve şefkat duyabilmek için dinsel inançlardan kurtulmak gerekir. Robert Owen

Bir kadın eğer erkeğinin gözünde ikinci planda olacağını hissederse onu sevemez; aşk saygı ve arzu olmadan sadece arkadaşlıktır. George Sand

Hayatınızda bir defa gerçek aşkı bulacaksınız, eğer şanslıysanız hayatınızın geri kalanını onunla geçirebilirsiniz. Donna Eileen

Aşk bir keman gibidir. Müzik şimdi veya daha sonra susabilir fakat teller sonsuza kadar kalır. June Masters Bacher

Hareket etmenin nedeni 'istek' ve 'sevmektir', bu ise düşünmektir. Aşk tutkudur. İyi ya da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir. Epiktet

Aşk yaşamında kadın, ancak hünerli bir çalgıcının elinde dile gelen bir lir gibidir. Kadınlar bizleri sevdikleri zaman her suçumuzu bağışlarlar. Balzac

Büyük insanlarda, liyakat sahibi olanların kendilerini budalaca aşka kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz. François Bacon

Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek. Sevmek zevktir ama yanlız sevilmenin hiçbir zevki yoktur. Aristo

Bilge olan evlenmez. Evlense bile aşkın vehimlerine kapılmaz... Bir uygarlığın yetkinliği ve insanlığı ancak kardeşlik ve sevgiyle olasıdır. Epikür

Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki… Ümit Yaşar Oğuzcan

Seninle bir pergelin iki ayrı kolları gibiyiz ne kadar dönersen dön yine aynı yerde karşılaşacağız. Ömer Hayyam

Seni bulmaktan çok aramak isterim / seni sevmeden önce anlamak isterim, / seni bir ömür boyu bitirmek değil / sana hep yeniden başlamak isterim. Özdemir Asaf

Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir. Aşk gözle değil, ruhla görülür. Shakespeare

Kadınlar bizleri sevdikleri zaman her suçumuzu bağışlarlar. Balzac

Sevgi gidemeyeceği yere tırmanır. Alman Atasözü

Hakiki sevgi ayrılıkta unutulmaz. Belçika Atasözü

Sevgi evliliğin meyvesidir. Fransız Atasözü

Sevgi açlıktan değil, hazımsızlıktan ölür. Fransız Atasözü

Alacaklılar kapıya geldiğinde sevgi pencereden uçup gider. Brezilya Atasözü

Sevgi sis gibidir, basmayacağı dağ yoktur. Hawai Atasözü

Bir adam en çok sevgilisini, en iyi şekilde ailesini, en uzun da annesini sever. İrlanda Atasözü

Eski sevgi paslanmaz. İsveç Atasözü

Sevgisiz yaşam, yazsız yıla benzer. İsveç Atasözü

Sevgi ile yorulmadan ilerleriz. Sevgi ile, sadece onunla başkaları için fedakarlık yapabiliriz. Kızılderili Atasözü

AddThis Social Bookmark Button
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 9 - 175
RocketTheme Joomla Templates