AddThis Social Bookmark Button


Zar Falı

Zarlar aracılığı ile kehanette bulunmanın kökeni antik çağlara kadar dayanmaktadır. Gelecekten haber verme sanatının burada anlatılan şekli değişik bir eğlence şekli olarak da kabul edilebilir. İsabet derecesine gelince, bu tecrübe ile ortaya çıkacak bir husustur.

 

Öncelikle hangi niyetle zar attığınızı belirlemiş olmalısınız. Bir çift zarı atmak üzere avucunuz da sallarken, sürekli olarak yalnızca niyetinizi aklınızda tutun, tek odaklandığınız düşünce, niyetiniz olmalıdır. Sallama işine de, ya iki avucunuzu birbirine kapayarak veya daha iyisi bir bardak içinde yapmalısınız. Niyetiniz aklınızda olmak üzere zarları bu biçimde istediğiniz kadar salladıktan sonra bir masa üzerine atmalısınız ve noktaların hangi şekilde geldiğine bakmalısınız. Bu noktalarla alakalı cevap listesine bakmak sureti ile o listede niyetinizin karşılığı olan cevabı bulabilirsiniz. Bu tür kehanetle ilgili geleneksel kurala göre; bir kişi, bir seferde en fazla üç niyet tutmalıdır. Aynı biçimde bir niyet tutulduktan sonra yine aynı niyetin tutulması bakımından aradan makul bir sürenin geçmesi için mutlaka beklenmelidir.

 

 

Mistik Sunak

Niyetlere cevap aranırken, bildiğimiz zarların yerine mistik sunak da kullanılabilir. Bu, 21 küçük kareden oluşan bir tablodur. Her bir karede, zarların yüzlerindeki noktaların sayısı yazılı bulunmaktadır. Her kombinasyon 21’de on ihtimaldir. Bu tabloyu masa üzerine koymalısınız. Elinize bir kalem almalısınız. Gözlerinizi kapatmalısınız ve rasgele, kalemin ucu ile bir kare işaretlemelisiniz. Kalemin ucunun gösterdiği karede bulunan zar kombinasyon sayısına göre cevap listesine başvurmalısınız. Sanki zarlarla çalışıyormuş gibi niyetinizin karşılığını bulabilirsiniz.

 

 

 

 

 

‘Gelecek’ için atılan zarların yorumları

 

1–1 ise sizin için bir gelişme dönemi olacak.

1–2 ise mutluluk, muhabbet, fakat çok başarı yok.

2–2 ise gelirinizde artış olacak ama masraflarınız da artacak.

1–3 ise hayal kırıklığına uğrayacaksınız, ama geçici.

1–4 ise beklenmedik değişiklikler ve yeni görünümler.

2–3 ise orta karar bir gelişim dönemi.

1–5 ise küçük ödemeler halinde bir dönem.

2–4 ise devamlı bir ilerleme, ama beklenmedik bir kayıp.

3–3 ise yeni ve başarılı bir organizasyon

1–6 ise geçici iyi şanslar.

2–5 ise yeni bir ilgi alanı, ama kıymeti kuşkulu.

3–4 ise sizin için önemli, ama takdir edilmeyen gayretleriniz olacak.

2–6 ise ufak tefek zorunluluklar, önemsiz rahatsızlıklar, tedirginlikler

3–5 ise eski dostlukların yenilenmesi.

4–4 ise sonradan yenilecek talihsizlik.

3–6 ise rahatlık, eğlence fakat fırsatların kaçırılması.

4–5 ise para konusunda güçlük.

4–6 ise oturduğunuz yer değişecek.

5–5 ise hatalı düşüncelerin farkına varılması.

5–6 ise yeni arkadaşlar, yeni ilgiler.

6–6 ise ummadığınız mal, mülk.

 

 

 

 

 

 

‘Aşk’ için atılan zarların yorumları

1–1 ise rekabet duygunuzu ortaya çıkartmamalısınız, aynı ideallere sahip olduğunuza göre birbirinize daha çok fırsat tanımalısınız.

 

1–2 ise her bakımdan fikirleriniz aslında uyuşuyor, sabırlı olursanız yenilmez bir ikili olacaksınız.

 

2–2 ise her ikinizde bireyselliği değil paylaşmayı seviyorsunuz. Birbirinize fırsat verirken uyanık olmalısınız, karar vermeyi öğrenin.

 

1–3 ise siz bir lidersiniz, düşüncesizce hareket etmeyin yeter. Bu davranış karşınızdaki kişiyi canlandırarak daha uyumlu bir çift halini almanıza sebep olacaktır.

 

1–4 ise ilişkide başarılı olabilmek için derin anlayışa ihtiyacınız var, sorumsuzluk yapmamalısınız.

 

2–3 ise iletişiminiz güçlü olduğu sürece mutluluğunuzu engelleyecek bir mani yoktur.

 

1–5 ise her ikinizde işin rahat yanını tercih ediyor dediğim dedik diyorsunuz bir taraf anlayışı yakalayamazsa bu ilişki yürümez.

 

2–4 ise bir an huzurlu iken bir anda her ikinizde parayı veriyorsunuz ilişkinizin sonu gerçekten ilginç gelişecek bu şartlarda sürdüğü yere kadar demek daha doğru olur.

 

3–3 ise her ikinizde ilişkinizi şansa bırakmışsınız sorumluluk almanızın zamanı geldi aman dikkat geç kalmayın.

 

1–6 ise yeni bir ilişkiye başlamak sizin için daha hayırlı olacak.

 

2–5 ise uyumlu ilişki yaşamaktasınız idareye devam etmeniz yeterlidir.

 

3–4 ise dikkat ve sorumluluk her ikinizin birbirinizi idare etmesiyle olacaktır.

 

2–6 ise sanata ve ev yaşantısına düşkünsünüz ama karşınızdaki kişiden tüm bu özellikleri çok fazla beklemeseniz iyi olur.

 

3–5 ise acele etmeyin dışa dönük birisi ile berabersiniz.

 

4–4 ise hayatı ciddiye almayın, birlikten kuvvet doğar unutmayın.

 

3–6 ise güçlü iletişiminiz her ikinize de her geçen gün daha çok güven sağlayacaktır.

 

4–5 ise en ahenkli çift sizsiniz, beraberliğinizde ciddi bir sorun yok merak etmeyin.

 

4–6 ise sıkı, güvenilir, tatmin edici dört dörtlük bir ilişkiniz var.

 

5–5 ise ikinizde özgürlüğünüze düşkünsünüz, dikkat.

 

6–6 ise çok zor bir birliktelik, sabırlı olmalısınız.

 

 

‘Başarılı olabileceğiniz meslekler’ için atılan zarların yorumları

1–1 ise iş hayatının her alanında

1–2 ise danışmalık, iletişim gerektiren işlerde

2–2 ise cesaret gerektiren işlerde

1–3 ise sürekli araştırma gereken işlerde

1–4 ise seyahat gerektiren işlerde

2–3 ise ekip çalışması gerektiren işlerde

1–5 ise yaratıcılık, üretkenlik isteyen işlerde

2–4 ise monoton, yeniliğe açık olmayan sabit işlerde

3–3 ise liderlik gerektiren yönetici işlerde

1–6 ise aktif işlerde

2–5 ise titizlik gerektiren işlerde

3–4 ise ikna kabiliyeti gerektiren işlerde

2–6 ise danışmanlık gerektiren eğitim, öğretim işlerinde

3–5 ise sanatsal işlerde

4–4 ise ikna kabiliyeti gerektiren işlerde

3–6 ise esrarengiz işlerde

4–5 ise kişisel hayat işlerinde

4–6 ise devlet dairesindeki işlerde

5–5 ise planlama gerektiren işlerde

6–6 ise şartların gerektirdiği her alandaki işlerde başarılı olabilirsiniz…

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Telkin ve Bilinçaltı İlişkisi

Telkin bir düşünce kalıbıdır. Kendi içinde anlam ve olumluluk arz eden bir söylemdir. Telkin aynı zamanda yön verici, iddialı – nasıl olmalı, ne olmalı – soru şekillerine cevap verebilen düşünce şeklidir.

Telkin Görecelilik Arz Eder

Telkinde geçerli olan alıcının (uygulanan kişinin) algısıdır.

Telkin, kaynak açısından kendi içinde mutlaklık arz etse de, alıcı tarafından görecelilik gerçeği ile karşılaşır. Örneğin “bu işi yapabilecek tek kişisin” söylemi, alıcı tarafından mutlak anlamda pozitif bir söylem olarak mı algılanacaktır?

Hayır! Söz konusu işin, düşünce kaynağının, geçmiş ikili iletişimin ve öz farkındalığın alıcı tarafından nasıl algılandığına göre, ilgili söylemin pozitif veya negatif olduğuna karar verilecektir.

Dolayısıyla söylem, alıcının algısı ile sabittir.

Söz konusu düşünce, meşru altyapıya sahipliği, pozitif telkin olma derecesi ile doğru orantılıdır.

“Sen başarılı bir çalışansın”

“Sen işini en iyi şekilde gerçekleştiriyorsun”

“Bu zor işin üstesinden gelebilecek tek kişisin”

“Sana Güveniyorum”

Yukarıdaki söylem kalıpları, “bu işi yapabilecek tek kişisin” temel söylemini meşrulaştırarak, alıcının, algı esnekliğini kısarak, pozitif telkin algı eğilimini arttırmaktadır.  Burada önemli olan nokta, telkinin kaynağı, ile alıcının iradesi arasındaki farklılık çatışmasına odakanmaktan ziyade, alıcının algısını (imajinasyonunu) telkin ile uyumlu kılmaktır. Ziraa, algı ile irade arasındaki çatışma her zaman algı lehine sonuçlanarak, algı bir zaman sonra iradenin kendisi olur.

İrade (Bilinç) : Somut gerçek tecrübelerin, getirdiği bilinçli düşünce kalıplarının oluşturduğu zihinsel organizasyondur. Somut tecrübeler ile telkin arasındaki çatışma – başarısız olunan bir kaç işe karşın, “başarılı bir çalışansın, sana güveniyorum” söylemi -

Yukarıdaki pozitif söylemlerle eşleştirilen birey, bu telkinleri algısı haline getirerek, bu algı şablonu doğrultusunda karar verecek, bu kararlar doğrultusunda eyleme geçecek ve sonuç olarak en baştaki telkinin yarattığı algı, alıcının gerçeği olacaktır. Düşünülmese de bu etkilinin yaratıcı gücü işte bu noktada ortaya çıkmaktadır. İlgili kriterler doğrultusunda gerçekleştirilen telkin etkinliği, düşünüldüğünden güçlüdür.

Telkin Bir Bilinçaltı Çalışmasıdır

Bilinçli zihin, geçmiş ve şimdiki zaman gerçeklerinden bağımsız işleyemez. Yıllardır kilo veremeyen, kilolu olan bireye, “sen rahatlıkla kilo verebilirsin, yeterli azme sahipsin” demek bilinç ile telkin arasında çatışmaya neden olur. Birey doğduğu günden bugüne, edindiği tecrübeler ve karşılaştığı olumlu,olumsuz söylemleri, zamanla bilinçaltına atarak, kendini ve dünyayı görme şablonu kurmuştur. Söz konusu şablonun değiştirilmesi, bilinçaltının tekrar programlanması – pozitif telkinlerin farklı zaman ve koşullarda – tekrar edilmesi dahilinde yapılan çalışma ile gerçekleşebilmektedir. Ziraa, birey bilinçaltı söylem kalıplarını (algısını) değiştirmeden, arzu ettiği değişimi temelden değiştiremez. Geçici, heves değişimleri gerçekleşebilir. Algı ile bilinç arasındaki çatışma her zaman algının lehine sonuçlanır. Bilinçaltı Hipnotik çalışmalarının gerekçesi de bu çatışma gerçeğine dayanaktadır.

Bio-Frekans Bilinçaltı Telkin

Bio-Frekans Bilinçaltı Telkin Setlerinin temelinde iki ana unsur yatmaktadır.

  1. Meşrulaştırılmış İsme Hitaben Oluşturulmuş Pozitif Telkinler
  2. İrade – Bilinç -  bariyerinin ortadan kaldırılması

Bireyin arzu ettiği değişim doğrultusunda seçtiği pozitif meşrulaştırılmış telkinler, irade bariyerini ortadan kaldıran beş farklı subliminal audio tekniği kullanılarak doğrudan bilinçaltına ulaştırılır. Söz konusu Bio-Frekans setleri, belirli kurallar çerçevesinde ve sistemli olarak, bireyin bilinçaltının, arzu edilen değişim doğrultusunda, alternatif pozitif söylemlerin edinmesini sağlar – bireyin algısının, dolayısıyla kararlarının ve davranış şekillerinin  değişmesi ile sonuçlanır.

 

www.olumlamalar.com

AddThis Social Bookmark Button
 
ULUBATLI HASAN

(1428 - 1453)

 

Ulubatlı Hasan, İstanbul'un fethi sırasında Bizans surlarına ilk sancağı diken yeniçeridir.

Osmanlı ordusu Fatih Sultan Mehmed kumandasında 6 Nisan 1453 Cuma günü İstanbul'u kuşattı. 29 Mayıs 1453 Salı günü sabaha karşı son saldırı yapılıyordu. Yeniçeriler arasında iriyarı Ulubatlı Hasan adlı bir asker surlara tırmanmaya başladı. Bir elinde palası, öteki eli ile kalkanını başının üstünde tutarak surların üstüne çıktı. Onunla birlikte otuz kadar yeniçeri de surlara tırmandı. Ulubatlı Hasan yaralanmasına rağmen, arkadaşlarının surlara çıkmasına yardım etti. Ayağı taşa takılarak surlardan aşağı düştü. Yukarıdan atılan oklarla şehid edildi. Ancak yeniçeriler, açılan gediklerden içeri girerek şehri ele geçirdiler.

 

Bizans tarihçisi Phrantzes'in anlatışına göre: Türkler 29 Mayıs Salı günü sabaha karşı Edirnekapı ile Topkapı arasında umumi bir hücum başlattılar. Savunmanın temel direği olan Venedikli General Giustiniani’nin yaralanıp cepheyi terketmesi üzerine Türk askerleri heyecana geldi. Sultan Fâtih’den, Topkapı Surlarına tırmanılması izninin alınmasıyla birlikte Uluabatlı Hasan isimli küçük rütbeli ve genç bir asker beraberindeki 30 askerle beraber, Osmanlı bayrağını surlara dikmişlerdir.

 

Ulubatlı Hasan surlara tırmanmadan 1-2 gece önce Padişah Çadırında Padişah çok güzel bir dua etmiştir. Dışarıdan bir âmin sesi gelmiştir. Bunun üzerine Sultan II. Mehmed âmin diyen kişinin bulunmasını istemiştir. Bu da Ulubatlı Hasan'dır. Padişah Çadırına neden bu kadar yakında olduğu sorulunca oda ilk saldıranlar arasında olmak istediğini ama kumandanının izin vermediğini söylemiş.

 

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Başınıza Kötülük Geleceği Korkusu Nasıl Yenilir?

Psikiyatride yeni bir tanı ortaya çıktı: "Kötü dünya sendromu." Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu sendromun, empati yoksunluğunun en önemli sonuçlarından biri olduğunu ve toplumsal duyguların hasar görmesiyle ortaya çıktığını söyledi.


Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tarhan, yaptığı yazılı açıklamada, her an bir şiddete kurban gitme korkusu, korku filmlerinde yaşananların kişinin başına gelme ihtimali, nükleer veya biyolojik savaşın çıkabilmesi, bir virüsün bütün insanlığa bulaşması, Hollywood filmlerinde olan genetik sapma sonucu ortaya çıkan garip bir yaratığın insanlığı yok etmesi gibi ihtimallerin, insanları günden güne karamsarlığa sürüklediğini belirtti.

İnsanların dünyayı tehdit edici bir yer olarak görmeye başladıklarını ve yaşama küstüklerini ifade eden Tarhan, şunları kaydetti: "Bu durum dünya kötü dünya sendromuna mı sürükleniyor sorusunu akıllara getiriyor. Kötü dünya sendromuna dünyadaki güven ortamının azalması ve dünyanın daha tehdit edici bir yer haline gelmesi neden olur. Bu durum, toplum ve birey psikolojisinde olumsuz sonuçlara yol açıyor. Kötü dünya sendromu empati yoksunluğunun en önemli sonuçlarından biridir. Toplumsal duyguların hasar görmesiyle bu sendrom ortaya çıkıyor. Kötü dünya sendromu, dünyanın eskiye kıyasla daha tehdit edici bir yer olduğu algısını tanımlamak için kullanılmaktadır. Dünyanın kötüye gittiğini düşünenlerde üç türlü tepki göze çarpar; şiddeti örnek alıp, şiddet davranışını arttırmak, şiddete karşı duyarsızlaşmak ve korkuya kapılıp, kendilerini şiddet kurbanı gibi algılayarak, kaçınma davranışı geliştirmek. Bu 3 tepki türünün de sağlıklı olduğunu söylemek güçtür."

Kötü dünya sendromunun toplumun psikolojisine etkisi

Prof. Dr. Tarhan açıklamasında, kötü dünya sendromunun toplumun psikolojisini direkt etkilediğine işaret ederek, sebep ve belirtilerini şu şekilde sıraladı: "Birinci sebep, insanlık içindeki şiddetin ve cinayetlerin artmasıdır. Okullarda çocuklar arasında, toplumda şiddet artmaktadır. Okullara silah götürme anneyi babayı öldürme gibi cinayet olayları eskiye göre toplumda hızla yaygınlaştı. Örneğin ABD’de aile içi şiddet olaylarında ciddi bir artış görülmekte ve acil servislere başvuranların neredeyse yüzde 20’si aile içi şiddet sonucu geldiğini belirtmektedir. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet eğiliminde ve çocuklarda cinsel istismarda ciddi artış görülmektedir. İnsanların da güvenlik
yatırımlarına eğilimleri fazlalaştı. Silah ve alarm satışları her geçen gün artmaktadır. Bütün bu olaylar güvenliğin zayıfladığını ve kötü dünya içinde bulunduğumuzu ortaya çıkarmaktadır."

Prof. Dr. Tarhan, medyanın, saldırı görüntülerini devamlı vermesinin sebebinin ise bütün Amerika’da ve dünyadaki insanların o olayı yaşamış gibi algılaması olduğunu belirterek, şöyle devam etti: "Küçük bir azınlığın yaşadığı olay böylece bütün dünyada insanların kendilerinin de böyle bir şiddete mağdur ve kurban olabilecekleri duygusunu geliştirdi. Korku ve huzursuzluk giderek arttı, bunun sonucunda kaçınma davranışları ortaya çıktı. Dünya büyük ve kötü bir yer olarak görülmeye başlandı. Gerçek ve fantezi ayırt edilemez hale geldi. Meydana gelen herhangi bir tehlike, insanlarda her gün olacak duygusu yaşatmaya başladı. Bu duygu politik olarak da
sürekli beslenmektedir. Şiddet görüntülerini yoğun düzeyde izleyenlerin bir grubunda, dünyayı korku dolu, acımasız, gelecekle ilgili kötü ve tehlikeli bir yer olarak görme şeklinde bir tepki ortaya çıktı. Diğer bir grupta ise tam tersine agresif davranışlar haline dönüştü.

Radikallik geni olan bu insanlar, böyle korku zamanlarında daha çok saldırganlaşırlar, daha agresif olurlar ve şiddete karşı şiddetle karşılık verirler. Şiddet davranışlarının sonuçlarına karşı şiddeti yöntem olarak benimserler. Ortadoğu insanında bu kültür vardır. Bu coğrafyanın insanında şiddet davranışı karşısında agresif olma, karşı şiddete yönelme gibi radikallik eğilimleri ortaya çıktığı için şiddeti yöntem olarak seçme görülmektedir."


Kaynak : cnn türk

AddThis Social Bookmark Button
 
Finansman Konusu Önemlidir!

Parayı veren düdüğü çalar.

Vergi ödül törenlerinde en hoşumuza giden şey, rahmetli Özal’ı dinlemek olurdu. Onun konuşmalarını dinlerken kendimizden geçerdik. Öyle konulara değinirdi ki her biri başka bir ufuk açardı bizlere. Ona göre ülkemizde yapılamayacak hiçbir şey yoktu. Yeter ki pazarı olsun ve finansman sorunu bulunmasın. Onun gözünde, bilgi ve teknoloji konusu işin olmazsa olmazıydı ama bizim insanımızın o özellikleri kazanması zor değildi. Pazar ve finans şartları oluştuktan sonra üretim yapmak kolaydı.

Finansman konusu çok önemlidir. Özkaynakların az olduğu yerde, tek çare dış kaynaklardan yararlanmaktır. Bunun yolu da kredi almaktan geçer. O zaman da finansman konusu ön plana çıkar. Çünkü, bu nedenle ortaya çıkacak ek maliyetleri uygun şekilde fiyatlarına yansıtmayı beceremeyen veya finans sorununu verimli bir şekilde çözemeyen kuruluşlar küçülmeye, hatta batmaya mahkûmdur.

Finansman denilince yıllar önce tanık olduğum bir olay geldi aklıma: Ben o zaman bir taahhüt firmasında çalışıyordum. Çeşitli şantiyelerde işlerimiz vardı. Bazılarını tek başıma götürürken, bazılarında şirket ortaklarının nezaretinde iş görüyorduk. .O işlerden biri de Kenter Tiyatrosu’ydu.

Bütçeleri gerçekten çok kısıtlıydı. Biraz da o nedenle elimizden geldiğince özen gösteriyor ve her şeyi mühendisçe çözmeye çaba sarf ediyorduk. Yani, “en iyiyi en ucuza” mal etmeye çalışıyorduk. O güne kadar özel tiyatroların böylesine büyük bir projeye giriştikleri pek görülmemişti. Aslına bakılırsa yine de başarmaları çok zor olacaktı ama kimin fikriydi bilmiyorum; çok değişik bir uygulama başlattılar. Tiyatronun koltuklarını sattılar. Hem de, Özal’ın sansasyon yaratan benzer girişiminden çok önce gündeme getirdiler bu çözümü. Koltuk fiyatı 5.000 TL.idi. O zaman benim maaşım da net 2.500 TL. olduğuna göre fena bir rakam olmadığını düşünebilirsiniz. Kısa zamanda salonun bütün koltukları satıldı. Satıldı dediysem, aynen rahmetli Özal döneminde köprülerin satışına benzer bir düşünceydi bu. Bağış olarak 5.000 TL. veren, sanıyorum on yıllık süre için, bir koltuk sahibi oluyor ve o koltuğun arkasına adı yazılıyordu. Sonra her oyunun galasında o koltukta, sahibi kim ise o oturuyordu. Kimler yoktu ki koltuk sahipleri arasında. İstanbul’un kalburüstü tüm şahsiyetleri tiyatronun yapımına büyük katkıda bulundular. Balkon koltukları bu satışın dışında tutulmuştu. Onu da neden yaptıklarını anlamakta zorluk çekmedik. Çünkü özellikle galalarda kendilerine de yer kalması gerekiyordu.

İlk açılışı Hamlet oyunu ile yaptılar. Galaların da galası sayılabilecek ilk oyun için bana da gönderilen, daha önceki dönemlerin tiyatrolarını başlangıçtan itibaren temsil eden motiflerle bezenmiş davetiyelerin üzerinde “Şeref Misafirleri Gecesi” yazıyordu. Eşimle beraber o muhteşem geceye katılmanın heyecanını uzun süre yaşadık. Davetiyelerimizi de uzun süre sakladık. Kimler yoktu ki o gece. Ünlü işadamları, sanatçılar, bürokratlar, tanıdık tanımadık kalburüstü simalar, Zeki Müren bile gelmişti.

Hayatım boyunca çeşitli işler yaptım. Değişik insanlarla tanışma fırsatı buldum. Sayın Yıldız Kenter ve Rahmetli eşi Şükran Güngör gibi olgun insanlara çok az rastladım. Onlar çeşitli rolleri en kolay şekilde oynayabilen yetenekli insanlardı. Ama onları tanıyınca bir şeyi fark ettim; gerçek hayatları için seçtikleri rol, sadece ve sadece iyilik, güzellik ve doğruluk üzerineydi. Ve o rolü bıkmadan, aksatmadan öyle güzel oynuyorlardı ki hayranlık duymamak elde değildi.

Bugünün modern girişimcileri, bir işe başlamadan önce, o konuyla ilgili olarak bütün olasılıkları kapsayan ve adına “fizibilite” ya da “yapılabilirlik araştırması” denilen bir dosya hazırlıyorlar. O dosyanın ilk sayfalarının, öz kaynak ve finansman konuları olduğunu rahatça ifade edebiliriz.

Öfke ve Hırs Girişimcinin Düşmanıdır.

Kızgınlık ateşi önce sahibini yakar.

Girişimci geniş görüşlü bir insandır. Onun öfkeyle, hırsla pek işi yoktur. Hırsını yenemeyenin, bir gün olup hırsına yenileceğini çok iyi bilir. Adımlarını ölçülü atar. Karar vermeden önce çok düşünür. O kararı uygulamaya koyduğu anda ise olabildiğince sakindir. Çünkü o; daha önceden, kendi içinde yapması gereken savaşı yapmıştır. Onun için artık, kesin bir kararlılık vardır. Uğruna savaş verilen bir dava vardır.

İş hayatı, hırsına ve öfkesine yenilen, girişimciliği becerememiş insanlarla doludur. Bunlardan bir tanesi var ki aklıma geldikçe gençlere anlatırım: Bizim öğrencilik yıllarımızda Arçelik ismini bilen yoktu. Firma, Lütfü Doruk tarafından kurulduğunda çelik dolap masa sandalye ve pencere doğraması üretirken; Koç ile ortaklığa girer girmez hızla büyüdü. Konu olarak da, eski üretimlerden kazanılan deneyimlerden yararlanılarak, bildiğimiz beyaz eşyaya yöneldiler. Sonra sermaye artırımları geldi. Sonra ortaklık yapısı değişti. Gebze’ye taşınma öncesinde, Lütfü Doruk ortaklıktan ayrıldı. O hızla ve hırsla, matkap ve ona benzer elektrikli ev aletleri üreten Presiz Firması’nı satın aldı. Bir süre sonra, firmanın ismi Presiz Evsan’a dönüştü. Yani işin açıkçası Lütfü Doruk, bir şekilde elinden kaçırdığı Arçelik’in konularına girme cüretini gösterdi. Sonrası malum. Büyük bir rekabet başladı iki firma arasında. Bu duruma büyük balık ile küçük balığın öyküsü gözüyle de bakılabilir. Olaya Lütfü Doruk yönünden bakılırsa sonuç malûm: İflas, kahır ve ölüm.

“Öfkeyle kalkan zararla oturur” sözü boşuna söylenmemiş diye düşünüyorum. İş adamını bırakın; normal hayattaki bir insanın bile öfkeyle, kızgınlıkla bir yere varamadığı her zaman görülmüştür.

İş hayatında öfkenin ve intikamın yeri yoktur.

Gerçek Girişimci Şımarmaz

Ne oldum deme, ne olacağım de.

Girişimcilik zor bir zanaattır; çünkü o boyundan büyük sorumlulukların altındadır. Yaptığı işin durumuna göre; belirli bir yatırımı, stokları, alacakları, borçları ve en önemlisi çalıştırdığı elemanları vardır. Özellikle eleman konusu, hepsinden daha önemlidir. Çünkü çalışanların sigortaları, vergileri ve en önemlisi ücretleri tümüyle peşin ödenmek zorundadır. Elektrik ücretleri de benzer şekilde ödenmektedir. Ayrıca, KDV’ler de büyük yükler oluşturmaktadır. Dar bir açıdan bakıldığında karşı taraftan alındığı söylenebilir ama işin aslı farklıdır. Çünkü, katma değer vergileri devlete bir ay sonra ödenmekte ama müşterilerden satış vadesine bağlı olarak, aylar sonra tahsil edilmektedir. Oysa alacakların tahsili belirsizdir. Kredi kullanmanın kelime karşılığı ise, bile bile darağacına bağlanmaktır. Sonrası şansınıza kalmıştır. Ülkede ufacık bir kriz çıkmaya görsün; en başta bankalar olmak üzere, bütün alacaklılar sözleşmişçesine bir anda başınıza öyle üşüşürler ki, neye uğradığınızı şaşırırsınız. Savaş hâlleri ise bu işin tuzu biberidir. O zaman panik kuralları geçerlidir. Biliyoruz ki paniğin zararı korkulandan çok daha fazladır.

Ülkenin birinde büyük bir savaş yaşanmış. Zor günler o kadar uzun sürmüş ki bütün dengeler değişmiş ve sonunda, yeni bir düzen oluşmuş. Hatta ufaktan sosyal etkinlikler de başlamış. Böyle etkinliğin yaşandığı bir baloda, ülkenin elit tabakası bir araya geliyor. Şöyle bir söyleşiyi gözünüzün önüne getirin. Bir tarafta savaş öncesinin kalburüstü kişilerinden yaşlı bir adam, üzerindeki smokin oldukça eski ve yer yer eprimiş durumda. Besbelli, savaştan büyük kayıplarla çıkmış. Tam karşısındaki ise, 30-40 yaşlarında, tıknaz, pancar suratlı biri. Üzerinde ilk defa giyildiği kolayca fark edilebilen yepyeni bir kıyafet. Harp sonrası gelen âni zenginliği henüz hazmedemediği her halinden anlaşılıyor. Pervasızca bir soru soruyor gün görmüş yaşlı adama:

-Smokininiz ne kadar da eski modelmiş?

Yaşlı adamın yanıtı oldukça ilginç;

-Bizde, savaştan önce de vardı evlâdım.

Aslında böyle durumlara düşmek çok acı. Kötü durumdan iyiye geçmek kolay da, kötüye alışmak çok zor. Hele eşinizin ve çocuklarınızın yıkılan dünyalarını onarmak, başlı başına bir sorun. Eskiler, “ayağını yorganına göre uzat” derken bilerek söylemişler. Ama onlar da, yorganınıza birilerinin göz dikebileceğini düşünmemişler.

Girişimci, her türlü olasılığı düşünmek zorundadır. Onun sorumlulukları, “büyük başın büyük derdi olur” anlamında; işinin büyüklüğü oranında artar. Onun yaşantısında, “har vurup harman savurmak” yoktur. Çünkü o, akan suların bir gün âniden durabileceğini bilir.

Girişimcinin şımarmaya hakkı yoktur.

Başarı Ekip İşidir.

Bir elin nesi var? İki elin sesi var!

İş hayatında, her başarının ardında bilgili, deneyimli, uyumlu ve özverili bir ekip olduğu hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Her ne kadar temsili olarak ön plana çıkanlar olsa da, gerçek başarı arka plandaki isimsiz kahramanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Eskiler, “alet işler el övünür” derlerdi. Bugün ise, “ekip çalışır, lider övülür” desek daha doğru olacak.

Özellikle kurulu düzenin başına geçip kısa sürede başarılı performans çizen bazı yöneticiler, o havanın rüzgârına kapılıp kerameti sadece kendilerinden biliyorlar. Bunun en açık belirtisi olarak “biz” yerine “ben” demeye başlıyorlar. O şanslı kişiler; maddî yatırımlar yanında, değeri ölçülemez boyuttaki insan kaynakları denilen mirasa konduklarını nedense kabullenmek istemiyorlar. Her başarıyı kendilerinin kazanmış olduklarını düşünüyorlar. Dolayısıyla da çok geçmeden, en büyük payın kendilerine ait olduğu yanlışına düşüyorlar. Yarım asra yakın süregelen iş hayatımızda, kerameti kendinden bilen öyle insanlara rastladık ki kendi başlarına giriştikleri işlerden yedikleri tokatlardan sonra gerçeği görebildiler.

İki-üç yıl önce, Bandırma’ya giden feribotta tanıştığımız biriyle tatili konuşurken, söz döndü dolaştı işleri gençlere devretme konusuna geldi. Adamın o gün; “genç adama koltuk, sekreter ve araba verirsen; rahata alışır söner gider, ya da hırsa kapılır kaçar gider” şeklindeki sözleri hâlâ kulaklarımda. Rahata alışanın sönüp gidebileceği olağandı da, hırsa kapılıp kaçıp gideceğini anlamak için yeni deneyimler gerekiyormuş. Yeni yetmelerin, kurulu düzenin başına geçip, süregelen başarıları kendilerine mal ederek hırsa kapılmaları ve “bütün küçük dağları ben yarattım” demeleri için fazla beklemeniz gerekmiyor. Bütün başarılardan ânında “aslan payı” almak istiyorlar. Bu arzuları hemen yerine gelmeyince de, ya kaçıp gitme olayı kendiliğinden gerçekleşiyor, ya da siz gönderiyorsunuz.

Eskiler; “at binenin, kılıç kuşananın” demişler. Yıllarca yöneticilik yapmış bir aile şirketi yöneticisi olarak, kendimizi küçük görmeye ve bindiğimiz dalı kesmeye elbette niyetimiz yok. Çünkü yöneticilik, gerçekten bambaşka bir sanat. İş dünyası, o sanatın üstün sanatçılarını büyük beğenilerle izliyor. O yöneticilerin, tabiri caizse, yerlerde sürünen şirketlerin başına geçip nasıl harikalar yarattıklarını herkes görüyor.

Ama bilinen bir gerçek daha var ki o harika çocuklar önce ekiplerini düzene sokuyorlar. Gereğince değişiklik yapıyorlar, yeterince eğitim sağlıyorlar. Sonunda, başarıya odaklanmış bir ekip oluşuyor ve serüven başlıyor.

Aslında aynı sistemin devlet yönetiminde de olması gerekir. Tamamen liberal görüşlü bir partinin iktidara geldiğini ve mevcut kadronun farklı görüşte olduğunu düşünün. O yönetimden ne bekleyebilirsiniz? Devlette de aynı görüşün yerleşmesi ve bu anlayışın kanunlarla desteklenmesi gerekiyor. Bize göre, bu kadar geri kalışımızın ardındaki temel neden de bu olsa gerek. Neyse ki özel hayatta bu sıkıntılar yok. Yönetim değişikliği anında ekibe de uygulanabiliyor.

Girişimci Zamanı da Yönetir

Zaman ve sözler dikkatli kullanılmalıdır. Çünkü ikisi de geri alınamaz.

Geçenlerde, sivil toplum kuruluşlarını bir çatı altında toplama amacı güden uluslararası bir toplantıya katıldım. Delegelerden biri kürsüde sözlerine başlamak üzereyken oturum yöneticisi uyarıda bulundu ve konuşmasını yedi dakikada bitirmesini istedi. Bu uyarı üzerine adamın söylediği söz çok ilgimi çekmişti: “Zaman bir kılıçtır, doğru kullanamazsanız sizi keser.”

İş vaktin, idare nakdin güzel kullanılması demekmiş. İşini bilene bir gün, üç gün yerine geçermiş. Harcını bilene ise, tasarrufun gelir yerine geçtiği söyleniyor.

Devir hesap devri. Günümüzde her şey bollaşmış gibi görünmekle beraber, aslında hepsi de daha zor elde edilir oldu. Özellikle de zaman paha biçilemez değerlerde. Çünkü onun bollaşması diye bir şey yok. Takvimden her kopardığımız yaprak, her zaman 24 saate tekabül ediyor. Her saatte ise 3600 saniye var. Bu hesaba göre bir gün 86400 saniyelik değişmez bir zaman dilimi oluşturuyor. Günümüzde her şey zamanla ölçülür oldu. Emekle ilgili bütün sözleşmeler zamanla bağlantılı olarak yapılıyor. Maliyet hesaplarında işçilik ücretlerini, saat ya da dakika cinsinden alıyoruz. Yani zaman çok kıymetli.

Artık bütün işletmelerde zaman etütleri yapılıyor. Maliyetleri düşürebilmenin yolu, zamanı kısaltmaktan geçiyor. Bu amaca dönük olarak otomasyona gidiliyor. Ama daha önemlisi var: gecikmemek. Maliyetler bir anlamda, kârlılığınızı ilgilendiriyor. Oysa, firmanızın geleceği ile ilgili önemli kararları almadaki gecikmeler sizi bir anda çağdışı yapabiliyor. O zaman kârdan değil, işletmenizin kapısına kilit vurmaktan bile söz edilebilir. Günümüzün girişimcisi, zamana karşı yarışan bir sporcudan farksız değil. Aradaki tek fark yarışılan kulvarlarda.

Bize göre; bugünün modern işletmelerinde muhasebe, finans, pazarlama ve benzer isimler yanında “zaman yönetimi” adı altında yeni bir bölüm açmayı da düşünmek gerekiyor. Bildiğimiz kadarıyla, inşaat şantiyelerinde bütün programlar zamanı ve işleri bir arada gösteren tablolar şeklinde yapılıyor. Aslında bütün işletmelerin zamanla ilgili değerlendirmeleri var. Ama bizim anladığımız tarzda, zamanı en ön planda tutan çalışmalar yeterince belirlenmiş değil. Yakın bir gelecekte, “zaman mühendisliği” diye bir meslekten söz edilirse şaşırmayın.

Zamanın yokluğundan yakınanlar, zamanı iyi kullanmayanlardır.

Arz Talep Kanunu Önemlidir

Fiyatları yükselten de, alçaltan da Allah’tır.

Hadis

Ben ekonomist değilim. O konuda fetva vermek elbette hakkım değil. Ama bir mühendis ve sanayici olarak bu konuda bir şeyler söylemekte de sakınca görmüyorum. Ayrıca belirtmem gerekirse; Biz de iktisat dersini ciddi anlamda okuduk. Hocamız, Sayın Prof. Dr. Zeyyat Hatipoğlu’ydu ve “İktisat İlminin Esasları” isimli kitabi o kadar anlaşılır bir dille yazılmıştı ki İktisat Fakültesinde öğrenim gören birçok arkadaşımız sınavlara bizim kitabımızdan hazırlanırdı.

Bize göre; “arz ve talep” iktisat ilminin altın kuralıdır. O öyle bir kuraldır ki ne ülke, ne sınır ne de zaman tanır. O her devirde hüküm süren bir olgu, ilgili-ilgisiz herkesin bilmesi gereken bir ekonomi yasasıdır. Ama üzülerek belirtmeliyim ki ekonomi eğitimi görmüş birçok insanımız bile, o altın kurala yeterince inanmıyor.

Sevgili Peygamberimiz zamanında Medine’de kıtlık ve pahalılık baş göstermiş. Sahabeden bazı ileri gelenler huzura çıkıp istekte bulunmuşlar:

-Ya Resulallah, fiyatlar dayanılmaz şekilde yükseldi. Bir narh koyup kısıtlasanız da rahatlasak.

Hazreti Peygamber’in verdiği yanıt çok ilginç:

“Alan da, veren de, rızıklandıran da, fiyatları sınırlayan da Allah’tır. Ben; ne can, ne de mal bakımından ondan isteği olan biri olarak Allah’a kavuşmak istemiyorum.” Arz ve talebe inanmayanların, bu sözler üzerinde uzun uzun düşünmeleri gerek.

Bir ülke düşünün. Başta hava şartları olmak üzere, ürünü etkileyen her konuda olumlu gelişmeler yaşanması sonucu bol ve kaliteli ürünler elde edilmiş. Satıcıların elinde fazlasıyla stok var. Oysa alıcılar belli. Bu şartlar altında fiyatlar elbette düşecektir.

Bir de tam tersini varsayalım. O ülkede hiç yağmur yağmamış olsun. Ya da, don olayı veya dolu benzeri afetler nedeniyle ürünler tarlalarda kalmış, yeterince hasat yapılamamış olsun. Başka yerden ürün getirme şansı da yoksa, fiyatların yükselmesi kaçınılmazdır. Arada elbette bazı sapmalar olacaktır. Ama unutmayalım ki “istisnalar kaideyi bozmaz.”

Bu arada, ülkeyi yönetenlere de büyük görevler düşmektedir. Piyasaların normal koşullar altında ve serbest rekabet altında yürümesini sağlamak devletin asil görevleri arasındadır. Birtakım fırsatçılara meydanı boş bırakmamak açısından hükümetlere ve medya kuruluşlarına görevler düşmektedir.

Esasen, artık fiyatları belirlemenin mantığı da değişti. “Maliyet artı kâr” mantığı, yerini çoktan “piyasada geçerli fiyat” anlayışına bıraktı. Maliyet hesapları, sadece o şartlara uyabilmenin önlemlerini almak açısından yapılıyor. Eğer maliyetleri düşüremiyorsanız, bırakınız kâr etmeyi, bir miktar zararı bile göze alsanız, rakiplerine nazaran başka üstünlüğü olmayan pahalı malı satmanız çok zor, hatta imkânsız bile sayılabilir.

Piyasaların, “uzun vadeli” olarak da nitelenen normal işlediği durumlarda, birtakım dalgalanmalar olsa da gerçek fiyatlar mutlaka oturur. Önemli olan beklenmeyen paniklere karşı gerekli önlemleri yerinde ve zamanında almaktır. Ayrıca, çok iyi bilinmelidir ki yaşanan afet ya da kuraklık nedeniyle zaten az ürün elde eden üreticinin malına narh koymaya kalkarsanız, onu zarara uğratabileceğiniz gibi, gelecek yıllara dönük üretim yapma heveslerini de kırmış olursunuz.

Yıllar önce; Demokrat Parti döneminde, özellikle de 6-7 eylül olayları sonrası başlayan kıtlık ve karaborsa dönemlerinde ülkeyi yönetenler, piyasa şartlarını geniş çerçeve içinde oluşturmaya çalışmak yerine, “milli korunma kanunu” adı altında fiyatları kısıtlama yoluna gittiler. Sonunda karaborsacılar daha zengin olurken, küçük esnaf büyük zararlar gördü. Stokçular keyifle purolarını tüttürürken, onlar hapsi boyladı. Mala gerçekten ihtiyacı olanlar da, paraları oranında ve piyasa şartlarında satın almalarını sürdürdüler. Aslında bu olay için, Demokrat Parti’nin çöküşünün başlangıcı da denilebilir.

Devletin asıl görevi, belirli öngörüler ışığında ve daha çok, heveslendirme ve yönlendirme mantığıyla çözümler oluşturmaktan ibarettir.

Fiyat Belirlemek Zor İştir

Bir malı beğenen, etiketini kabullenmek zorundadır.

Bir önceki bölüme fiyatlarla ilgili bir hadisle başladıktan sonra, fiyat belirlemekten söz etmek bazılarına abes gibi gelebilir ama unutulmamalıdır ki arz-talebin ışığında da olsa her girişimcinin en önemli işi fiyatları en optimum şekilde belirlemektir.

Fiyatlar düşük olursa, zarar kaçınılmaz olabileceği gibi, çok yüksek belirlenmiş fiyatların satışlara ters etki ederek aynı şekilde zarara yol açabileceği de unutulmamalıdır. Önemli olan piyasa şartlarına göre hareket etmektir. Maliyet artı kâr mantığı önemini kaybetmiş olsa da, zararına mal satmamak açısından maliyet hesapları yapmak kaçınılmazdır.

Fiyatlara etki eden çeşitli faktörler vardır. Bunların başında genel anlamda maliyetler gelmektedir. Eğer bütün üreticilerin maliyeti yüksek ise, fiyatların da yüksek çıkması kaçınılmazdır. Yok eğer, sadece sizin maliyetiniz yüksek çıkıyorsa, bir yerde hata var demektir. O zaman ya maliyeti düşürmenin yolunu bulacaksınız, ya da o işten vazgeçeceksiniz.

Bir ülkede istikrarlı ortam oluşmamışsa fiyatlar yükselmeye mahkûmdur. Durmadan büyüyen enflasyon da aynı etkiyi yapar. Özellikle vadeli satışlarda enflasyonun ve kredi faizlerinin yüksekliği fiyatlara kamçı etkisi yapar. Fiyat listeleri hazırlanırken, kaç aylık vadelerle satış düşünülüyorsa fiyatlar o oranda yüksek tutulur. Mesela; yıllık enflasyon yüzde 30, aylık finansman masrafı aylık enflasyonun 2 katı olarak yüzde 5 ise, 6 aylık vadeli satışlarda bunun fiyata yansıması minimum yüzde 34 civarında olacağından liste fiyatı 100x1.34=134 lira olur. Şimdi bir de enflasyonun hızla düşmeye başladığı bugünkü şartları ele alalım. Diyelim ki bir yıl önce liste çıkarmışız; yeni maliyetler kabaca, az olan yeni enflasyon oranı kadar artacaktır. Bu artışın yüzde 10 olduğunu farz edelim. Önceki listeye baz olan peşin fiyatımız 100 lira ise yenisi 110 lira olacaktır. Bu durumda, aylık finansman masrafı, yine aynı mantıkla yüzde 1.66, bunun. 6 ay vadeli fiyata yansıması ise yüzde 10.4 civarında olacağı için yeni fiyat:110x1.104=121.4 lira olmalıdır. Yani, aslında hâla az da olsa, enflasyon vardır, dolayısıyla ürünün maliyeti artmıştır ama buna rağmen vadeli satış fiyatı takriben yüzde 10 civarında gerileyerek 134 liradan 121.4 liraya düşmüştür. Oysa bizim ülkemiz tezatlar diyarı olduğu için hesapları böyle yapmak birçoğunun işine gelmemektedir. Bu gariplik, özellikle çok uzun vadeli durumlarda şaşırtıcı boyutlara ulaşmakta ve başta dar gelirliler olmak üzere birçok insanı perişan etmektedir.

Bu olay bazı ürünlerde daha da garip durumlara neden olmaktadır. Tereyağı ile peyniri ele alalım. Süt miktarı açısından bakıldığında, 1 kg. tereyağının yapılması için gereken süt miktarı peynirinkinden çok daha fazladır. Ayrıca, tereyağı üretimi peynire nazaran daha çok işçilik gerektirir ama bu ülkede yıllardır peynir fiyatları tereyağının kinden fazladır. Çünkü, tereyağı üretimden hemen sonra satışa sunulabildiği hâlde, peynirin en az 3 ay bekletilmesi gerekmektedir. Genelde bu süre çok daha uzundur. Bu ise peynir fiyatlarını olumsuz etkilemektedir.

Özellikle tarım ürünlerinde karşılaştığımız garip bir durum da, her ürünün değeriyle orantılı fiyatlarının oluşmamasıdır. Küçük taneli ve toplanması zor olan ürünlerde fazla işçilik nedeniyle fiyatlar anormal şekilde yüksek olabilmekte ve bu nedenle satılamamakta ve zaman içinde bu tarz ürünler üreticiler tarafından toplanmayıp dalında kalabilmektedir.

Ayrıca, “turfanda” denilen erken olgunlaşan ürünler, yüksek fiyatla satılma şansı bulabildiği için üreticinin yüzünü güldürmektedir. Seracılığın gelişmesi ile birlikte bazı değişimler olsa da, birtakım ürünler o üstünlüklerini hâla sürdürüyor. Bu arada bazı tezatlar da yaşanmıyor değil. Örneğin, papaz eriği dediğimiz yeşil erik, döneminin en değerli meyvelerinden olduğu hâlde, olgunlaşınca para etmemekte, benzer bir şekilde yaş üzüm kuru üzümden daha fazla gelir getirmektedir. Bazı ürünler ise, bir anlamda tembelliğin ödülünü almakta, geç olgunlaşarak “son turfanda” adı altında iyi fiyatlarla satılabilmektedir.

Bazı ürünlerin fiyatları ile ilgili tutarsızlığı belirtmek açısından, bir arkadaşımın pekmez hikâyesine değinmeden geçemiyeceğim. O, 8 kg. üzüm şırasından, üstelik kaynatmak için saatlerce enerji kullanarak pekmez yapmaya çalışırken, eşinin önerisiyle irkilivermiş: Pekmez yapacağına şarap yap. Hem fire vermez, hem de yakıt ve emek harcanmazsın.

Bir de talep elastikliği vardır ki bazen her şeyin önüne geçer. Kar, fırtına deprem gibi panik dönemlerinde, özellikle ekmek satışları, ertesi gün çöpe atılsa da çılgınca artar. Ekonomik kriz dönemlerinde, insanlar öncelikle zaruri ihtiyaçlarını ön planda tutarlar. Böyle durumlar en çok eski alışkanlıklardan kurtulamamış fırsatçılara yarar. Onlar, gizli veya açık, bir şekilde fiyatları arttırırlar.

Fiyatlarla ülkelerin istikrarı bire bir ilişkilidir

Müşteri Memnuniyeti Çok Önemlidir

Müşteri her zaman haklıdır.

Eskiden, birçok dükkânın duvarında rastladığımız bazı yazılar vardı. Bazıları “veresiyemiz yoktur” diye kestirip atarken, bazıları veresiye satanın düştüğü zor durumu anlatan resimli levhalar asarlardı işyerlerinin duvarlarına. Çocukluğumda, dükkânın birinde gördüğüm tekerleme hâla hatırımda:

Veresiye veremem

Ardın sıra gelemem

Gelsem bile bulamam

Bulsam bile alamam.

O zaman, “müşteri memnuniyeti ile ilgili olarak gördüğüm bir ibare beni çok etkilemişti: Şikâyetinizi bize, memnuniyetinizi dostlarınıza anlatın.”

Günümüzde müşteri memnuniyetine çok önem veriliyor. Çünkü biliniyor ki işleri geliştirmenin, başarıyı yakalamanın başka çaresi yok. Zaten ISO 9000 sisteminin 2000 versiyonunda öne çıkan tema da müşteri memnuniyeti. Konuyla ilgili olarak çok önemli çalışmalar yapılıyor. Bunların başında da anketler geliyor. Ancak; anketlerin akıllıca yapılması gerekiyor. Muhtemel şikâyetler önceden tahmin edilmeden ve karşı tedbirler düşünülmeden hazırlanan sorular, bir anlamda, “yarayı kaşıma” anlamına gelebilir ki faydadan çok zarar getirebilir.

Her girişimci firmasının yumuşak karnını iyi bilir. Dolayısıyla da, sorularda hangi konulardan uzak kalınacağı önceden bellidir. Anketlerin amacı, elbette gerçek durumu ortaya çıkarmaktır ama soru sormanın da bir inceliği vardır. Anket formlarını hazırlarken, karşı tarafın özgürce ve geniş bir bakış açısıyla yanıt vermesini sağlamak amacı güdülmelidir ama firmanın negatif yönlerini ortaya çıkaracağım derken zaaflarını aşikâr etmenin de anlamı yoktur. Eskilerin tabiriyle, “kaş yaparken göz çıkarmak” buna denir.

“Saçın-sakalın ak mı kara mı olduğu berberde belli olur” derler. İyi hazırlanmış bir anket, berberin makası, usturası gibidir. Oradan çıkacak sonuçlar gerçeğin aynasıdır. Gerçek girişimci, o sonuçlardan hareketle yepyeni bakış açıları ve anlamlı dersler çıkarabilir. Alacağı önlemlerle firmasını çok daha yukarılara taşıyabilir.

Her şeyi bizim istediğimiz gibi değil, oldukları biçimde görebilmek önemlidir.

Emek Yoğun İşler

Alet işler el öğünür.

Yıllar önce bir gazetede okumuştum. O sıralarda Portekiz’de hemen hemen her evin altında bir atölye varmış. Bunların çoğu da kalıp atölyesi imiş. Bir bakıma ülkemizde de uzun yıllardan beri, özellikle Denizli ve civarında bulunan yerleşim birimlerindeki evlerin çoğunda, küçük çapta dokuma işleri yapılan atölyelerin varlığı biliniyor.

Ayrıca son zamanlarda, “ev ofis” diye adlandırılan yeni bir çalışma biçimi de giderek yaygınlaşıyor. Emekli yaşına gelmiş deneyimli elemanlardan bir süre daha yararlanmak amacıyla başlatılan bu moda, son zamanlarda ülkemizde de görülüyor. Bu uygulamadaki espri ise, eskilerin “ispat-ı vücut” dedikleri “işyerinde devamlı olarak bulunma” olayının ortadan kalkması anlamını taşıyor.

Her iki hâlde de, serbestlik başta olmak üzere birçok kolaylık yanında, zamandan ve yol masraflarından başka daha pek çok konuda tasarruf sağlanıyor. Ayrıca, Hazine Müsteşarlığı’ndan kaynaklanan bilgilerden öğrendiğimiz kadarıyla, bir işçinin istihdamı için büyük işletmelere gereken yatırım tutarının, kısaca KOBİ denilen “Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler”e nazaran üç kat fazla olduğu gerçeğinden hareketle, ev atölyelerinin ne kadar ucuza kurulabileceği de açıkça belli olmaktadır. Bu sayede, çok daha az bir yatırımla çok daha fazla insanımıza iş imkânı sağlanabilecektir.

Gerçi yurdumuzun her yanında kurulan ve kurulmakta olan sanayi siteleri de aynı amaca dönük olarak gösterilebilir ama o siteleri kuranların ağırlıklı olarak küçük sanayici ve esnafımızdan oluştuğu, dolayısıyla gerek acemilikler gerekse kaynak noksanlığı nedeniyle yaşanan gecikmeler yüzünden “astarı yüzünden pahalı” denilebilecek maliyetlerin ortaya çıktığı bilinmektedir. Üstelik bu türden sitelerin ortakları da, özellikle ödeme güçleri açısından eşit düzeyde olamadıkları için, tavşanlarla kaplumbağalar, kaplumbağa hızıyla yarıştırılmakta, inşaatlar ödeme gücü en az olan üyelere göre yürütülebilmektedir.

Ev atölyelerinin organize edilmesi elbette kolay bir iş değildir. Çünkü en azından, kalite ve istikrar açısından göz ardı edilemeyecek zorluklar var. Daha önemlisi; “mevzuat hazretleri” dediğimiz büyük bir engel var ki insanı bırakın iş yaptığına, doğduğuna bile pişman edebiliyor.

Şu anda evlerinde, kahve köşelerinde, sokaklarda, hapishanelerde ve daha pek çok yerde, boşta bekleyen milyonlarca işsiz insanımız var. Hatta kapkaç olayları bile, bir anlamda işsizliğe dayanıyor. Birtakım vergi ve sigorta kavramları bu mantıkla düzenlenir, böyle bir yapılaşmanın önündeki engeller aşılabilirse, en kısa zamanda istihdam konusunda büyük patlamalar yaşanabileceğinden hiç kimse kuşku duymamalıdır. O zaman, yemek ve yol paralarından tutun da, sigorta ve vergi kesintileri ile, dünyada en yüksek oranda hesaplanan kıdem tazminatları gibi çeşitli yükümlülükler yanında, işyeri oluşturulması için gereken yatırım giderleri de ortadan kalkacağı için, orta ve büyük çaptaki birçok firma, hatta küçük boyutlardaki yatırım masraflarını da üstlenerek, emek yoğun işleri fason olarak yaptırmaya yönelecektir.

Devletimiz, eğer bu düşüncelerden yola çıkarak gerekli düzenlemelere gidebilir, sistemi işverenlerce açıklıkla ve çekinmeden kullanılabilir hâle getirebilirse, çok kısa bir zamanda işsizliğin kökü kazınabilecek, az veya çok, herkesin nafakası çıkacaktır.

O zaman, kalite ve istikrar konusu da sorun olmaktan çıkacaktır. Çünkü o görevi, ev atölyelerine iş yaptıran daha gelişmiş firmalar bizzat kendileri üstlenmiş olacaktır. Hatta, o organizasyonlarda kullanılabilecek beyaz yaka dediğimiz eğitimli ve deneyimli insanlar bile, ev-ofis anlayışıyla çalıştırılabileceği için, bir taşla birkaç kuş vurulmuş olacaktır. Bu arada, birtakım gözü kara kuruluşların zaten yapmakta oldukları bu uygulama legal hâle gelecek ve sistemden bütün ülke girişimcileri huzur ve güven içinde yararlanabileceklerdir.Yeniden yapılandırılacak bu sektör için, çalışan aile fertlerini de kapsayan basit bir sigorta ve vergi sistemi geliştirilebilirse, son zamanlarda iyice yaygınlaşmış kaçak yabancı işçi çalıştırılması da çekiciliğini kaybedecek, en azından, o kaynaklardan kendi insanımız yararlanacaktır.

Bu konuda yapılması gereken yenilik, ana firmaya fason üretim yapan ev atölyelerinin KDV ödemelerinden muaf tutulmalarıdır. Buna karşılık, ana firmalar yaptıkları ödemeleri işçilik gibi göstereceklerinden, kesecekleri faturalara katma değer vergisini de ilave edecekler, dolayısıyla bu konuda devletin hiçbir kaybı olmayacaktır. Böylelikle ev-ofislerin ve ev atölyelerinin KDV formalitelerinden kurtulmaları sağlanmış olacaktır.

Konunun üzerine bu mantıkla gidildiğinde, benzer şekilde pek çok pratik çözümler üretilebileceği görülebilecektir. Bu konuda kapsamlı çalışmalar yapılmadan sonuca varılması elbette kolay olmayacaktır. Bize göre bu ev atölyelerinin malzeme ve yardımcı malzeme kullanmayacakları cihetine gidilerek sadelik sağlanacak, aynı şekilde, vergi sigorta konusu da basite indirilebilecektir.

Bu yolla yapılabilecek üretimlerin büyük bir bölümünün sanayi dışı konulara kayacağına da kesin gözüyle bakılabilir. Böylelikle boş kalan potansiyelimizi değerlendirirken, özellikle el sanatları konusunda kültür ve geleneklerimizi de ihraç etmiş olacağız. Bütün dünyaya ismimizi, bu sefer de bu yolla duyurmayı başaracağız.

İhracatımız hızla artıyor. Ama görüyoruz ki ithalatımız daha büyük bir hızla büyüyor. Çünkü asgari ücret son dört yılda üç buçuk kat artarken, aynı değerde kalan dolarla ihracat yapmanın tek yolu, ithal girdiler ve yine ithal yoluyla sağlanan ileri teknoloji ürünü makinelerle olmaktadır. Bir anlamda, “dostlar alışverişte görsün” misali, kendimizi kandırmaktayız. İhracatın artmasına, katma değeri yüksek ürünlerimiz oranında sevinmeliyiz. Bu ise, emek yoğun, kendi geliştirdiğimiz yerli teknoloji ürünü makinelerle üretim yapmakla ve marka olmanın sağladığı yüksek kârlılıkla elde edilebilir. Üzülerek belirtmek gerekirse, bugün için hammaddesini ve makinesini aldığımız “yabancıya” az oranlardaki emeğimizi katarak, adeta “fasoncu” gibi çalışmaktayız. Üstelik bu işleri yaparken, onlara sadece orta seviyedeki emek gücümüzle hizmet vermekteyiz. Bu sistemde vasıfsız işçimize olduğu gibi, yetenekli ve gelişmiş beyin gücümüze de yer yok.

Emek yoğun işlere ağırlık vermek, sanıldığı gibi teknolojik gelişmelere kapalı olmak anlamında düşünülmemelidir. Tam aksine, eski elemanların deneyimleri ile beyin gücünü birleştirerek hiç eleman çıkarmadan, hatta yenilerini de işe alarak artı değerler yaratmak en büyük hedef olmalıdır. Bunun için, bir yerden başlamak gerekirse; “En büyük tehlike, en yakın tehlikedir.” mantığıyla, atıl kapasitemizi bir an önce devreye almanın yolunu bulmalıyız.

Aslında her şey Kristof Kolomb’un yumurtasında olduğu gibi çok kolay, sadece biraz etraflıca düşünmek gerekiyor. Unutmayalım ki her sorun kendi kuralları içinde çözülür.

Marka Olmak Kolay Değil

Dünya markasıyım demekle dünya markası olunmaz

Son yıllarda, özellikle konfeksiyon sektörü ile ilgili söylemde bulunanlar, ağız birliği etmişçesine markalaşma olayını vurguluyorlar. Buna paralel olarak, birçok Türk firması gibi biz de kendi çapımızda o uğurda çaba gösteriyoruz.

Aslında, marka olmak sanıldığı kadar kolay değil. Ben dünya markasıyım demekle marka olunmuyor. Bu sözün arkasında durabilmeniz için kaba tabiriyle, bir fırın ekmek yemeniz gerekiyor. Her şeyden önce zaman önemli. İddialı olduğunuz ürününüz her ne olursa olsun, hiçbir şey şıp diye rayına oturmuyor. Önce ortaya çıkmanız, sonra reklam yapmanız, ardından piyasaya yayılmanız ve en önemlisi zaman konusunda da sabırlı olmanız gerekiyor. Kısacası; insanlar hiçbir şeyi ânında kabullenmeye yanaşmıyor. “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer” misali, bir şüpheciliktir gidiyor. Elbette onlar da haklı. Devir reklam devri, beyinleri yıkama devri, en önemlisi moda devri. Bazılarımız tutucu davranıp modanın iyice yayılmasını beklerken, birileri çıkıp öncülük etmeyi göze alıyor. İşte burada “marka” en büyük etken olarak karşımıza çıkıyor. Daha önceden bilinen ve herkes tarafından güvenilen firmaların ürünlerinin yayılıp moda olması daha kolay gerçekleşiyor.

İster giyim eşyası olsun, ister başka şeyleri satın alırken, işten anlayanlar için karar vermek çok kolay. Bazı insanlar daha önce denedikleri veya herkes tarafından tanınan marka olmuş ürünleri bir güven unsuru olarak tercih ederken, bazıları da iyiye ve güzele ulaşmanın kolay yönü olarak benimseyip zamanlarını boşa harcamaktan kurtuluyorlar. Kısacası, marka demek aynı zamanda güvence demek.

Ayrıca, işin sükse yapmak gibi bir boyutu da var. Son zamanlarda olay öyle bir boyuta ulaştı ki markalar dışarıya taşmaya başladı. Yakanızda, sırtınızda veya kolayca görülen bir yerinizde giysinizin markası ön plana çıkıp adeta ben buradayım diyor. Bazen bu uygulama çok faydalı da olabiliyor. Ya da en azından, zararsız oluyor.

Gömlek enselerine konulan etiketler, şahsen beni çok rahatsız ediyor. Geçenlerde iyi markalardan sayılabilecek mağazalardan birinden takım elbise satın alırken, allayıp pullayıp yanına bir kravatla iki de gömlek kattılar. Ben azıcık nazlanır gibi yaparak bu rahatsızlığımı dile getirdim. Satış elemanı hayretini gizleyemedi. Söylediği kadarıyla, böyle bir şikâyetle ilk defa karşılaşıyordu. Hemen yanımızda bir kucak dolusu gömlek alıp gitmek üzere olan birisi vardı. Benim sözlerim üzerine uyanmış olacak ki ben daha bitirmeden o da dert yanmaya başladı. Sonunda aldığı, bütün gömlekleri ense etiketleri sökülmek üzere tadilata bıraktı.

Bu olayı eve gelince tekrar düşündüm. Marka olmuş koskoca firmaların bu konularda duyarsız ve öngörüsüz olmalarını bir türlü kabullenemedim. Demek ki; “kör satıcının kör alıcısı olurmuş” misali, “her topluma, kalite anlayışı oranında kalite sunulduğu” kanısına vardım.

Aslında, marka olmak bir anlamda imaj geliştirmek anlamına da geliyor. Her konuda öyle ürünler var ki markası görünmeden de fark ediliyor. Özellikle teknik ürünlerde, bazı firmaların başkaları için kendi markalarında üretim yapmalarına tanık oluyoruz. İşten anlayanlar, bir bakışta gerçek markayı fark ediyorlar. Bazen bunun tersi de oluyor. Tanınmış bir ürünün kötü bir benzeri üretilip üzerine sahte marka basılıyor. Her ne kadar, pazarlarda, işportalarda ihraç fazlası adı altında satmaya çalışılsa da maldan anlayanlar için aldatıcı olmuyor. Bazı kısıtlı bütçeye mahkûm kişiler ise bilerek o tür malları satın alıp kullanıyorlar.Bir anlamda nefislerini köreltiyorlar.

Marka olmak ne kadar zor olsa da, belli bir üne kavuştuktan sonra öyle bir hoşgörü yakalanabilir ki bazı hataların farkına bile varılmaz veya bu hatalar değişik bir tarz olarak bile algılanabilir. Önemli olan, istenmeyen hatalar karşısında bahaneler üretmek yerine ürünün arkasında durmak, müşteri mağduriyetine meydan vermemektir. Yine belirtmek gerekirse; markanın devamı uğruna, onu elde etmek için harcanan emeğin çok daha fazlası gerekir. Çünkü esas arzu edilen, markanın sürekliliğini sağlamaktır. Kuşaktan kuşağa, asırlara meydan okuyan gerçek markalar, o emeklerin gölgesinde yaşamlarını sürdürmektedirler.

Yazan: GAZANFER SANLITOP

Kaynak: Kuvözde Çocuk Büyütmek – Akis Kitap

 

AddThis Social Bookmark Button
 
En Güzel Aşk Mesajları

 

Aşk derdine hiçbir yâr, hiçbir dost yoktur. Aşığın bu maddî dünyada bir tek mahremi bile bulunmaz. Aşıktan daha deli ve divâne kimse yoktur. Akıl onun sevdasına karşı kördür, sağırdır.

Çünkü âşığın deliliği herkesin bildiği delilik değildir. Tıp bilgisinde aşk derdinin devâsı yoktur.

Ey aşk yoluna düşen kişi, yüzünü kendine çevir, kendi yüzüne bak. Ey âşık, sana âşık olan ancak sensin, senden başkası değil.

Hazreti Mevlâna

Aşk mıdır cân ü dil mülkünü yağma eyleyen

Aşk mıdır sînemin içre gelip câ eyleyen

Muhibbî

Ben güzele güzel demem

Güzel benim olmayınca

Muhannetin kahrın çekmem

Gel deyip de gelmeyince

Karacaoğlan

Aşk yaşamdır deriz; ancak umutsuz, inançsız aşk, ölümden beterdir.

Albert Hubbart

Gerekçesi yok ki aşkın, tertemiz yaratılmışlıklarıyla sadece hak edebilen doğuştan şanssızlar hep kaybederken, “Dünyada en güzel yüzünü bembeyaz bir yatağın üzerinde ağlatan”lar tutkuyla sevilenler olarak kalacaklar.

Nazan Bekiroğlu

Seni seviyorum, ey sevgili, aşkımı bana bağışla. Yolunu kaybeden bir kuş gibi yakalanmışım. Kalbim sarsılınca, peçesi düştü ve çıplak kaldı. Onu şefkâtinle ört sevgilim ve aşkımı bana bağışla... Eğer beni seviyorsan, ey sevgili, sevincimi bana bağışla.

Tagore

Aşığın elindeki kâr sadece aşk. Ve aşk yordamına sahip gönül, aşkın sürekli göçebesi. Hep yürümek zorunda o; kendinden aşka, aşktan sevgiye. Ki aşkın yegâne şartı sevgiyi aramaktır. Bulmakta aramaktır. Aşığın aşktan bütün nasibi aramak...

Tahir ile Zühre

Bir asra geldik ki bu bazâr-ı fenâda

Lisân-ı aşkı bilir bir tercümân bulunmadı hiç

Şeyh Rıza

Aşk bize münferit ve dağınık dünyayı bir bütün halinde verir; zekâyı ihsasların yalancı cennetinden ve dar müfredâtından, aklın gülünç ve sıkışık hesaplarından kurtararak bir ebediyetin aynası yaptığı içindir ki, biz onun vasıtasıyla ârızî olan her şeyi yeneriz.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Takatim kalmadı aşkın yayının

Çekip kirişinden kuramıyorum

Her gece düşümde bir hercainin

Ateş-î aşkından duramıyorum

Seyrânî

Zekânın durduğu yerde aşk yürüyebilir.

Alexis Carrel

Akıllı adam âşık değildir. Sersem aşkı hiç anlamıyor. Aşkın öyle görüşleri vardır ki, yüzbinlerce akıl onun derinliğine dalmaktan âciz kalır. Aşkın hürriyetini kazanmak için aklın dizginlerinden sıyrılmak şarttır. Akıl bizdeki bostan korkuluğudur, yüksekten uçan kuşlar ondan kaçarlar. Aşk bir kuştur ki, bir başa konmadıkça aranmaz.

Nurettin Topçu

Neden bu güzel bahar sabahı senden ayrıyım? Neden yarın akşam buluşmuyoruz? Neden ömrümün geri kalan yıllarını mihrâbında diz çökerek geçirmeyeyim? Neden bütün olarak benim değilsin? Zaman bir nehir gibi akıyor sevgilim. Her geçen dakikada bir parçamız var. Aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.

Cemil Meriç

Kul Hoca Ahmed Hakk yolunda dur daima

Aşıklara dermân ver devamlı olarak

Aşıkların arzûsudur selâm yurdu

Aşık olmadan selâm yurduna girse olmaz

Hoca Ahmed Yesevi

Bir şeyin aşk olabilmesi için tutkulu olması, patolojik olması, anormal olması gerekir zannımca. Aşk bir bedenî hastalık olsaydı yalnızca, hastahanelerde tedavi ederlerdi onu; oysa bimarhanelerle timara çekilir aşk son ucunda...

İskender Pala

Biz aşk için yaşıyoruz

Ölüme karşı güzelim

Seven yüreğin için senin

Korkusuz gülüşlerin için severim

Necati Cumalı

Aşk yukarıdan aşağıyadır, elde edilmez, verilir, kazanılmaz, aşkla donatılır insan. İlk meyveyi yiyen de yukarıda yedi meyveyi. Ve aşk onların içine öylece zerk edildi. Aşk ruhtan başladı ve onların dünyasından geliyor. Çekirdeği tekrar ıslatmalı, ırak ırak ruhun kuyusundan kuluçkaya yatırılmalı. Kalb toprağının ferâcelerine dal budak yollamalı. Denildi...

Mustafa Oral

Hiçbir aşk yok, bizim aşkımız gibi olsun

Bana yol göstermekte adımlarının izi

Güneş değil, sensin ışıtan beni...

Aragon

Benden sevgini ummak günâhını, işlediğin nankörlüğü benim sevgim çarpmazsa senin sevgin çarpar ve çarpacak kuvvette olsun, ben böyle istiyorum.

Arif Nihat Asya

Sanman bizi kim şiir-î engür ile mestiz

Biz ehl-i harâbatdanız mest-î elestiz

Bağdatlı Ruhi

Rabbim, Rabbim, bu işin, bildim neymiş Türkçesi

Senin aşkın âteştir, ateşin gül bahçesi...

Necip Fazıl Kısakürek

Kalbimin hırsızı

Ancak sen de kalbini bana verirsen

Veya kalbimi bağrına basarsan ödeşeceğiz

Amores

Üç şey gizlenemez: Duman, aşk ve parasızlık.

Arap Atasözü

Aşk bir candır kuşkunun mengenesinde

Sıkıldıkça sesi çıkmaz olur, boğulur

Çığlıktan ipliktir dolanır yüreğimize

Ne bulacağını arar, ne aradığını bulur

Sedat Umran

Nasıl severiz? Filozoflar ve fizyoloji âlimleri bu muammayı halletmeye istedikleri kadar çalışsınlar; bizim için esas olan, hilkatin bu mevhîbesini, bu büyük ve cömert kudreti kanımızda taşımamızdır.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Sevgiyi yaratıp, sevmeyi kalbimize koyanı sevemediğimizden, bütün güzelliklerin kaynağına eremidiğimizden, o Vedûd isminin sahibi tarafından “Sevgilim” hitabına eren “Sevgililer Sultanı”nın yoluna gönlümüzü seremediğimizden, bir nadîde duygu daha diyârımızı terkediyordu. Aşk, biz “yanlış sevdikçe” soysuzlaşıyordu...

Cihat Zafer

Aşkın eyledi şeydâ beni cümle âlem bildi beni

Kaygım sensin gece gündüz, bana sen gereksin

...

Gözüm açtım seni gördüm, bütün gönlü sana verdim

Akrabalarımı terk eyledim, bana sen gereksin.

Hoca Ahmed Yesevi

Bir şey üzerinde yerinde bir düşünce ileri sürmek için, onu sevmiş olduktan sonra, ondan biraz uzaklaşmak gerekir. Bu görüş, başkaları için ve kendin için de doğrudur.

Andre Gide

Saklarım gözümde güzelliğini

Her nereye bakarsam sen varsın orda

Kalbimde gizlerim muhabbetini

Koymam yabancıyı sen varsın orda

Aşık Veysel

Aşıkların ölümüne ağlarken asıl kendimize ağlıyoruz; bizi onların hicrânında yaşamaya mahkûm eden talihimize ağlıyoruz. Onlara için için imreniyoruz belki. Çünkü onlar, aşkın bayrağını hayatla ölümün tam sınırına diktiler. Burası cihad toprağı, ötesi fetih ülkesidir onlara...

Nurettin Topçu

Senden yana kopar ateş çağlayanı gönülden

Doğrusu bil ki, benim sevmem dahi sende güzel

A. Turan Oflazoğlu

Bilirim, bana her gün kalbini veremezsin

Eğer verebilecek olsaydın, o zaman hiç vermek istemezsin

İşte aşk öyle bir muamma, kalbin hareketlenmiş bile olsa

Hâlâ yerli yerinde ve sen onu korurken kaybediyorsun

Ama daha iyi bir fikrim var

Kalpleri değiştireceğimize, onlarla birlik olalım

Böylece diğerleri ayrı, ikimiz bir olalım

John Donne

Zindanıma geldiğin zaman iki yol vardı önümde: cinnet ve ölüm. Sen üçüncü oldun. O kadar susuzduk ki sevgiye...

Cemil Meriç

Sevmek başka kavuşmak başka biliyorsun

Şânındır senin bahar içinde bahar olmak

Şânındır senin ağlatmak biliyorsun

Nurettin Durman

Hareket etmenin nedeni 'istek' ve 'sevmektir', bu ise düşünmektir. Aşk tutkudur. İyi ya da kötünün ne olduğunu fark edemeyen insan nasıl sevebilir.

Epiktetos

Sevgi sessiz bir kuştur, uçar kalp denizinde...

Beydebâ

Beni zaferinize kabul edin bayan. Yaralarınıza yakın tutun beni ve bir kör kurşunu birlikte ısıralım. Aynı kurşunu bölüşmektir benim aşkım. Cephanem bitince sizin kurşunlarınızla doldurayım tüfeğimi. Siz tüfeğinizi bir şehri yakmanın çılgınlığıyla doldurun. Koşalım bizden önce koşanların peşi sıra. Aşk bize yoldaş...

İdris Özyol

han’ım ol, canım ol, sevdasız olma aygül ey

bir hırkam var büründüğüm tâhâ kumaşından

dünya malı adına tek varlığım, gördüğün

gel de can kat sevda ateşine, sönmesin

Hasan Ali Kasır

Kalbine itaa et, her şeyini aşka ver.

R.W. Emerson

Ben arkadaşlarımı sevgime lâyık oldukları müddetçe ararım. Kalp. Köpek yesin kalbi. Saatler geçiyor. Bahar geçiyor ve biz göçüyoruz. Kapıyı daha çok çalarım belki. Belki de... Ama evin boş olmadığından emin olmalıyım. Seni sevmesem bu oyunu uzatabilirdim. Belki şakayla başladı bu iş. Bütün işler şakayla başlar. Belki baharın muzipliği bu...

Cemil Meriç

Vefâlı bir sevgilin yoksa ve karşılıklı görüşmeleriniz olmuyorsa, dünya hayatının ne anlamı kalır ki?

El-Ekra bin Muaz

Aşk bereketin diğer adıydı yüreğimizin dilinde

Bir ırmak olurdu günler gözlerimiz hep mahzun

Yaşamın ritmini böyle bildik biz aşk ve hüzün

Ölüm ve hayat hep aynı sırrı fısıldardı bize

Mustafa Özçelik

Allah’ın bütün yarattıklarını sev; çöllerini ve her kum zerresini sev; her yaprağını sev ve Allah’ın ışığının her huzmesini sev; hayvanları sev, bitkileri sev, tabiatı sev. Bu sevgiyi bir defa içine yerleştirebilirsen, O’nu her gün daha iyi anlayacak, her şeyi kaplayan bir sevgi ile bütün dünyayı seveceksin.

Dostoyevski

Aşık meyinden içen aşık ayılmaz.

Aşık Veysel

Aşk, öyle bir anarşik kuvvettir ki, serbest bırakıldığı zaman, yasa ve törenin koyduğu her türlü sınırı yıkar.

Bertrand Russel

Çocuğun kalbine

Rüya gibi doğar aşk

...

aşkın meleği güldüğü zaman

güneşe dik bakarak yürür çocuk

ve ip üstünde koşar

Mustafa Ruhi Şirin

Sevgiye karşılık sevgi isteyen, bu alışverişte acıdan başka bir şey elde edemez.

Dinah Mulock Craik

Sonsuzun zaferi bu yeryüzünde de kazanılır. Ancak aşkın kılıcıyla o zafere ulaşılıyor. Bu zaferin müjdesi ve mükâfatı, Rabb’in temâşâsıdır. Bir örtüyü kaldırır gibi, bir anda her şeyi ve bütün varlıkları ortadan kaldırıp da kalp gözüne görünen o Rabb’in yüzü, kelimeyle anlatılmayan ve beklenmedik anda bize çevrilen o şekilsiz, renksiz ve gözsüz bakış, o baha biçilmeyen selâmet müjdesi, ah o kurtarıcı sevgili bir daha görünse, bir kere görünse, alemden elem, şüphe ve ölüm mü kalırdı? Acaba ölüm dedikleri şey, varlığı var kılan ilk kuvvetin, yani aşkın kaynağına ruhun dönüşü ve onunla bahtiyar birleşmesi olmasın!

Nurettin Topçu

Aşık odur kendi kendini kaynata

Yiğit odur savaşta at oynata

Kerem der ki ölüm haktır dünyada

Ahirette karşı gelsin iman hey

Kerem ile Aslı

Çocukların sevgisi: “Sevildiğin için seviyorum!”

Büyüklerin sevgisi: “Sevdiğim için seviliyorum!”

Olgunlaşmamış sevgi: “Seni, sana ihtiyacım olduğu için seviyorum!”

Olgun sevgi: “Seni sevdiğim için sana ihtiyacım var!”

Erich Fromm

Mutlaka bir aşk vardır herkesin hayatında

Gecelerine düş salan, yıldırımlar çıkaran dudağından

Şarkı sözlerine bulanmış, kaldırımlarda

Paramparça olmuş adımların gittiği bir sevgili...

Özcan Ünlü

Sesimde oynasın sevgin, sessizliğimde dinlensin. Bütün davranışlarıma yayılsın yüreğimden. Uykumun karanlığında, uyanışımın şafağında yıldızlar gibi parlasın sevgin. Tutkularımın alevinde yansın, akıntılarına kapılsın kendi sevgimin. Ezgilerini taşıyan bir çalgı gibi, ben de taşıyayım sevgini canımda, sonunda da canımla birlikte sana vereyim.

Tagore

Aşktır şâdeden gönülleri

Perişan berbâd eden gönülleri

Cahit Sıtkı Tarancı

Kalp, bedenin bir parçası olmasına rağmen, olağanüstü derecede bağımsız davranır; kalp, insanlığın aşk denen o büyük gizemine, büyük enerjisine, büyük nimetine ev sahipliği yapar.

Louisa Young

Gitme, ey gerdanlığı inci ve mercan olan

Ölümlü vakitlerde hayatıma can olan

Mâsivâ denizinde kalanların feneri

Ayrılığı intihar, aşkı imtihan olan

Nurullah Genç

Seni seviyorum, bu sevginin öfke tarafları da var. Ama o da sevgidir, korkma...

Arif Nihat Asya

Aşkın gözlükleri öyle pembedir ki; bakırı altın, yokluğu varlık, gözdeki çapağı inci gibi gösterir.

Cervantes

Ey o âşık ki, kulağı gözünü geçer. Kulak bazen gözden önce âşık olur, sevgi ordusu bazı hallerde şehre göz kapısından girdiği gibi kulak kapısından girer.

İbn’ül-Kayyum El-Cevziyye

Ey sevgi anladım bu uzaktan gelen sedâ ile

Ömrün yegâne lezzetidir hatırân bile...

Yahya Kemal Beyatlı

Her aşkta büyük bir kuvvet vardır; fakat iyiliğe mâtuf olan, doğruluk ve itîdâl ile ayarlanan aşk hâkim bir kudrettir ve bize tam bir mutluluk verir, bizi birbirimize güzel bir sûrette bağlar.

Eflâtun

Yağmuru sevdiğini söylüyorsun; ama yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun. Güneşi sevdiğini söylüyorsun; ama güneş açınca gölgeye kaçıyorsun. Rüzgârı sevdiğini söylüyorsun, rüzgâr çıkınca, pencereni örtüyorsun. İşte bundan korkuyorum, çünkü beni de sevdiğini söylüyorsun.

William Shakespeare

Benim ol aşk bahrisi denizler hayran bana

Deryâ benim katremdir zerreler umman bana

Fuzûlî

Aşk mücadelesi değil, mücadele aşkı içinde ol.

Peyami Safa

Benim için en büyük sanatkârlar, kendi mütevazı ve isimsiz ömürlerinde aşkın cennetini yaratmak suretiyle ölümü iradelerine mûti edenlerdir. Biz her açılan bahar gülünde onların ruhunu koklar, her şafakta onların rüyasının yenileştiğini seyrederiz... Ömrün büyük ve dağdağalı gecesini bir aşkın yıldızlı uykusu yapanlar, bir ebediyet bahçesi olan bir ölümde uyanırlar.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Sevgilim

Ateşin dili çekmeden rengine beni

Gel ver gözlerini ve dağıt bu mezat bedestenini

Çünki

Hançer kıvrımı bir kederdir yalnızlık

İstisnasız parçalar değdiği yeri

Ömer Erdem

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor. Sevilmekten korkuyor; kendisini sevilmeye lâyık görmediği için...

William Shakespeare

Sevmek mükemmel bir iş delikanlım

Sev bakalım...

Madem ki kafanda ışıklı bir gece var,

benden izin sana

seeeeev

sevebildiğin kadar

Nâzım Hikmet

Yâr üstüne bir sinek konsa eğer; hakikî âşığa kartal görünür.

Genceli Nizamî

Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek. Sevmek zevktir ama yanlız sevilmenin hiçbir zevki yoktur.

Aristo

Gecenin rahlesinde yağmurlardan bir risale

Göğün atı kişniyor huysuzlanıyor ruhum

Denize bakan yerde dudağı nardan beter

Çekip o ince kızı sevmeye gidiyorum

Ali Ayçil

En büyük kahraman kimdir? Güzel bir kızın gözlerinden fırlatılan oklar tarafından vurulmamış olan kimse...

Shankara

Sevmiyenler, yaşamıyanlardır. Onlar ölü ruhlardır. Her an toprağından taze hayat fışkıran tarlanın üstüne atılmış kuru kütüklerdir. Dünyamızın tadını onlar alamazlar, hayatın kudretini onlar bilemezler.

Nurettin Topçu

Her yara, gönülde sevgi yanığının izidir

Her tane, gözde aşkın sınırsız denizidir.

Tevfik Fikret

Aşk, her şeye katlanabiliyorsa, her şeyin yerini almayı da bilir.

Goethe


Büyük insanlarda, liyâkat sahibi olanların kendilerini budalaca aşka kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz.

Francis Bacon

Ben uzaktan severim

Seni de öyle sevdim

Bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza

Kuş kanadı bir tutam

Bıraktık korkularımızı

Uçtuk gittik

İbrahim Tenekeci

Gittiğiniz her yere sevgi saçın. Önce kendi evinize... Yanınızdaki herkes ayrılırken, geldiğinden daha iyi, daha mutlu ayrılsın. Tanrı’nın iyiliklerini yaşayan ifadesi olun. Yüzünüzde, gözlerinizde, gülümsemenizde, merhabalarınızda iyiliğin pırıltıları olsun.

Rahibe Teresa

Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır.

Bailey

Aşk bağında yetişen asmaların gölgesi altında, iyi olmayacak illet yoktur.

İbn Fariz

Aşk, cennetin dilinden bize kalan tek andır.

Bulor

Hep âh ile zârdır âşığın işi...

Kâtîbî

Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur.

La Cordaire

Aşıkla delinin farkı; biri gülmez, biri ağlamaz imiş.

Türk Atasözü

Bana bir düğün getir gözyaşlarından başka

Sevdan ağır suç ise ben aşk istedim yalnız

M. Şamil Baş

Geniş varlık denizinin her yanında geniş bir aşk akışı vardır. Fizikî hareket, bitki ve zihin hayatı... Hep evrensel aşkın derece derece yükselen aşamalarını oluşturur. Aşağı derecelerinde yanılmayan aşk, akılla aydınlandığı zaman iyilik ve kötülüğe eğilim kazanır. Aşk, kusursuz olmayan iyiliklerin üzerinde de vardır. Hatta irâde, hile ve şiddet kullanmak yoluyla bir başkasının kötülüğüne çalışmış olsa bile yine aşka uyar. Kötülükler aşktan uzaklaşma oranında bir takım derecelere sahiptir ve kötülük aşka yaklaşmak için sarf ettiği üç oranında erdeme yaklaşmış olur... Cehennem bile adalet kadar aşkın eseridir.

Dante

Aşk beni yakar, kül eder, toprak eder diye korkma; aşk seni helâk ederse ebedî olursun.

Sâdî Şirâzî


Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı.

Faulkner

Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş

Kıyamete kadar sökülmez imiş.

Seyranî

Varlık sezginin, duyunun ve aşkın bir sırrıdır. Bu kişi, bu şey yani bireysel, yalnız duyumda, yalnız aşkta, mutlak bir değere sahiptir. Sonlu ve sonsuz orada bulunur. Aşkın sonsuz derinliği ve aşkın gerçeği, yalnız bununla kaimdir... En derin ve en yüce gerçekler duyumlarda saklıdır. Böylece genel olarak başımız dışında bulunan bir nesne varoluşun gerçek ve ontolojik belgesi aşktır, varoluşun aşktan ve duyumdan başka belgesi yoktur.

Feuerbach

Aşk, bir kimyâdır, ânın mâdeni can olur

Aşk, bir cevherdir, ânın mekânı kân olur

Aşk bir zevkdir, ânın da şeydâları var

Aşk bir huruşdur, ânın da deryâları var.

Sinan Paşa

Geçici ya da keyif verici aşklar ki, bu oyuncular, kahpeler, arsızlık aşkları gibi şekillere ayrılır.

Az çok bir süresi fakat kısır aşklar ki, bunlar gözde aşklardır.

Yalnız bir çocuk doğurtan geçici aşklar ki, bunlar dölleyen aşklardır.

Kadınlar ve kocalar aşkıdır ki, bu iki tarafın isteği ile yıllarca sürer ve bir çok çocuk doğurturur. Fakat bunlar birbirleriyle yaşayıp yaşamamakta serbesttir.

François M.C.Fourier

Sihirdir, şüphesiz, bütün bu şeyler

Bakışın zihnimi perişan eyler

Bana aşk elinden efsane söyler

Aşka inanmayan yalan gözlerin.

Rıza Tevfik Bölükbaşı

Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır.

Victor Hugo

Aşk derdini ne dostuna aç, ne de yabancıya; onu dertli Ferhad gibi dağlara anlat.

Neşâtî

Bütün duygularımız ve tutkularımız rastlantı ve çıkarın eseridir ve bizim erdem, aşk, karşılık beklemezlik dediğimiz şeyler de hoşgörülerden başka bir şey değildir. Adalet aşkı nedir? Adaletsizlik ıstırâbından korkmaktır. Aşk sahip olduklarımızın bizden alınması korkusudur. Aşk duyuların bir hummâsıdır.

F. La Rocheffoucauld

Sevgisi olmayan hakikata ulaşamıyor, gerçeği bilmiyor ve tam sevgi, gayesine ulaşmış sevgi sonsuzluğun sevgisidir. Bu sevgi, vücutta geçer, bedenden taşar, fâni varlıktan kaçar. Ruhu derinliklerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar. Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya tamaşanın, ne de ilmin ve sanatın aşıkıdırlar. Gerçek âşıklar, aşkın âşıklarıdır.

Nurettin Topçu

Aşk götürebilir bizi sadece

Özlemini çektiğimiz şeylere

Öyleyse kişide aşkı duyacak güç gerek

Kendini bütünüyle aşka vermek gerek...

Sühreverdî

Sevgisiz bir saray, eski bir kulübeden farksızdır; içinde sevgi olan küçük bir barakaysa, ruh için bir saraydır.

R.G. Ingersoll


Bir aşkı başka bir aşk söndürebilir. Aşkta ne yükseklik, ne alçaklık, ne de akıllılık ve akılsızlık vardır. Hâfızlık, şeyhlik, müritlik yoktur. Sadece kepazelik, aşağılık ve rintlik vardır. İnsanın toprağını aşk şebnemi ile yoğurdukları için âlemde yüzlerce fitne ve kargaşalık peydâ olur. Aşkın yüzlerce neşteri, ruhun damarlarına sokuldu ve oradan gönül adı verilen bir damla aldı... Aşk öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı vardır, ne de ucu bucağı...

Hazreti Mevlâna


Kim başkasını severse kendisi de sevilecektir. Başkalarına kazandırmış olan kendisi de kazanmış olacaktır. Bütün insanlar kendileri arasında karşılıklı bir sevgi hissederlerse, güçlüler zayıfları avlayamazlar, sayıları çok olanlar daha az sayıdakileri, baskıları altına alamazlar. Zenginler yoksulları asla baskıları altına alamazlar, usta olanlar da beceriksizlerle alay edemezler. Sevgide tarafsızlık, kişisel sevgide yanılmayı önler; tarafsız sevgi kişisel sevginin de güvencesidir.

Mu-Ti

Aşkın amansız kanunudur bu çocuğum

Bilmek istiyorsan sırrı bak söylüyorum:

Onun alevinden insanı, ancak ölüm kurtarır.

Sâdî Şirâzî


Aşk iradenin idealidir. Her çeşit dış emir ve baskılardan çok akla uymak gerekir. İradenin ideali olan bu aşktan başlayıp tutkuda sona eren bir hayat mutludur. Bunlardan birini seçmem gerekse 'aşk'ı yeğ tutarım. Biz aşk karakteri ile doğarız. Aşk ruhumuz yetkinleştikçe gelişir ve bizi güzel görünen şeye sürükler. Bundan sonra artık bizim bu alemde sevmekten başka bir şey için var olduğumuzdan kim kuşkulanır?.. Aşkın konusu güzelliktir ve insan evrenin en güzel nesnesi olduğu için dışarıda aradığı bu güzelliğin örneğini kendi içinde bulması gerekir. Bu itibarla insan ancak kendisine benzeyeni ve olabildiği kadar kendisine yaklaşanı sever. Sevmeye başlayınca eskisinden bambaşka bir insan olduğumuzu anlarız. Aşktan söz ede ede insan aşık olur.

Pascal

İşidün ey yârenler, aşk bir güneşe benzer

Aşkı olmayan gönül misâl-î taşa benzer.

Yunus Emre

Seni sen olduğun için değil, seninle birlikte olduğumda ben olduğum için seviyorum.

Hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara layık olan kişi ise seni ağlatmaz.

Sen istediğinde sana aşık olmaması, sana aşık olmadığı anlamına gelmez.

Gerçek arkadaş, elini tutan, kalbine dokunandır.

Birisine yabancılaşmanın en kötü biçimi yanında oturuyor olup ona hiç bir zaman

ulaşamayacağını bilmektir.

Hiç bir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile! Gülümsemene kimin, ne zaman aşık olacağını bilemezsin.

Bütün dünya için sadece bir kişi olabilirsin fakat bazıları için sen bir dünyasın.

Zamanı onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.

Belki de Tanrı uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi.

"Bitti" diye üzülme, "yaşandı" diye sevin.

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir.

Birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim olduğunu bilmesinden önce kendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim olduğunu bilerek kendine güven.

Kendini çok zorlama, en güzel şeyler onları en az beklediğinde olur. Yaşanan her şeyin bir sebebi vardır.

Gabriel Garcia Marquez

Ben bu gönül tezgâhında

Aşk okudum, aşk dokudum

Erenlerin dergâhında

Aşk dokudum, aşk okudum

Ümit Yaşar Oğuzcan

Seven iki kalp, iki mıknatıslı saat gibidir; birinde kıpırdayan bir şey ötekini de harekete geçirir. Çünkü her ikisinde de etki eden şey, içlerinden geçen tek kuvvettir.

Goethe

Aşksızlara öğüt verme, öğüdünden alır değil

Aşksız adam hayvan olur, hayvan öğüt alır değil.

Yunus Emre

Seni seviyorum diyebiliyorsam, bu, sende bütün insanlığı, bir anlamda bütün canlı olan her şeyi ve yine sende kendimi seviyorum demektir.

Erich Fromm

Sönmezmiş hiç sevdalar, küllenirmiş sadece

Yıllara aldırmadan gizlenirmiş öylece

En ufak esintide kor olurmuş yeniden

Gözler kimseyi görmez, kör olurmuş aniden

Gazanfer Sanlıtop

Hiçbir şey bilmeyen hiçbir şeyi sevmez. Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şey anlamaz. Hiçbir şey anlamayan değersizdir. Oysa anlayan kişi aynı zamanda sever, farkına varır, görür... Bir şeyin aslında ne kadar bilgi varsa, daha fazla sevgi vardır.

Paracelsus

Sevgilim!

Memleketimde her sevene deli derler

Çünkü benim ülkemde

Aşkı uyuşurucularla bir tutarlar

Onun adına ipe çekerler adamı

Onun adına öldürürler

Onun adına yazarlar bu kanunları

Karar verdim sevgilim

Karar verdim şiir ve cinnet mesleğine

Nizar Kabbani

Verdikleri sevgiyi tam ölçüsünde geri almak isteyenler, ciddi düş kırıklığına uğrayacaklardır. Sevgi, eşit miktarlarda ölçülüp dağıtılamaz.

Leo Buscaglia

Size gösterilen sevgiyi her şeyin üstünde tutun. Sağlığınızı ve varlığınızı yitirdiğiniz zaman, elinizde kalacak tek şey odur.

Og Mandino

İnsanları sevmek henüz güç değildir; güç olan, insanları ne için sevdiğini bilmektir.

Yüan Mei

Seni bulmaktan çok aramak isterim

Seni sevmeden önce anlamak isterim

Seni bir ömür boyu bitirmek değil

Sana hep yeniden başlamak isterim

Özdemir Asaf

Hayatın en büyük dramı, insanların yok olması değil, sevmekten vazgeçmeleridir.

Somerset Maugham

Ve aşk iki kez geldiğinde

Ve iki kez yalan söylediğinde

Bir daha asla sevmemeye karar verdik

Böylesi daha adilâneydi

Bize ve aşkın kendisine...

Charles Bukowski

Aşk dıştan bakıldığında bir deliliktir; ama içine girildiğinde akla ihtiyaç göstermez olur. İnsan aklı nötr bir varlık veya bir sıvı gibidir. İçine konulduğu kabın şeklini alır. Aşk ise gönülde hissedilir. Bu bakımdan âşığın aklı, gönlünün emrine verilmiş sayılır...

İskender Pala

Bizim Peygamberimizin yolu aşk yoludur

Biz aşk çocuklarıyız. Aşk bizim anamızdır

Hazreti Mevlâna

Cihânı hiçe saymaktır adı aşk

Dökülüp varlığı gitmektir adı aşk

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa

Başın âna tutmaktır adı aşk

Bu âlem sanki oddan bir denizdir

Ana kendini atmaktır adı aşk

Eşrefoğlu Rûmî

Gelişen sevgi; hata gören gözü kör, kusur işiten kulağı sağır eder.

Hadis-î Şerif

Aşk, dâvâya benzer. Cefâ çekmek de şâhide. Şâhidin yoksa dâvâyı kazanamazsın ki...

Hazreti Mevlâna

Aşk bir incidir. Her kulakta salınmaz

Aşk bir nurdur. Her gözde görünmez

Aşk bir huzurdur. Her derûnda bulunmaz

Aşk bir zevktir. Onun da başka bir dili var

Aşk bir şevktir. Onunda ayrı ehli var

Aşk bir dalgalanmadır. Onun da deryâları var

Sinan Paşa

Aşk öyle bir zehirdir ki, ondan daha yüksek, ondan daha tatlı bir şerbet yoktur. Aşk öyle bir hastalıktır ki, ondan güzel sıhhat yoktur. Aşk öyle bir günahtır ki, ondan ulvî bir ibadet ve tâat yoktur.

Kenan Rifaî

Aşk, aşk, yine aşk! Varlığım yalnız bu!

Varlığım da değil, yokluğu bununla buldum.

Aşktan gelecek her şeye müştâkım.

Yaman Dede

Sevgi, birliğe; bencillik ise ayrılık ve yalnızlığa götürür.

Schiller

Sevgi, kusur gören gözü kapatır; güzellik, gören gözü açar. Sevgi acıyı tatlı, bakırı altın yapar. Sevgiden bulanık sular durulur, dertler şifa bulur. Sevgi ölüleri diriltip, padişahları köle yapar.

Hazreti Mevlâna

Sevmek, iki insanın birbirine değil, beraberce aynı doğrultuda bakması demektir.

Saint Exupery

Önümüzü aydınlatan üç kandil vardır:

Bu üç kandilden birincisi sevgimizdir. Bizde yanar, bizde söner, bizden sonraya kalır. Bizi halka, halkı bize; hepimizi, bedenimizi seveceğimiz toprağa bağlar.

Bu kandilden ikincisi yine sevgidir. Bizi, yönetenlere; yönetenleri bize bağlar. Hepimizi, bizi doğuran toprağa bağlar. Bizde yanar, bizde söner, bizden sonraya kalır.

Bu üç kandilden üçüncüsü bir daha sevgidir. Halkımızla yönetenlerimizin ötesinde kalan insanları bize, bizi insanlara; hepimizi bir göğün altına, bir yerin üstüne bağlar. Bizde yanar, bizde söner; bizden sonraya kalır.

Muhammed Ş. Buharî

Hayat sevgi ile başlar ve sevgi ile devam eder.

Madam de Scudery

Aşk, güneş gibidir; kör bile sezer.

Kisfaludy

Aşk derdiyle hôşem el çek ilâcımdan tabîb

Kılma dermân kim helâkim zehr-î dermânındadır

Fuzûlî

Aşk, kişiyi sürükleyip götüren eşi bulunmaz bir taşıt aracıdır.

Balzac

İmândan sonra amellerin en faziletlisi kişinin insanlara sevgi beslemesidir.

Hadis-î Şerif

Benliği hor ve hakir kılıp, insanı yükselten aşk ve sevgidir. Onsuz bütün beden tamahtan ibarettir. Tamah ise alçaltandır.

Hazreti Mevlâna

Sevginin devamı ve derinleşmesi hürmet ve ikramla, ferâgat ve fazilet iledir.

Şeyh Sadî

Sevgi benliğe, benlik ise yalnızlığa götürür.

Schiller

İffet, saygı, ilgi ve incelik nerede ise gerçek sevgi ve aşk oradadır.

Montaigne

Aşk, sevgilinin cemâlini görme heyecanı ve sonsuzluğu içinde bulunan kimsenin kalbinin galeyan etmesi ve coşmasıdır. Aşk, aşığın, sevgilisinin ismini ve zikrini kalbinden bir an bile ayırmamasıdır. Aşk, âşığın maşukla birlikte olmasıdır. Aşk, hayatın özüdür. Aşk, kalpte sevgilinin sevgisinden başka bir şeye yer vermemesidir.

Kuşeyrî

Sevginin ve ilginin bulunmadığı bir ortamda, insan için yaşama arzu ve güvencesi, dolayısıyla çalışma, başarma ve fedakârlık meziyetleri yok olur.

Stanton Peele

İmanınız kemâle ulaşmadıkça cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de imânda kemâl sahibi olamazsınız.

Hadis-î Şerif

Sevgide güneş gibi, kusurları örtmede gece gibi ol.

Hazreti Mevlâna

Sizi seven kimseye siz de sevginizi açıklayın. Çünkü, sevene sevgi izhar etmek, oradaki sevginin derinliğine ve devamına sebep olur.

Hadis-î Şerif

Sevgi ve şefkât insanın, öfke ve şehvet ise hayvanın temel hasletidir.

Hazreti Mevlâna

Aşk, karşı duruldukça bütün bütün devleşir, her türlü engel onun için bir araçtır.

Balzac

Aşkın ilk soluğu, mantığın son soluğudur.

Antoine Bret

Aşkın, mantığa sığmayan apayrı bir mantığı vardır.

Pascal

Aşktan korkmak, hayattan korkmak demektir ve hayattan korkanlar şimdiden üç kere ölmüş demektir.

Russel

Aşktan kurtulmak, ona tutulmak kadar kolay değildir.

Benjamin Franklin

Aşk, altın değildir, saklanamaz. Aşıkın bütün sırları meydandadır.

Hazreti Mevlâna

Aşk, çok renkli bir çiçektir, ancak uçurumların kıyısında yetişir.

Stendhal

Aşk, aç olduğu sürece çekicidir. Doyurulunca tüm çekiciliğini yitirir.

Cornielle

Aşk imiş ışık veren âşıklara

Aşk imiş ateş veren yanıklara

Aşk imiş derde bırakan Adem’i

Aşk imiş devâ veren âşıklara

Hicrânî

Aşk kadar büyük bir varlık, yürek kadar küçük bir yere sığar mı?

Ovidius

Bir dil-i rübâ’ya düştü gönül, mübtelâsı çok

Aşkın safası yok değil amma cefâsı çok

Şeyhülislâm Yahya Efendi

Aşk bir kaya gibi durağan değildir, sürekli yeni baştan soğurmak gerekir.

Ursula K.L. Guin

Ey aşk, bütün öteki sevinçler senin acıların kadar değerli değildir.

Charleval

Şirler pençe-i kahrından olurken lerzân

Beni bir gözleri ahûya zebûn etti felek

Yavuz Sultan Selim

Aşkı anlatabilmek için yeryüzündeki dillerden başka bir dil gerekir.

Eugene Delacrciks

Aşk oduna yanmayanın kalbi sâfi olmaz imiş

Eşrefoğlu Rumî

Aşk, bıkmakla ölür; unutmakla gömülür.

La Bruyere

Ayrılık küçük sevgileri yok eder, büyük sevgileri daha da yüceltir. Tıpkı rüzgârın mumu söndürüp ateşi daha da alevlendirdiği gibi. İnsanda hayallerin yerini anılar almaya başlayınca yaşlanmış demektir.

James Brewer

Aşktır sağ eden sayruyu

Aşktır bir eden ayruyu

Ümmî Sinan

Sevgi, karşılıklı verilen mutluluktur.

Sabine

Bir şû’lesi var ki şem’-i cânın

Fânûsuna sığmaz asmânın

Şeyh Galîb

Sevildiğinden emin olan bir kimse, daha doğal hareket ettiği için incelik denen vasfı daha kolay kazanır.

A.Maurois

Aşk kılavuz istemez, tek başına yol alır.

Muhammed İkbâl

İnsan sevdiği şeylere emek verir ve emek verdiği şeyleri sever.

Erich Fromm

İçinde yaşadığı kalbe göre aşk, altın, gümüş ya da tenceredir.

Cenap Şahabettin

Yakınınızda bulunanları da kendiniz gibi seviniz. Sevgi, ilerleme ve âhenk dairesinde herkes için ve başkası için yaşamaktır.

Circhist Lawrea

Aşk sözleri kuş dilidir, âna Süleyman gerek...

Sinan Paşa

Sevilen kim zavallı sayılabilir?

Oscar Wilde

Aşk öyle bir yangındır ki, âşıkın içini yakar kavurur da aşık yine de “Daha ateş yok mu?” diye yakarır.

Muhammed İkbal

Sevgi, insanı zamanın yıkımından koruyan sağlam bir kaledir.

Costance Paster

Aşk, eski bir hikâyedir; ama her zaman yepyenidir.

Heimiuhelen

Ders-i aşkın müşkilin Yahya nice halleylesin

Söyleyenler hikmetin bilmez, bilenler söylemez

Şeyhülislâm Yahya Efendi

Sevmenin sınırı olmaz. Her şeyi kucaklayabiliyorsam sıkmışım, acıtmışım, ne önemi var.

Albert Camus

Aşk ki; kalbe gıdadır. Ne yenir, ne yutulur. Bir demir leblebidir. Çiğneyebilene aşk olsun!...

Şinasî

Sevmesem yaşadığımı duymuyorum. Sevmesem yaşamaktan yoruluyorum.

Ruşen Eşref Ünaydın

Aşkı aşktan başka bir şöy söndüremez.

Hazreti Mevlâna

Beni az ama uzun sev.

Marlowe

Aşkın kötü tarafı, insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Aba da bir dîba da da bir giyene. Güzel de bir çirkin de bir sevene...

Türk Atasözü

Dostluk, emniyet ve incelikle; aşk ise kuvvet, zevk ve korku ile beslenir.

A. Maurois

Sevgi üzerine kullanılabilecek bütün mecazları üstüne alınmadır aşk. Aşk acıdır, hasrettir. Hicran ve hayrettir, firkat ve gurbettir. Gözyaşı ve âhtır; tazarru ve münacaattır. Aşk ölümdür, can vermedir, kurban olmadır.

İskender Pala

Aşk, geceyi bile gün ışığına boğabilir.

A. Salle

Sevinçten elem doğar, sevinçten korku doğar. Aşk yakasını kurtaranlar için elem yoktur. Böyle bir insanda korku nereden meydana gelecektir?

Budha

İnsan kalbindeki gerçek aşk, dörtnala giden bir attır, ne dizginden anlar, ne ses dinler.

Konfiçyüs

Herkesin içinde sabırlı bir tohum gibi kendi kozasında saklı duran bir aşk yatar, bir gün bir güneş parlar, bir yağmur düşer ve tohumun çatlayıp çiçekler açtığını, ruhumuzun rengârenk bir ağaç gibi rüzgârlarla dans ettiğini görürsünüz...

Ahmet Altan

Aşk ile sevgi, hakkın yönünü değiştirirler.

B. Pascal

Güzel bir ruha aşık olan, hayat boyunca sâdık kalır; çünkü sevdiği şey ebedîdir.

Eflâtun

Sevgi, kusurları örter.

Goethe

İnsanları seven bir kişi, insanları sevmeyen doksan dokuz kişiye bedeldir.

Stuart Mill

Aşk, en tehlikeli ruh hastalığıdır.

Eflâtun

Eski libas gibi aşıkın gönlü

Söküldükten sonra dikilmez imiş

Mehmed Seyranî

Aşk, yüreklerden gökyüzüne kadar uzanan ateşten bir merdivendir.

E. Geibel

Aşkı olmayanın huzur ve refahı da olmaz. Sevgi ayrı gözlerle bir noktada aynı şeyleri görebilmektir. Sevda ancak ıstırap içinde çiçeklenir.

A. Fronce

Aşık olamayan adem, benzer yemişsiz ağaca...

Yunus Emre

Sevginin büyüklüğünü kelimelerle ifade etmeye çalışan kişi, yeterince sevmiyor demektir.

Aemtu

Sevgi, her zaman kolların açık duruşudur. Sevgi için kollarınızı kaparsanız kendiniz dışında tutacak hiçbir şeyin kalmadığını göreceksiniz.

Leo Buscaglia

Gerçek sevgi, iyilik gördüğünde artmayan; kötülük gördüğünde ise azalmayandır.

Yahya bin Muaz

İnsan sevdiğinden korkar, lâkin korktuğunu sevmez.

Cenap Şahabettin

Bize hayran olanların hepsini sevebiliriz ancak hayran olduklarımızın hepsini sevemeyiz.

F. La Rauschefaucauld

Aşk, utanma ve çekinmenin olduğu yerlerde vardır.

Montaigne

Değişikliklerle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir.

William Shakespeare

Sevenle sevileni ayrı varlıklar sanıyordum. Meğer onlar bir imişler. Bense biri iki görmüşüm.

Hazreti Mevlâna

Sevmediklerinizin dahi sevilecek yönünü bulmalısınız. Aksi halde dünya birbirine düşman insanlar için tahammül edilemez bir cehennem olur.

F. La Rauschefaucauld

Aşk için doğduk. Varlığın ilki ve sonu aşktır.

Disraelli

Sevmek, bizde olmayan mutluluğu, başkasından istemektir. Saadetin servete nazaran şu avantajı vardır; kimse onu ödünç almaya kalkışmaz.

A. Franklin

Sevilmek, sevmekten bin kere üstündür.

Ahmet Rasim

Seven insan, sürekli iyilik yapmanın huzuru içindedir.

Reşit Galîb

En zengin hazine, Allah sevgisiyle dolu olan kalptir.

Hazreti Ali

Bu dünyaya kin değil, sevgi paylaşmaya geldim.

Sofokles

Seviniz... İnsan hayatında bundan daha güzel bir şey yoktur. Aşk, sürekli bir mutluluktur.

George Sand

İnsanlara giriş yolu gönül yoludur. Sevmeyen insanlara kendisini sevdirmeyen bir insan, insanlara bir şey anlatamaz.

Abdülaziz Bekkîne

Nasıl ki, kafa sayısı kadar düşünce varsa, kalp sayısı kadar da sevgi çeşidi vardır.

Tolstoy

Kimse, aşklarımıza neden ateş edildiğini, kardeşin kardeşi neden öldürdüğünü bilmiyor. Hiçbir şey yerli yerinde değil, herkes aynı karanfilde bir başka hüzünle yanıyor.

Mehmet Ocaktan

Kim başkalarını seviyor fakat başkalarından sevgi bulamıyorsa, başkalarına karşı hareketlerini gözden geçirmelidir.

Morg Dse

Benim düşünceme göre aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme onların en yüksek temel öğelerinde meydana gelir.

İbn Hazm

Sevdiğimiz zaman yaşarız.

Tagore

Adalet mülkün temeli ama bir de insanlığın temeli var: O da sevgi...

Necip Fazıl Kısakürek

İnsan ne kadar büyük ruhlu olursa, aşkı o kadar derin bir şekilde duyar.

Leonardo de Vinci

Farkı yoktur âşıkların sağırdan...

Neyzen Tevfik

Sevdiğin kimseyi ölçülü sev. Olabilir ki, günün birinde sana düşman olur. Düşmanına karşı da aşırı gitme. Olabilir ki, günün birinde dostun olur.

Hadis-î Şerif

Sevgi insanlığın, şiddet hayvanlığın kanunudur.

Gandhi

Gerçekten sevenler, karşılık beklemeden severler.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Allah’ım, sevgini ve seni sevenin sevgisini ve seni sevmeye beni yaklaştıranın sevgisini bana nasip et.

Hadis-î Şerif

Gül veren elde gülün kokusu kalır. Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.

Çin Atasözü

Korku; daraltan, kapayan, içe hapseden, kaçan, gizleyen, biriktiren, yığan, zarar veren enerjidir.

Sevgi; genişleten, açan, yayılan, kalan, açık olan paylaşan, iyileştiren enerjidir.

Korku; bedenleri giysilerle sararak gizler.

Sevgi; çıplak olmaya izin verir.

Korku; sahip olduklarına sımsıkı yapışır.

Sevgi; sahip olduklarını paylaşır.

Korku; zorba yakınlık ister.

Sevgi; sevecen yakınlık...

Korku; sımsıkı sarar, bırakmak istemez.

Sevgi; özgür bırakır.

Korku; kurutur.

Sevgi; yumuşatır.

Korku; saldırır.

Sevgi; bağrına basar.

Neale Donald Walsh

Aşk defterine şöyle bir nükte yazmışlar: “Aşk kaydında olan kişi, baş kaydında yoktur.”

Hazreti Mevlâna

Biz, aynaların değil, onların sır’ı olmuş büyük aşkın peşindeyiz. Aynalarda aradığımız ve bulduğumuz, yalnız aşktır. Yeryüzüne düşünce sendeleyip yitirdiğimiz o büyük sır...

Ali Çolak

Bir gece gözümü bir damla uyku tutmadı. Pervane’nin Mum’la konuşmasını dinledim. Şöyle diyordu Pervane, ateşten sevgilisine:

“Aşık olan benim, yanmak bana yakışır. Ağlayıp sızlayan ben olmalıyım. Peki sen niçin ağlıyorsun?

Mum, “Benim zavallı sevgilim” dedi. “Tatlı balımdan ayırdılar, haksızlıkla elimden alınınca Şirin’im, Ferhat gibi ağlayıp sızlamak da bana yakışır olmuştur...”

Şem’le Pervane dertleşirken gece ilerledi, derken peri görünüşlü bir güzel yaklaştı ve söndürdü onu. Zavallı Mum’un dumanı başından çıkarken, “Aşkın sonu budur” dedi ve canını verdi.

Aşk, ölerek kurtulmaktır dünyadan. Sevgilisinin eliyle ölenin mezarına gidip de ağlama. “Ne mutluluk” diye gıpta et. “Sevdiği onu öldürmeyi, öldürerek diriltmeyi kabul etmiştir” diye düşün.

Eğer aşıksan bu kemendden kurtulmaya çalışma. Sâdî gibi korkusuz ve özgür bir ışık ol. Büyük denizlere açıl demiyorum ama bir kez açılmışsan tufandan korkma.

Şeyh Sâdî

Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasındaki yemyeşil bir vahâdır. O vahâya lâyık biri olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.

Eski Bir Yazıt

Kadınların kadrini ve onların sırlarını, inceliklerini bilen kimse, onları sevmekle zâhitlik yapmaz. Aksine kadınları sevmek ârif olanın kemâlinden, olgunluğundandır.

İbn Hazm

Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir.

Montaigne

Aşkı pervâneden al ey bülbül

Aşk oduyla vücudunu dağlar

Ne tazallum eder, ne bir şekvâ

Sahte aşık senin gibi ağlar

Şeyh Sadi

Bulutlar yığın yığın ve karanlık çöküyor. Ah, ey aşk, beni yapayalnız kapında neden bekletirsin?

Tagore

Öyle bir dem gelir ki ardından, acısı alındığında yaşayamaz olur âşık...

Ahmet Mercan

Senden ne aşk bekliyorum, ne şaşkınlık, ne alay, ne küçümseme ama ben her zaman bütün kadınların yüreğinde şefkat ve dostluk sınırlarında bulunan bir duygunun var olduğundan kuşkulanmışımdır...

Balzac

Kutlum! İnciyi görmek dalgıcı sevindirir; ancak sevgide ve yakarışta cimri olmayalım bâri gel!

İskender Pala

Aile saadetinin neye dayandığını merak eden eşlere hitap ederek diyorum ki, yuvanızda sevgi eksik olmasın, çocuklarınıza beslediğiniz sevgi hangi cinsten ise o cins sevgi ile ve o türlü fedakârlıklarla eşinize de bağlı kalınız. Böyle yaparsanız saadet, bir saksı içinde daima yemyeşil duran bir top fesleğen gibi pencerenizden eksik olmayacaktır.

Şevket Rado

Yazık! Hem kıyasıya harcıyorsun kendini

Hem gönlün yeltenmiyor hiç kimseyi sevmeye

Biliyorsun, saymakla bitmez sevenler seni

Ama besbelli sen aşk duymuyorsun kimseye

Öldüren bir nefrettir yüreğindeki şeytan

Hiç umurunda değil kazsan kendi kuyunu

Çekinmezsin güzelim can evini yıkmaktan

Onarmak olmalıyken asıl amacın onu

Sen tutum değiştir de cayayım düşüncemden

Yumuşak bir sevgi koy nefret yerine bir yol

Göründüğün gibi ol: Cömert, sıcak, sevecen

Hiç değilse kendine yumuşak yürekli ol

Aşkım uğruna bir ‘sen’ daha yarat kendine

Güzellik onda veya sende yaşasın diye

William Shakespeare

Nasıl ki sevgilinin gözünde parlayan ilk bakış insanın yüreğine serpilmiş tohuma ve ilk öpüş hayat ağacının dalında açmış bir çiçeğe benziyorsa, aynı şekilde iki sevgilinin evlenerek kurdukları beraberlik de o tohumun ilk çiçeğinin ilk meyvesi gibidir.

Halil Cibran

İlk ve son ilim budur. Millet kültürünün ağacını dikecek ve millet ruhuna hayat getirecek nesiller, inanışla sevgi mâbedinin mihrâbında önce tövbe etmeli, sonra da inanmayı ve sevmeyi öğrenmelidirler.

Nurettin Topçu

Aşkı aşktan başka bir şey söndüremez. Mevlana

Aşk heyecanına düşen dilsiz olur. Fuzuli

Aşk, yaşamanın tam şeklidir. A. H. Tanpınar

Aşk şarabından içen aşık ayılmaz. Aşık Veysel

Aşk kılavuz istemez, tek başına yol alır. M. İkbal

Dertsiz aşk, tam aşk değildir. Feridüddin Attar

Aşka "delilik" diyen insan, hayatın sırrına ebediyen bigane kalsın. Muhammed İkbal

 

Yüz kişinin içinde aşık, gökte yıldızlar arasında parıldayan ay gibi belli olur. Mevlana

Aşkın safası yok değil amma cefası çok. Şeyhülislam Yahya

 

Aşkın en büyük mucizesi, kendi varlığına hepimizi inandırmasıdır. Cenab Şahabeddin

Aşk bir sırdır. Eflatun

Aşk seçimdir. Octavio Paz

Aşk zamanla artar. A. Puşkin

Aşk kalbin güneşidir. Voltaire

Aşk her şeyi eşit kılar. Cervantes

Aşk sızlamaz, bağırır. Shakspeare

Gerçek aşk hafızada yaşar. Tolstoy

Aşk, her şeye galip gelir. Virgilius

Aşk imiş alemde her ne var. Fuzuli

Gerçeklerin en gerçeği aşktır. Bailey

Aşk birlikte saçmalamaktır. Paul Valery

Kin taraf tutar, aşk daha da çok. Goethe

Aşkın gelişi, aklın gidişidir. Antonie Bret

Aşktan söz ede ede insan aşık olur. Pascal

Aşk, ikiyken bir olmak demektir. V. Hugo

Aşk, büyüktür ama sonsuz değildir. Balzac

Aşk genellikle bir evlilik meyvesidir. Moliere

Aşkın hissi ifadesi müziktir. M.de. Unamuno

 

Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz. H. Cibran

 

Yakınmak, aşkın ölümüdür. Marlene Dietrich

 

Aşık, yüz bulamayan adamdır. Ahmet Haşim

 

Aşk ve öksürük saklanamaz. George Herbert

 

Kendi kendine konuşmaktır aşk. Cezmi Ersöz

 

Hayat bir çiçek, aşk onun balıdır. Victor Hugo

 

Hakiki aşk ızdırap çeker ve sessizdir. O. Wide

 

Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır. Victor Hugo

 

Gözlerin konuştuğu dil her yerde aynıdır. Dr. Ivy

Aşk ta yaş gibidir, saklanamaz. Thomas Dekker

 

Aşk kulübeyi altından bir saraya benzetir. Holty

 
Aşkın en iyisi özgür ve korkusuz olanıdır. Russell
 

Aşk ancak ondan kaçmakla yenilebilir. Fenelon

 

Aşk bir çingene çocuğudur, yasa tanımaz. Bizet

 

Aşk, gülü dikenle avuçlamak demektir. Stendhal

 

Aşk cennetin dilinden bize kalan tek anıdır. Bulor

 

Hem aşık hem de akıllı olmak olanaksızdır. Bacon

 

Benim bir tek bilgim vardır, o da aşktır. Sokrates

 

Hikmet akılda değildir, fakat aşktadır. Andre Gide

 
İlk ve son aşkımız, kendimize karşı olandır. Bovee
 

Aşk öğretilmez! Kendiliğinden doğar. Sultan Veled

 

Karşılıklı aşk gibi mutluluk yoktur. George Harbert

 

Aşk, aşık ile maşuk arasında bir maskedir. H. Cibran

 

Aşk, bıkmakla ölür, unutmakla gömülür. La Bruyere

 

Güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa. Aşık Veysel

En sürekli aşk karşılıklı olmayan aşktır. S. Maugham

Aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur. Antoine Bret

Seven yaratmak ister, çünkü küçümser. Sevdiğini küçümsemeyen aşktan ne anlar? F. Nietzsche

Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır. Marcel Proust

Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlarda erkeklerin son aşkı olmak isterler. Oscar Wilde

 

 

*

Lilay koradan

lilaykoradan@gmail.com

www.gencgelisim.com

 

AddThis Social Bookmark Button
 
SEBZE VE MEYVELERİN CİLT BAKIMINDA KULLANIM ALANLARI VE FAYDALARI

ADAÇAYI (Bahçe Adaçayı-Salvia officinalis)

Bileşimi: Eterli uçucu yağlar, %30 Thujon, %5 Cineol, Linalol, Borneol, Salven, Pinen ve kâfur, tanenler, triterpenoitler, flavonlar, Östrojen benzeri maddeler, reçineli bileşikler içerir.

Kullanım alanları

*Gözenekleri yağlı ve genişleşmiş ciltleri temizler, sıkıştırır, serinletir.

*Ter bezlerini etkileyerek, teri keser.

*Banyoda kullanıldığında ağrıyan kaslara, yorgun ayaklara iyi gelir.

*Bir miktar çiğnenirse ağız kokusunu giderir.

*Kurutulmuş ada çayı toz haline getirilip, tuzla karıştırılır ve bu karışımla dişler ovulursa, dişleri beyazlatır.

*Saçlar için besleyici ve etkili bir toniktir, Saçların bakımında, saçların fazla yağını alıp deriyi temizler, ölü hücreleri yok eder. Saç derisini canlandırır, saç dökülmesini önler, derinlemesine temizlik sağlar. *Adaçayının yağı papatya ile birlikte kullanılırsa daha faydalı olur.

*Yaprakları kaynatıldığında saç boyamaya yarar.

*Kıymetli güzellik kremlerinin ve değerli parfümlerin terkibinde adaçayı özü de vardır. Cildi yeniler, derideki mikro dolaşımı hızlandırarak cilt hücrelerinin kanla dolup yenilenmesini ve canlanmasını sağlar.

Cilt bakımında:

Yağlı, akneli ve sivilceli ciltler için, bir tutam adaçayı çay gibi demlenir, sabah akşam hazırlanan bu losyona bir parça pamuk batırılıp cildimiz temizlenir.

Saçlar için hazırlanış ve uygulama şekli:

*8 bardak kaynatılmış suya bir avuç Adaçayı konur, üstü kapalı beş dakika kaynatılır, 30 dakika demlenir, süzülür. Her banyodan sonra, saç dipleri bu tonik ile ovulur, durulanmaz, soğuk kullanılması daha etkilidir. Aynı zamanda papatya ve adaçayı içmeye devam edilir.
*Adaçayı ezilerek elde edilen mayi ile masaj yapılan saçlar siyahlaşır ve gürleşir.

Çay hazırlama:

*Yarım veya bir tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış kuru yaprak, bir su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır ve üstü kapalı olarak 10 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde 2–3 bardak içilir. Taze bitki kullanılması durumunda 4–5 dakika demleme süresi yeterlidir.

Çalkalama-Gargara:

*2–3 tatlı kaşığı  kurutulmuş ve ince kıyılmış yaprak, 2 bardak soğuk suya eklenir ve ateşe konur. Kaynamaya başlayınca ocaktan indirilir ve üstü kapalı olarak 15 dakika demlendikten sonra süzülür. Günde pek çok kere 5–10 dakika süreli gargaralar yapılır.

Banyolar için:

*İki avuç dolusu yaprak soğuk suda gece boyunca bekletilir. Ertesi gün kaynama derecesine kadar ısıtılır, 5–6 dakika demlendikten sonra süzülür ve banyo suyuna eklenir.

UYARILAR:

Adaçayının aşırı kullanımında kan basıncı (tansiyon) yükselebilir. Dölyatağı (Rahim) kaslarını uyardığı için, gebelik sürecinde kullanılmaz. Annelerin süt üretimini durdurur. Önerilen dozajlara uyulduğunda, (en fazla günde 3 kahve fincanı) bilinen başka bir yan etkisi yoktur.

AHUDUDU (Ağaççileği, sultan böğürtleni)

Bileşimi: Böğürtlen yaprağında da olduğu gibi, en önemli etken madde tanen, ayrıca, Pektin, şeker, eterli yağ, limon asidi ve elma asidi.

Kullanım alanları

*Dokuları sıkıştırıcı, sağlamlaştırıcı, güçlendirici

*Cildi serinletici

*Ağız boşluğu, dişeti ve yutak iltihaplarında gargara ve çalkalama biçiminde de bitki çayından yararlanılabilir.

Cilt için
Cildinizde dolaşım sorunları var. Kılcal damarlarınız hiç de estetik olmayan görüntülere yol açıyor. Sivilceler ve kızarıklıklar ortaya çıkıyor.
*Taze ve olgun döneminde ahududu yemek çok şifalıdır. Vücuttaki toksinleri dışarı atar, kanı temizler, kuvvet ve canlılık verir. Ayrıca, İçerdiği bol A vitamini sayesinde cilde pürüzsüz ve kadifemsi bir görünüm kazandırır.

Maske
1 avuç ahududuyu bir kâseye alın. Püre halinde ezip cildinize sürün. Ve temizlenmiş cildinize uygulayıp 10 dakika bekletin. Yıkayıp kurulayın.

Gargara ve göz banyosu

Kaynar su bulunan kabın içerisine 1 avuç ahududu çiçeği atıp 10 dakika demlendirin, süzdükten sonra bu suyu, ağız ve boğaz sorunları için gargara olarak kullanabilirsiniz, hem de göz banyosu yapabilirsiniz. Bu su, hem göz, hem bademcik iltihaplarında tedavi edici rol oynar.

Çay hazırlama

Yarım veya bir tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış yaprak, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar derecede suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 10–15 dakika demlendikten sonra süzülür. Normalde günde 2–3 bardak, ama gerektiğinde daha da fazla içilebilir.

Uyarı: Bilinen hiçbir yan etkisi yoktur.

ANANAS

Bileşenleri: şekerli, sulu ve vitaminlidir.

*Ciltteki ölü hücreleri yok eder.

*Cildi temizlemek, beslemek ve rengini açmak için kullanılır.

*Az beslenmiş ve koyu ciltlere yararı olur.

Cilt için maske

*2 dilim ananası temiz bir kap içerisinde çatalla ezin, kalın bir maske olarak, yüzünüze uygulayın. 15–20 dakika sonra cildinizi yıkayın.

*Mevsiminde sık olarak bu meyveden tüketin.

ARMUT

Bileşenleri: %13 şeker, %83 sudur.

*Cildi beslemek ve serinletmek için kullanılır.

Cilt için maske

Olgun bir armudu temiz bir kap içerisinde çatalla ezin, kalın bir maske olarak, yüzünüze uygulayın. 15 dakika sonra cildinizi yıkayın.

ATKESTANESİ VE YAĞI

*Özelliği yanaklarda görülen ince kılcal damarların ve göz kenarlarındaki kırışıklıkların tedavisinde kullanılmasıdır.

*Atkestanesi yağı, kılcal damar çatlaklarını giderir, genişlemiş gözenekleri sıkıştırır, cilt kırışıklıklarını giderir.

*Gözenekleri genişleşmiş ve kuru ciltli olanlar bu bitkinin yağından faydalanabilirler.

*Maskesi kılcal damarları kapatır, ciltteki gözenekleri sıkıştırır, ölü hücre tabakasını temizler

*Atkestanesi banyosu, varisler, bacak ülserleri, hemoroitler, tekrarlayan sinir ağrıları ve güneş yanıkları için kullanıldığında iyi sonuçlar vermiştir.

Yağın elde edilişi

Atkestanesi kabuğundan çıkarıldıktan sonra ince rendelenip bir kavanoza konur. Üstünü örtecek kadar badem yağı ve saf zeytinyağı eklenir. Güneşte bir ay bekletildikten sonra süzülüp kullanılır.

Atkestanesi maskesi

*Rendelenen ve yağda bekletildikten sonra çıkarılan atkestanesi, yüze maske olarak uygulanır. 15 dakika sonra ılık su ile yüz yıkanır. Bu uygulamayı yukarıda belirtilen sorunlu ciltlere haftada 2–3 defa uygulayabiliriz.

Yağın ciltte kullanımı

Sabah akşam cilt yüzeyine ince bir tabaka şeklinde parmak uçları ile masaj yapılarak yedirilecek. Kılcal ve varis damarları üzerinde baskı uygulamadan hafif bir şekilde uygulanmalıdır.

Banyo katkısı olarak

1 ila 1,5 kilogram doğranmış meyveyi su ile kaynatın ve kalan sıvıyı banyo suyuna ilave edin.

AVOKADO

Bileşenleri: Bu meyvenin yağı yeşile çalan kahverengidir. İyi cins ve kolay bozulmaz bir yağdır. Bileşiminde A-B-D-E-H-K-PP vitaminleri, ayrıca lesitin, histidin, fitosterol, klorofil ve protein bulunduğundan, estetik açıdan çok yararlıdır. İçerdiği yağ asitleri ve vitaminler sayesinde bu koyu yeşil meyve, çok değerli besinler listesinde yer almaktadır.

*Dıştan kullanımda, bol miktarda içerdiği A Vitamini, hücrelerin yenilenmesini destekler,

*Üstderide kepeklenmeyi nasırlaşmayı önler.

*B Vitamini kompleksi, hücre metabolizmasını çok olumlu etkiler.

*Avokadonun etken maddeleri, deriyi kurumaktan korur ve özellikle, duyarlı, kuru, yıpranmış ve yaşlanmış derileri iyileştirir ve güçlendirir.

*Derinliklere kolayca nüfus ederek cildi korur, besler.

*Kuru ciltlere özellikle tavsiye edilir.

*Bu meyvenin yağlı asitleri cildi güneşin mor ötesi ışınlarından korur.

*Gerek yağı, gerekse suyu birçok kremlerde, losyonlarda, güneş yağlarında yer alır.

*Avokadonun ciltte alerji yaptığı kaydedilmemiştir.

Cilt kırışıklıklarına

Avokado lapası, kompresleri uygulanır.

Avokado maskesi, kuru cilt için

Olgun bir avokado meyvesi kabuksuz olarak çatalla ezilir ve yarım tatlı kaşığı bal, bir tatlı kaşığı elma sirkesi ile iyice karıştırılır. Bir yumurta sarısı çatalla iyice çırpıldıktan sonra eklenerek karıştırılır ve bu arada da 3 yemek kaşığı dolusu zeytinyağı, karıştırılma sırasında azar azar eklenir. Yüze, boyuna ve dekolteye bolca uygulanır ve 20–30 dakika etkilemeye bırakılır.

Canlandırıcı maske

Yarım avokado (olgun),bir tatlı kaşığı bal, yeterince taze ve çiğ süt, bir tatlı kaşığı polen.

Karıştırılan bu malzemeler düzgün bir kıvam alınca kullanılmaya hazırdır. Yüz, boyun temizlendikten sonra mask yüze uygulanır. 30 dakika bekletildikten sonra soğuk su ile çalkalanıp kurutulur. Bu masktan sonra yüze bitkisel bir losyon sürmelidir.

BADEM VE YAĞI

Tatlı badem yağı en eski kozmetik malzemesidir. Çok yararlı olan bu yağ, bu alanda hala en çok aranan maddelerden biridir. Acı ve tatlı badem çekirdeğinin karışımından, ama bazen de yalnızca tatlı bademden elde edilir.

*Özellikle duyarlı, kuru ve çatlak ciltleri çok olumlu etkiler ve pürüzlerini alır.

*Yüzdeki lekelere, siyah noktalardan dolayı gözenekleri genişlemiş, kuru, ihmal edilmiş, pullanmış ciltlere yararlıdır.

*Makyajı çıkarma, cildi temizleme açısından badem yağı ile yarışacak az madde bulunur.

*Cildi yumuşak tutan bu yağ ince ve duyarlı ciltlere özellikle tavsiye edilir.

*Bebeklerde de kullanılabilir.

Her türlü cilt için

İki tatlı kaşığı badem yağı, bir adet salatalık, bir bardak arı su

Yapımı; Salatalık rendelenip su dolu bir kabın içinde hafif ateşte 15 dakika kaynatılır. Soğuyunca süzülüp badem yağı katılır. Buzdolabında birkaç gün dayanır. Birkaç damla aselbent tentürü katılırsa bozulması geciktirilebilir.

Sivilceler ve çillerin tedavisi için Maske

İki avuç kabukları ayıklanmış badem, dövülerek un haline getirilir. Hazırlanan badem ununa bir çorba kaşığı süzme bal ve yumurtanın akı çırpılmadan ilâve edildikten sonra bu karışıma, krem haline gelinceye kadar gülsuyu ilâve edilerek yoğrulur. Elde edilen badem kremi, yüzde oluşan sivilceleri gidermede maske yapılarak uygulanır. Bu maskenin ayrıca yüzde oluşan çillerin tedavisinde de et­kin yararı vardır.

BAL

Besinlerin en güzelidir. Kuvvet, canlılık verir, nekahet döneminde hastanın ayağa kalkmasına yardım eder. Kansızlığa, zayıflığa iyi gelir. Çocuklarda bağırsakları yumuşatır, kabızlığa iyi gelir, cilt ve vücut bakımların da kullanılan çok faydalı bir üründür.

Her türlü cilt için

*İki veya üç tatlı kaşığı su, bir tatlı kaşığı bal, ½ bardak süt, bir yumurta sarısı

Bal, içinde eriyebileceği kadar su ile hafif ateşte ben-mari de ısıtılıp karıştırılır, ateşten çekilir. İçine önce süt, sonra yumurta sarısı katılır. Karışım düzgün bir kıvam alınca şişeye aktarılır, buzdolabında saklanır. Cildi besleyen, düzgünleştiren, yumuşatan bu sarımtırak süt, her cilde ve yaştakilere tavsiye edilir.

Nemlendirici olarak

*Suyu kendine çeken bal, çok iyi bir nemlendiricidir. Bal hem kuru, hem de yağlı ciltlere yararlıdır. Cilde düzgünlük verir, yumuşatır ve besler. İçindeki organik asitler ve enzimler kozmetik açıdan balın değerini artırır.

*Yüzü soluk olanlar yanaklarına pembelik gelmesi için, baldan daha iyi bir nemlendirici bulamazlar. Balı yüze yaydıktan sonra parmak uçları ile hafif, hafif vurarak cilde yedirmeli. İki ile üç dakika bekledikten sonra yüzü önce ılık, sonra soğuk su ile çalkalamalı. Bu yöntem kan dolaşımını hızlandırır. Sonuç olarak cilt hafif pembeleşir. Bal yüz kremlerinde, el losyonlarında, masklarda yer alır.

(kozmetikte kullanılacaksa iyice sulandırılmalıdır).

Cilt lekeleri için ballı krem

Nışadır bal ile karıştırılarak krem kıvamına getirilir. Hazırla­nan kremden günde iki sefer ve tedavi süresince leke olan ye­re sürülür.

Yağlı ve lekeli ciltler için

Az miktardaki hafifçe ısıtılmış bal ile yüzünüze masaj yapın. 15 dakika yüzünüzde bırakın. Bal mikrop öldürücüdür, cilt deliklerini temizler ve deriyi gerdirir. Yağlı ve lekeli deri için iyidir. Buğday özü sıklıkla bal maskesine ilave edilir.

Cilt parlaklığı için krem

Hercai menekşe kurutulduktan sonra dövülerek ufalanır. İnce elekten geçirilerek elde edilen toz, ısıtılmış bal ile karıştırıla­rak krem kıvamına getirilir. Hazırlanan kremden yatmadan önce cilde sürülür.

Kırışıklıkları gidermek için bal maskesi

Beş çorba kaşığı bal, bir fincan limon suyu, bir çorba kaşığı badem yağı ve çırpılmamış iki yumurta akı bir süre karıştırı­lır. Hazırlanan karışım, maske kıvamına gelinceye kadar süt ve patates unu ilâve edilerek karıştırılır. Bu karışım hafif ateşte beş dakika tutulduktan sonra çırpılarak buzdolabında bir gün bekletilir. Elde edilen bal kremi, yüzdeki buruşuk ve kırışıklıkları gidermek için cilde maske yapılarak uygulanır. Bal maskesi, uygulanan bölgede en az bir saat bekletilmelidir.

Cildi tazelemek için

Bal, limon suyu ve 1 tatlı kaşığı zeytinyağı iyice karıştırılır. 20 dakika yüzünüzde kalsın.

Deri gözeneklerinin sıkıştırılması için

Bal maskesi, 20–25 dakika süreyle uygulanır. Yüz ılık sütle yıkanır ve soğuk suyla güzelce durulanır.

Normal ciltler için maske

Bir ölçü bal, İki ölçü yoğurt.

Yapılışı: Malzeme karıştırılıp cilde sürülür.15–20 dakika sonra yüz önce ılık, sonra soğuk su ile çalkalanır. Bu formülle cilt ve ciltteki makyajda temizlenebilir.

Bal ve Süt banyosu, kırışıklara karşı

2 bardak ılık sütte 2 yemek kaşığı dolusu bal iyice eritilir, 1 tatlı kaşığı badem yağı eklenir ve kapalı bir kavanozda iyice çalkalandıktan sonra banyo suyuna eklenir ve banyo suyu da karıştırılır. Banyodan sonra sıcak duş alınır ve hafifçe kurulanılır.

ÇAY

Çaydaki tein güneşin olumsuz mor ötesi ışınlarını kendine çektiğinden, bazı cilt rahatsızlıklarında da kullanılır. Çay cildi sıkıştırır. Bu özelliğinden dolayı koruyucu losyon olarak ta kullanılır. Ayrıca güneş yağının verdiği sağlıklı rengi korur.

*Bunun için sabah akşam yüzü çay ile çalkalamalı veya bir parça pamuk ile cilde sürmeli.

*Çay ile yorgun gözlere pansuman yapılabilir, gözaltındaki şişlere de kompres olarak uygulanabilir.

ÇİLEK

Bileşenleri: Su, %90–95 kalsiyum, demir ve yumuşak asitlerdir.

Çileğin özellikleri:
*Çilek, bol C vitamini içerdiği için vücudun ve cildin bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

*Aynı anda hem dâhili hem de harici olarak kullanın, benzer bir çay bazen egzama ve ergenlik sivilcelerine karşı etkilidir.

*Cildi uyarır, yumuşatır ve nemlendirir.

*Yağlı, buruşuk veya normal ciltlere tavsiye edilir. (uygulama alerjiye de yol açabilir).

*En iyi sonuçlar veren cinsi dağ çileğidir.

Cildi canlandırmak ve temizlemek için

Dört veya beş iri çilek, ½ bardak süt, Yıkanan çilekler bir çatalla ezilir veya mikserde püre haline getirilir. Süt katılıp karıştırılır, şişeye aktararak buzdolabında saklanır. Kullanılacağı zaman şişe çalkalanır. Kokusu ve tadı hoş olan bu süt içilebilir de.

Maske
1 avuç dolusu çileği bir kâseye alın. Püre halinde ezip cildinize sürün. Ancak cildiniz kuru ise çilek püresine 2 çorba kaşığı süt kreması ekleyip karıştırın ve temizlenmiş cildinize uygulayıp 10 dakika bekletin. Yıkayıp kurulayın.

Uyarı: Son derece etkili faydası olmasına karşılık her cins ciltte kullanılmaz!

Yağlı ciltler için maske

3–4 olgun çilek, bir yumurta akı, 1–2 tatlı kaşığı gül suyu, 1–2 damla aselbent tentürü.

Yapılışı: Çilekler ezilip iyice kabartılmış yumurta akı ile karıştırılır. Gül suyu ve aselbent tentürü katılıp yüze sürülür. 10–15 dakika sonra yüz ılık maydanoz losyonu ile çalkalanır.

Çilek Çayı

2 çay kaşığı yaprak veya kök gövdeyi ½ bardak suda demleyin. Gerektikçe alın.

Meyvenin Özsuyu

Günde 2 çorba kaşığı alınır.

NOT: Ekimi yapılan türlerin tedavi edici değerleri, yabani türlerden daha azdır.

DOMATES

*Vitamin deposudur.

*Cildin rengini açar

*Yağlı ciltlere, ergenlik sivilcelerine ve siyah noktalara yararlıdır.

Sivilce ve siyah noktalar için

Olgun bir domatesi dilim, dilim kesip sivilce ve siyah noktaların üzerine doğrudan uygulayın. 15 dakika bekletin ve durulayıp uzaklaştırın.

Yağlı ciltler ve siyah noktalar için

Bir adet çok olgun domates, bir tatlı kaşığı gliserin, bir veya iki damla aselbent tentürü.

Yapılışı: Domates ezilir, ince bir tülbentten süzülür. Gliserin ve aselbent tentürü katılıp karıştırılır, şişeye aktarılıp kullanılmak üzere saklanır. Cildin yağlı ve siyah noktalı kısımlarına bolca sürülür.

Deri gözeneklerinin sıkıştırılması için

Dilimlenmiş domates, 15–20 dakika süreyle problemli bölgeye yatırılır.

Yağlı ciltler için maske

1 adet olgun çatlaksız domates, yeterince kil.

Yapılışı: Karıştırarak koyuca, pütürsüz bir krema haline getirilir, yüze sürülür. Mask kuruyunca yüz önce ılık, sonra soğuk su ile çalkalanır. Yağlı ciltler için en iyi temizleyici masklardandır.

*Domates suyu Yağlı cilde iyi gelir.

Cildin canlı görünmesi için maske

Kabukları soyulan kızarmış iki domates kıyıldıktan sonra ezi­lerek çırpılmış yumurta sarısı ile karıştırılır. Elde edilen karışıma bir kaşık badem yağı, yarım fincan süt ve şeftali suyu ilâve edilerek bir kaba konur. Beş dakika ateş­te tutulduktan sonra indirilir. Hazırlanan bu karışıma süzme bal karıştırılır ve krem kıvamına gelinceye kadar yoğrulur. Yüze maske olarak ve cildin diğer kısımlarına yakı olarak kullanılan domatesli kremin, cildin canlı görünmesinde etkin yararı vardır. Bu maske yüze sürüldükten sonra en az yirmi dakika bekletilmeli sonra yüz yıkanmalıdır.

EBEGÜMECİ

*Çay gibi demlendirildiğinde duyarlı ve ince ciltlere yararlıdır

*Kompres olarak uygulandığında yüzdeki çıbanların ve apselerin olgunlaşmasını sağlar

*Gözlere uygulanan Kompres göz yangısına iyi gelir

*Ayaklara ve ellere banyo olarak uygulanırsa yorgunluğu alır.

*Dişeti hastalıklarını tedavi eder.

Çay olarak

½ bardak soğuk suya 1 ila 2 çay kaşığı bitki ilave edin. 8 saat bekletin, sonra ılınana kadar ısıtın. (Kaynatmayın veya kaynar suda demlemeyin) Not: Sadece taze bitkiyi kullanın

Harici kullanımlar için

1 çorba kaşığı bitkiyi ½ bardak suda kısa süre kaynatın.

Ebegümeci banyosu, iltihaplı, sivilceli deri için

50g kurutulmuş veya 100g taze ebegümeci çiçeği ve yaprağı ince kıyılmış olarak, kaynar derecedeki 2 litre suyla haşlanır, soğuyana kadar demlenmeye bırakılır, süzülür ve banyo suyuna eklenir. Kan dolaşımını hızlandırmak için banyodan sonra beden, orta sertlikte bir fırça ile fırçalanır.

ELMA

Bileşenleri: %8 pektin, çeşitli vitaminler, madeni tuzlar ve sodyumdur. Pektin bir pelte halini alır. Sodyum ise hücrelerin yenilenmesini sağlar.

*Elmanın her çeşit cilde yararı vardır. Her yönden çok zengin olan bir meyvedir.

*Cildi yumuşatır, nemlendirir ve üst deriyi güçlendirir

*Mikropların birçoğu elma suyunda gelişemez. Bu özelliğinden ötürü elma suyu cilt toniklerinde, kremlerde, masklarda yer alır.

Tonik

Taze sıkılmış elma suyu yüzde çiziklerin oluşmasını geciktirir. Olumlu bir etki elde etmek için elma suyu sabah, akşam yüze ve boyna sürülmelidir.

Yağ beneklerini gidermek ve gözenekleri beslemek için Elmalı maske

Kabukları soyulmuş iki elma dilimlenerek kekik suyunda pişirildikten sonra ezilerek lapa haline getirilir. Hazırlanan lapaya bir fincan karpuz suyu, bir tatlı kaşığı tar­çın, bir çorba kaşığı yoğurtlu kaymak ilâve edilir. Krem kıva­mına gelinceye kadar yulaf unu serpilerek yoğrulur. Elde edilen elmalı krem ateşte ısıtılarak yüze sürülür. Hazırlanan elmalı krem, yüzde oluşan yağ beneklerini izale ederken aynı zamanda, tendeki gözenekleri de besler.

Normal ve kuru cilt için

Kabuğu soyulan bir elma ince rendelenir ve 1 yemek kaşığı dolusu krema ile iyice karıştırılır. Yüze, boyuna ve dekolteye uygulanır ve 10 dakika etkilemeye bırakılır.

Normal ciltler için maske

Bir miktar rendelenmiş elma, bir miktar süt.

Yapılışı; Rendelenmiş elma çok az miktarda süt ile pişirilir, ılık iken yüze sürülür. Kuruyunca yüz gül suyuna daldırılmış bir parça pamukla silinir.

Elma sirkesi

*Bu çok yönlü sirke, deriyi güçlendirir ve derinin asidik koruma örtüsünü güçlendirir

*Çok zengin vitaminler ve mikro besin maddeleri içerir

*Kuru ve çatlak cilt kadar, yağlı ve sivilceli cildin bakımında da başarılıdır

*Saçlara yumuşaklık ve parlaklık kazandırır.

*Cilt sağlığında önemli rolü vardır

*Vücudu temizler.

*Estetikte kullanılan sirke elmadan yapılmalıdır. Sentetik veya kimyasal madde ile yapılan sirke kesinlikle kullanılmamalıdır

*Cildin normal asidecisini korumak için yüze uygulanan masklara da birkaç damla elma sirkesi katılabilir

*Saç losyonlarında, şampuanlarda, kepek giderici toniklerde yer alır

Not: Sulandırılmadan kullanılmaz.

Elma sirkesinin yapılışı:

2 -3 kg. çeşitli elma önce yıkanır, kabukları soyulur. Alet ile suyu çıkarılır, bu su ince bir tülbentten geçirilir, şişeye konur. Serin bir yerde 2 -3 hafta bekletildikten sonra sirke haline gelir. (Bu sağlıklı sirke salatalara ve turşulara da konabilir)

Saçlara parlaklık vermek için

Saçlara parlaklık vermek için ve saç derisinin normal Asiditesini korumak için saçların çalkalama suyuna biraz elma sirkesi katmalı.

Saç dökülmesini önlemek için

Sarımsak dövülüp ezildikten sonra Elma sirkeli suda on dakika süreyle hafif ateşte pişirilir. Saçlar bu karışımla sık sık yıkana­rak taranır.

Saçların kepeklenmesini önlemek için

Kedi otunun saçakları, Elma sirkeli suda on beş dakika süreyle kaynatılır. Süzülerek elde edilen sıvı bir kavanoza doldurula­rak serin bir yerde yirmi dört saat dinlendirilir. Tekrar süzü­len bu sıvıyla saçlar günaşırı yıkanır.

Elma sirkeli, çillere ve lekelere karşı losyon

8 çorba kaşığı mürver losyonu, bir çorba kaşığı elma sirkesi, bir tatlı kaşığı şap (toz halinde).

Yapılışı: Mürverin üstüne kaynar su dökülüp 3–4 saat bekletilir. Losyon soğuyunca önce şap, sonra elma sirkesi katılır. Şişeye konulup iyice çalkalanır ve buzdolabında saklanır. Bir süre günde birkaç kez bir parça pamuk ile yüze sürülür.

ERİK

İçi altın sarısı, dışı siyah olan erik olgunsa çok iyi bir makyaj temizleyicisidir.

*Olgun erik çekirdeği çıkarıldıktan sonra ikiye bölünür, kalın bir tabaka halinde yüze sürülür. Bir süre sonra yüz önce kuru bir pamukla silinir, sonra su veya papatya suyu ile çalkalanıp kurutulur.

FESLEĞEN

Yüzün alt kısmı ile boyun bakımında kullanılır. Bir avuç taze fesleğen didiklenir, bademyağında dört ile beş gün bekletildikten sonra kullanılır.

*Yüze ve boyna sürülüp, hafif bir masajla cilde yedirilir. Bir süre sonra gül suyuna batırılmış bir parça pamukla temizlenmeli.

GELİNCİK

Gelinciğin taç yaprakları çay gibi demlendirilip sürülürse, kuru ciltlere iyi gelir. Vakitsiz beliren kırışıkları engeller. Baharda toplanan taç yaprakları havadar bir yerde kuruttuktan sonra hava almayan bir kavanoz da saklanır.

Kullanılışı; Bir çimdik kuru yaprağın üzerine kaynar su dökülür, soğuduktan sonra losyon olarak sabah ve akşam kırışıklıklara sürülür.

GLİSERİN

Gliserin birçok kremde, losyonda, deodorantta, dudak rujunda yumuşatıcı olarak yer alır. Bu maddenin özelliği suyu kendine çekmesidir. Bu nedenle saf olarak kullanılırsa cildi aşırı kurutabilir. Müstahzarlara az miktarda katıldığında cildin suyunu korur.

*Deri çatlaklarına çok iyi gelir. 1 ölçü limon suyu, 1 ölçü kolonya ve aynı miktar gliserin karışımı deriyi yumuşatır, çatlakları giderir. Ev işi yüzünden elleri çatlayan kadınlar bu ilacın faydasını görür ve daima kullanırlar.

GREYFURT

Turunçgiller familyasından olup portakaldan daha az etkilidir

*Hafif bir uyarıcı olup, canlandırmak istenen yağlı ciltler için kullanılır.

Normal ve yağlı ciltler için, cildi berraklaştıran losyon

Bir greyfurt kabuğu, portakal kabuğu ve soğuk arı su

Yapılışı; Meyve kabuklarının üstünü üç ile beş santim aşacak kadar arı su konur. Bir gece bekletip, ertesi gün süzülür ve kullanılır. İyi bir sonuç almak için bir süre günde birkaç kez sürülmelidir. Cildi yağlı olanlar gece makyajlarını çıkardıktan sonra bir parça pamukla yüzlerine greyfurt suyu sürebilirler. Yüz bir süre sonra çalkalanmalıdır.

Boyun ve Dekolte sarkmalarına Greyfurt suyu

Boyun ve Dekolte kısmı sık, sık greyfurt suyuna batırılmış pamukla silinirse cildi gerer, sarkmasını önler.

Yağlı cilt için maske

Greyfurt suyu, domates suyu ve bir adet yumurta akı birbirine karıştırılır maske olarak uygulanır. Ciltte 10–15 dakika bekletildikten sonra yıkanır.

Besleyici maske

1 yemek kaşığı tahin ve yarım greyfurdun suyu karıştırılır yüze maske olarak uygulanır. Ciltte 10–15 dakika bekletildikten sonra yıkanır.

GÜL

Bu çiçeğin pek çok çeşidi varsa da, yalnız Rosa Centifolia cinsi ile gül suyu yapılır.

Gül suyu veya gül yağı kremlerde, losyonlarda, nemlendiricilerde, parfümlerde, masklarda, şampuanlarda, banyolarda yer alır. Gülyağı ve gülsuyu, deriye canlılık kazandırır ve gerginleştirir.

Tonik

Gülün taç yapraklarının üstüne kaynar su dökerek cilde gül banyosu uygulanabilir.

Cilt için Buğu banyosu

Sıkıştırılmaya muhtaç ciltler, gülün buğu banyosundan yararlanabilirler.

Gül yağı yapılışı

Güzel kokulu bir yağ elde etmek için taze gül taç yapraklarını badem yağına yatırıp bir süre bekletilmeli.

Göz kenarları kırışıklıkları (kaz ayakları) için

Göz çevresindeki kırışıklara yararlı olan bu yağ sürüldükten otuz ile kırk dakika sonra çıkarılmalıdır. Daha uzun bir süre yüzde bırakılırsa dokuların gevşemesine neden olabilir.

Cildi canlandırmak için

Güzel kokulu gülün taç yaprakları parmaklarla sıkılıp ezilir, çıkan öz su tüm yüze sürülürse cilde iyi gelir.

Cildi yumuşatmak için losyon

Bir, iki avuç taze gül taç yaprağı birkaç saat soğuk arı suda bekletildik den sonra süzülür. Bu güzel kokulu losyon bir süre sabah ve akşam yüze sürülürse cildi yumuşatır.

Normal ve yağlı ciltler için tonik

İki ölçü gül suyu, bir ölçek kekik losyonu (sıcak demlendirme).

Yapılışı: Tüm malzeme karıştırılıp kullanılır. Bu ölçüler normal yağlı, ciltler içindir. Çok yağlı ciltler de kekik miktarını çoğaltmalı, ciltleri daha kuruca olanlar ise, gül suyu miktarını çoğaltabilirler.

Cilde düzgünlük, renk veren ve siyah noktaları temizlemek için gül sulu ve limonlu tonik

Üç adet limon, bir adet salatalık, bir adet portakal, üç çorba kaşığı gül suyu, iki çorba kaşığı alkol.

Yapılışı: Limon, portakal ve salatalığın suyu sıkılır. Alkole katılmış gül suyu eklenip karıştırılır.

Her türlü cilt için, gül sulu, nemlendiren ve besleyen krem

Bir tatlı kaşığı lanolin, bir çorba kaşığı susam yağı, üç çorba kaşığı gül suyu veya çiçek suyu.

Yapılışı: Lanolin ile gül suyu ayrı, ayrı kaplarda ben-mari de ısıtılır. Sonra birbirine katılır. Susam yağıda ben-mari de ısıtılıp sıcak kreme eklenir. Soğuyuncaya kadar karıştırılır. Kavanoza konan krem, buzdolabında iki ay kadar dayanır.

Normal ve kuruca ciltler için temizleme sütü

1 fincan taze çiğ süt, gül suyu veya başka çiçek suyu.

Yapılışı: Çiğ süt sekiz saat veya bir gece bekletilir. Ertesi gün sütün üstünde beliren krema bir kaşıkla alınır. Eşit miktarda gül suyu veya başka bir çiçeğin suyu ile karıştırılır. Buzdolabında üç ile dört gün dayanır.

Nemlendirme ve parlaklık için gül maskesi

Üç avuç taze gül yaprağı beş dakika bir bardak saf suda pişirilerek ateşten indirilir. Dövülerek toz haline getirilen ıhlamur yaprağından bir çay kaşığı, taze kaymaktan bir çorba kaşığı ve süzme baldan bir tatlı kaşığı ilâve edilerek karıştırılır. Hazırlanan karışım krem kıvamına gelinceye kadar kestane unu ile birlikte yoğrulur. Cildin parlak, nemli ve güzel olmasını sağlayan gül kremi, Yüze maske olarak ve tene sürülerek uygulanır.

*Gül güzellik kremi ve şampuan olarak kullanıldığında saçların ipek gibi parlak ve yumuşak olmasını sağlar.

HAVUÇ

İçerdiği karoten Provitamin A ve lesitin, deri sertliklerini normalleştirir, deriye sağlıklı bir görünüm ve renk kazandırır.

Kuru ciltler için losyon

Bir kahve fincanı havuç suyu, bir tatlı kaşığı zeytinyağı veya badem yağı

Yapılışı: Tüm malzeme karıştırılarak iyice yedirilecek şekilde cilde sürülür. Yarım saat sonra yüz maden suyu ile çalkalanmalıdır.

Cildi yağlı olanlar için losyon

Havuç suyuna domates suyu katabilirler. Meyve, sebze suyu, sıkmaya yarayan elektrikli alet yoksa havucu cam tencereye rendelemeli, püre haline gelen havucun tülbentle suyu alınıp kullanılmalı. Bu su sabah ve akşam cilde sürülür. Cilde tazelik ve parlaklık verir.

Havuç maskesi, olgun cilt için

1 yumurta sarısı, yarım tatlı kaşığı zeytinyağı ve bir tatlı kaşığı dolusu havuç suyu iyice karıştırılır. Yüze, boyuna ve dekolteye sürülerek, 20–30 dakika etkilemeye bırakılır.

Kuru ciltler için havuç maskesi

Rendelenen havuç, yarım fincan limon suyu, bir fincan nar suyu ile birlikte hafif ateşte on beş dakika karıştırılarak ısıtı­lır. Sular çekildikten sonra bir fincan ekşimiş süt ilâve edile­rek beş dakika daha ateşte tutulup soğutulmaya bırakılır. Soğutulan karışım, krem kıvamına gelinceye kadar mısır unu ilâvesi ile yoğrulduktan sonra tekrar ısıtılarak bir çorba kaşığı bal ilâvesiyle bir süre karıştırılır. Kuru ciltler için besleyici olan havuçlu krem, yüz kısmına maske yapılarak uygulanır. Havuçlu krem maskesi tatbik edilen yüzeyde asgari bir saat müddetle bırakıldıktan sonra ılık su ile yıkanarak temizlenir.

Yağlı cilt için havuç maskesi

Büzücü, A vitamini sağlar. Bir miktar limon suyu ile birlikte havuç talaşı yüz maskesi gibi doğrudan yüze uygulanabilir. Yağlı cilt için çok iyidir.

Cilt lekeleri için havuç kremi

Rendelenen havuçtan elde edilen su, killi toprak ile karıştırı­lır. Hazırlanan bu karışım zeytinyağı ile karıştırılarak merhem kıvamına gelinceye kadar yoğrulur. Bu merhemden te­davi süresince, günaşırı lekeli cilde sürülür.

Havucun vücut sağlığında faydaları

*Bağırsak solucanlarını dökücü

*Gaz giderici

*İdrar söktürücü

*Uyarıcı

*Havuç çorbası ishal için etkili bir ilaçtır ve mide ve bağırsak problemlerinden muzdarip olanlar için kolaylıkla hazmedilebilirdir.

*Havuç bağırsaklarda kokuşmayı önlemek için ve mide bağırsak üşütmeleri için de faydalıdır.

*Havucun idrar söktürücü etkisi onun potasyum tuzları içeriğine atfedilmektedir ve o yuvarlak solucanlara karşı etkili olan esansiyel bir yağ da içermektedir

*Mide asitliği ve mide yanması için havuç özsuyu için.

*Herkes havucun gözler için faydalı olduğunu bilir, özellikle onların karoten içeriği vücudun A vitamini yapımı için gerekli olan ham maddeyi sağlar ki bu düzgün görüş için, özellikle de gece görüşü için önemlidir.

*Yabani havucun tohumlarının haşlaması veya kaynatması bağırsak gazları için, idrar söktürücü olarak ve âdetin başlatılması içinde kullanılabilir.

(Günde 2 ile 3 çiğ havucu uzunca bir süre yiyin).

IHLAMUR

Cildi derinden temizleyen, yatıştıran, yumuşatan iyi bir antiseptik ve tonik olan ıhlamur her türlü cildin bitkisidir. Losyonlarda, masklarda, temizleyici sütlerde ve kremlerde kullanılır. Deri dokusunu güçlendirir ve yeni hücre oluşumunu destekler, kuru ve duyarlı deriler içinde uygundur.

Cilde parlaklık vermek, çillerin giderilmesi ve cilt rengini açmak için

Ilık kompres olarak püskürtülürse cilde parlaklık verir, çilleri hafifletir, cildin rengini açar, temizler ve çiziklerin oluşmasını geciktirir.

Çay olarak faydaları

1 çay kaşığı taze çiçeği ½ bardak suda 10 dakika demleyin. Günde ½ bardak alın.

*Sinirleri kuvvetlendirir. Uyku verir. Kansızlığı giderir. Böbrek ve mesaneyi temizler. Grip ve soğuk algınlığı şikâyetlerini giderir. Göğüs ve bronşları yumuşatır. Kabızlığı ve barsak spazmını giderir. Saç dökülmesini önler.

*Haşlama ağız yıkama suyu ve gargara olarak da kullanılabilir.

Banyo olarak faydaları

Dıştan lokal veya tam banyo halinde alınırsa cildi yumuşatır.

Yüz buharı, yağlı cilt için

Mayıs papatyası, ıhlamur, civanperçemi, okaliptüs veya biberiye yağından 5–6 damla ve 1 litre su.

Yüz buharı, kuru cilt için

2 yemek kaşığı dolusu mayıs papatyası, ıhlamur ve 1 litre su.

*Buğu banyoları cilde tazelik kazandırır ve kan dolaşımını uyarır. En doğrusu, cildin akşam temizliğinin ardından uygulanmasıdır.

*Yüze uygulanan buğu banyoları için, kaynar derecede olmayan çok sıcak suya bitkiler veya eterli yağlar eklenir. Büyük bir havluyla baş ve su kabı örtülerek, gözler kapalı biçimde, 5–10 dakika boyunca buharın cildi etkilemesi beklenir. Buhar cildi yakmamalıdır! Sonunda yüz soğuk suyla yıkanır ve temiz bir havluyla kurulanır.

ISIRGAN

*Tonik

*Kök kaynatmasının saç dökülmesine karşı kafa derisine haricen uygulanması tavsiye edilir.

*Isırgan sebze olarak da yenebilir, ama yaşlı bitkiler zararsız hale getirilmek için çok iyi pişirilmelidirler.

Isırgan Çayı

*2 ila 3 çorba kaşığı yaprak veya bitkiyi 1 bardak suda 10 dakika demleyin.

Özsu olarak

Eşit miktarda su ile karıştırın ve ara sıra 1 çay kaşığı alın.

Saç dökülmelerine karşı

90 ila 120 gram doğranmış yaprağı 2 bardak su ve 2 bardak sirke ile kısa bir süre kaynatın.

Bu su ile saçlarınızı haftada 2–3 defa yıkayın. Yağlı saçlara ve kepeğe karşıda kullanılabilir.

Saç dökülmesine karşı ısırgan otlu, etkili bir reçete

3–4 hafta boyunca her gün, 1 avuç dolusu ince kıyılmış ısırgan otu kökü 8–10 saat boyunca 1–2 litre suda bekletilir, sonra 3–4 avuç ısırgan otu yaprağı eklenir, kaynama derecesine kadar ısıtılır ve 10 dakika boyunca, üstü kapalı olarak demlenmeye bırakılır ve süzülür. Bu suyla kafa derisi ve saçlar 5 dakika boyunca yıkanır ve kafa derisine masaj yapılır. Daha ilk haftada saç dökülmesi durur ve tedavi süresinin sonuna doğru yeni saçlar çıkmaya başlar. Daha sonra bu tedavi 3–4 günde bir uygulanırsa, saç dökülmesi uzun vadede önlenmiş olur ve saçlar, esneklik ve parlaklık kazanarak, sağlıklı bir görünüme de sahip olurlar. Bu tedavi, kepeklenmeye karşı da çok etkilidir.

Yağlı saçlar için

5 yemek kaşığı dolusu ince kıyılmış ısırgan otu yaprağı yarım litre soğuk suya eklenir, kaynama derecesine kadar ısıtılır, 15 dakika demlendikten sonra süzülür. Bu arada, 1 limonun suyu sıkılır. Ayrıca 2 yumurta sarısı çalkalanır. Limon suyu, yumurta sarısı, 5 damla limon yağı ve 1 tatlı kaşığı dolusu hazır bitkisel şampuan, ısırgan otu çayına eklenerek karıştırılır. Saçlar bu şampuanla yıkanır ve iyice durulanır.

Etkili yağ kürü, çok hırpalanmış saçlar için

40 ml hintyağı ve 20 ml soya yağı bir cam şişede veya kavanozda iyice karıştırılır. 2’şer tatlı kaşığı dolusu ısırgan otu, biberiye ve kekik eklenir. Çok iyi çalkalanarak 2 gün bekletildikten sonra süzülür. Bu yağ saçlara emdirilir ve 40 dakika etkilemeye bırakılır.

Kafa derisi kaşıntısına karşı Isırgan otu durulaması

¼ litre elma sirkesi kaynama derecesine kadar ısıtılır(ama kaynatılmaz) ve içine 1 avuç dolusu ısırgan otu yaprağı eklenir. 15 dakika demlendikten sonra süzülür, saçlar durulanır ve kafa derisine masaj yapılır.

Kepeğe karşı

2 bardak dolusu kaynar derecedeki suya 1 tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış hindiba çiçeği(sarı saçlara), veya bir tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış ısırgan otu yaprağı(kumraldan esmere kadar) eklenir ve soğuyana kadar demlenmeye bırakılır. Sonra süzülür, saçlar durulanırken, kafa derisine de hafif masaj yapılır.

ISPANAK

Kalp hastalıklarına, felce, yüksek tansiyona, yaşlılığın getirdiği göz hastalıklarına ve kansere hatta psişik rahatsızlıklara karşı da etkili bir sebzedir. Ayrıca kozmetikte sorunlu ciltler için iyi bir malzemedir.

Parlaklık için maske

Bir bardak ıspanak suyu, bir yumurta sarısı, yarım fincan ka­vun suyu, bir çorba kaşığı bal ve bir avuç yulaf unu aynı ka­ba konarak macun kıvamına gelinceye kadar çırpılır. Hazırlanan karışım buzdolabında katılaştırıldıktan sonra gül suyu ile tekrar yoğrulur. Ten dokuları üzerinde parlaklık sağlayan ıspanaklı maskenin tene uygulanması ile etkin yararlar sağladığı görülür. Bu güzellik karışımı aynı zamanda şampuan olarak kullanıl­dığında saçlara parlaklık verir ve kepeklenmeyi önler.

Sivilceli ciltler için maske

Büyükçe birkaç ıspanak yaprağı, bir miktar süt

Yapılışı; Ispanaklar kaynar süte daldırılır. Daha sıcakken yüze ve boyna yerleştirilir. Üzerleri temiz bir tülbentle örtülüp bir süre bekletilir, sonra çıkarılır. Yüz su ile çalkalanıp kurutulur.

KAVUN

Cildi nemlendirir, kuru ciltlere mask olarak kullanılır.

Yapılışı; Olgun bir parça kavun çatalla ezilir, eşit miktarda kaynamış soğuk süt ile karıştırılır. Elde edilen bu sıvı her gece yüze sürülür.

KAYIN

Bu ağacın dış kabuğu kaynatılarak elde edilen losyon, çillere ve ellerdeki her türlü lekeye iyi gelir.

Yapılışı; Yirmi gram kabuğun veya genç yaprağın üstünü örtecek kadar su konur, ateşte bir taşım kaynatılıp demlenmesi için beklenir. Soğuyunca süzülüp losyon olarak lekelere sürülür, kuruması beklenir. Bu işlem sık, sık tekrarlanır.

KAYISI

Bileşimindeki vitaminler cildi besler, yumuşatır, nemlendirir. Mask olarak da yüze uygulanabilir.

KEKİK

Çok iyi bir antiseptik olan kekik gevşemiş, yumuşak ve pörsük ciltlere yararlıdır. Çay gibi demlendirilip kompres olarak yüzün alt kısımlarına ve boyna uygulanır. Buğu banyosu olarak uygulandığında gözenekleri açar, yağ bezlerinin faaliyetini dengeler.

İki ölçü gül suyu, bir ölçek kekik losyonu (sıcak demlendirme).

Yapılışı; Tüm malzeme karıştırılıp kullanılır. Bu ölçüler normal yağlı, ciltler içindir. Çok yağlı ciltler de kekik miktarını çoğaltmalı, ciltleri daha kuruca olanlar ise, gül suyu miktarını çoğaltabilirler.

KEPEK

Bilindiği gibi, unun kepeğinde yüksek miktarda protein, B 1- B 2 vitaminleri, bitkisel hormon ve patotenik asit bulunur.

*Kepek cildi ve saçı temizler.

*Yağlı ciltler yüzlerini sabun ile yıkayıp biraz kepek ile ovalarsa, cildin yüzeyindeki ölü tabakanın yok olduğunu fark ederler.

*Kepek yağlı saçlara da iyi gelir, saçı ıslatmadan başa serpilen kepek parmak uçları ile masaj yaparak saç diplerine yayılırsa, saçın yağını, kirini, tozunu alır. Kepeğin dökülmesi için saçlar iyice tarak ile taranmalıdır.

KİRAZ

Estetikte kirazın siyahı cildi lekelediği için kullanılmaz. Pembe kiraz diriliğini kaybetmiş, pörsük ciltlere yaralıdır. Mask olarak kullanılır. Veya cilde sürülür, bir süre sonra su ile çalkalanır.

KİL

Kil üzerinde yapılan kimyasal tahlille bu toprağın içinde silis, demir, magnezyum, kalsiyum, sodyum ve potasyum bulunduğunu göstermiştir. Cildi besleyen, temizleyen, canlandıran bu maddeler estetik açıdan değer taşır.

Yapılışı; Plastik olmayan bir kabın içine eşit miktarda (birer çorba kaşığı) su ve kil konulup karıştırılır. Suyun miktarı kile göre değişebilir. Elde edilen karışım sulu ise biraz bekletilir. Su üst tarafta birikir ise suyun fazlası süzülür. Cilde, gözler ve gözaltları korunarak tatbik edilir. Kurumaya başladığında ılık su ile yüzden temizlenir. Kesinlikle maskeden önce ve sonra cilde sabun sürülmemelidir.

Cildi yağlı olanlar: Kilin emiciliğini desteklemek için, içerisine cildi sıkıştıran bir losyon veya sebze püresi katarak sürmeli.

Cildi kuru ve duyarlı olanlar: Kil ile su karıştırılır, krema haline gelince içine birkaç damla badem yağı katılıp yüze sürülür.

Cildi sivilceli olanlar: Kil ile su karıştırılır, içerisine 3–4 damla limon suyu konur. Maske olarak uygulanır.

Saç diplerindeki yağı yansızlaştırmak için: Kil su ile karıştırılıp, saç diplerine sürülür. Bu mask başta yarım saat bekletildikten sonra saçlar çalkalanır.

Dişlere: Kil tuz ile karıştırılıp dişler ovulur. Bu işlem dişleri temizler, parlatır, diş etlerini canlandırır.

Ayaklara: İnce toz halindeki kille ayaklar ovulur. Kokuyu yok eder, talk pudrası yerine sürülebilir.

Kuru şampuan olarak: Bir miktar kili saç diplerine serpip, parmak uçları ile ovuşturmalı, sonra saçları taramalı.

NOT: Kil mask olarak yüze uygulanacaksa, yüz sabunsuz ve temiz olmalı. Gözaltlarına ve göz kapaklarına sürülmemeli. Mask kuruyuncaya kadar konuşmamalı, yani yüzdeki kasları kullanmamalı. Kurumaya başladığında ılık su ile yüzden temizlenir.

KUŞBURNU

Çok yoğun vitamin zenginliği nedeniyle gözlerin dostudur. Vücuda dirilik sağlar. 100 gram kuşburnunda bir sandık portakala eşdeğer C vitamini vardır. İyi bir raşitizm ilacı, etkin bir kan temizleyicisidir. Selüloidi engeller.

Estetikte bu çiçeğin yalnız taç yaprakları kullanılır. Kuru ciltler de ve zamansız beliren kırışıklıklar da yararlıdır.

Yapılışı; Kuru, havadar bir mekânda kurutulan bu yaprakların üstüne bir tutamı örtecek kadar kaynar su dökülür, soğuyunca süzülür. Bir süre sabah ve akşam bu losyon kompres olarak yüze uygulanır.

LAHANA

Kansere karşı etkili olduğu bilinen sebzelerin başında gelir. Bol miktarda B, C ve E vitamini, potasyum içerir. Özellikle meme ve rahim kanserine karşı etkilidir. Vücutta biriken zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Kandaki şeker miktarını düşürür. Sarılık ve safra kesesi hastalıkları için iyidir. Astıma faydalıdır.

*Bu bitkideki kükürt sivilceli ciltlere yararlıdır.

*Lahana suyu cilde bir parça pamuk ile sürüldüğünde cilt bu öz suyu kolaylıkla emer. İyi bir sonuç almak için bu işlemi bir süre, günde birkaç kez uygulamalıdır.

*Kaynamış lahana suyu ile yüz çalkalandığında cansız ciltlere yararlıdır.

LİMON

Cilde düzgünlük veren, renk veren ve siyah noktaları temizlemek için limonlu tonik. Üç adet limon, bir adet salatalık, bir adet portakal, üç çorba kaşığı gül suyu.

Yapılışı; Limon, portakal ve salatalığın suyu sıkılır. Gül suyu eklenip karıştırılır. Cilde gün aşırı tonik olarak uygulanır. Cilde büyük yararları vardır. Başlıca bileşenleri; uyarıcı ve antiseptik C vitamini gibi vitaminler, organik asitler, başlıca östrojenlerdir. Limonun cildi canlandırmak, beyazlaştırmak, gözenekleri temizlemek, çilleri ve güneş lekelerini azaltmak gibi birçok yararları vardır. Koyu tenlere ve yağlı ciltlere iyi gelir. Asitli ve aşırı uyarıcı olan limon suyu, cildi kurutup tahriş edebilir. Bu yüzden biraz su ile karıştırılarak kullanmak doğru olur.

Marul

Marul bol su içerdiğinden vücuttaki toksinleri atıp temizliyor, zengin A vitamini sayesinde cilde pürüzsüzlük kazandırıyor. C vitamini ile de cildi güçlendirip olumsuz dış etkenlere karşı koruyor.

*Salatalık marul özsu oluşmadan önce toplanmasına rağmen, yatmadan önce birkaç yaprağın yenmesi uykusuzluk için faydalı olabilir.

*Yaprakların kaynatması iyi bir deri yıkama suyu işini de görür.

*Marul koparıldıktan sonra hızla tedavi edici özelliğini kaybettiğinden mümkün olduğunca taze olarak kullanılmalıdır.

Sivilceli ciltler için maske

Bir miktar ince doğranmış marul yaprağı, bir miktar su.

Yapılışı: Marul su ile hafif ateşte tuzsuz pişirilir. Ilınınca kare, kare kesilmiş küçük tülbent parçaları üzerine yerleştirilip yüze uygulanır. Bir süre bekledikten sonra lapa çıkarılır ve yüz marulun soğumuş suyu ile çalkalanır.

Çabuk yaşlanan ciltler için maske

Birkaç marul yaprağını kaynar suya batırıp 2 dakika bekletin ve soğumaya bırakın. Yaprakları temizlenmiş yüzünüze ve boynunuza uygulayın. 20 dakika bekleyip yüzünüzü ılık su ile yıkayın. Havlu ile tampon yaparak kurulayın.

MAYA

Güzelliğin sırrı mayada saklıdır. Güzelliğiniz için ihtiyacınız olan tüm gereksinimleri karşılayacak kadar zengin olan mayayı mutfağınızdan eksik etmeyin. Yüzden ellere kadar maya güzelliğiniz için bir mucizeler kaynağıdır.

Vücut ve yüz

Yüzünüzü nemlendirmek ve dış etkenlere karşı korumak için mayadan yararlanabilirsiniz. Yüksek dozda protein içeren maya, cilt dokularının yeniden yapılanmasını sağlıyor. Cildin daha güzel ve pürüzsüz görümüne yardımcı oluyor. Mayayı sulandırarak, krem haline getirin. Karışımı yüzünüze ve vücudunuza sürüp, on dakika beklettikten sonra yıkayın.

Saçlar

Maya özellikle stresli dönemlerde saçların dökülmesini önleyip sağlıklı uzamasını sağlıyor. İçerdiği B5 vitamini, saç sağlığı için çok önemli olan keratin oluşumunu uyarıyor. Keratin saçların dökülmesini önleyip daha hacimli ve gür görünmesini sağlıyor. Dört çorba kaşığı toz mayayı bir bardak ılık suda eritin. Saç diplerine friksiyon yaparak yedirin. Birkaç dakika bekledikten sonra bol su ile durulayın.

Eller

Maya ellerin de dostu. Akşamları yatmadan önce bir kahve fincanı ılık süte bir tatlı kaşığı yaş maya ilave edip eriyinceye kadar karıştırın. Hazırladığınız bu doğal el kremini ellerinize masaj yaparak yedirin. On dakika bekleyip ılık su ile yıkayınız. Ellerinizin yumuşacık olduğunu fark edeceksiniz. Özellikle soğuk havalarda çatlayan ellere iyi gelir.

MAYDANOZ

Bir demir deposudur. Genellikle taze yenen maydanozda, kalsiyum, potasyum ve A vitamini vardır. Bir tutam maydanoz, günlük C vitamini ihtiyacının çoğunu karşılar.

Losyon

Bir avuç maydanoz, bir tatlı kaşığı kuru nane (tercihen kır nanesi), bir tatlı kaşığı polen, 1,5 fincan su.

Yapılışı; Kaynar suyun içine nane, maydanoz ve polen konur. Bir saat demlendirildikten sonra süzülüp kullanılır.

Çilleri yok eden maske

Bir miktar maydanoz suyu

Yapılışı; Maydanoz özel elektrikli aletle sıkılır. Elde edilen sıvı losyon, sabah ve akşam çiller yok oluncaya kadar sürülür.

NOT: Yukarı da verilen formüller cildin gereksinimine göre, biberiye, ıhlamur, papatya, lavanta v.b. gibi bunların losyonları da yapılabilir.

Sivilcelere karşı

İki tutam kurutulmuş düğün otu, bir tutam kabak çekirdeğini toz haline getirin. Ezilen kavunla birlikte iyice karıştırarak lapa yapın. Elde edilen lapaya bir fincan domates suyu ve bir çorba kaşığı badem yağı ekleyin. Sivilcelerin ve kırışıklıkların giderilmesinde etkinlik sağlar. Aynı zamanda şampuan olarak da kullanılır.

Siğiller için

Soyulup, suyu çıkarılan salatalık, bir fincan limon suyu, bir çorba kaşığı badem yağı, bir adet çırpılmış yumurta akı ile karıştırılır. Karışıma, maske kıvamı alana kadar patates unu katılır.

Siğil ve sivilcelerin yok edilmesinde ve cilde canlılık kazandırılmasında, maske yapılarak uygulanır. Ciltte 20 dakika bekletilmelidir.

MENEKŞE

Bu çiçeğin taze yaprakları cildi yumuşatır, yatıştırır.

*Çok az suda bir taşım kaynayan yapraklar temiz bir bezden süzüldükten sonra lapa halinde cilde uygulanır.

*Çiçeklerinden yapılan losyon ise ciltteki kızartılara ve ellere iyi gelir. Bir avuç menekşe çiçeğine, üstünü örtecek kadar sıcak süt konur. Elde edilen losyon yüze ve ellere sürülür.

MISIR

Taze mısırda E vitamini hücrelerin yenilenmesini sağlar.

*Taze mısır rendelenir veya havanda dövülür. Elde edilen taze öz su cilde sürülür.

*Mısır unundan yapılan mask güneş yanıklarına ve sivilceli ciltlere iyi gelir.

*Yüze biraz yoğurt sürülüp mısır unu ile yüz ovuşturulur. Bu uygulama yüzün kirini, tozunu toprağını alır.

*Suyu taze sıkılmış yarım portakalın iç kısmına mısır unu serpip yüz ovuşturulursa cilt temizlenir.

MUZ

Etkin ve her yönü ile tam bir meyvedir. Peklik giderici özelliğe sahiptir. Tropikal bölgelerin yerlileri tarafından yüz bakımında çok kullanılır. Başlıca bileşenleri; %15–70 nişasta, yüksek değerli proteinler, pektin, madeni tuzlar ve vitaminlerdir. Sakinleştirici ve yumuşatıcı özellikleri vardır. Kuru ciltlere çok iyi gelir.

*A vitamininden ve potasyumdan yana zengin olan muzu en duyarlı ciltler bile kullanabilir. Mask olarak kullanılır, cildi temizler ve inceltir.

MÜRVER

Kozmetikte kullanılan bitkilerin en iyisidir. Cildi sıkıştırır, hafif rengini açar. Losyon olarak yüze püskürtülürse cildi yumuşatır, rahatlatır. Soğuk olarak uygulandığında, duyarlı, kolay kızaran ve gözenekleri genişlemiş ciltlere yararlıdır. Sürekli kullanıldığında yüzdeki çizikleri yok eder. Ayrıca güneş çarpmasına iyi gelir.

NANE

Cildin Asiditesini dengeleyen tonik, Üç tatlı kaşığı kurutulmuş nane, iki çorba kaşığı elma sirkesi, bir fincan yağmur suyu veya arı su.

Yapılışı; Nane ile sirke kapaklı bir kavanoza konup, yedi gün bekletildikten sonra süzülür, yağmur suyu veya arı su katılır. Cildin kaba görünüşünü yok eden bu basit toniği çok kişi beğenecektir.

PAPATYA

Papatyanın 2 türü vardır. Biri alman papatyası (matricaria chamomilla) diğeri ise kokulu ve tıpta kullanılan papatyadır.(Anthemis nobilis).Alman papatyası sarı saçların rengini açar. Öbür papatya sindirim zorluklarına iyi gelir. Antialerjik olduğundan, duyarlı ciltler için yapılan losyonlarda, sütlerde, kremlerde yer alır.

*Demlendirilirken bir fincan suya 8–10 çiçek yeterlidir. Bu losyon süzüldükten sonra çiçekler kompres olarak yüze uygulanabilir. Bu kompres cildi canlandırır, diriltir, yumuşatır. Papatya her cildin bitkisidir.

*Problemli ve sivilceli ciltler için. Bir çorba kaşığı papatya çiçeği, bir çorba kaşığı kurtulmuş lavanta çiçeği, bir çorba kaşığı kekik, yarım çorba kaşığı asilbent tentürü, bir bardak su.

Yapılışı; Bitkiler kapaklı bir kabın içinde (madeni olmayacak, paslanmaz çelik olabilir). Su ile ateşe konur, kaynamaya başladıktan sonra ateş kısılır ve beş dakika kaynatılır. Ateşten çekildikten sonra soğutulup temiz bir tülbentten süzülür. Suyun tümünü çıkarmak için gerekirse tülbent elle sıkılır, elde edilen sıvı temiz bir şişeye konduktan sonra içine asilbent tentürü katılıp çalkalanır. Bu şişe buzdolabında saklanır. Problemli cilde gün aşırı uygulanır.

*Papatya suyu ile sabah akşam göz banyosu yapıldığında, çapaklar engellenir.

*Saça sürülüp güneşe çıkıldığında saçın rengini açar.

PATETES

Bu bitki normal ve kuru ciltlere yararlıdır.

*Patates çiğ olarak rendelenip ödemden şişmiş yüzlere veya göz kapaklarındaki şişlere uygulanırsa yararlıdır. Sürekli bir sonuç almak için bir süre uygulanmalıdır. Patateste potasyum gibi değerli mineraller bulunur.

*Her türü cilt için temizleme sütü. Dört çorba kaşığı patates suyu, ½ bardak süt

Yapımı; ½ patates soyulup dilimlenir, haşlandıktan sonra süzülür. Soğuyunca gereken miktarda süte katılıp karıştırılır. Şişeye konulup buzdolabında saklanır. Kullanmadan önce şişe çalkalanmalıdır.

PIRASA

Çiğ pırasa suyu cilde parlaklık verir. Bedenide olumlu etkiler.

*Pırasanın beyaz kısmı özel aletle sıkılır. Elde edilen suya bir miktar çiğ süt katılır. Bu karışım yüze sürüldüğünde sivilcelere iyi gelir.

*Saçlar haşlanmış pırasa suyuyla çalkalanırsa hoş bir parlaklık verir.

PİRİNÇ

Pirinç mutfaklarımıza kadar girmiş bir gıda maddesidir. Pirinç suyu mükemmel bir demulsent ve serinleticidir.

*Evde pirinç haşlanırken suyunu atmamalı. Bu su estetik açıdan değer taşır. Pirinç suyu cildi beyazlatır, gevşemiş ciltleri diriltir. Soğuduktan sonra sürülüp kuruması beklenir. Birkaç kez üst üste sürüldükten sonra gül suyu veya portakal çiçeğiyle yüz çalkalanır.

PORTAKAL

Limona benzeyen özellikleri vardır. Daha az asitli ve uyarıcı olduğundan etkisi limondan daha yumuşaktır. Başlıca bileşenleri; C vitamini, madeni tuzlar ve özellikle kalsiyumdur. Portakal, yağlı normal ciltlere ve koyu tenlere tavsiye edilir.

*Portakal makyajı temizlemeye yarar. Portakal suyu parmak uçlarıyla yüze sürülür. Sonra gül suyuna daldırılmış bir parça pamukla yüz silinir.

*Ayrıca zarı çıkarılmış 2 portakal dilimi iki elle alınarak yüze sürülebilir ve kurumaya bırakılır. Daha sonra yüz gül suyu ile temizlenir.

Portakalda A,B,C vitaminleri vardır. Cildin bunları emmesi için portakal suyu en azından 10–15 dakika bekletilmelidir. Portakal duyarlı ciltlere iyi gelir.

SALATALIK

Her tür cilt için elverişli olan salatalık özellikle lekeli ve kaşıntılı ciltlere yararlıdır.

İçindeki kükürt ve C vitamini cildi nemlendirir, besler.

*Yağlı ciltlere, haşlanmış salatalığın suyu bir süre sabah ve akşam yüze losyon olarak sürülür. *Ciltteki kırışıklara salatalık halkalar halinde doğranıp kırışıkların üzerine konur.10–15 dk bekletilir. Bu süre içinde sırtüstü yatılır.

*Çillere salatalık halka halka çiğ sütün içine doğranır, bir süre bekletilir. Bu losyon sabah akşam yüze sürülür. Olumlu bir sonuç almak için uygulamaya bir süre devam etmeli. Özetle, salatalık kaynatma yöntemiyle cildi temizler, çiğ olarak cildi nemlendirir, sertleşmiş ciltleri yumuşatır ve rengini açar.

*Salatalık suyu biraz gliserin ve limon suyu ile (eşit miktarda)karıştırılarak ellere sürülürse yıpranmış elleri yumuşatır.

*Yağlı ciltler için. Bir tatlı kaşığı salatalık sütü, bir tatlı kaşığı ada çayı losyonu (sıcak demleme).

Yapılışı; Salatalık rendelenir, suyu sıkılır. İçine eşit miktarda ada çayı losyonu katılır. Bir kat sürülüp kuruduktan sonra uygulama birkaç kez tekrarlanır, yüz çalkalanıp kurutulur.

*Gözenekleri genişlemiş ciltler için.3 çorba kaşığı salatalık suyu, 12 çorba kaşığı mürver çiçeği suyu, iki çorba kaşığı gül suyu, bir çorba kaşığı asilbent tentürü.

Yapılışı; İki çorba kaşığı mürver çiçeği, 1,5 bardak suda hafif ateşte kaynatılıp süzülür. Tüm malzeme karıştırılır, kullanılmak üzere bir şişeye konur.

ŞEFTALİ

Cildi nemlendirir, canlandırır, tazeler.

*Şeftali soyulup ezilerek yüze mask olarak sürülür. Sırtüstü yatıp 15–20 dk beklenir. Sonra yüz soğutulmuş papatya çayıyla çalkalanıp kurutulur. Bu uygulama yorgun ve kuru (susuz)ciltler için yararlıdır.

*Şeftali çekirdeğinden elde edilen yağ kaliteli yüz sabunlarının yapımında kullanılır.(şeftalideki özellikler armutta da vardır.)

*Her türlü cilt için: İki çorba kaşığı olgunlaşmış şeftali (kabuğu soyulmuş, dilimlenmiş), ½ bardak süt.

Yapılışı: Şeftali sütün içine konulup sekiz saat bekletilir. Sonra süzülüp şişeye konur, buzdolabında saklanır. Mevsiminde taze şeftaliden yapılan bu temizleyici ve nemlendirici sütten yararlanmalıdır. Süt süzüldükten sonra şeftali parçalarını yüze yaymalı, bu cilt için nemlendirici bir mask yerine geçer. On ile onbeş dakika sırt üstü yattıktan sonra yüz ılık su ile çalkalanmalıdır. İstenirse şeftali dilimleri bal ile karıştırılarak da yüze sürülebilir.

TERE

Taze terede demir ve iyot bulunur.

*Bu bitkinin taze öz suyu ile yapılan kompresler gözenekleri temizler cildin rengini açar. Tere çok ince doğranıp bir süre cilde sürülürse çillerin rengini açar.

ÜZÜM

Üzüm suyu bitkisel bir süt olarak nitelendirilecek kadar şekerli ve vitaminlidir. Başlıca bileşenleri, %15–20 şeker, vitaminler, madeni tuzlar, potasyum, fosfor, kalsiyum ve magnezyumdur. Dinlendirici, besleyici, temizleyici ve nemlendirici özellikleri vardır. Canlılığını yitirmiş her çeşit cilde uygulanabilir. İyi sonuç elde etmek için misket üzüm kullanılır.

*Cildi temizlemek ve yumuşatmak için losyon. İki veya üç tane olgun üzüm (çekirdeği çıkarılmış).

Yapılışı; Üzüm ikiye bölünüp, temizlenmiş cilde sürülür, yüz kuruyunca bir kat daha sürülür. Yüze sürülen üzüm suyu, kurudukça işlem tekrarlanır. Böylece birkaç kat sürüldükten sonra kuruyan yüz çalkalanıp kurutulur. İyi bir sonuç almak için bir hafta süre ile tekrarlanır.

YULAF

Çok iyi bir yüz peelingidir.

*Bir tatlı kaşığı yulaf az miktarda sıcak su ile karıştırılır cilde dairesel masaj yaparak uygulanır.

YUMURTA

Estetikte kullanılan yumurta mümkünse döllenmiş olmalı. Yumurta mask olarak yüze uygulanmaktadır. Yumurta akının cilde sıkıştırdığı(pekiştirdiği)öteden beri bilinir.

*Yumurta akı un ile karıştırılıp sivilceli yüzlere sürülebilir.

*Sarısında bulunan vitamin ve başka değerli maddeleri cilt kolayca sindirir. Bu özellikleri cilde geçirmek için önce cilt temizlenir, sonra yumurtanın sarısı yüze ve boyna yedirilir. Kullanılan yumurta çok taze olmalı, herhangi bir alerji (kaşıntı, kızartı)görülürse uygulama durdurulmalı.

*Yaşlanmış ciltlere yararlı olan yumurta sarısı saçları beslemek amacıyla şampuan olarak da kullanılır. Saçlardan yumurta kokusunu gidermek ve saça parlaklık vermek için son çalkalama suyuna biraz elma sirkesi katılmalıdır.

*Cansız ve kuru ciltler için temizleyici krem. Bir yumurta sarısı, bir çorba kaşığı elma sirkesi, ½ tatlı kaşığı toz şeker, sekiz çorba kaşığı zeytinyağı.

Yapılışı: Sirke, yumurta sarısı, şeker iyice karıştırılır. Zeytinyağı ağır, ağır eklenir. Karışım düzgün ve koyu bir kıvam alınca, kavanoza konur. Bu temizleyici kremin olumlu etkisi bir süre kullanıldıktan sonra fark edilir.

ZAMBAK

Cildin erken yaşlanmasını önleyen bitkiler ise zambak, enginar ve çobançantası.

*Yaşlanma etkilerini geciktirici yüz ve gözaltı kremlerinin de hammaddesi olan bu bitkiler, cilde direkt olarak uygulandığında yüzdeki buruşuklukların, çizgilerin giderilmesinde, cildin genç ve diri kalmasında etkin rol oynuyor.

ZEYTİNYAĞI

*Cilt alerjilerine iyi gelir.

*Yüzü, elleri yumuşatır.

*Saçları besler, sarılmasını ve biçimlendirilmesini kolaylaştırır.

*Saç diplerine sürüldüğünde saçları kepekten kurtarır.

*Cilt yanıklarına da iyi gelir. Güneşin olumsuz mor ötesi ışınlarını kendine çektiğinden, değerli güneş yağlarının yapımında yer alır.

*Kolay kırılan tırnakların diplerine limon suyu ile karıştırarak sürülürse tırnakları güçlendirir.

*Her kullanılan saçları ve cildi diriltir. Bazı masklarda da yer alır.

 

 

Yazan: Gülten Şenşafak

www.gencgelisim.com

 

AddThis Social Bookmark Button
 
Güldüren Düşündüren Fıkralar

İŞİNE GÖRE EVLAT
Doğumevi bekleme salonuna hemşire koşarak girer, ilk sırada oturan adama yaklaşarak:
'Sizi tebrik ederim, ikiz çocuğunuz oldu' der.
'Ne tesadüf' der adam. 'Minnesota İkizleri - Basketbol Takımındayım'
Bir saat sonra, aynı hemşire yine koşarak gelir,
'Mr.Smith' ismini anons eder. Mr.Smith yerinden heyecanla doğrulur, Hemşire:
' Artık üçüz babasısınız' der.
Mr.Smith şaşırır ve 'Olacak şey değil, ben de 3M şirketinde çalışıyorum' der.
Hemşire bir daha göründüğünde üçüncü adama:
'Eşiniz dördüz doğurdu, kutlarım' der. Adam da şaşkınlıkla 'Ben de Dört Mevsim Otelinde çalışıyorum' der.
O sırada yanında oturmakta olan adam hafif baygınlık geçirerek oturduğu yerden aşağı doğru kayar, yetişip müdahale eden hemşire sorar:
'İyi misiniz, ne oldu size?'
Adam kendine gelmeğe çalışarak doğrulur:
'Temiz havaya ihtiyacım var, 101 Dalmaçyalı mağazasının müdürüyüm de...'


İŞTE REÇETENİZ
Kadının biri eczaneden içeri hışımla dalar ve eczacıdan 1 şişe arsenik ister. Eczacı kadına arsenikle ne yapacağını sorar ve kadın

"Kocamı öldüreceğim" diye cevap verir. Eczacı

"Kusura bakmayın ama size bu sebeple arsenik satmam olanaksız" der.

Bunun üzerine kadın çantasına uzanır ve içinden kocasıyla eczacının karısının yatakta çekilmiş fotoğrafını çıkarır.

Eczacı fotoğrafa bakar ve "reçeteniz olduğunu neden daha önce söylemediniz!!"....


İYİ DOKTOR
Kadının beşinci kocası ağır hastalanmış.Adam korkunç ağrılar içinde kıvranırken kadın telaşla söylenmiş :
-Hemen gidip bir doktor çağırayım!
Kocası :
-İyii ama, demiş, bari doğru dürüst bir doktor çağır.İyi bir doktor olduğundan emin misin?
Kadın :
-Emin olmaz olur muyum, demiş.Ölen kocamı da aynı doktor tedavi etmişti!...


İYİ DOKTOR
Temel çok iyi bir doktordur" demiş Cemal...
"Nereden biliyorsun" demişler.
"Geçen yıl çok pahalı bir ameliyat olmam gerekiyordu, param yoktu, röntgende rötuş yaptı."




İYİLİK
Okulda öğretmen çocuklardan hafta sonu bir iyilik yapıp gelmelerini ister..Sınıftada 3 afacan çocuk vardır.. Hafta başı gelince öğretmen sırayla herkese ne tür iyilikler yaptıklarını sormaya başlar.. Sıra bizim afacanlara gelmiştir..
Ali'ye sorar: Ali söyle bakalım sen nasıl bir iyilik yaptın..?
Ali övünerek: Hocam yaşlı bir bayanın karsiya geçmesine yardım ettim der.
Öğretmen: Aferin der..
Sıra Veli'ye gelir: Onada aynı soruyu sorar..
Veli'de: Hocam bende Ali'ye yardım ettim..Yaşlı bayanı karşıya geçirdik..
Öğretmen : Peki hala der..
Sıra Osman'a gelir.. Aynı soruyu onada sorar..
Osman'da: Hocam bende Ali ile Veli'ye yardım ettim, Yaşlı bayanı karşıya geçirdik..
Hoca biraz düşünür ve sorar:
-Neden üçünüzde aynı kişiye yardım ettiniz peki?
Çocuklar hep bir ağızdan:
-Hocam, yaşlı kadın karşıya geçmek istemeyince üçümüz bile az geldik, ne diyonuz siz?




JEAN CLAUDE VAN DAMME
Temel bir gün uçakla Amerikaya gitmiş çok yorgun oldugu için bir otele yerleşmiş ve uyumaya koyulmuş. Fakat tam uyuyacakmış ki yandaki daireden müthiş bir gürültü ve müzik sesleri gelmiş. Temel dayanamamış, duvarı yumruklayıp: - "Kimsin ulan! Uyumaya çalışıyoruz, bu ne gürültü", diye bağırmış. Karşı daireden tek ses: - "Jean Claude Van Damme!" Temel yine bağırmış: - "Gelirsem dördünüzünde bacaklarını kırarım!"




JİP DE YOKSA
İki acemi er paraşüt eğitimlerini tamamladıktan sonra ilk atlayışları için havalanırlar. Makul seviyeye geldiklerinde komutanları son kontrolleri yapıp: - "Atladıktan bir süre sonra paraşütün sağ tarafındaki ipi çekin, paraşütleriniz açılacaktır. Şayet açılmazsa hiç telaşa kapılmayın, sol tarafta yedek bir ip var onu çekin, sorun kalmaz. İndiğinizde sizi bir jip bekliyor olacak;sizi karargaha geri götürecek." Askerler korkarak da olsa atlamışlar. Heyecanla sağ taraftaki iplerine asılmışlar.. Tık yok. Biraz da korkuyla sol taraftaki iplere asılmışlar, paraşütler yine açılmamış... Çok sinirlenen asker: - "Bu komutanın hiçbir dediği çıkmıyor; dur bakalım, aşağıda jip de yoksa o zaman görüşürüz onla!"


KAÇ ÇEŞİTMİŞ
Temel'e sormuşlar?

- kaç çeşit insan vardır?

Temel:

-üç çeşit vardır demiş. bunlardan ilki sayı saymayı bilenler, ikincisi sayı saymayı bilmeyenler.




KAÇ DELİ VAR?
Bir gün tımarhaneden nasıl olmuşsa 20 deli birden kaçmış.Doktorlar ne yapacaklarını düşünürken,biri fikir vermiş;
"-Birimiz dışarı çıksın..Lokomotif gibi "çuf çuf" diyerek şehri dolaşsın.Eminim hepsi peşine takılacaktır..
Bakmışlar başka çare yok,birini bu iş için dışarı göndermişler..Adam akşam döndüğünde peşinde 20 değil 65 kişi varmış!..


KAÇ EDER
Kayseriliye sormuşlar.2 kere 2 kaç eder?
Cevaplamış :
-Alıyormuyuz, satıyormuyuz...


KAÇ KİŞİ
Delinin biri tımarhanenin penceresinden bakıyormuş..Yoldan geçen bir adam deliye seslenmiş;
"-Hey siz içerdekiler kaç kişisiniz? Deli;
"- Siz dışarıdaki deliler,esas siz kaç kişisiniz?


KAÇMAYA MI ÇALIŞIYORSUN
İkinci Dünya Savaşı sırasında bir İngiliz,
Almanya üzerinde düşürülür. Almanlar bunu
esir alırlar, fakat İngiliz'in bir bacağı ve iki kolu
kangren olmuştur. Almanlar ilk önce bacağı
keserler ve İngiliz, Almanlardan bu bacağı ana
vatanı olan İngiltere'ye atmalarını ister.

Almanlar da İngiliz’in isteğini yerine getirir.
Sonra İngiliz'in kolu kesilir, İngiliz yine aynı
dilekte bulunur ve Almanlar da yerine getirir.
Bu sefer de Almanlar öteki kolu keserler. İngiliz
her zamanki gibi Almanlardan kolu anavatanına
atmalarını ister, fakat Almanlar " OLMAZ!" derler,

İngiliz nedenini sorunca şöyle cevaplarlar:

"Sen Galiba Kaçmaya Çalışıyorsun!"

KAVGA SEBEBBİ
Küçük Vincenzo, nefes nefese karakoldan içeri girer.

-Koşun polis amca, biri babamı dövüyor!

Polis sokağa fırlar. İki adamın alt alta, üst üste yuvarlandığını görür.

-Evlâdım sen merak etme. Ben şimdi onları ayırırım. Söyle bakalım hangisi senin baban?

-Ben de bilmiyorum. Zaten onlar da bu yüzden kavga ediyorlar!




KAYSERİLİ ASKERDE
Askerde komutan okuma bilenlerin öne çıkmasını istemişti. Ortaya fırlayan bir tanesinden şüphelenmiş. Tekrar sorunca, asker,
- Okumam yazmam yok, ama Kayseriliyim, demiş..


KEÇİ UÇAR MI
Temel ile Dursun karanlık bir tepe üstünde 1 şey görmüşler. temel bence bu bir keçi demiş. tursun ise bence bu olsa olsa kartaldır demiş. keçiydi kartaldı bir tartışmaya girmişler.Sonra o tepeye çıkarak havyanı görmeye gitmişler. Tam yaklaşırken o hayvan uçarak kaybolmuş. bunun üzerine Dursun ula Temel ben sana demedim mi kartal diye. Temel şaşkın bir ifadeyle ula ömrümde ilk defa uçan bir keçi gördüm demiş.






KİMSE YOK
Temel Fadime'yi aramış.
- Fadime ev boş yarın bize gel, demiş.
Ertesi gün Fadime Temel'in evine gidip kapıyı çalmış kimse yok.



KIRMIZI OTOBÜS
Bir gün doktorlar delileri test etmek istiyorlarmış ve kim akıllandıysa, onu bırakacaklarmış. Duvara kocaman bir resim asmışlar. Resim kırmızı otobüs resmiymiş. Doktarlar delilere "Atlayın otobüse" demişler. ve deliler resime doğru yürüyüp girmeye çalışmışlar. Bir deli arkada dikilmiş. Doktorlar "Bu neden otobüse girmiyor" diye. Deli cevaplamış:
-Biletim yoktu...


KODLAMA
Maç haberini telefonla yazdıran Temel, hatlardaki arıza nedeniyle Trabzonspor sözcüğünü kodluyormuş:

-Trabzon'un T'di, Trabzon'un, R'si, Trabzon'un A'sı, Trabzon'un B'si...

-Temel, sen ne diyorsun? Ne biçim kodlama bu böyle?

-Trabzon'da ha bu harfler yok midur?




KOLA İSTEYİNCE
Akıl hastanesinde birgün bir deli, bir hasta bakıcıyı yanına çağırır,
- Bana çabuk 5 şişe kola getir, der.
Hasta bakıcı bu duruma kızar ve hastaya beş tane tokat atar ve
- Al işte kolalarını, der.
Aradan zaman geçtikten sonra yine aynı hasta, bakıcıyı yanına çağırır ve bakıcıyı tokatlar. Bu durum karşısındar bakıcı hastaya
- Ne oluyor? der.
Hasta cevap verir,
- Şişeleri getirdim abi... :)


KOPYALA
Bir makine mühendisi, bir elektrik mühendisi ve bir de bilgisayar mühendisi binmişler bir arabaya gidiyolar. Yolun yarısına geldiklerinde araba bozuluyor ve makine mühendisi 'ben hallederim' deyip yatıyor arabanın altına, bi kaç yere çekiç vuruyo, vida sıkıyo falan, biniyorlar arabaya, hala bozuk.
Bu sefer elektrik mühendisi hemen atlıyo, 'bana bırakın' diye. Kabloları kontrol ediyo, elektrik aksamına bakıyo, biniyolar arabaya ama tık yok gene.
Makina ve elektrik mühendisi bilgisayar mühendisine dönüyorlar. sıranın kendisine geldiğini anlayan bilgisayar mühendisi: -eee..şey...arabadan çıkıp bi daha girsek?
Bu sırada elemanlarla ilgili gözlemlerini sürdüren endüstri mühendisi, etüd çalışmaları sonucunda her üç elemanın da verimsiz çalıştığına kanaat getirerek üçünü de arabadan indirir ve direksiyona geçerek diğerlerine arabayı ittirir.


KORSAN TEMEL
Temel'in her konuda yarıştığı bir arkadaşı varmış ve bu arkadaşı bir gün uçak kaçırmış. Temel, arkadaşının bu hamlesinin altında kalmamak için gitmiş Karaköy-Galatasaray arasında çalışan nostaljik tramvayı kaçırmış.


KÖTÜ HABER
Doktor telefonda yakaladığı hastasına:

"Tahliller belli oldu," demiş, "sana bir

kötü, bir de daha kötü

haberim var."

"Nedir kötü haber?"

"Maalesef 1 günlük ömrünüz kaldı."

"Peki daha kötü haber nedir?"

"Size 24 saattir ulaşmaya çalışıyorum, anca

buldum."




KOYUN VE KEÇİ
Koyun ve keçi yıllardır iyi arkadaşlarmış.Bir gün köprüden geçerken koyun sendelemiş ve kuyruğu sallanınca arkası görünmüş.Her nasılsa geride kalmış olan keçi başlamış bağırmaya;
-"Gördüüm,gördüüm..
Koyun kızmış;
-"A edepsiz,ben seninkini her gün görüyorum bir şey dedim mi?..


KUAFÖR
Adam, lüks erkek kuaföründe oturmuş bir yandan sakal tıraşı yapılırken bir yandan da elleri manikürlenmektedir.
Manikürü yapan sarışın adamın ilgisini çekmekte gecikmez, "Güzelim, bu gece benimle çıkmaya ne dersin??"
Kız gülümser, "Özür dilerim ama ben evliyim."
"Boşversene" der adam, "Seninkine telefon et bu gece işin çıktığını eve gelemeyeceğini söyle!"
"İstersen sen söyle, şu anda seni tıraş ediyor..."



KURTARMAZ
II. Dünya Savaşı sırasında Rus orduları geri çeliyorlar. Ve Rus generali durumu kurtarmak için askerleri teşvik etmeye karar vermiş. Her getirilen ölu Nazi için 10 ruble vaad etmiş. Askerler saldırdılar. Çatışmadan sonra kimi 1 kimi 3 ceset getiriyorlar ve paralarını anında alıyorlar. Birara bir Yahudi asker bir vagon sürükleyerek getirdi. Vagonun kapısını açtı, içerisi ceset doluydu. General bunu görünce şaşırdı ve askeri kenara çekerek şöyle dedi :
-Asker, anlarsın ya bütçemiz zayıf, haydi ben sana 7.50 ruble ceset başı veriyim.
Asker : -Olmaz, dedi, Zaten bana geliş fiyatı 8.30 ruble



KUŞ BEYİNLİ
Fadime kumar oynuyormuş. Temel de arada sırada gidip soruyormuş:
-Nasıl gidiyor kanaryam?
-Kaybediyorum.
Bir müddet sonra yine:
-Nasıl gidiyor güvercinim?
-Kaybediyorum
Bu konuşma bülbülüm, serçem diye devam edince Cemal sormuş,
"Neden karına hep kuş isimleriyle hitap ediyorsun?"
"-Bu kadar kişinin içinde kuş beyinli diyemem ya!" diye fısıldamış Temel.


KUŞ SANDIM
Yüzbaşı evin papağanına belli başlı kelimeleri ezberletmişti.Mehmet gel, Mehmet git, şunu yap, bunu yapma v.s...
Evde kimsenin bulunmadığı bir sırada.Evin yeni emir eri ortalığı silip süpürmekle meşgul görünüyordu.İçeriden MEHMED diyen sesi duyunca fırladı koştu :
-Buyur, dedi ama arkası gelmedi .
Tekrar işine daldı.Bir zaman sonra tekrar çağrıldı. Şaşırmıştı. Odada bu emri beklemeye karar verdi.Papağana gözü takıldığı anda da papağan "MEHMED" diye çağırmasın mı!Derhal hazır ol vaziyetine geçerek :
-Buyur komutanım, dedi.Kusura bakma seni guş sandımdı.

NEDEN KORKUTTUN ?
Bir gün taksiye binen bir müşteri şoföre bir şey sormak için hafifçe omzuna dokunur. Şoför bir çığlık atıp, direksiyonun kontrolünü kaybeder, bir otobüse çarpmak üzere iken direksiyonu kırar, kaldırıma çıkıp, bir vitrinin önünde arabayı durdurur. Arkaya dönüp müşteriye:

-Bir daha bunu yapmayın! diye bağırır.

Müşteri ise sâkinlikle bir ufacık dokunmanın onu bu kadar korkutup sıçratacağını düşünemediğini söyler.

Bu arada kendini toparlamış olan şoför:

-Haklısınız, aslında sizin kabahatiniz yok, der, bugün benim ilk taksi şoförlüğüm, 25 senedir cenaze arabası şoförüydüm...



NERESİNDEN ?
Kore'de Türk Tugayından iki Anadolu'lu asker biraz gezmek için firar ederler. Şehirde bir aşağı bir yukarı dolaşırken inzibat subayı bunları yakalar ve sorar :
-Hani sizin izin kağıtlarınız?...
Erler subayı atlatırız umuduyla :
-Biz Amerikalıyız...diye cevap verirler. Subay durumu anlar, ama hiç bozuntuya vermez :
-Amerika'nın neresindensiniz? diye sorunca :
-İçindenik kumandanım!...diye yanıt verirler.


NEREYE BAKIYORLARMIŞ
Ünlü Psikiyatr Mazhar Osman bir gün tüm akıl hastalarının duvarda bir yere baktıklarını görmüş.Yanlarına gitmiş, kimse oralı değil, herkes aynı yere bakmaya devam ediyor. Hoca da bakar, ama bir şey göremez. Bakılan yerde bir delik vardır. Hastalara sorar, “Neye bakıyorsunuz öyle? Ben baktım bir şey göremedim.” Hastalardan biri, “Hocam, biz bir saattir bakıyoruz da bir şey göremedik, sen öyle bir bakmayla ne göreceksin!” diye yanıtlar .


NEREYE GİTMİŞ ?
Temel arabası bozulan bir kadına yardım etmiş..Kadın onu yemeğe davet etmiş.Temel eve sabaha karşı dönmüş.Kulağının arkasına bir tebeşir koymuş...

Fadime henüz yatmamış,onu bekliyormuş..Temel başlamış sıralamaya;

-Bir kadına yardım ettim...Beni yemeğe davet etti...Oradan çıktık,birşeyler içtik,sohbet ettik,gülüp eğlendik...Falan filan...

-Yalancı,demiş Fadime; -Kulağının arkasındaki tebeşiri görmedim sanma...Sen yine bilardo oynamaya gitmişsin...



NESİ VAR DOKTOR
Doktor, ünlü bir ressam olan arkadaşını ziyarete gitti. Ünlü ressam, son olarak yaptığı hasta bir adam tablosunu doktor arkadaşına gösterip:

-Eee, söyle bakalım fikrin ne? diye sordu:

Doktor tabloya tekrar bakıp cevap verdi:

-Merak edilecek bir şey yok. Sadece üşütmüş, o kadar...




NEYİN DİR
Komutan Mehmete soruyor, "vatan senin neyindir", ::"Vatan benim anamdır komutanim diye bağırıyor. Sıra Temel'e geliyor. Vatan senin neyindir asker, Temel: " Vatan Mehmet'un anasidir komitanum".






NİÇİN ?
Karadenizlilere niçin Perşembe günü fıkra anlatılmaz?
Cevap: cuma namazında gülmesinler diye ..


NİŞAN YÜZÜĞÜ
Rebeka, parmağındaki nişan yüzüğünü çıkarıp nişanlısına uzattı:

"Artık seni sevmiyorum Salamon. Ayrılalım."

"Peki kimi seveorsun?"

"Moiz'i..."

"Ya... Nerede şimdi o kerata?"

Rebeka ağlayarak Salamon'un ellerine sarıldı:

"Sakin ona bir şey yapma!.."

"Yapacayim."

"Yapma Salamon..."

"Yapacayim Rebeka!.."

"Ne yapacaksin? Üldürecek misin?"

"Yok be kuzum. Şu nişan yuzüğini satacayim."



NİYE GÜLMÜŞ
Uçak, Yeşilköy'den kalkmıştı. Bakırköy Akıl Hastanesinin üzerinden geçerken, pilot birden gülmeye başladı. Hostes bu gülüşün sebebini sorunca, pilot şu cevabı verdi:
- "Başhekim kaçtığımı öğrenince kimbilir nasıl şaşıracak!"


NOŞUT
Temel Afrika'ya safariye gitmiş.
İlk günün sonunda gece otelin lobisinde avcılar konuşuyormuş.
İngiliz ben bugün 1 gergedan vurdum demiş.
Fransız ben de 1 aslan vurdum demiş.
Temel de ben de 1 noşut vurdum demiş.
İngilizle Fransız anlamamış ama cehaletleri belli olmasın diye de sormamışlar.
Ertesi gün yine ava gidilmiş gece yine toplanmışlar.
İngiliz ben 2 kaplan vurdum demiş.
Fransız ben de 1 fil vurdum demiş.
Temel ben 4 noşut vurdum demiş.
İngiliz dayanamamış sormuş:
"Kusura bakma ama noşut nasıl birşeydir? Bunca yıllık avcıyım hiç duymadım."
Temel de "Ben de ilk defa burda gördüm.
Kara kara birşeyler insana benziyorlar.
ellerinide kaldırıp noşut noşut diye bağırıyorlar demiş.


O BİLMİŞ
Temelcik, okul dönüşü annesine,
- Pugün öğretmen bir soru sordi, pir tek pen pildum.
- Soru neydu, uşağum?
- Pizim evin adresi, daaa...


O KADAR ÖNEMLİ Kİ..
Amerika'ya gezmeye giden Papa, otelde sıkılmış ve şoföründen anahtarı alıp, limuziniyle dolaşmaya başlamış. Bir ara kırmızı ışıkta geçince polis durdurmuş. Memur bir bakmış ki arabayı Papa kullanıyor. Hemen telsizden âmirini aramış.

- Âmirim çok mühim birisini durdurdum, ne yapayım?
- Bill Gates'i mi?
- Hayır.
- Clinton'ı mı?
- Daha mühim...
- Daha mühim kim var?
- Valla âmirim, bilmiyorum ama, şoförlüğünü Papa yapıyor.



ÖKSÜREMİYORUM Kİ
Adamın biri çok kuvvetli öksürüyormuş, doktora gitmiş derdini anlatmış. Doktorda adama yanlışlıkla öksürük ilacı yerine müshil ilacı vermiş ve demişki:bir hafta boyunca yemeklerden sonra iç ve yanıma gel. Adam bir hafta sonra gelince doktor: Öksürüğün nasıl oldu deyince, adamda: Cesaret edipte öksüremiyorumki,demiş.


ONA OLMAZ
Ölüm yatağındaki kadın kocasına sormuş:
Bana söz ver ben öldükten sonra elbiselerimi evleneceğin kadına giydirmeyeceksin...
Adam;
-Saçmalama birincisi sen haftaya kalmaz iyileşirsin, ikincisi onun boyu seninkinden ufak elbiselerin ona olmaz...


ÖNCE KAÇANLARI YİYELİM
Akıl hastanesinden iki deliyi salivereceklermiş. Doktorlar kendi aralarında "Şunlara son bir test yapalım da görelim akılları başlarına gelmiş mi?" demişler. Bunun üzerine iki deliyi bir masa başına cağırmışlar. Masanın üzerine bir kavanoz dolusu siyah zeytin, bir kavanoz dolusu da canlı hamamböceği dokmuşler ve
-"Buyrun beyler, yiyiniz." demişler. Delilerden bir tanesi hemen zeytinlere saldırmış, oteki araya girmis,
-"Once kaçanları yiyelim, öbürleri nasıl olsa duruyor!

MİLAT
Küçük Temel'e sormuşlar:
- 1881'de ne oldi?
- Atatürk toğdi.
- Peci, 1884'te ne oldi?
- Atatürk üç yaşina bastı!


MİYAV
İki deli, akılhastahanesinden kaçmaya karar vermişler. Gece vakti hızlı bir şekilde duvardan atlayarak
boşluktaki tarlaya çıkmışlar. Tellerin arasından sürünerek ilerlerken bir bekçi bunların hışırtısını duymuş.
Hemen bağırmış:
-Kim var orada?
Delilerden biri hemen:
-Miyaw, miyaww diye seslenmiş. Huşırtıyı kedinin çıkardığını zanneden bekçi tam geri dönecekken deliler yine
sürünmeye başlamışlar ve yine bir hışırtılar başlamış. Bekçi hemen dönmüş ve bağırmış:
-Kim var orada?
İyice sinirlenen deli:
Miyaw dedik ya len demiş


MUAYENE
Adam karısı ile birlikte doktora muayene olmaya gider. Muayene biter ve doktor odasından çıkarak kadının yanına gelir ve Kocanızın ölmemesini istiyorsanız şu kağıda yazdıklarımı uygulayacaksınız der:
1- Sabahları güler yüzle güzel bir kahvaltı hazırlayın ve ise mutlu gitmesini sağlayın
2- Ögleleri eve geldiğinde güler yüzle karşılayın ve güzel bir öğle yemeği ile takdir edildiğini hissettirin, böylece günün geri kalan kısmını da iyi geçirmesine yardım edin.
3- Akşamları eve geldiğinde yemek özellikle güzel olmalı. Eve gelince eline bir kadeh içki verin dinlenmesini sağlayın.
4- Onun gönlünü hoş edin
- "Eger bu dediklerimi harfiyyen uygularsanız kocanızın sağlık yönünden hiçbir problemi olmayacak" der doktor.
Eve geldiklerinde adam karısına sorar,
- "Ne dedi doktor sana?"
- "... ölecekmişsin.."




MÜEBBED
Zamanın en büyük Mafya babası çok ağır bir suçtan yargılanmaktadır ve idamı istenmektedir. Jüri üyelerinin içinde Temel de vardır. Mafyanın adamları mahkemeden önce Temeli bir kenara çekerler ve şöyle derler:
- Temel ne yap et Baba için alınacak kararı müebbet'e çevir yoksa bu senin sonun olur derler!!! Temel'in içine korku düşmüştür: Acep ne yapsam da bu adamı kurtarsam" diye düşünür. Dava başlar günlerce devam eder ve nihayet Jüri üyeleri karar vermek üzere odalarına geçerler. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra jüri geri gelir ve kararını okur:
- Müebbet hapis derler. Bunu duyan Babanın adamları ne yapacaklarını şaşırırlar doğru Temel'e gidip:
-Afferim sana Temel şimdi gözümüze girdin derler. Ehh be Temel iyi güzel de bu işi nasıl başardın, diye sorarlar. Temel:
- Sormayın bre uşaklar, der millet Beraat Beraat diye tutturdu Müebbete çevirmek kadar aklan karayı seçtim der.


MÜHENDİS GETİRİRDİK
Kayseri'nin bir köyünde imece yöntemiyle yol yapılıyor. Bunun için de eşekten yararlanılıyor.Eşek hangi yolu izlerse, orası genişletip araba yoluna dönüştürülüyor.... Köye gelmiş olan Amerikalı Barış Gönüllüsü, ne olup bittiğini kavrayamadığı için sorar :
-Ne yapıyorsunuz böyle?
-Yol yapıyoruz.
-Bu eşek ne için?
-O, yolun mühendizi. Yola uygun geçeneği o gösterir.
Barış Gönüllüsü katıla katıla güler :
-Ya eşek bulamasaydınız?
-İşte o zaman Amerika'dan mühendiz getirirdik!


NASIL ANLADIN
İki sarışın bir yandan içerek yolculuk yapıyorlarmış.Bir ara biri diğerine;
-"Kasabaya yaklaştık galiba?..Öteki;
-"Nereden anladın?..
-"Git gide daha fazla adam ezmeye başladık ta...


NASIL BİLDİN
Genç delikanlı heyecanla annesine gelir ve aşık olduğunu, evlenmek
istediğini ve annesini tanıştırmak istediğini söyler. Ama sadece
eğlence olsun diye eve 3 kız getireceğini ve annesinin evleneceği kızı tahmin etmesini ister.
Ertesi gün 3 güzel kızla eve gelir. Otururlar bir süre sohbet ederler.
Bir süre sonra çocuk heycanla annesine sorar tahmin ettin
mi diye. Anne, duraksamadan cevap verir: "Ortadaki kızıl saçlı" Oğlan
hayretle annesine sorar: "İnanılmaz, nasıl bildin?"

Anne cevap verir: "Ondan hoşlanmadım."



NASIL BİR ŞEY
Milli Park Polisleri, adamın birini, nesli tükenmekte olduğu için koruma altına alınan bir Boz Kartal'ı kesmiş, pişirip yerken görmüş ve derhal tutuklamışlar...Mahkemede adamın avukatları müthiş bir savunma yapmışlar:
-"Bu adam ormanda yolunu kaybetmişti.Günlerdir aç olduğu için ya kartalı öldürecekti,ya kendisi ölecekti." diye...Yargıç bu savunmayı kabul edebileceğini söylemiş.Kararını açıklamadan önce, sanığa dönmüş:
-"Son bir şey sormak istiyorum,Ben de av meraklısıyım da.. Bu Boz Kartalın tadı nasıl bir şey?"

-"Valla efendim!" demiş adam, "Tam olarak Kelaynak ile Mavi Gagalı Puhu Kuşu tatlarının arasında bir şey..!"


NASIL ÇALARMIŞ
Uzun yıllardır görüşemeyen iki Kayseri'li arkadaş, bir gün yolda karşılaşırlar.Kucaklaşıp hasret giderdikten sonra biri diğerine;
-"Bu kadar zamandır görüşmedik.Akşama yemeğe bize gel..Yer,içer sohbet ederiz"dedi..
Öteki bir Kayseri'liden beklenmiyecek bu cömertliğe şaşarak;
-"İyi ya,gelirim..Yalnız bana adresi ver"dedi..
Arkadaşı;
-"Falanca mahalle,filanca sokak"diye tarife başladı.."İşte o sokağa gelince soldaki büyük beyaz kapının zilini burnunla çalarsın"deyince öteki sordu;
-"Adresi anladım da zili niye burnumla çalıyorum?..
-"Canım bunda anlamıyacak ne var?..Elin kolun hediyelerle dolu olacağı için zili ancak böyle çalabilirsin...


NASIL ÖLÜRMÜŞ ?
Temel ile Dursun Toronto'ya gelmişler. Dünyanın en yüksek kulesi olan CN Tower'i gösterip Temel, Dursuna:
- Haçan burasi o kadar yüksek ki yukaridan düştüğün zaman aşağiya gelene kadar 3 gün geçer.
Dursun:
- Hadi yaa.. Peki düşünce ölür müsün? diye sorunca,
Temel:
- Ne zannettin ya 3 gün yemeden içmeden yaşanirmi da..


NE AVUKAT AMA
Avukat hırsızlıkla suçlanan müvekkilini yaratıcı bir savunma ile hapisten kurtarmak istemektedir. Avukat Yargıca hitaben;
- "Müvekkilim, arabanın camından içeri sadece kolunu sokup çantayı almıştır. Müvekkilimin kolu, muvekkilimin bizzat kendisi değildir. Sadece bir kol tarafından işlenen bir suç için niye bütün bir kişiyi cezalandırıyorsunuz." der...
Yargıç , gülümseyerek;
- "Peki o zaman aynı mantıkla gidiyorum ve müvekkilinizin kolunu 1 yıl hapse mahküm ediyorum. Müvekkiliniz isterse ona eşlik edebilir." der...
Müvekkil gülümser. Avukatın yardımıyla müvekkilin takma kolunu çıkartırlar ve dönüp giderler...




NE FARKEDER
İki sarışın, anahtarları içeride unuttukları için bir arabanın kapısını telle açmaya çalışırlar. Biri diğerine "çabuk ol, yağmur başladı, ıslanıyorum" der. Diğeri yanıtlar: "Ne farkeder? İçerde de ıslanacaksın, arabanın üstü açık."



NE FARKETTİ
Arabayı hızlı sürmekle itham ediliyordu. Çünkü, uzmanlar, arabayı kullananın sarhoş olduğu tesbit etmişlerdi. Adam mahkemede:"sarhos değildim. Sadece her zamankinden fazla içmişim, o kadar." Hakim kararı bildirdi: "Bu iddianızı nazarı itibare alıyoruz. Sizi on beş gün yerine, iki hafta hapse mahkum ediyorum!"




NE İŞİ VARDUR ?
Temel ile Dursun bir gün demişler ki: 'Ula bütün âlem şâir oldu. Biz niye şiir yazmıyiz.' Temel hemen oturmuş bir şeyler karalamış:

Bolu Mengen Gerede
Hamsi oynar derede
Benim sevgilim nereye gitmiş olabilir ki?..

Dursun bakmış, 'Olmadi' demiş.

-Neye olmadi daa?

-Ha uşağım, hamsinin derede ne işi vardur?



NE YAPARSIN
Güney Amerikalı bir subayla bir er konuşuyorlar.

Savaşta bir düşmana rastlarsan ne yaparsın?
Vururum.
Doğru, peki bir düşman bölüğüne rastlarsan ne yaparsın?
Vururum.
Olmadı. Koşup karargaha haber verirsin. Peki savaş meydanında bir inek görürsen ne yaparsın?
Vururum.
Olmadı.
Koşup karargaha haber veririm.
Yine olmadı. Boynuzlarından tutup karargaha sürüklersin. Şimdi beni görürsen ne yapacağını söyle.
Vururum.
Olur mu canım. Ben senin komutanınım.
Döner karargaha haber veririm.
Yahu ben düşman bölüğü değilim ki.
Hah tamam. Boynuzlarından tutup karargaha sürüklerim...

RESEPSİYON
Temel Londra'da otelin birinin odasında kara kara düşünüyor.' ulan' diyor
- Ben aşağıdan içki isterken Laz olduğum anlaşılır mi acaba?
Geçiyor aynanın karşısına ve prova yapıyor....
- Bana bir fvisku,,,,,yok böyle anlarlar
- Bana bir raki......'yok' diyor 'böyle de anlarlar'
- Bana bir bira....Tamam diyor böyle iyi anlamazlar......Ve
aşağıya iniyor Masaya dirseklerini dayıyor ve sesleniyor.
-Barmen bana bir bira.
Barmen Temeli biraz süzdükten sonra soruyor:
- Birader sen Laz misin?
Temel:
- Uuuy nasıl anladın diyor;
- Çünkü burası resepsiyon, bar karşıda.


RÖTUŞ
Temel çok iyi bir doktordur" demiş Cemal..
"Nereden biliyorsun" demişler.
"Geçen yıl cok pahalı bir ameliyat olmam gerekiyordu, param yoktu, rontgende rötuş yaptı."



SAĞLIKLIYMIŞ
Hemşire Doktora, "Ne zaman tansiyonuna bakmak için eğilsem hastanın nabzı hızlanıyor, tansiyonu yükseliyor. Ne yapsam Doktor Bey?" "Bu sağlıklılık belirtisi Hemşire Hanım. Yakanızı iliklemeniz yeterli."


SAHTE OLMASAYDI
Yahudinin biri, pazara, topal eşeğini satmak için götürür, fakat alıcıyı kandırsın diye, eşeğin tırnağına bir çivi çakar, eşeğe bir Kayserili müşteri çıkar.Kayserili ayaktaki çiviyi görur, içinden "Çiviyi çıkarırım, eşek düzelir!" der, parayı verir, eşeği alır.
Yahudi ertesi gün sağda solda övünür :
-Siz Kayserililer açıkgözüz, diye övünürsünüz, eşek anadan doğma topaldı, o çiviyi ben çaktım, alıcıyı aldattım!
Duyanlar eşeği alan Kayseriliye koşup, anlatırlar.Kayserili elini dizine vurur :
-Tüh yahu, verdiğimi para sahte olmasaydı, bayağı kazıklanmıştım!


SANA NE
Yeni ilçe olan bir köye trafik ışıkları yeni konmuş, ışıkların altında bir polis bekliyor ve halkın ışıklara uymasını sağlamaya yani bir çeşit trafik eğitimi vermeye çalışıyormuş.
O sırada, bakmış ki; bir kadın, elinde tuttuğu çocuğuyla, kırmızı yanarken karşıya geçiyor.Hemen seslenmiş :
-Hanım, hanım! Nereye?
Kadın dönüp :
-Vıy! demiş. Sana ne? Eltimgile gidiyom.


SANADA MI MALUM OLDU
Kayserilinin biri kumarbazmış, bir gün her şeyini kaybetmiş, elinde bir eşek kalmış...Önce sol ön, sonra sağ ön, daha sonra, arka sol, her üc ayağa da zar atmış, kaybetmiş, sıra dördüncü ayağa gelmiş, tam o sırada eşek
hazin hazin anırmaya baslayınca, Kayserili :
-Vah karagözlüm vah!, demiş.
-Sana da mı malum oldu!


ŞANS TANIMIŞ
Hitler ele geçirilen İngiliz, Fransız ve Yahudi üç esire bir şans tanımak istemiş...

- "Size birer soru soracağım, bilirseniz sizi bırakacağım" demiş.

İngilize sormuş:
- "Titanik kaç yılında battı ? İngiliz hemen cevap vermiş
- "1912" Hitler İngilizi göndermis, Fransıza sormuş bu kez,

- "Titanik'te kaç kişi öldü?" Fransız cevap vermiş
- "1050"

- "Tamam, sen de gidebilirsin" diye özgür bırakmış. Ve Yahudi'ye dönmüş:

- "Say lan ölenlerin isimlerini!"


SARIŞIN AKLI
Sarışının biri, İstanbul'da bir galeride yeni otomobillere bakıyordu. Bir spor arabanın önünde durdu:
-Çok hızlı gider mi bu?, diye sordu satıcıya...
-Hızlıdır... Bu araba sizin olsun şimdi, yarın saat 3'te Kars'ta olabilirsiniz... Almak ister misiniz?
-Biraz düşüniim, dedi sarışın ve evine gitti...
Ertesi gün galeriye geri döndü:
- Arabayı istemiyorum. Bütün gece uyumadim ve yarın sabah saat 3'te Kars'ta olmak için bi sebep aradım, ama bulamadım


SARIŞIN BU
Bir sarışını kaçırmışlar. Zorro da onu kurtarmaya gelmiş. Kaçıran herifi bir-iki hareketle devirdikten sonra Zorro, adamın giysilerine kılıçla "Z" harfini çizmiş. Sarışın hayranlık içinde şöyle demiş: "Sağol Züpermen!!"


SARIŞIN DEDEKTİFLER
Üç sarışın detektif olmak üzere polis teşkilatına müracaat etmişler.
Yapılması icap eden bir sürü imtihandan birini idare etmek de Komiser Kâzım'a düsmüs. Komiser Kâzim birinci kiza beş saniye müddetle bir dosyadan çıkarttığı bir resmi göstermiş ve "Söyle kızım" demiş "Bu bir suçlunun resmi, bu adamın bariz ne özelliği var? Bunu ileride nasıl tanırsın?"
Kız şöyle bir durmuş ve "Çok kolay" demiş "Adam tek gözlü" Komiser Kâzım resime bakmış ve "Kızım bu resim profilden, yani yandan çekilmiş. Tabi tek göz göreceksin..." demiş ve aynı resimi ikinci kıza gösterip aynı suali sormuş ve "Bana bak" diye ilave etmis "Doğru dürüst
bir cevap ver"
Ikinci kız "Bu adamı tanımak çok kolay" demiş "Çünkü adamın tek kulağı var" Komiser Kâzım "Kızım" diye bağırmış "Bu resim profilden dedik yaa!...Adamın suratının öbür yanını göremiyoruz. Onun için kaç gözü, kaç kulağı olduğunu bilemeyiz..."
Kâzım üçüncü kıza "Kızım lütfen akıllı bir cevap vermeye çalis. Beni çildirtma. Bu adamin bariz özelliği nedir, bu adamı ileride nasıl tanırsın?" diye sormuş Kız "Bu adam lens takıyor" diye cevap vermiş.
Komiser Kâzım saskin, şaşkın resime bakmış ama adamın lens takıp takmadığıni bir türlü anlayamamış. Merak etmiş adamin dosyasını açıp okumuş, dosyadaki bilgiye göre hakikaten adam lens takıyormuş.
Komiser Kâzım üçüncü kıza hayranlık içinde "Aferin be kızım" demiş "Doğru bilmişsin. Şimdi söyle bakalım bu adamın lens taktığını resimden nasıl anlayabildin?" Kız "Çok kolay" diye cevap vermiş:
"Tek gözlü, tekkulaklı bir adamın gözlük takacak hali yok ya !!"



SARIŞIN ESPRİLERİ
Bir sarışınla evlenmenin avantaji nedir?
Özürlülere ayrılan yerlere park edebilirsiniz.

- Bir sarışını nasıl boğarsınız?
Suyla dolu küvete bir ayna koyarsınız.


-- Sarışın yeşilde niye durmuş?
En sevdiği renkmiş, ondan. -

Sarısınlar neden "11" rakamını yazamaz?
Hangi 1'i önce yazması gerektiğini bilmediği için.


- Sarışına kazaların %90'inin evde olduğunu söylerseniz ne yapar?
Taşınır.

- Sarışın pizza ısmarlar. Pizzacı sorar: "6 parçaya mı böleyim, 8 parçaya mı? " Sarışın "6'ya böl", der, "sekiz parçayı bitiremem".

-
- Sarışının biri, elektrikler kesilince yürüyen merdivende 6 saat mahsur kalmış.

- Camdan bir duvara tırmanan sarışın ne yapıyor?
Öbür tarafta ne olduğunu görmek istiyor.


- Sarışının en çok söylediği cümle nedir?
"Ay bilemiyorum..."

- Zeki bir sarışın nedir?
Çelişki.

- Bir sarışının bilgisayarda yazı yazdığı nerden anlaşılır?
Monitöre sürdügü Tipp-Ex'ten.

- Bir sarışını susturmak için ne yapmalı?
"Ne düşünüyorsun?" diye sormalı.

- Sarışının gözlerinin parlaması için ne yapmalı?
Kulagına fener tutmali.

- Sarışınlar neden muz yiyemez?
Fermuarı bulamadıkları için.

- Sarışınlar balığı nasıl öldürürler?
Boğarak.

- Faksın bir sarışın tarafından yollandığını nasıl anlarsınız?
Üstündeki puldan.

- Aynanın karşısında gözlerini kapatmış duran sarışın ne yapıyor?
Uyurken nasıl göründüğüne bakıyor.

- Sarışın neden üçüncüden sonra çocuk yapmamış?
Her dört çocuktan birinin Çinli olduğunu duyduğu için.





SARIŞIN KÜTÜPHANEDE
Sarışının biri kütüphaneye gitmiş ve direk bankoya yönelerek görevliden bir hamburger, bir kola ve bir de patates kızartması istemiş. Görevlinin saf saf yüzüne baktığını gören sarışın bu sefer daha yüksek sesle:

-Anlatamadım galiba beyfendi, bana bir hamburger, bir kola, bir de patates kızartması, demiş.

Artık iyice sinirlenen görevli:

-Hanımefendi, burası kütüphane, demiş.

Sarışının yüzü kıpkırmızı olmuş, özür dileyip çok çok kısık bir sesle fısıldayarak:

-Pardon pardon, bana bir hamburger, bir kola ve bir de patates kızartması...



SARIŞIN ÖĞRETMEN
Sarışının biri ilkokul öğretmeni olarak staja baslar, çok heveslidir.
Bir gün teneffüs sırasında bütün çocuklar futbol oynarken bir çocuğun oyun
alanının sonunda kenarda durduğunu görür. çocuğun iyi olup olmadığını
öğrenmek üzere yanına yaklaşır ve çocuk bir sorununun olmadığını
söyler.Bir sure sonra sarısın çocuğun yine tek basına aynı yerde durduğunu
görür, içi rahat etmez ve tekrar çocuğa yaklaşarak, "senin arkadasın olmamı
ister misin?" diye sorar, çocuk pek hevesli olmamakla birlikte "tamam"
der. İlerleme kaydettiğini düşünen sarışın öğretmen "Bütün çocuklar
topun pesinde koşturup oynarlarken sen neden burada duruyorsun?" diye sorar.
Afallayan cocuk hayretle cevap verir:
"Çünkü ben kaleciyim!!!"



SARIŞINLARA SATIŞ YAPMIYORUZ
Genç ve güzel sarışın, alışveriş merkezinin beyaz eşya reyonuna girer ve satıcıya sorar:

- "Su küçük televizyonu almayı düşünüyorum, fiyatı nedir ?"
- "Kusura bakmayın hanımefendi sarışınlara satış yapmıyoruz.!"

Genc kadın sinirlenir, evine gider, saçının rengini değiştirir ve ertesi gün mağazaya geri gelir, ayni satıcıya yaklaşır ve:

- "Şu küçük televizyonu satın almak istiyorum." der
- "Kusura bakmayın hanımefendi sarışınlara satış yapmıyoruz !!!!"

Kadın iyice sinirlenmiştir, soluğu bir kuaförde alır, bu defa köklü bir değişiklik yapar, hatta makyajından,göz rengine o tam bir esmer bombadır artık.. Aynı mağazaya gider, aynı satıcının yanındadır ertesi gün:

- "Su küçük sevimli beyaz renkli televizyon ne kadar ???"
- "Kusura bakmayın hanımefendi, sarışınlara satış yapmıyoruz"
- "İnanmıyorum, nasıl anladınız sarışın olduğumu, üç gündür kendimi esmere cevirmek için yapmadığım kalmadı!"

- "Hanımefendi 3 gündür satın almaya calıştığınız şey Mikrodalga fırın!"


ŞAŞIRMADIM
Gorilin biri bara girmiş.Barmenden bir içki istemiş.Barmen çok şaşırmış tabii,ama belli etmeden gorilin içkisini vermiş..Hesap ödeme zamanı gelince de üç misli fazla söylemiş.Goril ses çıkarmadan ödemiş.Barmen;
-"Şey,buraya pek goril gelmez" deyince,Goril;
-"Eh şaşırmadım..Bu fiyatlarla kim gelir buraya?..

SAVURGAN HÜKUMET
Iki deli, yağmurdan sonra kumaşı yırtık paslı bir şemsiyeyi açmışlar yolda gidiyorlardı.
Birincisi, gökkuşağını gösterdi;
- Bak bak ...ne guzeel..!
Obur deli baktı ve birden sinirlendi;
- Hükümet te böyle şeyler için para harcıyor da ,
Bizim gibi deliler için doğru dürüst bir hastane yaptırmıyor !cık cık cık



ŞEKER
Deli , kahveye girdiğinde soluk soluğaydı.Boş bir masaya oturup ocağa seslendi;
- Bana bir çay !
çay geldi , şekerleri atıp karıştırdı.Garsonadan yine şeker istedi. Onları da atıp karıştırdı,yeniden istedi.Garson;
- Sekiz şeker koydun çaya ,dedi şaşkın şaşkın,
- Koydum ama , işte görüyürsun, hepsi eriyor!


ŞEMSİYE
Yıllar önce İngiltere'de erler şemsiye kullanmazmış.Şemsiye taşıma hakkı sadece subaylara tanınıyormuş.
O yıllarda bir gün genç teğmenlerden biri, koltuğunun altında bir şemsiye ile hızlı hızlı yürüyen eri görünce, beyninden vurulmuşa dönmüş.Eri çağırarak :
-Bu ne küstahlık, demiş.Ve şemsiyeyi aldığı gibi dizinde iki parça etmiş.
-Bu sana bir ders olsun, bir daha böyle küstahlıklar yapma!
Neye uğradığını anlamayan er :
-Başüstüne, diyerek selamı çakmış ve şöyle sormuş :
-Teğmenim, beni az önce evine yollayan general şemsiyesini istediğinde kim kırdı diyeyim?


SEN NE İŞ YAPARSIN?
Diktatör bir akşam meyhaneden içeri girer.Tezgahtara yaklaşır.Hafif içkili bir sarhoşun yanına çöker.Oradan buradan konuşurlarken sorar :
-Böyle hergün içmek için ne kadar kazanıyorsun?
Sarhoş :
-Günde 2 bin lira.
-Peki kemerleri biraz sıkalım diye ücretleri azaltıp, koşulları ağırlaştırsak, ne kadar kazanırsın?
Sarhoş :
- 4 bın lira.
-Peki biraz daha sıkarsak kemerleri?
-O zaman 5 bin liraya para demem.
Diktatör kızar :
-Bu ne biçim iş.Köküne kadar sıkarsak?
-O zaman muhakkak 10 bin lira kazanırım.
Diktatör şaşırmıştır.Adamın ne iş yaptığını çok merak etmiştir.Sorar :
-Şeytan mısın, nesin.Ne iş yapıyorsun?
-Mezarcıyım!


SERİNLERİM DİYE
Bir sarışın, bir kızıl saçlı ve bir esmer kadın çölün ortasinda arabayla yol almaktadırlar. Hava korkunç sıcaktır. Arabanın motoru birden stop eder.
İnip baktıklarında, motoru tekrar çalıştıramayacaklarını anlarlar. Mecburen çölde uzunca bir yürüyüş yapmaları gerektiğinden, her biri arabadan birşeyler alır.
Esmer, bir şişe su; kızıl saçlı bir paket bisküvi ve sarışın da arabanın kapısını söküp alır. Çölde yürümeye başlarlar ve bir süre sonra dinlenmek için mola verirler.
Mola sırasında sarışın ve esmer kadınlar kızıl saçlıya döner ve niye bir paket bisküvi aldığını sorarlar.
- "Acıkırsam yerim, diye düşündüm" cevabını verir kızıl saçlı "..çölde ne kadar yürüyeceğimiz belli değil.."
Hepsi de bunun çok mantıklı olduğunu düsünür. Ve sonra sarışın kadınla kızıl saçlı olanı esmere döner ve niye yanına bir şişe su aldığını sorarlar.
- "Eğer susarsam, yanımda içecek birşeyim olması gerektiğini düsündüm.." diye cevaplar esmer kadın.
Evet, bu çok akıllıca bir fikir, diye düşünür diğer ikisi. En sonunda esmer ve kızıl saçlı kadınlar sarışına dönerler ve arabanın kapısını niçin söküp aldığını sorarlar.
- "Şeyy.." der sarışın "..çok sıcak olursa pencereyi açıp serinlerim diye düşündüm de.."



SERT KOVBOY
Bir kovboy çiftliğine dönmektedir.Bindiği atı yeni satın almıştır.Atın üstünde bir gün evvel evlendiği genç bir kadını da getirmektedir.Sel yatağı boyunca ilerlediklerinden, kötü bir rastlantı sonucu at kayar.
-Bir,der kovboy kısaca.
Ve on dakika sonra at yine bir yoldan sapma yapar.
-İki, der kovboy.
Biraz daha ileride, at bir engel karşısında, az kalsın dengesini kaybeder gibi olur, bu kez kovboy ne bir, ne iki der.Kadını attan indirir ve :
-Üç, der!
Ve bir tabancayla atı öldürür.
Genç evli kadın, dehşete düşmüştür.İtiraz etmekten kendini alıkoyamaz.
-Herşeye karşın, biraz sert, yapmamalıydın!
Ve kovboy sayar :
-Bir!


SEVİNDİM..
Genç iş adamı uçağa binmek üzere havaalanına gelir ve bilet kontrolü yapılan masaya giderek, elindeki valizleri teslim eder.

Görevli; "Biletinizi alabilir miyim?"

Adam biletini verir ve ekler; "Biletimden göreceğiniz gibi New York'a gidiyorum. Ancak, verdiğim yeşil valizin Londra'ya, mavi olanın da Paris'e gitmesini istiyorum."

Görevli kız şaşkınlıkla; "Özür dilerim, ancak bunu yapmam mümkün değil".

Bunun üzerine genç adam; "Bunu duyduğuma çok sevindim. Geçen sene yapmıştınız da!"


Define

Temel bir gün bir yerden define bulur bulduğu hazineyi saklamak ister ve bir yere gömer. Daha sonra bulabilmek için defineyi gömdüğü yere 'Temel buraya hazine gömmemiştur'' diye yazar aradan günler geçer ve temel hazineyi almak için gömdüğü yere gider ve bırakdığı işareti görür fakat işaret değişmiştir: ''Bu hazineyi Dursun almamiştur''

Mucit

Temel elinde "U" seklinde küçük bir demir ve iki ucu arasında gözle görülmesi çok zor bir kil testere ile buluşlara patent veren özel bir şirketin kapısını çalmış...Görevliler pek ciddiye almamakla beraber bulusunun ne olduğunu ve nasıl kullanıldığını anlatmasını isterler. Mucidimiz baslar anlatmaya:; " Bu gördüğünüz alet son model bir fare kapanıdır. "U" seklindeki bu kapanın uçlarından birine beyaz diğerine de kasar peynir yerleştirilir. Daha sonra kapan farelerin umumi olduğu bir yere konulur. Peynirleri gören fare kapanın altına gelip, "Beyaz peynir mi yesem, kasar peynir mi yesem" diyerek seçim yaparken, basını mütemadiyen sağa ve sola çevirmek durumunda kalır. Bu esnada göremediği kil testere başını keser ve fare Ölür." Bu açıklamalardan sonra zeki mucit kendini bir anda kapı dışında bulur tabi ki...Herneyse, çabuk pes etmez ve birkaç hafta içinde şirket yetkilileri ile bir buluşma daha ayarlar. Baslar anlatmaya: " Bu sefer fare kapanından peynirleri kaldırdım, böylece daha ekonomik hale gelmiş oldu. Kullanımı ise ayni kolaylıkta. Kapan farelerin umumi olduğu bir yere yerleştirilir, ve kapanın altina gelen fare , kendi kendine sorar ve düşünür " beyaz peynir nereye gitti?, kasar peynir nereye gitti?" iste tam bu sırada kafasını sağa sola çevirirken, kil testere tarafından başı kesilir ve fare ölür."

AddThis Social Bookmark Button
 
Barnabas İncili'deki Büyük Sır Ne?
Üzgünüm size bu konuda yardımcı olamayacağım. İsterseniz google amcamıza başvurarak merakınızı giderebilirsiniz.
Benim yazımda bu başlığın işi ne derseniz, hemen konuya geliyorum.
Evrendeki gizemler, anlaşılmaz olaylar, tarihin gizemli konuları her zaman bizim ilgimizi çekiyor. Nerede bir uzaylı haberi görsek, nerede gizemli bir şahsiyetin hayatınan denk gelsek hemen merakımızı cezbediyor. Peki asıl merak etmemiz ve cevaplarının peşine düşmemi gereken hakiki gizemlerimizin peşinden gitme konusunda nasılız?
Bizden önceki insanlığın deniz fenerleri olan düşünen erdemli filozoflar “Nerden geldik, niçin yaşıyoruz, nereye gidiyoruz?” şeklinde özetledikleri bir soruyla varlık meselelerine kafa yormuşlardır. Sadece onlar değil elbet, bilgeler, peygamberler, hakiki hayat liderleri hep bu meseleye dair sorular sormuş ve cevapların peşinde düşmüşlerdir.
Modern dünyanın dikte ettiği yaşam şartlarıyla içsel dünyasını bir türlü barıştıramamış nesiller olarak artık şapkayı önümüze koyup meselelerimize kafa yormamızın zamanı geldi. Akıp giden hayatın hızı karşısında şaşkına dönüp aynayı kendi ruhumuza ve ruhumuzun sorularına hiç çeviremediğimiz gibi bir durum var ortada.
En temel meselelerimizde taklitçi ve takipçi bir yaşayış içindeyiz. Kişisel devrimlerimizi başlatacak cesareti bir türlü gösteremiyoruz. Şimdi bi düşünelip hayat, hayat öncesi ve hayat sonrasına dair bütün inançlarımız, inandıklarımız bize öğretilenlerden oluşuyor. Doğduğumuz günden beri temel problemlerimizle değil eşeğin gölgesi ile ilgeniyoruz. Eşeğin gölgesi ne dersiniz onu da anlatayım yeri gelmişken.
Atina'da önemli bir tartışma yapılırken kürsüye Demostenes çıkar, ancak dinleyiciler sürekli kendi aralarında konuşmakta, filozofu dinlememektedir. Demostenes, ‘Bir hikaye anlatıp ineceğim.’ der ve anlatmaya başlar:
‘Uzun zaman önceydi, bir delikanlı Atina'dan Megara'ya gitmek için bir eşek kiralamıştı. Eşeğini kiraya veren adamın da Megara'da işi vardı, beraber yola düştüler. Konuşa konuşa giderlerken
öğle sıcağı bastırdı, biraz dinlenmek ve öğle yemeği yemek için bir su başına çöktüler. Ama ortalıkta hiç gölgelik yoktu ve eşeğin sahibi yemeğini alıp eşeğinin gölgesine sığındı. Eşeği kiralayan genç buna içerledi, 'Sen çekil gölgede ben oturacağım.' dedi. Eşeğin sahibi itiraz etti: 'Ben oturacağım, çünkü eşek benim.' Delikanlı ‘Ama ben eşeği kiraladım.' deyince, eşeğin sahibinden 'Ben sana eşeği kiraladım gölgesini değil.' cevabını aldı ve aralarında kavga çıktı.’

Hikayenin tam burasında Demostenes kürsüden iner yürümeye başlar. Dinleyiciler, ‘Sonunda ne oldu, sonunu anlat.’ diye bağrışmaya başlayınca ünlü filozof kürsüye döner:

‘Sizin için çok önemli bir konuda bir şeyler anlatmaya çalıştım, dinlemediniz. Şimdi ise eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz.’ dedikten sonra kürsüden iner, yürür gider…

Kişiliğimiz malasef eşeğin gölgesi meselesine kafa yoranların kurguladıkları inanç sistemi esasları, eğitim sistemi öğretimi ile şekillendi. İnsanın en özgür olması gerektiği zamanlarımızda özgür olamıyoruz. Okullarımız bizi bir ezber yuvası ve birer bilgi hamalı yapmakta. Daha da acısı yaratıcının hiç bir şekilde değer biçilemeyen bir akletme özelliği ile bizi dünyaya göndermesine rağmen bunu hep ihmal ediyoruz. İnsan olmaktan övünç duyduğumuz ve diğer canlılardan düşünebildiğimiz için üstün olduğumuza inandığımız halde neden düşünmüyoruz?
Neden öğretilen ezber bilgiler, taklitçi inançlar, insan ruhundan uzak yaşam prensipleri ile yaşıyoruz?
Neden hayatımızın sorularının peşine düşme cesaretini gösteremiyoruz?
Neden kendi varlık sorunlarımıza üreteceğimiz cevaplarımızın peşine düşmüyoruz?
Soru sormak düşünme okulunun ilk dersidir. Sorusu olmayanların cevapları hiç bir zaman olamaz. Sorularının peşine düşen insan kendi insanlık serüveninin gizemini çözebilecek yegane insandır. Başkasının cevapları onların kendi sorularının cevaplarıdır. Bizim sorumuza bulacağımız en doğru cevap kendimizin üreteceği cevaptır.
15 yılı geçen bir eğitim sürecini göze alarak meslek sahibi olabilen; 40 yılını bir işte harıl harıl çalışarak emekli olabilen bizlerin, kendi hayat meselelerine zaman ayırması, onları çözüme kavuşturması zor olmasa gerek.
Bu gün yapmamız gereken ilk şey, kendi sorularımızı sormak.
“Nerden geldik, niçin yaşıyoruz, nereye gidiyoruz?” sorusuna kendi sorularımızı eklemek.
Ve cevaplarımızı bulmak için muhteşem akıl nimetinden faydalanmaya başlamak.
Böyle gelmiş böyle gider değil, böyle gelmiş böyle gitmeyecek, demek.
Sürüden ayrılanı kurt kapar değil, kurtla kapışmayı göze alabilmektir yaşama cesareti, demek.
Karar bizim. Ya Barbanas’ın İncili’nin gizeminin peşinden gideceğiz, ya kendi gizemimizin. Bu güne kadar yaptığımız ezberci yaşamaya, taklitçi inanmaya bir son verip, özgür ve özgün bir birey olarak hayatımızın peşinden koşturacağız.
Eşeğin gölgesi meselesine gelince, sevgili hukukçu dostum Cengiz Öz, kiralayanın malı tüm hakları ile kiraladığı için eğer sözleşmede ek bir madde bulunmuyorsa (gölgesi şu kişiye aittir gibi) gölgesinin de kiralayana ait olduğu bilgisini verdi.
Bakın bir sorunun cevabını hallettik. Darısı diğer sorularımızın başına...
Sorularla dolu bir bir başlangıç diliyorum hepimize...
ADEM ÖZBAY
sensizkelimelersozlugu.blogspot.com
AddThis Social Bookmark Button
 
Hipnozla ilgili ilginç bilgiler

Bilimsel yazar ve araştırmacıların çabalarına rağmen hipnoz, yüzyıllardır bir gizem örtüsü giyinmiştir. Yunancada uyku anlamına gelen kelime kökü, Hipnoz terimi, yanlış anlamalara yol açmaktadır. Hipnoz, ancak gecenin gündüzle bağdaşması gibi uykuyla bağdaşır...

Peşin hükümlü anlayışları bir kenara bırakır ve hipnozu klinik açıdan ele alırsanız, sizin düşündüğünüz gibi “görünmediğini” veya “işlemediğini” fark edeceksiniz. Yanlış anlamalar, sürekli olarak hipnozun tamamen kullanımını engellese ve ondan mahrum bırakmaya çalışsa da, onun işleyiş biçimi, bu fenomeni inanılmaz derecede değerli bir tıbbi araç haline getirir.

Bu potansiyelin iyileştirmede kullanılmasının farkına varılması ve yanlış anlamalar ve büsbütün yanlış bilgiler beni bunları yazmak için teşvik etti. Nedenlerimi ileride daha detaylı açıklayacağım; fakat eğer tıp büyük bir düzeltici gücü, insan zihninin gücünü, kullanmak istiyorsa - acilen - hipnotik bilgi ve tarafsız araştırmaya olan ihtiyacı vurgulamak istiyorum. Bu kitaptaki amacım doktorlara değerli bilgiler vermek ve alan dışındaki ilgili insanlar için hipnozu anlaşılabilir ve uygun/erişilebilir bir hale getirmektir. Bu, gizem örtüsünü kaldırmanın tek yoludur. Bu yüzden bu kitapta rahatsız edici yabancı kelimeler veya esoterisizm bulamayacaksınız.

Yıllardır hipnozu, tıpla ilgili kişilere öğretiyorum ve gördüm ki birçoğu, birkaç ders sonra ve birkaç pratik uygulama sonrası kendilerinin uzman hipnotistler olabileceklerini düşünüyorlar. Gerçekte hipnotist diye bir şey olmadığından bu (uzmanlık) açıkça imkânsızdır. Bu aleti kullanan bir pratisyen olarak, tüm yapabileceğiniz, hastaya normal uyanıklık veya uyku durumundan, zihnin özel durumu olan hipnoza nasıl geçilebileceğini göstermektir. Siz onu hipnotize etmeyeceksiniz; o kendi kendini hipnotize edecektir. Bu, herhangi biri üzerinde özel bir gücümüz olmadığı anlamına gelir.

Hipnotistten çok, hipnotik operatör daha doğru bir terimdir. Operatör olarak siz, kişiye nasıl trans durumuna erişebileceğini öğretirsiniz (veya bahsedeceğimiz diğer durumlara) ve sonra, eğer kişi istekliyse hayal gücünü uyarırsınız – oyunculuk, “rüya pilotluğu” gibi. Genellikle farz edilenden daha zevkli ve yoğun düşüncelerle uyarım yaparak herhangi birinin hayal gücünü yönlendirebileceğinizi (pilot) bilmek zevk verici.

Fakat bu yönlendirme yeteneğini “güç” ile karıştırmayın; kişi istekliyse kelimelerini özellikle vurguladım; çünkü kişinin rızası olması zorunludur. Kişi onu almaya istekli değilse, bir telkin veremezsiniz. Her zaman ve hipnozun her derecesinde, kişinin tamamen seçebilme gücü vardır. Bu yüzden yalnızca hoşuna giden veya mantıklı önermelere tepki verir. Hipnotik gösterilerde kişinin saçma sapan şeyler yaptığını görmüşsünüzdür, gerçek şudur ki kişinin kendisi bu davranışları yapmayı seçmiştir. Şüphesiz, hayatınız boyunca acayip rüyalar gördüğünüz zamanlar olmuştur. Hipnotize olan kişinin yanında tanık olduğunuz acayip davranış, yalnızca operatör tarafından, rüya pilotu tarafından, teşvik edilen benzer bir rüyaydı. Ve acayip veya değil, kişiye mantıklı ve zevkli göründü, aksi takdirde önermeleri kabul etmezdi.
Hipnoz üzerine yazılan modern kitaplarda hipnotize olan kişinin operatörle “uyum” içinde olduğu vurgulanır. Kural olarak eklemeyi unuttukları şey - kendisine oto önermeler verebildiği için - onun da kendisiyle ve tüm dünyayla bir uyum içinde olduğudur. Bu yüzden kişi, operatör dışındaki insanlardan kolaylıkla mantıklı ve zevkli görünen önermeleri alabilir; tabi operatör, ilk başta kişiye bu tür önermelere karşı olumsuz bir tepki aşılamadıysa. Fakat aklınızda bulunması gereken önemli bir nokta da kişi sırf önermelere yatkın diye kimsenin kendisini “kontrol” etmesine izin vermeyeceğidir. Tekrar söylüyorum, hipnozun her evresinde kontrol kişidedir ve kabul edeceği önermeleri kendi seçebilir. Eğer istenmeyen bir önerme krizi ortaya çıkarsa, kişi ya kendini trans durumundan çıkaracaktır ya da devam edecektir, fakat önermelere uymayı reddedecektir.

Hipnoz altında kişi seçicilik ve irade gücü üzerinde daha fazla kontrol sahibidir, biri dışında tüm fakültelerinin kontrolü ondadır. Duyabilir, görebilir, hissedebilir, koklayabilir, tadabilir, konuşabilir. Bazen bilinçsiz görünse de tamamen farkındadır ve bu yüzden işbirliği yapar. Kontrolünün kapsamadığı tek istisna “kritik fakülte”dir. Ona zevk verecek ve duygusal ve ahlaki açıdan mantıklı görünen bir önerme yaparsanız sıradan durumlarda bu tür bir önermeyi imkânsız olarak değerlendirmesine rağmen (şimdi) onu kabul edecektir. Örneğin ağrıyı herhangi bir kimyasal kullanmadan bile anestezi önermesi yapabilirsiniz. Veya bir bellek kaybına ikna edebilir ve hatta kişinin hafızasının zayıf olduğu erken bir yaşa, üç yaşına dönmeye ikna edebilirsiniz. Hipnoanalizde kişiyi geri götürürken siz zihinsel işlevi yöneterek bir adım ileri götürürsünüz; duygusal rahatlamaya, bu yalnız hatırlama değil; fakat geçmiş tecrübenin sıkıntısının hafifletilmesi/ferahlamasıdır. Kritik fakültenin askıya alınması kişinin tamamen kendisinin kontrolünde olduğunu ve seçiciliğe sahip olduğu önermesiyle çelişmez; bu tür bir önermeyi kabul eder; çünkü zevk verir ve onun için iyidir. Fakat kritik fakültesi – bu tür fantastik kahramanlıkların/ustalıkların olabilirliğine olan inançsızlık – hipnoz tarafından elenmiştir.

Başka bir şekilde söylemek gerekirse, hipnozda vücut ve zihin eşit ölçüde kolay etkilenirler, uyum içinde hareket eden bir ünite gibi. Hipnozun bilinçaltına etkisi olduğu kadar bilince de etkisi vardır ve otonom sinir sistemi üzerinde de etkilidir. Bir kişiyi önermelere uygun duruma yönlendirdiğinizde ve onu zevkli rüyalar sağladığınızda ayılırkenki hisleri hem bedensel hem de zihinsel olacaktır. Zevkli bir tecrübeyi yaşamanın etkisiyle dinç ve kuvvetli hissedecektir.
Bu genel doğrulara rağmen her birey önermelere farklı tepkiler verir. Hipnozu başarılı bir şekilde kullanabilmek için çeşitli tepkilere cevap verebilme yetiniz olmalıdır ve olay hakkındaki bilginiz en üst seviyede olmalıdır. Eğer bir doktor, hastaya yardım edecekse doğabilecek sürprizlere yenilmemelidir.

Hiç kimse yalnızca izleyerek hipnozu öğrenemez. Kitaplardaki genel tanımlamalardan ne kadar farklı olduğunu öğrenmek için onu sizin tecrübe etmeniz gerekir. Hipnozun zevk verici bir durum olduğunun farkına varacaksınız ve onun hakkında öğrendikçe, yalnızca kendiniz onu tecrübe etmek istemeyecek, fakat aynı zamanda kendinizi de hipnoz edebileceksiniz.

Hipnotize olamama gibi bir şey yoktur.

Hipnotik durumda seçicilik hüküm sürdüğünden ve kendini koruma kanunu kişiye zararlı bir önermeyi kabul ettirmeyeceği için kimse hipnoz yüzünden yaralanmamış/sakatlanmamıştır.

Kişinin kendisine bilerek veya bilmeyerek zarar vermesiyle ya da kandırılarak bir suça itilmesiyle ilgili sayısız hipotez üretilmiştir. Henüz böyle bir şeyin gerçekleşmesiyle ilgili bir vaka kaydı yoktur. Binlerce test yürüttük ve hemen hepsinde uygun olmayan bir önerme verildiğinde şu iki şeyden birisi oldu: kişi ya önermeyi reddeder ya da trans durumunu tamamen sona erdirir. Bu gerçeği tekrarlıyorum; çünkü bu hipnozun değerli ve güvenli bir tıbbi alet olması için çok önemli.

2. Hipnoz için üç gereklilik

Kişinin rızası,
Operatör ve kişi arasında iletişim,
(3) Korkudan ve operatöre karşı güven duyma isteksizliğinden arınmışlık.

Yalnızca bu üç şey gerekli olduğundan güvenilir bir şekilde transa ikna etmek için belirli teknikler – fiksasyon mesela - vardır diyen yazarlar hatalıdırlar. Aslında, arzulanan tepkiyi tetikleyecek tekniklerin sayısının limiti yoktur; diyebilirsiniz ki telkin oluşturmayı bildikten sonra bir kişiyi hipnotize edememe gibi bir yol yoktur.

Göründüğü gibi hipnoz hakkında yazılan birçok yanlış bilgi var. Bu açıdan bakıldığında bu konuda yazan yaşadıklarını yazan biri olduğumdan ve bu konu ilgimin temelini oluşturduğu için, okuyucunun olabilecek sorularını cevaplamak zorunda olduğumu hissediyorum.

İlk soru, neyse ki, kolay cevaplanabilir. Hipnozu tıpla ilgili insanlara (doktorlar, dişçiler, pediatristler) yıllardan beri öğretiyorum. Tıp diplomam yok ve bu yüzden hastalara tedavi uygulamıyorum, fakat doktorun ricasıyla ve bir doktor tanıklığında binlerce hastayı hipnoz ettim ve doktorlara bu çeşit yöntemlerle derin anestezi ve hipnoterapide yardımcı oldum. Hastane personeline paneller düzenledim ve binlerce doktora da özel olarak pratik için bilgi verdim. Kimyasal anestezi kullanılmadan yapılan bir doğum için tıbbi bir filme yardımcı oldum. Ve başarılı öğrencilerim arasında bazılarının eyalet tıp topluluklarının başında olduğu birçok başarılı doktor sayabilirim. Bu gerçekleri tekrar saymamın sebebi kendime pay çıkartmak veya hatırlanmak için değil; fakat ancak bu şekilde okurlar yazarın gerçekte bir yazar olup olmadığını merak etme kaygısına düşmeden bu kitabı çalışabilirler.

İkinci soru – benim konuya olan asıl ilgimin kaynağı – tek bir paragrafta açıklanamaz. Çocukluktan beri bu konuyla ilgili yoğun bir ilgim vardı ve bu büyük ihtimalle ben altı yaşındayken olan bir olaydan sonra başladı. Babam, o sıralar hipnoz öğrencisiydi, bana bu konu hakkında zaten bayağı bilgi vermişti. Sonra bir gün beni yakınlarda oturan bir aileyi ziyarete götürdü. Bu ailedeki genç kızın kekemelik problemi vardı, fakat babam onu hipnotize ettiğinde kekemeliği yok oldu. Daha sonra, trans bittiğinde, konuşma bozukluğu hemen geri döndü. Hipnoza olan ilgim artmıştı, fakat kekemeliğin daha sonra telkin yoluyla nasıl tamamen düzeltildiğini öğrendim.

1908’de daha önemli bir olay oldu, ben sekiz yaşındaydım babam da kırk iki. Babam çağın en önemli hipnotistlerinden biriyle arkadaştı, olağanüstü başarılarıyla ünlü olan bir uzman uygulayıcı. Bu adam babamın çok acı çektiğini ve kanserden ölmek üzere olduğunu öğrendi. Evimize geldi, hasta odasına girdi ve birkaç dakika içinde babamın acısını azalttı. O zaman kadar odaya girmeme izin verilmedi, fakat hipnotist dışarı çıktıktan sonra girmeme müsaade edildi. Bundan hemen önce kapının önünde oturdum ve babamın inlemelerini duydum. Sonra içeri girdim ve benimle oynadı. Benimle son oynayışıydı, fakat biliyordum ki hipnotistin gidişinden sonra, bir süre tamamen acısı geçmişti.

Birkaç hafta sonra babam ölmüştü. Ölümünden birkaç saat önce doktorların açıklayamadığı bir ferahlık duygusu verildiğini hiç unutmadım. Tabi ki o zaman hipnozun daha başka kaç çeşit tıbbi kullanımı olduğunu anlamamıştım, fakat konuya olan ilgim derinleşti.

Kısa bir süre sonra aynı hipnotist tarafından verilen bir uygulamaya katıldım ve ona yardımcı olmama izin verdi. Sahnedeki kişilere onlarla el sıkışacağımı söyledi ve elini sıktığım her kişinin derin bir hipnoz durumuna gireceğini söyledi. Ellerini sıktım ve oldu. Daha sonra aynı etkiyi annemde, erkek kardeşlerimde, kız kardeşimde ve okul arkadaşlarımda yaratmaya çalıştım, tabi başarısız oldum. Önce hatamı anlayamadım, fakat konuyla ilgili kütüphanede bulabildiğim her kitabı okumaya başladım. Bütün kitapların olumlu bir şekilde buluştuğu ortak noktaya göre fiksasyon, güvenilir bir şekilde hipnotize etmek için kullanılabilir: yazarların talimatlarına göre trans etkisi yaratmak için üç dakika ve iki saat arasında bir zaman diliminde kişiyi bir ışığa veya parlak bir objeye baktırırsınız.

Ne babam ne de hipnotist bir ışık kullanmadığından bu inanç beni şaşırttı. Işığa kendim bakmayı denedim, fakat yalnız bir önemli keşifte bulunabildim: bir ışığa bir saat bakma gayet sıkıcı. Işığın tek başarısı gözlerimi yormak oldu. Belki de, diye düşündüm, bu hızlı ve derin hipnoz için gerekliydi. Bu konuyla ilgili kendi göz doktoruma danıştım. İnsan gözünün ani ve hızlı hareketlerle gördüğünü anlattı. Eğer gözü doğal alışkanlıkları olan ani ve hızlı hareketlerden mahrum bırakırsan kaslar çabucak yorulur. Bunu göstermek için ellerini gözlerimin hemen yukarısına, alnıma yakın bir yere yerleştirdi ve onları yavaş yavaş aşağı indirdi ve bunu yaparken de dikkatle ellerini izlememi söyledi. Elleri çenemin altına indiği zaman gözlerimin çok uyku hissettiğini fark ettim. Şimdi fiksasyon kullanmadan bir insanın gözlerini nasıl çabucak yorabileceğimi biliyorum. Bu inanıyorum ki hipnozda hızlı şartlanmanın doğumu olmuştu. Doktorun gösterisini tekniğimin bir parçası olarak alıp fiksasyon ışığının iki veya üç saatte yaptığını ben birkaç saniyede yapabilirdim. Bu el düşürme tekniğinin tutarlı biçimde hipnoz indüksiyonunu hızlandırdığını göreceksiniz.

Hem yetişkin hem çocuk arkadaşlarımı hipnotize etme çalışmalarımda başarılı olmaya başladım. Erken ergenlik çağımda beraber olduğum kızın babası bir daha onu görmememi söyleyene kadar denemelerime devam ettim. Hipnotize edilen kişinin operatör tarafından tahrik edilebileceğini duymuştu. Bu yanlış bilgi parçacığı hesaplarıma göre yaşadığım yerde beni en az popüler çocuk haline getirdi, böylece hipnozu bir kenara bıraktım ve uzun yıllar ona dönmedim.

Fakat genel olarak bilinmeyen bazı değerli doğruları öğrenmiştim. Hipnoz zorlu acıları azaltmada kullanılabilirdi. Neredeyse anında gerçekleştirilebilirdi. Bu duruma ulaşmaktaki en büyük engel kişide oluşacak korkuydu – hatta bilinçli farkındalığın altında bir seviyede bile. Bugün bile birçok kitap, bazı insanların hipnotize edilemeyeceğini belirtiyor, korku ortadan kaldırıldığında her insanın hipnoz olabileceği gerçeğine rağmen. Yukarıda tanımlanan diğer keşifler de uzmanların kitaplarında bulunmayan şeylerdir.

Bir yetişkin olarak hipnoza geri döndüğümde deneylere olan aynı açık görüşlü tutumumu koruyarak öğrenmeye devam ettim – en güçlü klinik bilgilerle desteklenmeyen hiçbir teori veya inancı kabul etmeden. Aynı prensibi bu kitabı yazarken de kullanmaya çalıştım. Verilen bir tekniği açıklarken, ararken, hipnozun teorisi veya uygulamasında en azından bir tane operatörü, hastayı ve katılımcı doktorları içeren alıntılara – genellikle birden daha fazla – yer verdim. Etik kuralları çerçevesinde kimlikler gizli tutuldu ve düzenlemeler en alt seviyede yapıldı. Teypteki ses kayıtlarına dışarıdan karışan sesler (doktorların odaya girip çıkması, vb) temizlenirken katılımcıların konuşmaları olduğu gibi bırakıldı. Katılımcılardan biri konuşma dili veya kötü gramer kullandığında anlamı netleştirmek için müdahale edildi. Sonuç olarak bir insanın kişiliği, duyguları ve cevapları kendi kullandığı kelimelerde ifade edilir, bir teknisyenin veya gramercinin düzeltmelerinde değil.

3. Hipnoz ile ilgili önemli buluşlarım

Hipnozu tıbbın her alanından insanlara öğretiyorum. Doğal olarak notlarımı ve özetlerimi, kaydetmeyi içeren kendi öğretme stilimi kullanıyorum, fakat hiçbir zaman bir kitaba bağlı kalmadım. Konu üzerinde kitap yazma fikri bana doktorlar, dişçiler ve pediatristler tarafından önerildi. Şimdi, en sonunda, önerilere uyuyorum. Neden? Ağır bir hastalıktan iyileşirken aldığım iki önemli mesaj bir açıklama oluşturdu.

Birincisi Kaliforniya’dan gelen bir telgraftı. Hiç tanımadığım ve daha önce hiç beraber çalışmadığım birinden geliyordu. Şöyle diyordu “yakında Los Angeles’te öğretecek misiniz? Ben bir psikiyatristim. Ne tavsiye edersiniz? Saygılar.”

İkincisi başka bir alanda bir doktordan geliyordu. Detroit’te yaşıyordu ve önceden benim öğrencimdi. Yedi yıl kadar önce benimle çalışmıştı. Şöyle yazmıştı:

“Eminim Detroit’te önceden öğrenciniz olan hiçbir doktor, biri hariç, hasta olduğunuzun farkında değildi, adınız eski öğrencileriniz tarafından sık sık sevgiyle telaffuz ediliyor. Umuyoruz ki tamamen iyileştiğinizde Detroit ilk durağınız olacaktır. Sizi görmek için sabırsızlanıyoruz... Bizim çocukların gelecek yıllarda sizin çalışmalarınızla ilgili her şeye rahatça ulaşmaları için kaydettiğiniz her şeyi satın aldım. Bana insan zihniyle ilgili nasıl bir kavrayış verdiğinizin farkındayım ve tek üzüldüğüm aynı avantaja benim öğrencilerimin sahip olma garantisinin olmadığı, Dave. Eğer izlediğiniz yol sizinle beraber bu dünyadan ayrılırsa bu bir trajedi olacaktır. Sonsuz saygılarımla...”

Doğal olarak bu iki mesaj ve bunlara benzer birçoğu beni derinden etkiledi. Tanıdığım ve tanımadığım bu arkadaşlar ilgiyi hak ediyorlar. Acıyı azaltmak için azimle çalışan tıp alanındaki insanlar da. Onların hastaları da. Eğer benim bilgilerim bir şekilde yardımcı olacaksa bu kitap amacına hizmet etmiş olacaktır.

Öncelikle, tıbbi başlıklarla ilgili açıklamalarımda sınırları belirgin hale getirmek istiyorum: Ben bir doktor değilim. Benim adımdan sonra bir ünvan yok. Mesleğin yabancısı olarak, tıbbi iddialarda bulunmuyorum. Fakat birkaç yüz psikiyatrist benim öğrencim oldu. Çevresel etkenler binlerce doktor, dişçi ve pediatristle çalışmamı sağladı. Yıllar önce doktorlara hipnozun profesyonel kullanımını öğretmeye başladım ve dersime katılan her doktora tıp alanında bilgi sahibi olmadığımı netleştirdim; onlara tüm öğretebileceğim profesyonel hipnozdu ve hipnozla neler yapılabileceğini öğrendikleri zaman değerli bir şey elde etmek için benim öğrettiklerimle kendi bilgilerini birleştirmeleri icap edecek. Burada teklif ettiğim bir tıp araştırması değil; fakat hipnoz hakkındaki buluşlarımın tarihidir. Tıp alanındaki insanlarla çalışmam önemli araştırmalar yapmamı sağladı.

Öğretmeye başladıktan kısa bir süre sonra doktorlar organik rahatsızlıkları olmayan fakat oldukça rahatsız olan hastalarla ilgili benden yardım istediler. Her türlü tıbbi test yapılmıştı ve testler kişinin sağlıklı olduğu sonucuna varmıştı. Fakat yoğun bir ağrı vardı ve psikiyatrist yardımdan yoksundu. Hipnoz onun durumunu açığa çıkarabilir miydi?

Psikiyatristten bu kadını evime getirmesini istedim ve orada neler yapılabileceğine bakabilirdim. Uzun bir süre onu sorguladım ve öğrendim ki safra kesesi ameliyatından önce bu tür bir ağrısı yokmuş. Ameliyattan sonra çabuk toparlanmasına rağmen acı neredeyse operasyondan hemen sonra başlamıştı.
Hastayı somnambulism diye bilinen hipnotik duruma getirmeyi başardım ve önermelerinin doğru olduğunu öğrendim. Operasyondan önce bu tür bir ağrı yoktu. Araştırmam yalnızca psikiyatristin bana söylediklerini doğruluyordu.

Psikiyatrist bana aynı hastayla onun ofisinde çalışıp çalışamayacağımı sordu. Ben de onayladım. Oraya vardığımda o başka bir vakayla meşguldü ve o gelene kadar hastayla başlayıp başlayamayacağımı sordum. Odayı terk etti ve hasta anında somnambulism durumuna girdi.

Neredeyse aynı şeylerin üzerinden gittik, fakat birden aklıma acının operasyondan hemen sonra ortaya çıktığı aklıma geldi, o zaman bunun sebebi operasyonun kendisiydi. Fakat hasta ameliyathanede ağır anestezi almıştı. Ameliyathanede neler olduğunu nasıl öğrenebilirdim? Bayan hastayı daha derin bir hipnotik duruma getirmeye karar verdim. Bu evreye hipno-uyku diyorum. Son zamanlarda yapılan araştırmalar bunun önceden öngörülenden çok daha derin bir hipnoz durumu olduğunu onayladılar. Operasyon odasına götürerek hastanın yaşadıklarını açığa çıkarmam bu derin hipnoz durumunda oldu.

Sonraki sorgulama gösterdi ki operasyon hakkında herşeyi anımsayabiliyordu. Bilinçsiz ve duyma yetisini kaybetmiş olmasına rağmen ameliyathanede tam olarak neler olduğunu anlatıyordu. Kimyasal anestezi tamamıyla etkili olduktan sonra bile doktorun, asistanların ve anestezistin neler konuştuğunu bana anlatabiliyordu. Duygusal boşalmada onu vahşi bir şekilde etkileyen duyduğu şeylerden biri doktorun kesmeyi bitirdikten sonra safra kesesiyle ilgili söyledikleriydi. Şöyle söylemiş “Şu safra kesesine bak. Bundan sonra hiçbir zaman aynı olmayacak.

Bu cümlenin hastaya ne ifade ettiğini sordum o da “sanırım operasyondan sonra hiçbir zaman sağlıklı bir kadın olamayacağım anlamına geliyor” diye cevapladı. Ona doktorun bu cümleyi gerçekten cesaretlendirici manada kullandığını açıkladım, fakat bunu yaparken yanlış kelimeler kullandığını ve muzdarip olduğu acının azalacağını söyledim – ve ziyaretim sona ermeden acı tamamen yok olmuştu. Ameliyattan sonra ilk defa acısızdı. Takiben psikiyatristten gelen raporda hastanın gayet iyi ilerlediği yazılıydı.

Derin anestezideki bir hastanın yaşananları anımsayabileceği hiçbir zaman aklıma gelmemişti. Herkes gibi ben de bu tür bir hastanın ne duyabileceğini ne de etrafında olup bitenleri hatırlayabileceğini düşünmüştüm. Şimdi, elimde olmadan, inanılmaz bir gerçeğin üzerine kapaklanmıştım. Burada kimyasal anestezi sırasında yalnızca duyabilen değil; fakat daha sonra ameliyat boyunca etrafında olan olayları hatırlayabilen bir hasta vardı. Bunu diğer hastalarla yapma imkânım olup olmadığını görmeye karar verdim. Belki de birçok açılanamayan “hastalık” bir cerrahın, anestezistin veya hemşirenin operasyon sırasındaki boşboğazlı yüzünden ortaya çıkmıştı. Şaşırtıcı olan, birbiri ardına insanlar bana bilinçli bir şekilde hatırlamadığı bilgileri verebiliyordu ve doktorlarla konuşunca bu bilgilerin kesinlikle eksiksiz olduğunu öğrendim.

Daha sonra bu keşfi birçoğu doktor olan öğrencilerime aktardım ve operasyondan sonra kaynağı bilinmeyen bir hastalığı tedavi ederken bunun sebebi için ameliyathaneye bakmalarını önerdim. Sonrasında benim yaptığımı yapabilen doktorlardan yeterince rapor elde ettim. Doktorların ve asistanların hasta bilinçsiz olsa da veya onları duyamıyor olsa da söyledikleri konusunda dikkatli olmaları gerektiğini derste vurguladım. Ayrıca aklıma derin anestezide hastanın ameliyathanede olumsuz şeylerden etkilenebildiği gibi olumlu şeylerden de etkilenebileceği düşüncesi geldi. Bu önemli bir buluşa imkân verdi: hastanın anestezi durumunu korumak için telkinler verilebilir, hatta anestezinin kimyasal etkisi geçtikten sonra bile, böylece iyileşme çok daha kolay olur. Bu benim hipnozun kullanım alanında ilk önemli buluşum; bu birçok cerrah ve psikiyatrist tarafından doğrulanmıştır.
İlginç olan, Batı Yakasında bir doktor benimle aynı kulvarda deneyler yapıp aynı keşiflere ulaşmıştı. Bu doktor benim öğrencim değildi ve iki yıl öncesine kadar tanışmamıştık. Bana medikal jurnallerde yayınlanan birkaç tane oldukça ilginç makale göndermişti, hastanın kimyasal anestezi anında duyabileceğini onaylıyorlardı.

Bu bağlamda, sınıfta teybe kayıt edilen bir olay anımsıyorum. San Antonio, Texas’ta olmuştu. Sınıfta öğrencilerime bilgi verirken doktorlardan biri şiddetle bana katılmadığını belirtti fakat söylediklerimin mümkün olduğu kabul edilirse tıbbi bilgi alanında büyük bir buluş olabileceğini söyledi. Birkaç yıl önce ağır bir ameliyat geçirdiğini ve anesteziden sonra en ufak bir şey hatırlamadığını anlattı. Ona operasyonu hatırlayıp tamamen neler olduğunu öğrenmek isteyip istemediğini sordum. Denemek istediğini fakat buradan bir şey elde edebileceğine inanmadığını söyledi.

Onu hipno-sleep (hipno-uyku) olarak adlandırdığım duruma getirdim ve operasyonu detaylı bir şekilde anımsamasını sağladım. Duygusal boşalma anında bağırdı “yani bu yüzden bu kadar uzun kesiyorlar”. Onu bu durumdan çıkardıktan sonra seansın büyük bölümünü doktorun operasyonu hakkında, hipnozdan önce bilmediği fakat sonrasında bilip anladığı şeyler hakkında konuşmakla geçirdik. Heyecanı doruktaydı. Kayıt yaptığı kaseti Batı Yakasında bu alanda araştırma yapan doktora gönderdi ve bana da. O hipnoanalizin bir kopyası daha sonraki bir bölümde, hipno-uyku olarak bilinen hipnozun evreleri anlatıldığı yerde bulunabilir.

Genel anestezideki hastaların duyma yetilerini ellerinde bulundurdukları ve bilinçaltının altında bir seviyede olsa da zihnin işlediği gerçeğini dünyanın her yerindeki doktorların kabul etmesi belki de birkaç yıl içinde olacak. Muhteşem repütasyona sahip doktorlar tarafından bu olguyu doğrulayan – iki yüzün üzerinde vakayla kanıtlanan - makaleler yazılıyor. Anestezideyken zihinsel işlev kabul gördüğünde bu daha değerli buluşlara yönlendirecektir.

Hasta bilinçsizken zihin bilinçli farkındalığın altında bir seviyede işlediğine göre şu soruyu sormak akıllıcadır: “bir kazada veya başka türlü bilinçsiz hale gelen kişinin duyma yetisini elinde tutması ve bilincin farkındalık seviyesinin altında olmasına rağmen kurbanın zihninin çalıştığını söylemek mümkün müdür?” İnanıyorum ki daha fazla araştırma bunu gösterecektir; fakat yazımda böyle bir durum olduğuna dair bir iddiada bulunmuyorum.

Hipnoz yaparak bulduğum ikinci önemli buluşumu açıklamadan önce sınıfta olan olayların oldukları gibi aktarıldığını söylemek kayda değer. Birkaç yıl boyunca stenografi uzmanı olan eşim sınıfta söylenen her şeyi birebir kopyaladı. Daha sonra derslerde teyp kaydı yapmaya başladık. Böyle olunca her seansı özel olarak tekrar edebiliyor, doktorların hipnozu etkili kullanmak için onun hakkında ne bilmeleri gerektiğini öğreniyordum. Bu teknik eğitim sırasında yaptığım hataları tespit etmeme ve sonraki ders onları düzeltmeme olanak sağlıyordu.

Doktorlara hipnozun profesyonel kullanımını anlatmaya başlamamdan hemen sonra yaptığım ikinci önemli buluşa geçelim. Bir akşam, sınıfa katılan endüstriyel alanda görev yapan doktorlardan biri büyük bir şevkle hipnoz kullanarak yirmi dört saat içinde iki iktidarsız hastayı iyileştirdiğini söyledi. Sınıftaki diğer doktorlar bu beyanı duyunca hakaret etme eğilimine girdiler. Hala ısrar ederek iki adama da yardım ettiğini anlattı. İşte söyledikleri: “tesiste ufak bir kaza olmuştu ve ben kurbanlardan birinin dokusunu dikiyordum. Ofisi terk ederken bana şöyle dedi “keşke bu ufak tefek şeyleri düzeltirken gerçek problemlerimi de düzeltebilseydin”. Ona gerçek probleminin ne olduğunu sordum ve bana “iktidarsızlık, birkaç yıldır devam ediyor” diye yanıt verdi. Nasıl başladığını sordum ve eşinden ayrı ilk tatilinden sonra ortaya çıktığını söyledi. Florida’ya inmişti ve oradayken acayip bir kadınla ilişkiye girmiş ve bel soğukluğu kapmıştı. Bir doktora gitmiş ve hemen tedavi olmuştu; fakat öyle bir suçluluk duygusu vardı ki New Jersey’e gidecek yüreği yoktu. Doktorun ona iyileştiğini söylemesinin ardından kendini toparlaması on hafta sürmüştü. Döndüğünde aile ilişkilerine devam edemiyordu. O zamandan beri çok mutsuz bir evliliği var.’

“Ben adamı hipnotize ettim ve yeterince uzun zamandır kendini cezalandırdığını söyledim. Kendisini cezalandırarak karısını da cezalandırdığını ve mutlu bir evliliği yıktığını vurguladım; o andan itibaren kendisini cezalandırmayı bırakırsa aile ilişkilerine hemen aynı akşam devam edebileceğini belirttim. Sonra somnambulismden çıkardım ve biraz daha cesaretlendirerek gönderdim.’

“Sonraki sabah ofisime geldi ve tesisten başka birini getirdi. Dedi ki “doktor, bu benim çok işime yaradı. Belki arkadaşıma da yarımcı olabilirsin. Onda da aynı problem var ve uzun bir zamandır devam ediyor.’

“İkinci adama problemini anlatmasını söyledim ve o da şöyle anlattı ‘birkaç yıl önce evlendim. ‘Kırk beş yaşındaydım ve yirmi bir yaşında bir kızla evleniyordum. Düğün gecesi arkadaşlarım benimle şakalaşmaya başladılar. Bana yirmi bir yaşında bir kızla yapamayacağımı, yaşlı bir geyik olduğumu ve yaşımın yarısından bile daha küçük bir kıza gerçek bir koca olamayacağımı söylediler. Onlara inanmış olmalıyım çünkü dört yıldır evliyiz ve evliliğimiz hala mükemmel/eksiksiz değil’.

“İkinci hastayı da somnambulisme aldım ve tekrar hikâyesinin üzerinden gittik ve sonra ona hayatının sonuna kadar herkes kadar cinsel iktidar sahibi olabileceğini ve hemen evliliğini eksiksiz bir hale getirebileceğini söyledim. Onu bu durumdan çıkardım ve konu hakkında biraz daha konuştum ve bana söylediğine göre durumu tamamen düzelmişti ve evliliği eksiksiz bir durumdaydı”.

Doktor hikâyeyi iyi anlattı. Hatta o kadar iyi ki diğer doktorlar tavırlarını değiştirerek bana iktidarsızlığı düzeltmek için hipnozla ilgili ne bildiğimi sordular. Onlara bu konu hakkında çok az bilgim olduğunu, fakat bu iki vakada başarılı olduysa diğerlerinde de başarılı olabileceğini söyledim. Onlara deneyip görmelerini tavsiye ettim. Yalnızca her türlü patolojinin tarandığı vakalarda denediler. Çok yakın zamanda doktorlar başarılı sonuçlar bildirdiler. Birçok iktidarsızlık vakasına belirli ilaçların kullanımının, patolojinin veya ameliyatın neden olmasına rağmen iktidarsızlıkların yüzde doksanında duygusal bir temel olduğunu belirttiler. Duygusal bozukluğun hedef olduğu vakalarda birçok kez başarılı olmuşlardı.

Fakat zaman zaman telefon çalıyordu ve bir doktor şöyle bir şey söyleyebiliyordu “iki vakada işe yaradı, fakat üçüncü denediğim adamda hiç işe yaramadı. Neyi yanlış yaptım?”. Bu doktorlara neyi yanlış yaptıkları konusunda en ufak bir fikrim bile olmadığını ve neden bazıları için işe yarayıp diğerleri için yaramadığını bilmediğimi söyledim. Sonra bana ofislerine gidip görerek ara sıra neyi yanlış yaparak başarısız olduklarını bulup bulamayacağımla ilgili teklifte bulundular. Bu tür telefonlar günde üç veya dört kere gelirdi. Doktorların ofislerine gidip onları çalışırken izlediğimde başarısızlığın sebepleri hemen açığa çıktı.Kişinin bilinçli zihinle iktidarsızlığın sebebini bildiği her vakada başarılı oluyorlardı. Hasta doktora hastalığın sebebini söyleyemediği zaman başarısız oluyorlardı. Hipnoanalizi kullanarak hastalığa yol açan sebepleri bulduk ve bir kere keşfedildikten sonra hastanın problemi kolayca hafifletiliyordu. Sonuçlar harikaydı. Pek yakında kaldırabileceğimden çok daha fazla iktidarsızlık vakasıyla uğraşıyordum, her seferinde bir doktor başarısız olduğunda hipnoanaliz yapmam için ben aranıyordum.

Sanırım sınıftaki doktorlardan bir sorduğunda bir yıldan az olmuştu “hipnotik teknikler iktidarsızlıkta oldukça işe yarıyor, neden patolojinin olmadığı Frijit’te de işe yaramasın? Frijit, tabi ki, erkek rahatsızlığının kadınlarda görülen eşi.”

Bu fikri denemeye karar verdiler ve sınıfa yavaş yavaş hipnotik teknikler kullanarak frijiti düzelttiğini söyleyen heyecanlı doktorlar gelmeye başladı.

4. El sıkma tekniği ve Hipnozun beş belirtisi

Henüz hipnoza yeni başladığımda tekniğim kişiye yaklaşıp “Elini üç kere sıkacağım. Birincisinde gözlerin yorgunlaşacak... onlara izin ver. İkincisinde kapanmak isteyecekler... izin ver. Üçüncüsünde kilitlenecekler ve onları açamayacaksın... Bunun olmasını iste ve oluşunu izle... Şimdi... bir... iki... şimdi kapat gözlerini... şimdi üç... ve kilitlendiler, ne kadar zorlarsan zorla çalışmadıklarını göreceksin... Ne kadar çok zorlarsan o kadar az çalışacaklar. Dene onları ve hiç çalışmadıklarını göreceksin... Bu doğru... İşte bu harika göz kapatma.” Bunun hipnoz olduğunu düşünüyordum. Sonradan, bunun yalnızca hipnoza giriş olduğunu fark ettim ve bu önemli bir buluş, göreceksiniz.

Kişinin gözlerini hızlı bir şekilde nasıl yorabileceğimi öğrendikten sonra tekniğimi kullanarak onda beşlik bir başarıdan ortalama onda dokuzluk bir başarıya yükseldim. Bir kişiyle el sıkışırken, sol elimin serçe parmağı yüzüne doğru olacak şekilde elimi kişinin alnının önüne koyardım. Daha sonra “elimi çenenin altına doğru indirirken dikkatini elime ver” diyordum ve elimi çenesinin altına gelene kadar indiriyordum. “Şimdi gözlerini kapat ve gözlerini rahatlat, gözlerinin etrafındaki kasları rahatlat, hiç çalışamayacakları seviyeye gelene kadar rahatlat. Sen emin olduğunda dene, çalışmayacaklar.” Ve bu küçük hileyle harika göz kapanması elde ediyordum.

Başka hipnoz kurslarına gidenlere söylenene göre, göz kapanmasını elde ederseniz hipnoza ulaşırsınız ve buradan devam edebilirsiniz. İşin doğrusu göz kapanması olursa hipnoz olmak zorunda değildir. Bu yüzden birçok acemi başarısızdır. Hipnozun göz kapanmasından daha ileri bir şey olduğunun farkına varmıyorlar. Birçok kitap, bu yanlış önermelere dayanarak yoldan çıkar.

Eğer konuyu açıklaması için yüzlerce kitap okuyacak olursanız tamamen kafanız karışacaktır; çünkü her yazar – doktorlar da dahil – bir diğeriyle çelişen bir tanım verir. Bu durum üç kör adamdan bir fili tanımlamalarının istenmesine benziyor. Kör adamlar gibi her yazar kendi dokunduğu şeyi tanımlıyor ve farklı bir açıdan yorumluyor. Hiçbiri fili görmemesine rağmen haklı olduğuna inanır. Birçoğu hipnozun kolaylıkla tesir altında kalma durumundan ibaret olduğunu düşünür; fakat daha sonra çelişir ve farklı yönlere giderler. Birçoğu şu kelimelerle başlar “hipnoz içinde.... olan bir koşullandırmadır” ve hipnoz bir “koşullanma” olmadığına göre geriye kalan buluşları hatalı olmaya mahkumdur.

İlk keşfettiğim şeylerden biri hipnozun bir zihin hali/durumu olduydu. Şimdi, zihnin koşullanması ve zihin durumu arasındaki fark nedir? Öncelikle, siz bu kelimeleri okurken hipnotik bir koşullanmada/şartlanmada değilsiniz. Eğer sizi hipnotik şartlanmaya sokmak isteseydim şu anki halinizi değiştirmem gerekirdi. Birçok kişi durumunun değiştirilmesine istekli olmayacaktır. Zihnin durumu, şartlanmanın aksine, sık sık ve kolayca değiştiğine göre belki de anlamsal; fakat önemli bir soru bu. Hipnozdaki zihin durumu anında/hemen elde edilebilir. Çünkü zihin durumu yalnızca ruhsal durumdur ve inanıyorum ki hipnoz bir ruhsal durumdur. Bugünkü durumunuz/koşulunuz belki de değişmedi; fakat sabahtan beri kaç tane ruh hali yaşadınız?
Size aksiyomatik bir tanım vermek istiyorum “Hipnoz, insanın kritik zekâsının atlatıldığı ve seçici düşünmenin kurulduğu bir zihin durumudur”. Zihnin kritik fakültesi yargılamaları onaylayan/geçiren bölümdür. Sıcak ve soğuk, ekşi ve tatlı, büyük ve küçük, karanlık ve aydınlık arasında ayrım yapar. Eğer bu kritik fakülteyi bir şekilde atlatabilirsek sıcak ve soğuk, tatlı ve ekşi arasındaki ayrımı daha fazla yapamaz ve klasik yargılamayı seçici düşünceyle değiştirebiliriz.

Pratikte bütün kitaplar hipnoz elde etmek için önce göz kapanmasının yapılması gerektiğinden bahseder ve göz kapanması genellikle fiksasyon, monotomi, ritim, taklit, veya havaya yükselme hissi gibi tekniklerle elde edilir. Size kritik zihni atlatmak ve bu metotları kullanmadan göz kapanması elde etmek için basit bir yol göstereceğim: Şimdi gözlerinizi kapatın ve onları açamıyorsunuz gibi yapın. Yapmaya devam edin ve bunu yaparken gözlerinizi açmayı deneyin. Eğer bu yalana konsantre olursanız bunun imkansız olduğunu göreceksiniz. Şimdi zihin durumunuzu değiştirip denemeyi bıraktığınızda gözlerinizi istediğiniz zaman açabileceğinizi biliyorsunuz. Fiksasyon, monotomi, ritim, taklit veya havaya yükselme hissi tekniklerini kullanarak elde edebileceğiniz göz kapanmasını elde ettiniz. Bu hemen yapılabilir.

Fakat bu hipnoz olduğunuz anlamına gelir mi? Tabi ki hayır. Bu sadece giriş aşaması ve hipnoz, seçici düşünce sağlam bir şekilde oturmadan elde edilemez.

Seçici düşünce neye inanırsanız inanın bunu tüm kalbinizle yapmanızdır. Örneğin; acı hissetmeyeceğinize inanmaya yönlendirilirseniz ve buna tüm kalbinizle inanırsanız, acınız olmayacaktır. En ufak bir şüphe duyarsanız ve seçici zihin yok olursa kritik zekâ artık devre dışı değildir. Acıyı normal seviyede hissedersiniz. Seçici düşünce, yalnız şüpheyle değil, korkuyla da yok olur. Anestezi olarak hipnotik telkinlerle bebek doğuran bir kadın acı hissetmez. Fakat doktor, hemşire veya başka birisi talihsiz bir söz söylerse – mesela “ağrıların şimdi çok güçlü olması lazım” – o zaman güçlü bir şekilde ağrı hissedecektir ve hipnotik anestezinin etkisi kaybolacaktır. Korkuların girişi bir savunma tepkisi oluşturarak zihinsel fakültenin tekrar dönmesine sebep olur.

Şimdi göz kapatma hilesine dönelim. Eğer şöyle diyecek olsaydım “gözlerini kapat ve onları açamayacakmışsın gibi yap” ve talimatları takip etseydiniz kritik aklınızı atlatmış olurduk, fakat hipnoz için daha ileri gitmeniz gerekir. Aynı zamanda seçici düşünmeyi de sağlam bir şekilde oturtmam gerekir. O zaman size şöyle söylerdim “Gözlerinizi açamayacakmış gibi yaptığınızda hiçbir şey hissetmeyeceksiniz. Doktor her ne yaparsa yapsın sizi hiçbir şey rahatsız etmeyecek.” Bunu yeterince ikna edici söylersem ve siz buna tamamen inanırsanız kritik fakülteniz devre dışı olurken seçici düşünmeyi oturtmuş olurum ve sonuçta tam anlamıyla anestezi olur. Bu basit işlemin anlaşılması benim geniş bir doktor dinleyici kitlesinin önünde durarak şu cümleyi söylememi sağlıyor “ben bu sandalyeye bir doktorun oturmasını istiyorum ve o doktorun bu salondaki en şüpheci kişi olmasını istiyorum. Onu hipnotize etmeyeceğim. Kendisini hipnotize etmesine izin vereceğim ve bunu yaparak ona hipnozun değerini kanıtlayacağım.”

Bu genellikle şüpheci birini öne çıkarır – hipnozun tıpta veya dişçilikte yeri olmadığına inanan birini. Koltuğa oturur ve sorarım “en sevdiğin oyun veya spor hangisidir?” Cevaplar. Sonra ona derim ki “şimdi yapmanı istediğim tek şey gözlerini kapatman ve kendini aktif olarak bu sporu yaparken hayal etmek”.

Mesela spora yüzme diyeceğiz. O zaman ona “kendini yüzerken görebiliyor musun?” diye sorarım. “Evet” dediğinde yüzmeye devam ettikçe ne olursa olsun hiçbir şeyin onu rahatsız etmeyeceğini söylerim. Bu noktada steril bir sondayla hipnozun tıp ve dişçilikte değeri olmadığına inanan doktora ağır bir test yapması için dinleyicilerden bir doktor daha çağırırım – tercihen bir dişçi. Koltuktaki adam şaşkınlıkla bütünüyle anestezi altında olduğunu öğrenir. Bu testten geçenlerden birçoğu hayretle ayağa kalkıp şöyle söyler “Üstümde gerçek bir test uygulanmadı. Hiçbir şey hissetmedim.” Salondaki her doktor onun ağır bir testten geçtiğini bilir. Katılan iki doktor da bu topluluğun üyeleridir ve bu gösteriye herhangi bir şekilde hile karıştırılamaz.

Neden işe yaradı? Çünkü adam yüzdüğünü hayal ettiğinde gerçekten yüzmüyor, yalnızca kritik aklı devre dışı bırakıyor ve ben şu kelimeleri eklediğimde “yüzmeye devam ettiğin sürece hiçbir şey hissetmeyeceksin” seçici düşünmeyi oturtuyorum. İki adım o kadar ustalıkla atılmıştı ki adam seçici düşüncenin tesiri altında kaldığının farkına bile varmadı.

İki kademenin anında ve etkili bir şekilde yapıldığının farkına varılması belki de neden benim öğrencilerimin tutarlı bir şekilde ilerleme kaydettiğini ve hipnoz kullanımında ne kadar harika başarılar elde ettiklerini açıklar. Benim iddiam şudur ki eğer hipnoz tıbbın birkaç dalında değerli olacaksa doktorun hemen kullanabileceği şekilde elinin altında olmalıdır. Fiksasyonun, monotominin, ritmin ve levitasyonun 1840’dan beri kullanışsız olduğu kanıtlandı. Hangi gruptan olursa olsun hiçbir doktorun hükmü bunları aniden güvenilir hale getirmeyecektir. Doktor burada ve hemen hipnoz istiyor fakat şimdi ve burada eğer elinin altında değilse onu kullanmaya yeltenmeden başından atıyor. Bu yüzden hızlı indüksyonların önemini vurguluyorum. Doktorlar hipnozu bilimsel bir seviyede öğrenip güvenilmez teknikleri attıkları zaman hipnoz uygun olan tıbbi başarıya ulaşacaktır. Dünyada alınması zorunlu tıp derslerinden biri olarak okutulacaktır. Ve müfredattaki diğer dersler gibi dikkatli ve titiz bir şekilde öğretilecektir.

Birçok doktor neden ısrarla üç günlük hipnoz kurslarına karşı olduğumu merak eder. Bu konuyu yıllarca çalıştım ve hatta bugün bile yeni şeyler öğrenebilirim. Yapılması gereken birçok araştırma var ve umuyorum ki söylemek zorunda olduklarım daha fazla araştırma için teşvik edici olacaktır. Eğer bir insan hipnozu yarım yüzyıldan fazla çalışmışsa herşeyi bildiğini söyleyecek pozisyonda değildir, hipnozu yalnızca üç gün çalışan biri onu tıbbi bir araç olarak kullanmak için, hastalarının tedavisinde kullanmak için nasıl konu hakkında yeterli bilgi sahibi olduğunu düşünebilir?

El sıkma, göz kapama, fiksasyon ve hipnozun genel kullanımı hakkındaki doğruları ve yanlışları ifade ettikten sonra hızlı indüksyonun gelişimi için basit bir tekniği açıklamak istiyorum. Bu teknik basitçe düzgün uygulanan el sıkma’nınhipnozun beş belirtisiyle eşleşmesidir. Aynı zamanda oto telkinin önemine (ve rahatlığına) da değineceğiz.

Bilimsel hipnozu yeni çalışmaya başlayan bir doktor için el sıkışma tekniğinin neden özellikle değerli olduğunu açıklayan beş neden vardır. Birinci neden operatörün çalıştığı kişiyi yakın mesafeden gözlemlemesini sağlar. Gözlemleme çalışmadaki en önemli evrelerden biridir. Diğer bir neden de el sıkışmanın bir arkadaşlık göstergesi olduğudur. Anında bir yakınlık yaratır ve bu da çok önemlidir. Sol eli kişinin yüzünden aşağı doğru indirmenin kişinin gözlerini çabucak yormak için bir teknik olduğunu zaten biliyorsunuz ve bu yüzden hala fiksasyon tekniğini kullanıyorsunuz.

Sağ el hipnozun ilk işaretini barındırır. Hipnoz beş belirti gösterir ve tokalaşma anında ilkini bulursunuz, vücut ısısı. İleri bir öğrenci veya tecrübesiz bir öperatör bile tokalaşmadan hastanın telkine alıcı olup olmadığını anlar. Soğuk bir el kişinin konuya soğuk olduğunu belirtir; sıcak ve ıslak bir el kişinin direnmeye eğilimli olduğunu gösterir; ılık bir el anında başarılı olacağınızı gösterir.

Eugene H. Reading adındaki bir ortopedist birkaç yıl önce el sıkışma tekniğinde çok daha değerli bir şey keşfettiğini söylemişti. İddialarına göre hipnoz çalışmaları onun hasta hipnoza girerken nabzın fark edilemez olduğunu öğrenmesini sağlamıştı. El sıkma tekniğini kullanarak nabzı test etmek çok kolaydır. Doktor Reading tarafından yapılan bu buluş çok önemlidir ve bunun herhangi bir kitapta belirtildiğini de sanmıyorum. Hipnoz alanında yoğun çalışmalarıma ve sayısız kitap okumama rağmen daha önce kimsenin bundan bahsettiğini duymamıştım. Doktor Reading’in sonuçlarının hipnoz konusunda gerekli araştırmalarda değerli bir ilerleme teşkil edip etmediğini test etme ve öğrenme özgürlüğünüz var.

El sıkma tekniği kullanıldığında gözlemlenebilen hipnozun diğer belirtilerine bakalım. Vücut ısısına ek olarak göz kapaklarının çırpınmasını, artan gözyaşı salgılanmasını, gözün beyaz bölgesinin kırmızılaşmasını ve birçok kişide göz bebeklerinin kaybolmasını görebilirsiniz. Bu belirtilerin bazılarını göremeyen akıllı öğrenciler oturmuş vaziyetteki hastayla daha fazla ilerleme kaydedemeyeceklerdir.

Kitaplarda hatalı olarak sık sık değinilen bir grup belirti daha vardır. Onlar eğer yalnızca hipnoz kullanıldığının farkına varıldığında - hasta hipnozdan korkuyorsa - hastada korku oluşunca meydana gelirler. Bu belirtilerin bir korku sendromu oluşturduğunun farkına varın. Bunlar: hızlı nabız, hızlı kalp atışları ve artan solunum hızıdır. Bu belirtiler herhangi bir şeyden korkan birisinde gözlemlenebilir, bu yüzden hipnotik belirtiler değillerdir.

Gerçek hipnotik belirtiler taklit edilemez ve –mış gibi yapılamaz. Örneğin vücut ısısını –mış gibi yapamaz veya taklit edemezsiniz, o orada olmalıdır. Göz kapaklarının çırpınışlarını taklit edemezsiniz. Deneyin, birinci veya ikinci denemeden sonra çırpınışların durduğunu fark edeceksiniz. Hipnozda indüksyon ilerledikçe göz kapaklarının çırpınışı neredeyse sürekli olarak meydana gelir. Kendi isteğiyle gözyaşı dökebilen çok az insan vardır ve iradenizle de olsa gözlerinizin beyaz bölgelerini kırmızılaştıramazsınız. Gözbebeklerinizi başınızın yukarısına doğru çevirmeye çalışın. Zor olduğunu göreceksiniz – fakat hipnozda bu gözler birçok durumda göz bebekleri yukarı döner.

5. Otohipnoz

Diğer teknikleri açıklamadan önce hipnoz hakkında çalışma yapan kişinin otohipnozu uygun bir şekilde bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Birçok otorite bütün hipnozların bir otohipnoz ve otohipnozun da ototelkin olduğunda hemfikirdirler, bu yüzden size ototelkini öğrettiğimde aslında kendinizi nasıl hipnoz edebileceğinizi öğretiyor olacağım.

Eğer bu etkiyi diğer insanlar üzerinde uygulayabilirseniz tabi ki bunları kendi üzerinizde de yapabilirsiniz. Örneğin; eğer sancılı bir diş veya tıbbi müdahale geçireceksem doktorun anestezi kullanmasına izin vermem. Şöyle derim “doktor, ben kendime anestezi uygulayabilirim. Hatta sizin bana vereceğinizden çok daha etkili bir anestezi alabilirim”. Ve hemen kendime telkin vermeye başlarım ve bütünüyle anestezi uygularım. Ototelkinle müdahale edilen altı tane dolgu işlememim oldu. Dişçiler dişetine yakın derin dolguların genellikle belalı olduğuna katılırlar ve ben bir şey yapıldığının farkına bile varmadım. Yüzümden doktorun kötü huylu olduğunu düşündüğü bir tümör alındı ve doktor biyopsimin alınmasını istedi. Doktor dedi ki “bunun için çok, çok derine inmem lazım. Anestezi alsan çok iyi olur.” Ben “hayır doktor, ben kendime senin verebileceğinden çok daha iyi bir anestezi verebilirim” dedim. Her şey bittikten sonra doktor “hissettiğinden daha fazla hissetmemen nasıl mümkün oldu bilemiyorum. Senin hislerin yok mu?” diye sordu.

Ayrıca rektal bölgede de apne açıldı ve tıp alanındaki insanlar rektal bölgenin anestezi uygulanması en zor bölgelerden biri olduğunu bilirler. Daha sonra proktolog “Bay Elman, bunu nasıl yaptınız? Hayatımda hiç bu kadar iyi anestezi görmemiştim” dedi.” Ve tek yaptığım kendime telkin vermekti. Aynı şeyi yapmanızı istediğimi söylerken kendimi abartılara kaptırmıyorum. Dünyanın her yerinde ototelkini benim kadar ve hatta benden daha iyi kullanabilen insanlar var.

Değerli olan her şey tecrübe etmeye değer ve otohipnoz öğrenmenin tek yolu düzenli bir şekilde pratik yapmaktır. Anestezi var olan tek seçenek değildir, onun yerine ototelkinler kullanabilirsiniz. Tıpta ve dişçilikte olanların birçoğu şaşılacak derecede ağır çalışıyorsunuz. Daha fazla hasta görmek istemediğiniz zaman ve sabahki enerjinizin devam etmesini istediğiniz bir anda gün sonundaki birkaç hastaya bakmak için, kendinize bir telkin verin ve sabahki kadar enerjiksiniz; muayene edilmesi gereken son birkaç kişi ilk baştakiler kadar kolay olacak. Fakat son hastanız da ofisi terk ettiğinde veya işiniz bitip hastaneden ayrıldıktan sonra ve doğa size daha fazla telkin ihtiyacınız olmadığını söylediğinde kritik akıl kontrolü ele alır ve farkı hissedersiniz. O zaman otohipnozun ne kadar değerli olduğunu fark edersiniz.
Onu kullanmanın bir başka yolu da baş ağrıları ve diğer ağrı ve sızılardan kurtulmak içindir. Aybaşı sancılarıyla başı belada olan kadınlar, bu ağrılardan kurtulun. Telkinler bunu halledecektir. Ağrıları ve sızıları azaltabileceksiniz – hatta organik ağrı ve sızıları bile. Hiçbir semptomu maskelemeyecek, fakat azaltabileceksiniz. Bir diş ağrısından kurtulabilirsiniz. Diş ağrısının orada olduğunu bileceksiniz fakat çok fazla ağrımayacak. Dişçiye gitmeniz gerektiğini bileceksiniz, fakat ağrınız azalmış olacak. Anestezinin sizin komutunuzla hazır olduğunu bilmek size harika bir başarı duygusu hissettirecek.

Otohipnozun elde edilebileceği zihin durumunu elde edebilmek için, bir hastaya ne yapıyorsanız harfiyen aynısını yapmalısınız. Önce kendi kritik aklınızı atlatın, daha sonra seçici düşünceyi kurun. Bu, tabi ki, otohipnozu basitçe açıklamanın bir yolu fakat herhangi bir bilimsel araştırmaya karşı durabilecek kadar güçlüdür.

Kendi kritik aklınızı nasıl devre dışı bırakırsınız? Ben gözlerimi kapatıp açamıyormuşum gibi yaparım. Daha sonra tamamen göz kapatmayı başardığımı test ederim. Fakat göz kapatmayı başarana kadar daha ileri gitmem. Göz kapatma tamamen sağlandıktan sonra kendime seçici düşünceyi oluşturan telkinleri veririm. Bu telkin anestezi için olabilir, bitkinlik hissini atmak için, işinize konsantre olmak için, ne çeşit olursa olsun ağrıları ve sızıları dindirmek için olabilir, vb.

Otohipnozu yerleştirmek için benim için ipucu olacak bir kelime seçerim. Ben “yeşil” kelimesini seçtim çünkü yeşil, benim zihnimde, Tanrı’nın rengidir. Bu birçok insanın zihnine en zevkli görüntüleri getiriyor.

İşte talimatlarınız: Yeşil kelimesini söyle ve gözlerini kapat. Göz kapanmasına eriştiğinizden emin olduğunuzda sembol kelime “yeşil”i söyler söylemez tamamen ve bütün bir şekilde etkili olacağını bilerek söyleyin. Daha sonra telkinin etkili olup olmadığını test edin. Göz kaslarını serbest bırakmak için bir kez daha “yeşil” deyin ve gözleriniz açılacaktır.

Kendinize anestezi vermeniz ortalama dört saniye alır. Fakat pratik yapmalısınız. Otohipnoz değer biçilemez bir maldır. İlk sınıflarımdan birinde bir doktor bana bu hikâyeyi anlattı. Dedi ki “ben bir çocuk felci kurbanıyım. Hastalık on dört yaşımdayken başladı. Dişçilikteyim ve bütün gün bacaklarımın üzerinde durmam gerekiyor. Arada sırada bile dizimin yerinden çıkma durumu var. Pek güçlü değil. Yılda iki kere yerinden çıkar ve iki üç için ayağımın vücudumu yeniden destekleyebilir hale gelmesini beklerken bütün randevularımı iptal etmek zorunda kalırım. Geçen gece derin bir uykudaydım ve uyandım. Belli ki bir şekilde hareket etmiştim ve dizim çıkmıştı, acı dayanılmazdı. Kendi kendime dedim ki ‘eğer Dave Elman’ın otohipnozla ilgili öğrettikleri doğruysa dizimi otohipnozla kontrol etmem mümkün olmalı.’ Yeşil, yeşil, yeşil... ve sizi temin ederim dizim yerine oturdu. Ona neyin sebep olduğunu bilmiyorum, fakat otohipnozu bu şekilde kullanabiliyor olmanın verdiği heyecanla eşimi uyandırdım. Ve Bay Elman, diğer gün için olan randevularımı iptal etmek zorunda kalmadım. O zamandan beri her şey pürüzsüz devam ediyor. Otohipnoz harika.”

Size gördüğüm en şaşırtıcı otohipnoz gösterilerinden birini anlatmak istiyorum. Washington D.C.’de eğitim veriyordum ve bir doktor üç yaşındaki kızını sınıfa getirdi. Görünen o ki kız ne zaman duygusal bir rahatsızlık yaşasa vücudunda kızarıklık oluşuyordu. Baba kızarıklık ortaya çıktığında kaşıntıyı kontrol etmek için gururla kızına otohipnoz öğrettiğini anlattı. Bana dedi ki “kızımın otohipnoz bilgisini göstermesini ister misiniz?” Bu yaştaki bir gencin yeterli zekâsı olup otohipnozu uygun bir şekilde kullanabileceğine inanmadım. Herhalde inançsızlığım sesime de yansıdı, çünkü adam kızına “Bay Elman’a kızarıklık çıktığında kaşıntıyı durdurmak için o oynadığın oyunu göster.” Küçük çocuk şöyle dedi “Önce kaşımak istiyormuşum gibi bir kaşıntı olması lazım.” Baba şöyle dedi “pekala, kendini kaşıntı olduğuna inandır ve kaşımak iste. O zaman ne yaparsın?”. Küçük kız “şimdi kendimi kaşıntım olduğuna ve onu kaşımam gerektiğine inandırırım, onun için böyle gözlerimi kapatırım” dedi. Gözlerini kapattı ve devam etti “fakat onları açamayacağımdan emin olmalıyım, onun için inandırma oyununu oynuyorum ve bunu yaparken gözlerimi açamayacağıma inanıyorum, onları böyle açmaya çalışıyorum.” Ve gözlerini açmak için çaba sarf etti, başarısız bir çaba. Devam etti “şimdi gözlerimi açamayacağımı biliyorum ve kendi kendime diyorum ki ‘artık kaşınmıyorum onun için kaşıma ihtiyacım yok’. Sonra kısa bir süre bekliyorum ve oyunu oynamayı bitirdiğimde böyle gözlerimi açıyorum” – ve gözlerini açtı – “ve artık kaşınmıyorum ve kaşımak istemiyorum”.

Sınıf toplandığında doktorlara bu harika küçük kızdan bahsettim. İçlerinden bir tanesi dedi ki “Bay Elman, ben bunu inanılması güç buluyorum. Otohipnozu bir haftadır başarısız bir şekilde uygulamaya çalışıyorum ve kesinlikle uzman olmak istiyorum.” Çocuğun babasına küçük kızın doktorlar önünde gösteri yapıp yapamayacağını söyledim ve o da onayladı. Sonra kızına dedi ki “hayatım, buradaki herkes baba gibi doktor ve kaşıntın olduğunda oynadığın oyunu öğrenmek istiyorlar. İyi bir kız olup onlara bunun nasıl yapıldığını göster ve yaparken de nasıl yaptığını anlat”. Kız “peki baba” dedi ve harika gösterisini tekrarladı. Babaya küçük kızın vücudunda kızarıklığı her gördüğünde hatırlayıp bunu yapıp yapamadığını sordum ve bana ara sıra noktalar göründüğünde unutup kaşımaya başladığını fakat annesi bunu fark ettiğinde ona oyunu oynaması gerektiğini hatırlattığını söyledi. Ve hemen otohipnoz rutinini tekrarlar ve kaşıntı ve kızarıklık yok olur.

Kızarıklığın sebebini öğrenip öğrenemeyeceğimi merak ettim ve küçük kıza hipnoanaliz uyguladım. Hipnozu anında kabullendi. Anlattığı hikâye küçük bir kızın babasını ne kadar çok sevdiğini gösterdi. Birkaç yıl önce babası uzak bir yere giderken annesinin nasıl ağladığını anlattı (babadan öğrendiğime göre o zamanlar orduda doktormuş ve görev için gitmesi gerekmiş). Bütün anlayabildiği babanın uzak bir yere gittiği ve annesinin bu konuda mutsuz olduğuydu. Onu öyle etkilemişti ki kendini ağlarken buldu ve sonunda ağlamaktan uyuya kaldı. Uyandığında kızarıklık belirdi ve kaşımaya başladı. Kaşıntı öyle ağırdı ki onu kaşımaya mecburdu ve oluşan aşırı hassaslık, durumu daha da zorlaştırıyordu. Çocuk annesinin bu bölgeye bir şeyler koyduğunu söyledi. Bazı zamanlar kaşıntı çok kötü değildi, fakat diğer zamanlar kötüleştiği görülüyordu. İleri sorgulama gösterdi ki baba izinden geri geldiğinde kızarıklık yoktu, fakat ayrıldığında tekrar ortaya çıktı. Bu birkaç kere oldu.

Sebebi bulduğumu hissettim ve çocuğa kaşıntıyı neyin getirdiğini açıklamayı denedim. Ona babasının her ayrılışında üzüldüğünü ve üzgün olduğu zamanlarda kızarıklığın oluştuğunu açıkladım. Bu açıklamayı kabul etmeyi reddetti. Dedi ki “babam beni hiçbir zaman üzmedi, beni seviyor ve bana böyle bir şey yapmaz”.

Ne şekilde açıklamaya çalışırsam çalışayım sonunda babasının bu kızarıklığın veya onu rahatsız edebilecek başka bir şeyin sebebi olamayacağına inandı. Çocuğun babasına olan sevgisini görmek güzeldi, fakat çocuğa rahatsızlığını tamamen sona erdirecek bir içgörü veremediğim için üzülmüştüm.

Üç yaşındaki bu çocuğun yaptığı gösterinin şu ana kadar gördüğüm en iyi otohipnoz gösterisi olduğunu tekrarlamama izin verin; eğer üç yaşında bir çocuk otohipnoz öğrenebiliyorsa bu bir yetişkinin kapasitesinin ötesinde değildir.

6. Hipnoz'a başlangıç talimatları

Eğer göz kapama hilesini içeren deneyi yapmaya çalıştıysanız zihninizde bir çelişki olduğunu fark etmişsinizdir. Beyninizin bir tarafı “gözlerini açamazsın” der gibi görünür. Diğer tarafı “saçmalık” der.

Şüphe – şüphecilik – insana özgü doğal ve çoğu zaman değerli bir tepkidir. Aynı şey korku için de söylenebilir. Fakat şüphe ve korku, onları nasıl etkisiz hale getireceğinizi bilemezseniz sizi mağlup edebilir.

Çoğu şey hastaya yaklaşımınıza bağlıdır. Öncelikle, hipnozu hastanıza tanıştırırken hipnoz kelimesini kullanmayın. Kelimeyi hiç kullanmadan bu durumun faydalarını anlatın hastanıza. Bilgilendirilmemiş birinin zihninde neden bu kelimeyle korkuyu ilişkilendireceksiniz ki? İtiraz edenler bunun kriket olmadığını bilmelidir ve kendilerine her hastaya prospektüslerin içinde yazanları bir bir anlatıp anlatmadıklarını sormalıdırlar.

Şimdi size iyi bir şekilde bir hastaya, diyelim ki diş doktorunun hastasına, nasıl yaklaşılacağını göstereyim. Doktor şunu söyleyebilir:

“Biliyor musun ofise her geldiğinde ne kadar gerginleştiğini fark ediyorum ve bu kadar gergin oturduğunda rahatsız hissediyor olmalısın. Çünkü gerginliğin tabiatı bu. Ben sana nasıl rahatlayacağını öğretebilirsem, bu ofise ziyaretlerin daha kolay olabilir ve eminim bunu biliyorsun. Değişiklik olsun diye gergin olmak yerine bir dişçi ziyaretinin tadını çıkarmak istemez misin? Pekala, sana nasıl rahatlayacağını göstereceğim. Derin bir nefes al. İşte böyle. Şimdi elini ver bana. Şimdi bu sol elin yüzünden aşağı doğru inişini seyret. Şimdi gözlerini kapat. Göz kaslarını çalışamayacakları noktaya kadar rahatlat ve çalışmayacaklarına emin olduğunda onları test et. Bu doğru. Böyle dur ve göz kapaklarındaki rahatlama hissinin ayak parmaklarına yayılmasına izin ver. Elini kaldıracağım ve bırakacağım, eğer olması gerektiği kadar rahatlamışsa ıslak bir bez gibi düşecek. Şu rahatlığa bak. Şimdi ben diş muayenemize devam edeceğim ve ne yaparsam yapayım şu andan itibaren seni rahatsız etmeyecek. Yaptığım en ufak bir şeyi bile umursamayacaksın. Benim burada çalıştığımı bileceksin ama hepsi bu kadar.”

Ve bununla dişçi muayenesini yapabilir.

Bütün indüksiyonu yapması yaklaşık otuz saniye aldı. Kendiniz deneyin. O kadar hızlı sonuç alacaksınız ki normalde yaptığınız işin iki üç katını yapabileceksiniz. Çünkü hasta direnmiyor veya sizinle mücadele etmiyor. Eğer kendinizde bunu yapabilecek yeterli inanç yoksa ona kimyasal anestezi verebilirsiniz. Ona biraz novocain veya zylcaine veya rahatlattıktan sonra her ne veriyorsanız ondan verin ve ona kesinlikle itiraz etmediğini göreceksiniz; daha yumuşak bir hastanız olacak. Dişçinin bileceği harika şey, hasta gözlerini açsa bile şöyle söyleyebilirsiniz “şimdi, gözlerini açmanı istiyorum – ağzını çalkala – kalıntılardan kurtul ve arkana yaslandığında her zamankinden çok daha fazla rahat hissedeceksin.” Bu olduğunda durumu kaybetmek yerine onu daha da yoğunlaştırabilirsiniz.

Aşağıdaki bir ilk dersten alıntıdır. Açılış kelimelerinin hemen ardından bir doktor öğrencimin kritik aklını devre dışı bıraktım/atlattım ve seçici düşünmeyi kurdum. Onu hipnotize ettim. Ve telaffuz ettiğim hipnotik anesteziyi ağzına bir dişçi sondası koyarak test etmemi ummasını istedim. İşte konuşmalar:

Doktor:
Ağzıma bir şey yaptın mı?

Elman:
Hayır yapmadım fakat sana bir şey göstereceğim. Gözlerini tekrar kapat. Tıpkı daha önce yaptığın gibi. -Dişçiyle konuşmalar- hadi, o testi daha yapmadın... -tekrar dişçiyi kastederek- gözlerini kapat, lütfen... –dişçiye- Devam et ve testini yap, en ufak bir şey bile hissetmediğini göreceksin. Orada çalıştığını bilecek fakat bu kadar… Ne hissettin?

Doktor:
Oh, sadece bir şey - kötü değil.

Elman:
Şimdi, beyler, ne yaptığını gördünüz mü? Dişeti ağzın en hassas noktalarından biridir ve normal bir durumda tavana vururdun doktor. Senin de herhangi biri gibi olduğunu göstermek istiyorum. Herkes telkine ikna edilebilir, onlarla çalışırken bunun farkına varabilirsiniz... Sen cildiyedesin. Doktor, muayenehanene ağır bir dermatolojik operasyon için bir hasta gelmiş ve sen bu operasyonu onun için daha kolay bir hale getirmek ister gibi çalış.

Doktor:
Alt dudağından bir ben alacağımı varsayalım.

Elman:
Pekala.

Doktor:
Devam etmemi mi istiyorsun?

Elman:
Evet, evet. Benim kullandığım yaklaşımın aynısını kullan ve durursan endişelenme çünkü sen ilk kişisin ve ilk kişi her zaman en ağır eleştirileri alır, bunu biliyorsun. Fakat bunu kendi başına halledebilir gibi görünüyorsun, şimdi bir sonraki adama neler yapılması gerektiğini biliyorsun.

Doktor:
Bunu dudağından çıkartmamı mı istiyorsun? Daha önce bunlardan birini aldırttın mı hiç?

2. Doktor (Hasta gibi davranarak):
Hayır

Doktor:
Peki acıttıklarını mı düşünüyorsun?

2. Doktor:
Evet.

Doktor:
Pekâlâ, bence rahatlarsan bunu canın yanmadan halledebiliriz.

Elman:
Şimdi, doktor ufak bir tavsiyede bulunabilir miyim? Hipnoz yaparken hiçbir zaman acı kelimesini kullanma. Acımak – acı – bıçak – iğne – keskin – yarma – dikiş – acı fikrini düşündüren her türlü kelimeden uzak dur. Başka bir değişle “sanırım bunu siz bir şey hissetmeden halledebiliriz.” Bunun gibi bir şey – “seni azıcık bile rahatsız etmeden” – fakat acıyı düşündürecek bir resim çizme... Çünkü hipnozla çalışırken onları, telkin alır hale getiriyorsun ve kelimen bir resim çizdi. Bunun için en baştan kelimelerine dikkat et.

Doktor:
Eğer rahatlarsan bunu çok keyifli bir şekilde halledebiliriz. Bu daha iyi. Şimdi kendini rahat bırakmaya çalış. Ellerimi gözlerinin önünden indirirken gözlerinin kapanmasına izin ver – şimdi kapat onları. Bu gayet iyi. Onları kapalı tut. Kapalı olduklarından emin ol ve açılmadıklarını gör. Bu doğru. Açılmayacaklarından emin ol. Şimdi bu duygunun tüm vücuduna yayılmasına izin ver. Ayak parmaklarının uçlarına kadar gitmesine izin ver. Şimdi, bu iyi hissettirmiyor mu?

Elman:
Hayır, hayır. Şimdi test etmiyorsun doktor. Önce bir telkin ver “Sadece tamamen rahat ol – şimdi küçük bir test yapacağız ve hiçbir şey hissetmeyeceksin veya fark etmeyeceksin – ve hissetmeyecek çünkü acı eşiğinin nerede olduğunu biliyorsun. Bak eşik pratik olarak yok oldu, yani onun normalde olduğu gibi hissetmeyeceğini biliyorsun. Şimdi ne çeşit bir test yapmak istiyorsun?

Doktor:
Bir çift bükücü veya pens kullanmak istiyorum.

Elman:
Şimdi bunun bir resim oluşturacağını biliyorsun – ne demek istediğimi anladın mı? O zaman testin geçerli olmayacaktır. Yani bir alet istediğinde sadece “bana aparatı ver” veya bunun gibi bir şey söyle. Şimdi test etmek istediğin bölgeye vur ve hiçbir şey hissetmediğini göreceksin.

Doktor:
Şimdi küçük bir test yapacağım. Rahat ol.

Elman:
Şimdi bunu görmeni ve onun ne kadar az hissettiğini fark etmeni istiyorum. Bak. Şimdi görüyorsun doktor, genellikle bu kişinin tepki göstermesine yol açar, fakat o ne kadar hissetti?

Doktor:
Çok küçük. Hala bir girinti var.

Elman:
Evet, pekâlâ onu iyi zorladın. -hasta rolündeki doktora- Üzerinde allis clamp kullandı ve onu üçüncü çentiğe kadar indirdi. Şimdi -clamp’ikullanan doktora- bir şey söylememe izin ver doktor, arkadaşça yaklaşımın iyiydi. Ben soru sormazdım – bir önerme yaparım – “bunun ne kadar iyi hissettirdiğini fark et”. Ama şöyle demezdim: “bu iyi hissettirmiyor mu?” çünkü bazı hastalar sana cevap vermek için zorunlu hissedebilirler ve durumdan çıkabilirler. Onun için gevşek kalmalarına izin ver. Bereket versin ki seninle birlikte çalıştı ve durumdan çıkmayı arzulamadı ve orada kaldı. Onları sağlık telkinleriyle çıkarmanın sebebi, bunun kolay etkilenilen bir durum olmasından ileri gelir. “Gözlerini açtığında harika hissediyorsun” diyerek olumsuz otohipnozun olma şansını bertaraf ediyorsun.

7. İki parmakla göz kapatma methodu - I -

İki parmakla göz kapatma metodu hipnoz elde etmek için şu ana kadar tasarlanan en hızlı tekniktir. Bu, Doktor H. Bernheim ve Dr. Leibault’un yetmiş yıl (Dave Elman’ın bunu altmışlı yılların başında yazdığını göz önünde bulundurun) önce kullandığı tekniğin geliştirilmiş halidir. Onlar bunu on dakikalık formatıyla kullandılar. Fakat anında uygulandığında da eşit derecede etkilidir. Sonuçlar çok çabuk elde edildiği için tekniğin yalnızca hafif hipnoz durumu yarattığı düşünülebilir. Tam tersine, tıpta, psikiyatride ve dişçilikte bu tekniği geniş çaplı kullanan yüzlerce doktorun raporu var. Yetişkinlerle çalışmak için daha iyi bir metot tasarlandı, fakat göreceğiniz gibi çocuklar için daha iyi bir teknik yok.

Önce size bu tekniğin gençlere uygulanışını göstereceğim. Derste kaydedilen bu alıntıda kadın gösteri için “çocuk hasta” rolünde. İndüksiyonu bir dişçi uyguluyor:

Dişçi:
Jean, sanırım evde oyuncak bebeklerinle bayağı oynuyorsun. Ve onlarla çoğu zaman -mış gibi yapıyorsundur, doğru mu? Peki, bizim de –mış gibi yapmayı içeren bir oyunumuz var. Eğer bu oyunu oynamayı öğrenebilirsen dişçinin muayenehanesinde olan hiçbir şey seni rahatsız etmeyecek. Eğer oyunu oynamayı öğrenirsen bizim yaptığımız hiçbir şeyi fark etmeyeceksin. Bu oyunu öğrenmek ister misin?

Hasta:
Evet.

Doktor:
Peki, gözlerini iyice aç. Sana bu küçük oyunu göstereceğim. İşaret parmağım ve baş parmağımla bu şekilde gözlerini kapatacağım. -Parmaklarını nazikçe gözkapaklarına dokundurur ve onları aşağı indirir- Şimdi bütün kalbin ve ruhunla gözlerini açamayacakmışsın gibi yap. Tüm yapman gereken bu. Sadece bunu yapmaya çalış. Şimdi ellerimi çekiyorum o kadar güçlü –mış gibi yapacaksın ki gözlerini açmaya çalıştığında açılmayacaklar. Zihninde evdeki bebeklerinle oynayabilirsin ve yapacağım hiçbir şeyi hissetmeyeceksin.

Elman:
Ve şimdi doktor sen dişçiliktesin. Buraya gelip onun ağzında bir deneme yaparsanız onu hiçbir şeyin rahatsız etmediğini göreceksiniz. Bu teknikle elde ettiğiniz kesin anesteziyi görmenizi istiyorum... Katı bir test uygulamaktan korkma. O onu hissetmeyecek... İyi bir deneme yaptınız mı doktor?

Doktor:
Evet.

Elman:
Herhangi bir diş operasyonunda verilenden çok daha iyi anestezisi var, çünkü mükemmel bir hipnotik durumda. Şimdi -hastaya hitap ederek- gözlerini açtırdığımda ağzın bütün gün ve bütün hafta olduğundan çok daha iyi olacak ve kendini çok iyi hissedeceksin. Gözünü aç ve ne kadar iyi hissettiğin gör. Kendini nasıl hissediyorsun?

Hasta:
İyi.

Elman:
Doktor ağzında çalışırken ne hissettin?

Hasta:
Hiçbir şey. Bir şey sormama izin verin. Neden bütün söylediklerinizi hatırlıyorum?

Elman:
Çünkü hipnozda bilinçsiz değilsiniz. Biliyorsunuz o uyku değil. Sizinle iletişim içinde olmazsam talimatları takip edemezsiniz.

Yukarıdaki olayda anında hipnoz elde edilmiştir. Hasta doktorun ofisindeki çocuk gibi davranan yetişkin bir bayandı. Yeterince renkli bir hayal gücüne sahipti ve böylece kendini bir çocuk gibi görebildi – ve gösteri için bir çocuğa yaklaşılır gibi yaklaşıldı. “Hadi yapmaya çalışalım” veya “hadi küçük bir oyun oynayalım” yaklaşımı çocuklarda çok iyi çalışır. Daha büyükleriyle veya yetişkinlerle bilinçli zihni atlatmak için daha karmaşık bir yol kullanılması akıllıca olur. Bu başka bir sınıf alıntısında gözlenebilir:

Elman:
-Hastaya hitap ederek- Ne zaman bu ofise gelsen gergin olduğunu hissediyorum ve sana nasıl rahatlandığını öğretirsem bizim yaptıklarımızı kafana takmana gerek kalmayacak. Farz edelim ki sana nasıl rahatlandığını öğrettim. Bunu ister miydin?

Hasta:
Evet.

Elman:
Güzel. Bir derin nefes al. Şimdi gözlerini iyice aç. İşaret ve baş parmağımla göz kapaklarını kapatacağım. Şimdi parmaklarımın altındaki kasları gevşetmeni istiyorum. Şimdi elimi çekeceğim.Göz kaslarını çalışamayacakları noktaya gelene kadar gevşet. Daha sonra göz kaslarının çalışmayacağının emin olduğunda onları dene ve çalışmadıklarına emin ol.

Onları iyice dene. Bu doğru. Şimdi bu rahatlama duygusunun ayak parmaklarına indiğini hisset. Ve ben elini kaldırıp bıraktığımda elin o kadar rahatlamış olacak ki cup diye kucağına düşecek. Ve düşmesine izin ver. İşte bu kadar...

Şimdi -sınıfa hitaben- onun rahatsızlık duymaması için uygun telkinleri vermeniz gerekli. Bu seçici düşünceyi yerleştirdiğiniz nokta...

-tekrar hastaya dönerek- Ağzında veya vücudunun herhangi bir yerinde yapacağım bir çalışma seni hiç rahatsız etmeyecek. Sadece böyle gevşek kal. Tüm süre boyunca göz kaslarının çalışmayacağından ve vücudunun her yerinde rahatlama olduğundan emin ol ve tek bir şey bile hissetmeyeceksin...

-sınıfa- Şimdi beyler, onun telkinler sonucu aldığı anestezinin sonucunu göstereceğim...

-hastaya- Kolunda çalışacağım bölgeye bir kesik atacağım ve hiçbir şey hissetmeyeceksin. Orada çalıştığımı bileceksin fakat hiçbir şey seni rahatsız etmeyecek. Ben şimdi çalışmamı yapmaya hazırım ve senin sağ kolunda tamamen anestezi var...

-sınıfa- Bu denemeyi yaparken beni izleyin... Bu üçüncü çentiğe kadar inen bir allis camp’tı (pense gibi bir dişçi aleti)...

-hastaya- Şimdi, gözlerini açtırdığımda ne kadar iyi hissettiğini fark et. Gözlerini aç. Nasıl hissediyorsun?

Hasta:
İyi.

Elman:
Ne hissettin?

Hasta:
Bir şey yaptığını hissettim fakat hiç acı hissetmedim.

8. İki parmakla göz kapatma methodu - II-

Bu yaklaşım Doğu Şikago’da St. Catherine’s Hastanesinde on iki yaşında bir çocuğun kırığını birleştirmek için kullanılmıştır. Doktor kırıktan oluşan ağrıyı kimyasal anesteziyle azaltmaya niyetlendi. Fakat görevdeki tek anestezist yukarı katta başka bir acil vaka ile ilgileniyordu. Sonunda doktor bu çocuğun daha fazla acı çekmesine dayanamadı ve anestezi yaratmak için yukarıda bahsedilen yaklaşımı kullandı. Daha sonra kırığı birleştirmek için çalışmaya geçti. Şaşkınlıkla hizmetinin gereksiz olduğunu düşündü ve kısa bir süre sonra da benim öğrencim oldu. Bu yaklaşım acil hastalar için tavsiye edilir çünkü çok hızlıdır, genellikle beş saniyede hipnoz elde edersiniz.

Göz önünde bulundurulması gereken bir nokta da göz kaslarının gevşemesini yalnızca bir yetişkine telkin etmelisiniz, bir çocuğa değil. Çocuk bilinçli aklını o kadar hızlı atlatır ki genellikle bu tekniği bir çocukla kullandığınızda tek söylemeniz gereken “gözlerini açamayacakmış gibi yap” ve o da –mış gibi yapar ve otomatik olarak rahatlar. Sanki derin bir uykuya dalmış gibidir. Aslında gerçekten uykuda değildir. Bu teknik genellikle cerrahi amaçlar için bir indüksiyon olarak kullanılır.

Tabi ki derin hipnoz elde etmek çok önemlidir. Çocuğun durumunu derinleştirmek için ona güzel güller kokluyor gibi yapmasını söyleyebilir veya şöyle söyleyebilirsiniz “evdeyken en sevdiğin oyun ne?” ya da “televizyonda ne izlemeyi seversin?”. Çocuk üzerinde ağrılı bir tıbbi müdahalede bulunurken gerçekten ona zihinsel olarak oyun oynatabilir veya televizyon seyrettirebilirsiniz. Çocuğa bir uzay gemisiyle aya seyahat ettiği telkinini verdiğinizi varsayalım. Onunla çalışmayı bitirdiğiniz zaman onu geri getirmek istediğinizde şöyle söyleyin “peki, şimdi uzay seyahatinden geri gelebilirsin. Şimdi dünyaya dön. Ve bunu yaptığında gözlerini aç ve ne kadar iyi hissettiğini fark et. Gözlerini aç. Nasıl hissediyorsun?” (Gözlerin kızarıklığını, artan gözyaşı salgılamasını ve gözlerin çırpınışını fark ettiğinizden emin olun).

Bazen hastanın muayene sırasında gözlerini açması gerekir, bir çeşit enjeksiyon için kollarını kıvırması gerekebilir örneğin. Gözleri hala kapalıyken ve o açamayacakmış gibi yaparken şu sırada bir şey söyleyin “bu dakikadan sonra bu ofiste yaptığımız hiçbir şey sana rahatsızlık veya sıkıntı vermeyecek. Birkaç saniye içinde gözlerini açmanı ve kolunu hazırlamanı isteyeceğim, böylece seninle çalışabilirim. Ve sonra tekrar bu oyunu oynayacağız ve yaptığım hiçbir şeyi hissetmediğini fark edeceksin. Şimdi, gözlerini aç ve kolunu hazırla.”

Bu tekniğin ne kadar faydalı olduğunu göstermek için Floridadaki bir anestezi uzmanından aldığım mektuptan alıntı yapmama izin verin. Etik prensipleri muhafaza etmek adına hastanın adı değiştirilmiştir,
“Hakkında: Hasta Tommy Haines, yaş altı. Hasta 27 Temmuz akşamı kırık bir kolla hastaneye sevk edildi. Operasyon odasında daha önceden hiç görmediğim çocuğun yanına oturdum. Çok korkmuştu. Fakat histerik veya kendinden geçmiş değildi. Onunla konuştum ve –mış gibi yapma oyunları oynamaya başladık. Çocuk oyunlara anında tepki verdi ve kısa sürede televizyonda en sevdiği programı izlemeye başlamıştı. Ona televizyon izlerken annesinin bir kâse mis kokulu çiçek getirdiğini ve bu çiçekleri koklayabileceğini söyledim. Bu anda siklopropan (genel anestezide kullanılan ve kötü kokulu bir gaz) gazı verdim. Açıkçası bu şey çok pis kokar fakat çocuk güzel koktuğunu onaylarcasına başını salladı. İndüksiyon süresince hızlı iyileşme telkinleri verildi. Çocuk kısa sürede uykudaydı ve iki saatlik operasyon tamamlanmıştı. Her şey çok iyi gitti ve operasyon gece geç saatlerde tamamlandı. Sonraki gün öğleden sonra çocuğu gördüm, oldukça mutluydu ve doktoru eve gidebileceğine karar verdi. Bu normalden bir iki gün daha erkendi. Tommy ailesine benimle oyunlar oynamaktan ne kadar zevk aldığını anlattı ve şöyle dedi “Doktor Nickell’le bir oyun oynadım ve kazandım, çünkü ben ondan önce uykuya daldım.”

Bazı doktorlar yukarıda tanımlanan ve çok hızlı bir teknik olan iki parmakla göz kapama metodunun ardından hipnozun çok hafif olduğu izlenimine vardılar. Aslında çoğu zaman derindir. Bunu göstermek için sık sık iki parmak tekniğiyle bir doktoru hipnotize ediyorum ve sınıfa kanıtı şu şekilde gösteriyorum:

Elman:
-hipnotize olan doktora-: Kolunu kaldırıp bıraktığımda ofisinin telefon numarasının zihninden silinmesini istiyorum ve elini bıraktığımda bunun gerçekleştiğini göreceksin. Şimdi telefon numaranı düşünmeye çalıştığında daha ve daha ileri gidecek ve onu hiç bulamayacaksın. Onu bulmaya çalış ve kesinlikle böyle olduğunu gör. Onu hiç bulamıyorsun. Tamamen gitti. Tamamen gitmesine izin ver. Gitti, öyle değil mi?

Doktor:
Evet.

Elman:
Şimdi somnambulism oluştu. Bunun testi amnezi telkinidir. Gördüğünüz üzere bu düşündüğünüz kadar hafif hipnoz değil. Çokdaha derin...

-hastaya-: Şimdi elini kaldırıp bırakacağım ve telefon numaran tekrar aklına gelecek ve gözlerini açacak ve harika hissedeceksin. Nasıl hissediyorsun?

Doktor:
İyi.

Elman:
Bu güzel bir duygu değil mi? Numaralar nereye gitti?

Doktor:
Bilmiyorum. Tek bildiğim geçici olarak kayboldukları.

9. Katı Kol tekniğine elman yorumu

Stacks Image 2758
Eğer telkinlerinizi uygun biçimde verirseniz somnambulizmde anestezi elde edersiniz. Çok fazla doktor seçici düşünceyi ekmeden işe başlamak için endişeleniyor. Bu birçoğunun başarısızlık sebebidir. Seçici düşünceyi yerleştirmeden, yalnızca derin rahatlama olduğunu fark edemiyorlar: ortada hipnoz yok. Seçici düşünceyi yerleştirmeyi ve hipnozun bitişinde iyilik hali ile ilgili telkin vermeyi ilke edinin.

Telkinli amnezinin yukarıdaki tanımı bizi hipnotik testler konusuna getiriyor. Doktorların önceden tartışılan hipnozun beş belirtisini görmesine rağmen hala hipnoz olmuş bir hastadan memnun değiller. Yeni öğrenciler bazen benden hipnoz durumunu kanıtlamak için kişinin kolunu sahnede gördükleri gibi sertleştirmemi istiyorlar. Hipnoz kurslarında verilen bu yanlış bilgiye rağmen sahne hipnotizörleri sert kol tekniğini bir derinleştirme aracı olarak kullanırlar, bir test olarak değil. Bugün size tıpta nasıl kullanıldığını göstermeme izin verin:
Elman, hipnotize olmuş hastaya:
Gözlerini kapat; onları açamayacakmış gibi yap. Kolunu alacağım ve ben üçe sayarken onu sertleştirmek için iyice uzatmanı istiyorum. O kadar katı yap ki onu bükeme. Bir – onu sertleştir – iki, çelik gibi – üç, şimdi ne kadar zorlarsan zorla bükemezsin. Denediğinde hiç işe yarmadığını göreceksin. Dene. Hiç bükemediğini göreceksin. Şimdi bükülmez bir kolun var.

Bu noktada doktorlar hastanın terapi için hazır olduğunu farz etmeye eğilimlidirler. Terapi için hazır değil, yalnızca bükülmez bir kolu var. Bu başka bir telkin alacağı anlamına gelmez. Sizin istediğiniz şey derinlik. Sahne operatörünün bükülmez kolu kullandığı amaç da budur. Yani tüm teknik bu şekilde kullanılır ve sahnede dramatik görünür:

Elman hastaya:
Şimdi kolunu gevşettiğimde çok daha derine ineceksin... Şimdi gevşet. Gevşet ve daha derine git. Bu derinliği hissedebiliyor musun? Derine gittiğini hissedebiliyor musun? Cevap verebilirsin. Hissedebiliyor musun?

Hasta:
Evet.

Sahne operatörünün bunu derinlik elde etmek için kullanış yolu bu şekildedir. Bu bir doktorun ofisinde kullanmak için iyi bir teknik değildir. Bu iyi bir test değildir. İyi bir hasta ilişkisinin anlamını bilmek için tıbbi bilgiye ihtiyaç yoktur ve ofiste bükülmeyen bir kol yaratmak hastayı idare etmenin iyi bir yolu değildir. Eğer derinlik elde etmek ve aynı zamanda hastanın hipnotize olduğunu anlamak istiyorsanız bunu bilimsel bir şekilde yapın. Hastanın göz kapaklarının çırpınması, gözlerindeki beyazların kızarması ve artan gözyaşı salgısı olması gerektiğini zaten biliyorsunuz. Tekrar bir hasta üzerinde gösterirken şunları söylüyorum:
Elman hastaya:
Şimdi, sana söylediğimde gözlerini açmanı ve onlara birkaç saniye bakmama izin vermeni istiyorum. Gözlerini açmanı söylediğimde ben sana kapatmanı söyleyene kadar onları açık tut ve sonra çok daha derine ineceksin ve derine inmene izin ver. Şimdi gözlerini aç.
Bu prosedürü takip ettiğinizde belirtileri görürsünüz – artan gözyaşı salgılanması, pembeleşen göz beyazları. Ve hastaya dersiniz ki “Şimdi gözlerini tekrar kapat ve ne kadar derine indiğini fark et ve derine inmeye izin ver. Şimdi gözlerini aç ve kapat, on kat daha derine ineceksin. Bu doğru, bırak kendini. Bunu hissedebiliyor musun?”

Bunu yaptığınızda hastanın hemen derin bir şekilde hipnotize olmaya başladığı aşikâr olacaktır. Bu daha fazla derinlik elde etmek için kullanılan bir araçtır ve tekrar tekrar kullanarak her seferinde daha fazla derinlik elde edebilirsiniz.

Doktorlar genellikle hastayı çeşitli muayeneler için bir odadan bir odaya almak zorundadır – onu acayip pozisyonlara sokarak bir odada röntgenini çekmek isteyebilir ve sonra başka bir şey için diğer bir odaya gitmek isteyebilir. Doktor onun ikinci, üçüncü ve sonraki odalarda gevşemiş olmasını ister. Bu yüzden hipnozu kaybetmek yerine daha derin hipnoz elde etmek için hastanın gözlerini açabileceğini bilmek çok değerlidir.

Her an sizi duyan ve her söylediğinizi anlayan bir kişiyle çalıştığınızı her zaman hatırlayın. Derin hipnozda mükemmel bir bilince sahip bir kişiyle konuşuyorsunuz. Bu yüzden eskiden yaptıkları gibi hastanız bilinçsizmiş gibi konuşmayın. O sizin asaletinizden aşağıda değil. O sizin dostça ilişkinizin bulunduğu bir insan. Bu yüzden küçümseyerek veya himaye ederek onun saygınlık anlayışına müdahale etmeyin.

Sanki telkin alabilecek durumda değilmiş gibi konuşun onunla; bu dostluk ilişkinizi kuvvetlendirecek ve o telkinlerinizi daha büyük bir şevkle kabul edecek. Sınıfımda şöyle telkin veren doktorlar vardı “gözlerini açamazsın, açamazsın, açamazsın”. Hastanın genel tepkisi ne kadar hızlı gözlerini açabileceğini göstermek olur.

Bir hastaya acı veya incitmek kelimelerini kullanmadığınız gibi onunla böyle de konuşamazsınız. Acı resmi çizen tüm kelime veya cümlelerden uzak durun: kesme, iğne, bıçak, yarma, dikiş, dikiş alma, keskin, vb.Genellikle hasta ne zaman bir iğne, dikiş veya kesik olacağını bilir. Neden ona geçireceği bu zevksizliği hatırlatalım? Hastayı yaptığınız şeylerden haberdar etmeniz iyi bir fikir fakat bunu prosedür, tedavi, vb. kelimeleri kullanarak yapabilirsiniz. Ayrıca iatrogenic (Primer bir hastalığın tedavisi sırasında ortaya çıkan ve bu tedaviye bağlı olarak gelişen sekonder bir rahatsızlık durumu) hastalıklar doktorların, anestezistlerin, asistanların ve hemşirelerin ameliyathanede kullandığı yanlış kelimeler sebebiyle oluşur. Hastanın hiçbir zaman duyma yetisini kaybetmediğini hatırlayın. Bu yüzden ameliyathanede rahatsız edici hiçbir şey söylemeyin.

İşte kelimelerin önemini gösteren bir başka örnek: hangisini tercih edersiniz: ilaç mı ilaç tedavisi mi? Eminim ilaç tedavisidir. O zaman neden ilaç için reçete yazılır? Hastaya “sana ilaç tedavisi için bir reçete yazacağım. Bunu almanı istiyorum ve bu sayede kendini çok daha iyi hissedeceksin” dediğinizde reçetelerinizin ne kadar etkili olduğuna şaşıracaksınız. Basit ilaç kelimesinden ilaç tedavisi kelimesine dönüştü ve hastanız çok daha büyük bir iyilik yapacak. Eğer şüpheniz varsa deneyin.

Her zaman kelimelerinizdeki gibi telkinlerinizde de mantıklı olun. Hastaya saçma sapan gelecek bir şey söylemeyin. Yapacağınızı iddia ettiğiniz şeyler hakkında abartılı olmayın. Burada telkin vermenin temel prensiplerini belirtiyoruz. Daha karmaşık telkinler vermek için uygun referanslar da yapıldı. Ve anlamlar hakkında daha fazla öğrendikçe kelimelerinizle hastalarınıza ne kadar sık ve ne kadar fazla yardımcı olabileceğinizi öğreneceksiniz.

10. Sayısız İndüksiyon Methodları

Stacks Image 2810
Hipnoza ikna etme yolları neredeyse sayısızdır. Ve bazı metotlar diğerlerinden daha uzun sürse de hepsi somnambulism olarak adlandırılan derin durumu yaratmak için kullanılabilirler.

Mesmer’in bir öğrencisi, Marquis de Puseygur, somnambulism evresini kazara keşfetti. Mesmer gibi o da varsayılan manyetik ağacı kullandı. Bir gün, genç bir çocuğun bu ağaca kendini bağladığını keşfetti. Marquis izlerken genç yavaşça gözlerini kapattı ve uykuya daldı.

Aşırı korkan Marquis çocuğa düğümleri çözmesini emretti ve şaşırtıcı bir şekilde çocuk gözlerini açmadan düğümleri çözdü. Deneyine devam ederken Marquis çocuğa ileri yürümesini emretti ve çocuk yürüdü. Durmasını emretti ve o da durdu. Çocuğun uyguladığı birkaç emir daha verdikten ve gözlerini açtıktan sonra Puseygur somnambulizmi keşfini duyurdu çünkü çocuk verdiği emirleri uykusunda uygulamıştı.

Bu somnambulizm kelimesinin hipnozla bağlantısının nasıl oluştuğunu açıklıyor. O zamandan beri bu terim spesifik bir hipnotik durumu belirtmek için kullanılıyor. İlginç olan bir başka önemli nokta da çocuk somnambulistik evreye kendisi girmiştir, kimseden telkin almadan, hipnotik prosedürün ne kadar kolay olduğunu kanıtlarcasına.

Trans durumuna erişme metotları yalnızca hayal gücünüzle sınırlıdır. Telkin sanatını bildikten sonra bir hastayı hipnoz edememe gibi bir yolunuz yoktur. Eski uygulayıcılar fiksasyon metodunu kullandılar. Yani kişiyi ışığa veya parlak bir objeye baktırıyorlardı, amaç göz çevresindeki kasları yormak ve göz kapanmasına erişmekti. Göz kapama ilk hedefiniz olduğuna göre tek yapmanız gereken ona sebep olacak bir araç kullanmak. “Gevşemiş” kelimesini “hiponotize olmuş” kelimeleriyle değiştirin ve hipnozun terapötik değerine
gereksinimi olan her hasta anında gevşeyebilir. Bu daha önceden şartlanmamış kişilerde bile etkilidir. Trans durumuna ulaşmak için görevli araçlar katalizör olarak kullanılır. Bu sebeple buna transa erişmenin katalizör metodu deriz. Burada eğitim seanslarından birinden ne demek istediğimi anlamanıza yardımcı bir alıntı var:

Elman:
Daha önce buraya çıkmamış birini istiyorum. Pekala, tam buraya otur. Koltuğundan kalkmak zorunda değilsin. Bu sigaradan aldığım ilk nefeste gözlerin yorulacak, ikinci nefeste gözlerini kapatmak isteyeceksin ama üçüncü nefese kadar bekle, o zaman kapat. Kilitlenecekler ve onları açamayacaksın. Olmasını iste – olmasını umut et – ve olduğunu gör...
İşte ilk nefes – gözlerinin ne kadar yorulduğunun farkına var ve yorulmalarına izin ver. Şimdi o kadar yorgun olacaklar ki onları kapatmak isteyeceksin fakat henüz kapatma. Şimdi üçüncü nefesi aldığımda kapanacak ve kilitlenecekler – izin ver. Şimdi kapat onları. Onları kilitli bulacaksın... Sen onları ne kadar çok zorlarsan o kadar az çalışacaklar. Onları dene ve onları çalıştıramadığını gör. Hiç çalışmayacaklar. Bu doğru. Şimdi ben parmağımı şıklattığımda onları çok hızlı bir şekilde açabileceksin. Pekala şimdi açabilirsin...

İşte bir sigaradan nefes çekerek göz kapanması elde ettik. Başka bir şekilde deneyelim... Burada daha önce bulunmamış biri lütfen... Pekala, Olmasını iste – olmasını um – ve olduğunu gör... Ben biraz su alacağım – bir yudum – bunu yaptığımda gözlerin kapanacak, kilitlenecek ve onları açamayacaksın. Olmasını iste ve olduğunu gör. Gözlerini kapat ve şimdi kilitli olduklarını fark et. Hiç çalışmayacaklar. Onları dene ve çalışmadıklarını gör. Ne kadar fazla zorlarsan o kadar az çalışacaklar... Parmaklarımı şıklattığımda çok hızlı bir şekilde açılacaklar. Şimdi onları açabilirsin. Şimdi göz kapanmasının sigaradan nefes alarak ve sudan yudumlayarak elde edildiğini gördüğünüz. Bunu şartlanmamış insanlar üzerinde gösteriyorum. Eğer göz kapanması isterlerse bunu elde edebilirler.

11. Üç Dakika rutini (Dave Elman indüksiyonu)

Şimdi üç dakika rutinini çalışacağız ve siz hipnozda uzmanlaştıkça bunu hastalarınızla çalışırken bir dakikaya düşürmenizi isteyeceğim... Derin hipnoz durumunda çalışıyor olacaksınız – rahatlama veya hipnoz öncesi durumla değil – derin hipnozla... Derin hipnozu birkaç dakika içinde mümkün kılarak onu tıbbın önemli bir parçasına haline getireceğiz... Bu akşam üç dakika rutinini çalışırken, ben size bunu nasıl bir dakikada yapabileceğinizi göstereceğim ve sınıftaki her doktorun bunu yapabilmesini istiyorum. Burada bulunmamış birini alalım ve oradan devam edelim...

Elman hastaya:
Güzel bir derin nefes al ve gözlerini kapat. Gözünün etrafındaki kaslar çalışmayacak noktaya gelene kadar onları rahatlat, dene onları ve çalışmayacaklarına emin ol... Hayır, sen çalıştıklarından emin oluyorsun. Çalışmayacak noktaya gelene kadar onları rahatlat, dene onları ve çalışmayacaklarına emin ol. Onları daha sert dene. Gözünün etrafındaki kasları tamamen rahatlat...

Şimdi rahatlama duygusunun ayak parmaklarına inmesine izin ver. Bir dakika içinde bunu tekrar yapacağız ve ikinci seferde şimdi olduğundan on kat daha fazla rahatlayacaksın. Şimdi gözlerini aç. Gözlerini kapat. Tamamen rahatla – Bir rahatlık battaniyesinin seni sarmasına izin ver. Şimdi bunu üçüncü defa yaptığında rahatlaman iki katına çıkacak.

Gözlerini aç – şimdi rahatla. Elini kaldıracağım ve bırakacağım ve eğer bu noktaya kadar talimatlarımı dinlediysen elin ıslak bir bulaşık bezi gibi ağır olacak ve cuk diye kucağına düşecek... Hayır, benim kaldırmama izin ver – sakın sen kaldırma – ağır olmasına izin ver – bu iyi – fakat şimdi gözleri açıp kapayalım ve rahatlığı ikiye katlayalım ve bunu ayak parmaklarına kadar gönderelim. Elin kurşun gibi ağır olmasına izin ver... Gerçek rahatlamayı elde ettiğinde bunu hissedeceksin... Bunu hissedebiliyorsun, değil mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Bu tamamen fiziksel rahatlama fakat ben sana fizikselle birlikte zihinsel rahatlamayı nasıl elde edeceğini göstermek istiyorum, bunun için – söylediğimde - senden yüzden geriye saymaya başlamanı isteyeceğim. Her rakam söylediğinde rahatlaman katlansın, doksan sekize geldiğinde o kadar rahat olacaksın ki daha fazla rakam olmayacak... Bunu yapabileceğin düşüncesiyle başla ve olduğunu gör. Sesli say, lütfen...

Hasta:
Yüz.

Elman:
Rahatlığını katla ve numaraların yok olmaya başladığını gör.
Hasta:
Doksan dokuz.

Elman:
Numaraların yok olmaya başladığını gör.

Hasta:
Doksan sekiz.

Elman:
Şimdi gitmiş olacaklar... Yap bunu. Yapmak zorundasın, ben yapamam. Onları yok et, def et, kaybet. Hepsi gitti mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Bu somnambulistik evredir, rakamları defedebilmesi bunu doğrular. Hastaya kendini nasıl hissettiğini söylemesine izin vereceğim... Olabildiğin kadar gevşek kal ve buradakilere bu durumdayken içindeki hisleri anlat... Nasıl hissediyorsun?

Hasta:
Ilık.

Elman:
Hipnozun ilk işareti – ılıklık... Başka? Bu güzel bir his mi?

Hasta:
Zevksiz değil – tarafsız.

Elman:
Başka bir değişle hasta bu durumda dünyayla ilgili herşeyin iyi olduğunu hisseder ve mantık çerçevesinde her şey mümkün görünür, bu yüzden hasta neredeyse hiç eleştirmeden telkinlerinizi kabul eder. Eğer bu hastanın iyiliği için zevkli bir telkinse, hasta bunu sorgusuz kabul eder. Eğer kendi iyiliği için olduğundan şüphe duyarsa onu reddeder... Herhangi birinin bu noktada ahlak kurallarınızın veya etik kodlarınızın tersine gitmeye ikna edebileceğini düşünür müsünüz?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Bir kişiyi hipnotize edip ona normalde yapmadığı bir şeyi yaptırmak saçmalıktır. Hipnozdaki kişinin hipnozda olmayan kişiden daha fazla farkındalığı vardır – ve söylediklerimi hastaonaylayacaktır.

Hasta:
Bu doğru.

Elman:
Şimdi, zevkli ve mantıklı bir telkin verdiğinizde bu telkinin anında alındığını görmenizi istiyorum. Şimdi tıbbi amaçlar için bu eli uyuşturacağım. O bu durumda kaldıkça elin ne kadar hızlı uyuştuğunu izleyin... Eline bir darbe vuracağım ve onun ne kadar çabuk uyuştuğunu hissetmeni istiyorum. Şimdi o bölge tamamen uyuştu ve hiçbir şekilde hissin kalmadı... Elin nasıl?

Hasta:
Uyuşmuş hissediyorum.

Elman:
Bu duruma geldiğinizde seçici düşüncenin ne kadar çabuk oturduğuna bakın. Eğer elini daha fazla uyuşturmak gerekirse bunu kullanabileceğiniz herhangi bir kimyasal anestezi kadar fazla uyuşturacak birçok yol vardır... Şimdi hepsi bitti ve gözlerini açtırdığımda bütün anestezi gitmiş olacak. Elinin ve kendinin ne kadar iyi hissettiğini fark et... Pekala, gözlerini aç... Nasıl hissediyorsun?

Hasta:
İyi.

Elman:
Belirtileri fark edin. Herhangi birinizin şu ana kadar çalıştığından çok daha derin bir hipnoz durumu vardı. Pratiğinizi yapmanız gerektiği gibi uyguladıysanız her biriniz fark etmeden bu duruma düşmüşsünüzdür çünkü hasta bu durumda ne kadar uzun kalırsa o kadar derine iner. Bazılarınız kendi ofisinizde somnambulisma ulaştı. Fakat şimdiki düşünce onu iradeyle elde etmektir...

12. Dirençli birinde somnambolizm oluşturma

Her durumda somnambulism elde edildikten sonra kritik akıl atlatılır ve seçici düşünce yerleştirilir... fakat aynı prosedürü takip ederek bazen bayağı farklı tepkiler alabilirsiniz – çalıştığım başka bir hastada olduğu gibi.

Hasta:
Hala bir sonraki rakamı düşünebiliyorum.

Elman:
Eğer öyleyse, onu görünmez yap.

Hasta:
Her rakamı söylemeye çalıştığımda aynı anda bir sonraki rakamı düşünüyorum.

Elman:
Bu önemli değil. Adın ne?

Hasta:
Ken.

Elman:
Kent mi Ken mi?

Hasta:
K-E-N.

Elman:
K-E-N. Bunu tıpkı bir karatahta gibi parmağının üzerine yazdım ve zihin gözünle onu bir karatahtadaki gibi net görebilirsin. Bu doğru değil mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Şimdi, seveceğini düşündüğüm bir şey yapacağım. Onu aynı anda parmağından, karatahtadan ve zihninden sileceğim. Onu parmağından sildim ve tamamen gitti... Şimdi bana elinden ne sildiğimi söyle?

Hasta:
Bulamıyorum. Gitmiş. Hatırlayamıyorum.

Elman:
Bu bir direnç testidir... Testi harika geçti. Direnç olmadığını biliyordum. Numaraları kaybetmek ona zor gelmişti çünkü bir sonraki geliyordu fakat bu şekilde yapıldığında parmağındaki ismi rahatlıkla sildi. Şimdi –hastaya- bu durumdayken içindeki histen bahseder misin?
Hasta:
Benim adım.

Elman:
Onu geri getirdin mi?

Hasta:
Hiç ayrılmadı.

Elman:
Peki, neden elinden sildiğim şeyin ne olduğunu söylemedin.

Hasta:
Aşırı yorgundum.

Elman:
Bu somnambulizmin yapay durumudur çünkü afazi olarak bilinen– gönülsüzlük/rızasızlık – bir konuşmama arzusudur. Dedi ki “aşırı yorgundum”. Bu afazi olduğunu belirtir. Afazi olduğunda gerçek somnambulizm kadar etkili bir durum elde edemezsiniz. Ve eğer bu noktada onun üzerinde operasyonla ilgili zorlayıcı prosedürler uygulamak isterseniz bunu yapamazsınız. Ben bu evreye yapay somnambulizm diyorum. Gerçek duruma ulaşmadan o numaraları veya ismi yok etmesi gerekir çünkü afazi başka bir durumdur amnezi başka. Ve ben amnezinin orada olduğundan emin olmak istiyorum.
–Hastaya- O zaman numaraların hepsini yok et… Kov onları… Gittiler mi?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Yok et onları. Elini kaldıracağım ve bırakacağım ve bunu yaptığımda kalan sayıların hepsi yok olacak. Yok olmalarını iste ve yok olduklarını gör… Gittiler mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Şimdi gittiler…

Neden bu kadar dikkatli kontrol ediyorum? Çünkü öğrencilerin böyle dikkatli kontrol etmesini istiyorum. Eğer bu numaralara sıkı sıkı tutunmaya devam etseydi onunla denediğim her şeyde başarısız olurdum. Bu numaraları yok ettiği anda farkı hissedebilir… Ben gerçek somnambulizm evresinin arzulanan bir evre olduğunu kabul ediyorum. Gerçek somnambulizmde olmayan bir hasta üzerinde zorlayıcı prosedürler uygulamazdım çünkü tek hissedeceği analjezi olacaktır. Yapay somnambulizm elde ettiğinizde anestezi elde edemezsiniz, bu olumlu bir bilimsel olgudur. Hipnozla ilk uğraşmaya başladığınızda yapay somnambulizmle çok sıkı karşılaşırsınız. Onu defetmeyi öğrenmek zorundasınız. İstediğiniz sonuçları elde etmeden önce yapay somnambulizmin gerçek somnambulizme dönüşmesini sağlamalısınız. Hipnotik tekniklerde çok maharetli olduktan sonra bile yapay somnambulizmle karşılaşacaksınız. Onun ne olduğunu hatırlamak için öğrenin ve bu evrede zorlayıcı işler yapmayın. Eli kaldırıp bırakmak yapay somnambulizmi gerçek somnambulizme çevirmek için iyi bir yoldur.

13. Edaile (KOMA) evresi

Hipnotik komadaki hasta katatonik hale gelir ve telkin almadan otomatik olarak anestezi alabilir.

Hipnozun en kötü evresi tamamen yanlış adlandırılmış ve yanlış anlaşılmış olan hipnotik komadır. Esadile iki durumu karıştırarak buna Mesmer Koması ve somnambulizm der. Bu birçok kişi tarafından yanlış anlaşıldı ve yanlış kullanıldı çünkü kimse o durumu yeterince araştırmamıştı. Dünyanın her yerinden doktorlar, kitaplar ve öğretmenler tarafından hipnotik komanın kazara on beş binde bir kişide olduğunu ve bu durumla karşılaşırlarsa veya kazara koma üretirlerse bunun tıptaki talihsiz olaylardan biri olduğu konusunda uyardılar. Kitaplar doktorların hastayı koma evresinden çıkaramama durumu konusunda dikkatli olmaları konusunda uyardılar.

İlk olarak, çok az insan, eğer varsa, hipnotik durumda doğal uykuya geçebilir. Komanın doğal uykuya geçeceği önermesi tamamen yanlıştır. Eğer süresiz bir zaman diliminde yalnız bırakılırsa hasta kendiliğinden yavaş yavaş uyanacaktır fakat şu soru sorulduğunda “Uykuda mıydın?” değişmez olarak şöyle cevaplayacaktır “hayır, o kadar rahatlamıştım ki rahatsız edilmek istemedim”.

Fakat doktorlar hipnotik komaya tehlikeli bir şey gibi baktılar ve karşılaştıklarında onu araştırmak için durmadılar. Onu değerli olabileceğini hiçe sayarak tamamen yalnız bıraktılar.

Bugün birçok kişi hipnotik komaya girme ihtimali yüzünden hipnozu tehlikeli bulur. Bir gösteride ara sıra izleyicilerden birilerinin şöyle söylediğini duyabilirsiniz “onu uyandıramazsan ne olacak?” Hiçbiri dünyada hipnoza girip de çıkamayan biri olmadığının farkında değil.

Herkes gibi ben de ilk başta komanın sadece kazayla oluştuğuna ve onun kasıtlı bir şekilde elde edilemeyeceğine inanmıştım. Doktorlara komadan nasıl uyandırılacağını öğrettim çünkü eğer benim tekniğimi kullanırlarsa komaya on beş binde birden çok daha sık rastlayacaklarına inandım. Bu yüzden hastaları komadan çıkarmak için bulduğum hızlı teknikleri onlara öğretmenin gerekli olduğuna karar verdim. Size bunun ne kadar etkili olduğunu göstermek için bunu New Jersey’de yaşanan bir olayla ilişkilendirmek istiyorum.

Kasabaya gösteri yapmak için bir sahne operatörü gelmişti ve izleyicilerden biri komaya girdi. Bu kişinin yanında oturanlar telaşlanmaya başladılar. Sahne operatörü sahneden indi ve kalabalığa kişiyi çok rahat ayıltabileceğini ve tehlike arz eden bir durum olmadığına ikna etti. Daha sonra her zamanki tekniklerini kullandı fakat kişi tepki vermedi.

Operatör eğer yeterli zaman verilirse kişiyi ayıltabileceğini söylemeye devam etti. Bunu takip eden dakikalarda izleyiciler öfkelenmeye başladılar çünkü hiçbir teknik işe yaramıyor gibi görünüyordu. Doktorlarımdan biri seyirciler arasındaydı. Operatöre doğru yürüdü ve “ben onu hemen ayıltabilirim. Ben bir doktorum” dedi.
Operatör “onun bir doktora ihtiyacı yok. Hipnoz hakkında ne biliyorsun?” dedi.

“Ben konuyla ilgili çalıştım ve bana denemem için bir şans vermeni dilerim” diye cevapladı.

Operatör “hadi” dedi. “Vazgeçtiğinde ben denemeye devam edeceğim.”

Doktor kişiye doğru yürüdü, kulağına birşeyler fısıldadı ve kişi anında ayıldı.

Bu hikâye ülkenin her yanındaki gazetelerde yayınlandı ve övgülerin bir çoğu doktora gitti. Onun benim öğrencilerimden biri olması dolayısıyla gururlandım.

Doktor öğrencilerimden biri hastasını sınıfa getirdi ve onunla çalışmamı teklif etti. Ona “sen onu somnambulizme getir ben oradan devam ederim” dedim. Ve o kişiyi somnambulistik evreye soktu.

Hatırladığım kadarıyla hastayla şöyle konuştum “ne kadar gevşemiş olduğunu biliyorum fakat bu gevşeklik halinde bile zihninde şuanda bulunduğundan çok daha gevşek bir durum olduğunu biliyorsun. Bunu hissedebilir misin?” Hasta “evet” diye cevapladı.

Devam ettim “yumruğunu sıkarak onu daha sıkı, daha sıkı, daha sıkı yapabileceğini biliyorsun ve gerginliğin artmasını sağlayabilirsin. Yumruğunu daha fazla rahatlatamayana kadar gevşetebilirsin. Buna gevşemenin en alt katı diyebilirsin. Seni en alt kata götürmeyi deneyeceğim.”

A katına inmek için şimdi olduğundan iki kat daha fazla gevşek olmak zorundasın, B katına inmek için A katında olduğundan iki kat daha gevşek olmalısın ve C’ye inmek için B’de olduğundan iki kat daha gevşek olmak zorundasın. Fakat C’ye, gevşekliğin tabanına ulaştığında, en alt seviyede olduğunu anlamam için bana işaretler vereceksin. Bu işaretlerin ne olduklarını bilmeyeceksin ve ben de ne oldukları hakkında bir şey söylemeyeceğim fakat gevşekliğin en alt basamağında bulunan her insan bu belirtileri gösterir... Hadi başlayalım.

“A katına hayali bir asansörle ineceksin ve en alt kata inmek için de aynı asansörü kullanacaksın. Şimdi o asansördesin. Parmaklarımı şıklattığımda asansör aşağı inmeye başlayacak. Şimdiki gevşekliğinden iki kat daha fazla gevşersen A katında olacaksın. A katına geldiğin zaman A harfini sesli söyleyerek bana haber ver.”

Otuz saniye içinde “A” diye mırıldandı. Onu B katına indirmek için benzer bir prosedürü takip ettim. B harfini yüksek sesle söylemek onun için neredeyse imkânsızdı, fakat şekli dudaklarıyla oluşturdu. C katına ulaştığında konuşamıyordu, tek bir kas bile oynamadı.

14. Esdaile (KOMA) evresi

Gevşemenin derinliği hayret vericiydi. Daha sonra, tek bir telkin kelimesi bile söylemeden, ona haber vermeden koma evresinin ilk testini – genel anestezi – yapmak için devam ettik. Doktorlar ona çeşitli testler uyguladılar, anestezi derindi.

Hatırlayın, anestezi üretmek için tek bir telkin kelimesi bile söylenmedi, o otomatik olarak oluştu.

İkinci testte ayağını kaldırması emredildi. Tepki vermedi. Bacağında onu oynatmaya çalıştığını gösteren bir titreme vardı fakat sonunda denemeyi bıraktı.

Üçüncü test daha küçük kas gruplarına, göz etrafına yapıldı. Gözlerini açması yönünde telkin verildi. Fakat bunu da uygulamadı.

Daha sonra kolunu kaldırdım ve tamamen katatonik olduğunu fark ettim. Hangi pozisyona soktuysak öyle kaldı. Doktorlar onu çeşitli pozisyonlara soktular fakat hangi pozisyona sokulduysa öyle kaldı.

Bana göre bu Esdail zamanından beri kayda geçen ilk kasıtlı komaydı. Komayı ürettiğimize göre doktorlar hastayı bir süre tecrübe etmek için bu durumda bırakmayı önerdiler. Komadaki bir hastanın tepkilerini görmek istediler.

Yaptıkları deneylerden biri hastanın baş ve işaret parmakları arasına – iki parmağı sıkıca birleştirerek - yanan bir kibrit koymaktı. Alev kibritin sonuna ulaştığında hastanın parmakları belirsiz bir şekilde hareket etti ve kibrit yere düştü. Bunu aynı sonuçları alarak tekrar tekrar yaptık. Kibrit yere düşene kadar parmakların hareket ettiğini hiç göremedik.

Birkaç saati test yapmakla geçirdik. Daha sonra saat sabahın ikisi olduğundan hastayı uyandırmanın vakti geldiğine karar verdik. Doktorlara hastayı nasıl komadan çıkaracaklarını öğrettim fakat tecrübe açısından başka yöntemler denemeye karar verdiler. Birkaç tane telkin denediler. Hastaya eve gitme zamanının geldiğini, ailesinin onu beklediğini, vb. gibi basit telkinler verdiler. Hiçbir şey olmadı.

Sonunda doktorlar benim öğrettiğim metotla hastayı uyandırmaya karar verdiler. Ayıltıldıktan sonra – zorluk çıkmadan – doktorlar onu biraz daha sorgulamak istediler. Koma durumdaki tepkileri hakkında bilgi almak istediler. Sordukları şeylerden biri yanan kibritti. Hasta dedi ki “beni yakabileceğini düşündüğüm anda kibriti bıraktım. Kibritin doktorun halısını yakacağını düşünmedim bile çünkü hepinizin burada olduğunu ve birinin mutlaka onu söndüreceğini biliyordum.”

Koma durumundayken duyduğu ve etrafında olurken anladığı bütün bilgileri gönüllü bir şekilde anlattı ve neler olduğunu aynen anlattı.

Bunun üzerine birisi ona “eğer olan biten herşeyi duydun ve anladıysan birisi “yangın, çıkalım buradan” dediğinde neden kımıldamadın?” diye sordu. Hasta dedi ki “çünkü yangın olmadığını biliyordum. Yangın varmış gibi yapacağınızı ve beni korkutmak için yangın kelimesini bağırarak söyleyeceğinizi siz fısıldarken duydum. Yapmayı planladığınız her testi duydum ve bütün süre boyunca tamamen etrafında neler olduğunu biliyordum. Korkmak için bir sebebim yoktu. Eğer bir yangın olsaydı neden herkes odayı terk etmedi?”
Bu doktorlar için çok heyecan verici bir tecrübe olmuştu. Hasta somnambulizme girdikten sonra en az seviyede tatlı sözle koma durumuna girdi.

Şimdi hipnotik komayı istekli bir şekilde üretebiliyorduk fakat teknik anlamda bunun nasıl kullanacağımız hakkında en ufak bir fikrimiz bile yoktu. Hastalar komaya ulaştığında hareketsizlerdi ve telkinlere cevap vermiyorlardı. Böyle bir hastayla bir doktor ne yapabilirdi? Derslerimizde komayla ilgili birçok deney yapıldı. Durumdan çıkarıldıktan sonra hastalar doktorlar tarafından sorgulanıyordu ve pek kısa zamanda anlaşıldı ki koma hakkındaki birçok yanlış bilgi literatüre girmişti.

Engellenmesi gereken bir durumdan ziyade hastaların bunu şöyle tanımladığına tanık olduk “hipnozun en iyi durumu. Harika. Ne zaman bu kadar güzel gevşediğimi hatırlamıyorum.” Doktorlar koma evresini kendilerine uygulamaya başladılar. Başardıklarında en az onlar (hastalar) kadar heyecanlıydılar. Philadelphia’da bir Pazar günü öğleden sonra doktorlardan biri arkadaşlarının çalışması için sınıfta üç kere komaya girdi. Daha çok doktor denedi. Hepsi de koma evresini pırıltılı kelimelerle anlattı.

Doktorların ve hastaların açıklamalarına göre koma beraberinde muhteşem bir coşku getiriyordu. Birilerinin onlara acı vermeye çalıştığı zaman kendilerini rahatsız etmesine izin vermektense onu umursamadılar ve böylece kendilerine genel anestezi uyguladılar.

Birçok doktorun ve hastanın söylediğine göre bu durumda üzerlerinde bir baskı hissetmiyorlardı; bazılarına göre de kendilerine bir şeyler yapıldığını hissediyorlardı fakat umursamıyorlardı. Bazıları bu evrede gerçekten katatonik olduklarını fark ettiler ve bunu söylediğimizde “o kadar rahatlamıştım ki. Sanırım hangi pozisyonda olduğum o kadar da umurumda değildi. Bu iyi olma durumunda hiç çıkarılmak istemedim.”

Öğrendiğimize göre koma evresinde bir coşku da olsa o anda hastayı korkutacak bir şey olursa kendini o evreden hızla çıkarıp gerekli hareketi yapabilir.

Sonunda komanın muhteşem bir şekilde kullanılışını öğrendik. Sınıftaki doktorlardan biri arkadaşlarına “bu hafta koma evresinde hastalarıma iki burun ve boğaz ameliyatı yaptım, ve şundan kesinlikle eminim ki koma evresi cerrahi operasyon için idealdir. Hayal edin, bu evrede, ben tek kelime bile söylemeden hasta kendine anestezi verdi. Hiçbir şekilde kimyasal anesteziye gerek kalmadı. Hastanın somnambulizmde olduğu gibi fiziksel talimatlar almayacağı doğru fakat elinizde tıpkı kimyasal anestezi almış gibi çalışabileceğiniz bir hasta var ve bu evrede daha fazla ameliyat yapmayı planlıyorum.”

15. Hastayı Ameliyat (veya doğum) için hazırlama

İlk yapmanız gereken hastayı somnambulizme almaktır. Daha sonra rahatlamanın en derin noktasından bahsedin – rahatlamanın tabanı – ve siz hastayı o noktaya götürmek istiyorsunuz. Onu A katına alın, orada A harfini net bir şekilde söyleyebildiğini fark edeceksiniz. Ona B seviyesine ulaşmak için A katındaki rahatlığının iki katına ulaşması gerektiğini söyleyin. B katına geldiğinde yüksek sesle B harfini söylemekte zorlanabilir fakat ona gayret edip yüksek sesle söylemesi gerektiğini söyleyin. Bazı hastalar bunu başaramayacaktır. Bu iyi bir işarettir.

Şimdi aynı prosedürü kullanarak onu C katına, C harfini söylemek için dudaklarını ancak kıpırdatabileceği kata indirin.

Anestezi için herhangi bir telkin vermeden C katında olduğundan emin olduğunuzda bir allis makası alarak anestezi testi yapın. Bunun için tek bir telkin kelimesi kullanmayın. Eğer hipnotik anestezi için telkin vermek gerekiyorsa koma evresinde değilsiniz demektir.

Hasta anestezi testini geçtiğinde ikinci test için hazır demektir. Ona kol – bacak gibi büyük kas gruplarından birini hareket ettirmesini isteyin.

Eğer büyük kaslarını oynatamıyorsa üçüncü test için hazır demektir. Bu göz çevresindeki gibi küçük kas gruplarını kapsamalıdır. Gözlerini açmasını isteyin. Eğer açarsa komada değildir ve o zaman göz kapakları açılmayana kadar onu bir seviye daha aşağı uçurmanız gerekir.

Dördüncü testiniz kakatoni için olmalıdır. Katatoninin hipnozun en hafif evresinde bile elde edilebildiğini hatırlayın. Bu yüzden bu koma evresinde yaptığınız dördüncü test olmasa hiçbir anlam ifade etmez. Eğer hasta bu dört testi de aynı sırada geçerse gerçek hipnotik koma elde ettiğinize emin olabilirsiniz ve buradan devam edebilirsiniz. Katatoni testinizde hiçbir telkin verilmemelidir. Katatoni telkin olmadan kendiliğinden gelmelidir.
Hiçbir zaman hasta ilk testi geçmeden diğer testleri uygulamayın.

Esdaile Evresini elde ettiğinizde hastanın “fiziksel” bir telkin alamayacağını fark edeceksiniz. Kolunu kaldırması istendiğinde kolunda titreme oluşabilir. Daha sonra o da kesilir.
...
Gerçek koma evresinde hastanın hareketleri sabitlenmiştir - ne kadar istese de söylenen telkinleri takip edemez – fiziksel hareket içermeyen zihinsel telkinler alabilir. Doktorlarımız bunu çeşitli şekillerde kanıtladılar. Baş ağrısından, adet sancısından ve diğer birçok işlevsel belirtiden muzdarip hastaları aldılar, onları koma evresine soktular ve acılarını dindirmek için telkin verdiler. İndüksiyon sırasında hastalarda bu belirtiler yoktu. Telkinler belirtilerin rahatlaması için bayağı başarılı bir şekilde post hipnotik olarak verilmişti.

Fiziksel işbirliği gerektiği zaman – örneğin hastayı sedyeden yatağına taşırken – hastayı B katına getirerek gerekli fiziksel desteği verin; sonra hasta tekrar bu tür bir yardıma ihtiyaç duyana kadar onu derine indirin.

Eğer koma kazar oluşursa hastayı ayıltmanın en kolay yolu güvenli bir şekilde kulağına şunları fısıldamaktır “Eğer sana söylediğimde gözlerini açmazsan bir daha hiçbir zaman bu evreye gelemeyeceksin.” Bu sinsi bir telkindir çünkü hasta tekrar tekrar bu evreye ulaşabilmeyi ister onun için hemen çıkacaktır.

Eğer komada çalışıyorsanız ve buradaki tekniği kullanıyorsanız ve eğer hastaya gözlerini açtıramıyorsanız onu B katına geri getirin, gözünü rahatlıkla açabilecektir.
...
Koma evresindeki birçok hastayla yaptığımız deneylerde tepkiyi test etmek için elimizden geldiğince uygun olmayan posthipnotik telkinler verdik. Her durumda hasta hipnoza girmiş herhangi biri gibi tepki verdi. Ya o evrede kaldı ve sonradan hipnotik telkinleri uygulamadı veya “bunu yapmamayı tercih ederim” diyerek kendini hızla koma durumundan çıkardı.

16. Hipnotik doğum ve ameliyat için şartlama

Size gerçek somnambulizmde olan bir hasta verildiğini farz edersek bu şekilde kalmasını sağlayın ve ona şöyle hitap edin:

“Sana gevşemenin faydalarından bahsetmek istiyorum. Sen de çok iyi biliyorsun ki eğer gergin olsaydın ve ben sana enjeksiyon yapmak zorunda kalsaydım gergin olduğundan dolayı iğnenin girişini çok keskin hissederdin, öyle değil mi? Fakat bu şekilde gevşediğini farz et. Tamamen gevşediğinden dolayı enjeksiyonu hissedemezdin. Doğum boyunca hiç rahatsızlığının olmayacağı bu tür bir gevşeme durumuna erişebilirsin. Bu durumda fiziksel ve zihinsel rahatladığında bebek doğurmak o kadar kolay ki. Bu evrede sancılar tatsız yerine zevk verici hale gelirler.

“Ortalama bir anne adayı arkadaşlarından veya belki de akrabalarından bebek doğurmanın ne kadar sıkıntılı olduğunu duymuştur. Böylece doğum, doğum sancısı ve zorlu doğum gibi duyduklarını merakla beklemeye başlar. Doğum ağrısı veya zor doğum diye bir şey yoktur. Bir bebeğin doğumuyla bu tür şeyler ilişkili değildir. Bütün bunlar annenin tutumunu yanlış duruma sokan yanlış isimlendirmelerdir.”

“Fakat bunları bir bebeğin doğumunda neler olduğunu öğrenerek doğruya çevirebiliriz. Doğanın, bebeğinin doğumunu sancılar yoluyla mümkün kılan bir metodu vardır. Her sancı bebeği birazcık daha ileri itmene yardım eder ve böylece bebek çok kolay doğar.”

“Şimdi, sancıların var. Fakat doğum ağrın veya zorluğun yok. Tek sahip olduğun bu sancılar. Ve bu sancılar hakkındaki acayip şey; eğer onlara zevkli bir gözler bakarsan ve onların olması gereken iyi şeyler olduğunu bilirsen onları umursamayacaksın bile. Sancıların olduğunu bileceksin fakat onları zevkli bir şekilde hissedeceksin. İşte olacaklar. İlk sancın geldiğinde bilmeme izin ve o noktadan sonra ne yapman gerektiğini sana söyleyeceğim. Daha sonra, doğum yerinde olduğunda, şimdi yaptığın gibi gözlerini kapatmanı ve tamamen gevşemeni istiyorum, tıpkı şimdi gevşediğin gibi. Bebeğinin doğumuna yardım etmek için orada olacağım fakat ben oraya gelene kadar şimdiki gibi gevşemeni istiyorum ve sonra doğum senin için çok kolay olacak.”

“Bu gevşemenin yapacağı en harika şeylerden biri doğum süreni inanılmaz derecede kısaltmasıdır. Mucizevî bir şekilde kısaltacaktır. Çok memnun olacaksın çünkü her sancıyla beraber sancılar daha zevkli gelecek. -Bu noktada doktor telkinleri birleştiriyor- öyle ki üçüncü veya dördüncü sancıda gerçekten gülümsemeye başlayacaksın ve “bebeğimin doğumu yaklaşırken çok daha iyiyim. Sancı bittiğine göre şimdi bebeğimin doğumuna çok daha yakınım.” Diyecek ve bir sonrakini dört gözle bekleyeceksin. Her sancıda bu düşünceye sahip olacaksın ve bu tüm süre boyunca yüzüne bir gülümseme yerleşecek ve bebek doğarken sen harika hissedeceksin. Yani bu bebeğin doğumunu kolaylaştırmak için yaptıklarınla beraber harika olacak.”

“Bebek doğduktan sonra kendini çok iyi hissedeceksin. Bebeğin doğumundan birkaç dakika sonra telefonu kullanabileceksin – arkadaşlarını arayabileceksin - çünkü o zaman da şimdiki kadar güçlü olacaksın. Gücün yerinde olacak ve normalde olacağından çok daha çabuk iyileşeceksin. Daha sonra eğer bebeğine bakmak istersen gevşekliğin bunun çok kolay bir şekilde olmasını mümkün kılacak.”

“Gevşemeyi pratik yapmanı istiyorum. Şimdi yaptığını pratik yapmanı istiyorum. Evde nasıl rahatlanacağını öğren ve bebek geldiğinde herşeyinle hazır olacaksın ve doğum gününde, doğum esnasında ve doğum sonrasında kendini harika hissedeceksin. Bu gevşeklik duygusunun nasıl tutunduğunu ve kendine şunu söylettirdiğini hisset “Annelik benim için muhteşem bir macera olacak. Onun her dakikasını seveceğim.”

Bu şartlandırma konuşmasının sonunda hastalarınız, tabi ki, hala somnambulizmde. Fakat eğer kesin ağrısız doğum istiyorsanız onları Esdaile evresine erişmek için gevşekliğin tabanına indirin. Bu acısız doğum için en ideal evredir.

Fakat talimatları harfi harfine takip ettiğiniz halde hala korku – hemşireler, asistanlar, vb. tarafından yaratılan korkular - varsa hasta koma evresinden çıkacaktır. Hastalarınızın etraflarında olan her şeyi duyup anladıklarını hatırlayın. Bu yüzden hipnotik doğumda hemşire ve asistanlar uygun şekilde eğitilmelidirler

17. Dişçilikte Hipnoz

Muayenehanesinde hipnoz kullanan Elman’ın dişçi öğrencisi anlatıyor:

“Muayenehanemde bir hasta vardı ve yatay bir şekilde sıkışmış azı dişini çekecektim – genellikle bayağı zaman alan bir operasyon. Anestezi için her zamanki telkinleri verdim ve ilk kesiği attım. Daha sonra bir tane daha ve bir tane daha. Kemiği oydum ve dişi çıkarttım. Hastayı ayılttım ve bir şey hissedip hissetmediğini sordum. Bana ne zaman dişi çekeceğimi sordu. Zaten çekilmişti. Dikişleri daha sonra yaptım. Hiçbir şey hissetmedi ve çok mutluydu.”
...
Bütün dişçiler hipnoanaliz kullanmazlar fakat kullananlar onu aşırı derecede değerli buluyorlar. Buna kendiniz karar verin:

“Bayan T. – Yaş 55: Doktoru tarafından diş gıcırdatma tiki olarak tanı koyulmuştu. Sanırım problem şakak kemiği ve alt çeneye ait eklem ağrısıyla alakalıydı. Hipnoanaliz altında otuz yıl önce Holywood ve Vine’ın köşesindeyken ilk diş gıcırdatmasını yaşamıştı. Üç aydır evli olduğu kocasını bekliyordu. Kocasının başka kadınlarla görüştüğünü ve zaten evliliğinin bittiğini biliyordu. İki yıl boyunca acı tekrarlamadı – geçen zaman: 20 dakika.

“Bayan R. – Yaş 35: ağır diş gıcırdatma vakası. Hipnozanalizde anlaşıldığı üzere ilk diş gıcırdatmasını çok sevdiği babası hasta olunca geliştirmişti. Alışkanlık ilerleyen yıllarda ailenin herhangi bir üyesi hastalandığında da devam etti. Geçen süre – yarım saat.

Bu tür raporlar bana dişçiler tarafından gönderiliyordu. Ara sıra bazı dişçiler tedavi uygulamakta zorlandıkları hastaları sınıfa getirirlerdi. Size bir örnek vermek istiyorum:

Bir dişçi bana genç bir hastası olduğunu fakat aslında hasta olmadığını söyledi. Bu kızın ailesini yıllardır tedavi ediyorlardı ve kızı da tedavi etmesi için ona getiriyorlardı fakat onu henüz beş dakika bile muayene edememişti. Yeterince çalışılması gerekiyordu, hastanın çekilecek, kaplanacak, vb gereken dişleri vardı. Fakat dişçinin aletleri kızın ağzına sokma fikri öyle bir panik yarattı ki düzeltmek imkânsızdı.

Dişçi, kızı ve ailesini zorluk çıkaranın ne olduğunu bulmamız ve tedavi için, dişini kaplamamız için bir umutla sınıfa getirdi. Bekleme odasında biz diğer hastalarla çalışırken sessizce bizi izleyerek ebeveynlerinin arasında oturdu. Sonra aniden ağlamaya başladı. Eşim onu odadan çıkardı ve sakinleştirmeye çalıştı. Kız ağladığını çünkü biraz sonra sıranın ona geleceğini ve çok korktuğunu söyledi. Eşim onu korkmak için bir sebep olmadığını çünkü tek yapılacak olan şeyin onunla konuşmak olduğuna ikna etmeye çalıştığında o “buna inanmıyorum. Bir şekilde beni kandıracaklar ve dişçi aletlerini ağzıma sokacaklar ve ne olursa olsun bunu istemiyorum.”
Eşim ona tutamadığımız sözler vermediğimizi ve sınıfta hiçbir diş operasyonu yapılmayacağını; o isteyene kadar ağzına hiçbir alet sokulmayacağını ve herhangi bir zamanda bunu sona erdirebileceğini anlattı. Eşimden bu konuşma bitene kadar yanında kalmasını istedi.

Hipnoanaliz, beş yaşındayken ana sınıfındaki bir arkadaşının ona dişçiye gittiğini ve bütün kanlı detayları anlattığını ortaya çıkardı. Söylediğine göre dişçi hiçbir şey yapmayacağını belirterek onu kandırmış ve sonra ağzına büyük bir bıçak sokarak diş etlerini kesmişti. Ne kadar korkunç kan aktığını da eklemişti.

Bu sınıf arkadaşı onu öyle dehşete düşürmüştü ki bunun kendisine olmasına hiçbir zaman izin vermeyeceğine karar verdi.

Hipnoz altında bu genç kızı hiç kimsenin kandırmayacağına, canını yakmadan diş operasyonlarının yapılabileceğine, vb. ikna ettik. Sonraki hafta dişçi sınıfa gelip genç kızın ofisine geldiğini ve ilk defa ona daha önce hiç yapamayacağı kadar iyi operasyon yapabildiğini anlattığında çok memnun olmuştum. Gözyaşı ve isterik yoktu ve hatta çürüyen dişin çekilerek, görüntüsünün daha iyi olmasını dört gözle bekliyordu. Bu dişçiler için hipnozun farklı bir kullanımıdır: panik ve korkuyu azaltmak.
...
Diş doktoru öğrencilerimin hipnotik tekniklerle çözebildikleri ilginç diş problemlerine ait rapor örneklerinden birkaç tanesi:

Rapor 1: “Beni şaşırtan şey birçok kişinin hipnotik homeostasis üretebilmesidir. Bunun kullanımını keşfetmeden önce operasyon sonrası kanama ile ilgili birçok telefon geliyordu. Bu birkaç kez tekrarlanınca ben de sık sık kanamanın rahatlamayla duracağını telkin ettim. Bir üniversite öğrencisi öyle tam bir homeostasis aldı ki operasyon sonra birazcık kanamanın olmasına izin vermesini tavsiye ettim. Kanamaya izin verdiğinde yalnızca çok küçük bir miktar kanama oldu. Daha sonra ona söylediğimde normal kanamayı yarattı. Bir hastaya ayna verip diş çekiminden hemen sonra yapılan yeni kaplamayı veya köprüyü çirkin bir kanama olmadan gösterebilmek çok sevindirici.”

Rapor 2: “Üst çenesine bir yıl kadar önce takma diş taktığım bir bayan hasta oğlunu getirmişti. Takma diş takılı değildi ve açıkladığına göre hamilelikte bu diş onu kusmaya zorluyordu. Onu somnambulizme aldım ve uygun post hipnotik telkinler verdim. Tüm prosedür on beş dakikadan daha az sürdü. Birkaç ziyaret sonrası sonuç oldukça tatmin ediciydi”.

18. Kekemelik -I-

Doğuştan kekemelik diye bir şey yoktur. Bu nedenle kekemelik tedavisi hızlandırılmalıdır. Yıllar boyunca birçok doktor yardım edebiliriz umuduyla sınıfa birçok kekeme genç getirdi. Bir gencin konuşmaya çalışması ve aşırı efor sarf ederek yalnızca bir kelime söyleyebilmesini görmek kahredici, fakat aynı problemden muzdarip otuzlarında veya kırklarında bir kadını da bu şekilde görmek eşit şekilde kahredici.

Bana göre her kekemeliğin basit, araştırılabilir bir sebebi vardır. Yıllar boyunda doktorların kekemeliğe olan tutumlarını değiştirerek etki yerine sebep üzerinde çalışmalarını sağlamayı denedim.
...
Burada bir kekeme hastaya uygulanan gerçek bir hipnoanaliz indüksiyonu vardır; unutmayın ki teknik ana sebebi bulmak için kullanılmıştır.

Elman:
Ne zaman kekelemeye başladığını biliyor musun?

Hasta kekeleyerek-:
Hayır. Sanırım bütün hayatım boyunca kekeledim.

Elman:
Sana bütün hayatın boyunca yapmışsın gibi mi geliyor?

Hasta:
Bu doğru.

Elman:
Fakat sağduyun sana kimsenin kekeme doğmadığını söylüyor... O zaman bir şekilde bir yerden kaynaklanıyor. Ve eğer neden olduğunu bulabilirsek sana sebeple mücadele etmen için yardım edebiliriz ve kekemelikten tamamen kurtulursun. En çok ne zaman kekeliyorsun?

Hasta:
Özellikle çok heyecanlandığımda.

Elman:
O zaman kekelemen oldukça kötüleşiyor, değil mi?

Hasta:
Evet efendim. Uzun zaman olduğumdan daha kötüyüm şimdi.

Elman:
Şu anda deneme zamanlarından mı geçiyorsun?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Evde her şey yolunda mı? Ailen iyi mi?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Ve sen de iyisin. İşin, her ne ise, iyi mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Ne iş yaparsın?

Hasta:
Ben bir mühendisim.

Elman:
Ve kekemeliğinin işinin önünü kestiğini düşünüyor musun?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Kekemeliğin zarar vermeyeceği bir iş kolu seçmişsin. Bizim ağır kekemelik için bayağı iyi bir indüksiyonumuz var ve eğer sana yardım edeceksem sana bazı basit talimatlar vermem lazım. Eğer dirençle karşılaşırsam sana yardım edemem, onun için eğer benimle çalışmayı denersen sana yardım edebilirim ve eğer denersen birlikte iyi bir yerlere gelebiliriz...

-Hastayı somnambulizme alır-... Bu iyi bir işbirliği. Bu şekilde rahatladığın zaman hayatının her aşamasını yaşayabilirsin. Birçok insan çok önce olan olaylara çağrışım yapamayacaklarını düşünürler. Bu doğru değil. Bize olan her şey zihnimize kayıt edilir ve ön plana çıkartılabilir. Bunun için seni küçük bir çocuk olduğun zamana kekemeliğin, ya da ona her ne dersen, sen küçükken orada olduğu bir zamana götüreceğim... Bana şunu söyle, küçük bir çocukken evde Noel’i kutlar mıydınız?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Noel ağacı veya benzeri şeyler yok muydu?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Fakat okula gittin... doğru mu?

Hasta:
Tabi.

Elman:
Pekâlâ, seni ilkokul birinci sınıfa götürmek istiyorum çünkü birinci sınıftaki o ufaklıkla konuşmak istiyorum. Anaokuluna gittin mi? Belki de seni anaokuluna götürürüm?

Hasta:
Evet.

Elman:
Pekâlâ, seni anaokuluna götüreceğim ve elini kaldırıp bıraktığımda hatırlamaya çalışma çünkü ha bire bizi mağlup eden budur... Kendine yalnızca şunları söyle “orada olacağım ve orada olmak istiyorum” o zaman ben elini kaldırıp bıraktığında anasınıfındaki gibi olacak ve kendini orada ilk defa bulunuyormuşçasına net göreceksin. Ve seninle anaokulunda konuşacağım. Tamamen gevşek kal ve ben elini kaldırıp bıraktığımda oluşunu izle... İşte bu kadar... Oradasın işte... Anaokulundasın... Anaokulunu sever misin?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Etrafına bak. Çocuklarla iyi anlaşıyor musun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Öğretmenle iyi anlaşıyor musun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Öğretmeni seviyor musun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Bana şunu söyle, anaokulundasın ve her şey çok net – orada iyi vakit geçiriyor musun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Ve hiç kekeliyor musun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Kekeliyorsun. O zaman bu anaokuluna gitmeden önce kekelemeye başladığın anlamına gelir. Seni anaokuluna başlamadan önceki zaman götüreceğiz, ve yapıp da o zamandan beri hiç düşünmediğin bir şeyi yapıyor olacaksın, fakat bu yapmayı sevdiğin bir şey olacak. Ben seninle konuşuyor olacağım ve sen henüz üç yaşında bir çocuk olacaksın... İşte oradasın... Ne yapıyorsun?

Hasta:
Arka bahçede oynuyorum.

Elman:
Neyle oynuyorsun?

Hasta:
Toprakla.

Elman:
Üç yaş civarındasın değil mi?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Hiç kekeliyor musun? -Hasta cevap vermez- Belki de bunun ne anlama geldiğini bilmiyorsun. Konuşmada zorluk çektiğin oluyor mu?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Elini kaldırıp bıraktığımda konuşma zorluğu çektiğin ilk gün olacak. Ve elini kaldırıp bıraktığımda buna neyin sebep olduğunu bileceksin... Gevşek kal ve ona sahip olacaksın... İşte oradasın... Bugün küçük bir çocuğun konuşmasını zorlayan neler oluyor?

19. Kekemelik -II-

Hasta:
Babam eve geldi. Annem onun sarhoş olduğunu söylüyor. -ağlıyor-

Elman:
Ne oldu? Anlat bana çünkü bu kekelemeni tamamen durdurabilir. Peki, baban ne yapmıştı? Bana söyleyebilirsin.

Hasta:
Beni dövmüştü.

Elman:
Neden seni dövmüştü?

Hasta:
Çünkü yapmamı istemediği bir şeyi yapmış olmalıyım.

Elman:
Ne yaptın?

Hasta:
Bilmiyorum.

Elman:
Elini kaldırıp bıraktığımda seni neden dövdüğünü -telkinlerin birleşimini fark edin- ve eğer bir şey yaptıysan ne yaptığını bileceksin. Gevşek kal ve bileceksin. Ne yaptın?

Hasta:
Küçük civcivlerimiz vardı ve ben onları suda boğdum.

Elman:
Onları boğdun mu?

Hasta:
Evet.

Elman:
Bunu kazara mı yaptın?

Hasta:
Hayır kasten yaptım.

Elman:
Kasten yaptın? Onları boğdun? Şimdi, küçük bir çocuğun bu civcivleri öldürmesinin bir sebebi olmalı ve belki bunu bulabiliriz. Belki onlara karşı bir kızgınlık vardı veya başka bir şey veya başka biri. O zaman sevmediğin biri var mıydı?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Babayı seviyor muydun?

Hasta:
Evet efendim.
Elman:
Anneyi seviyor muydun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Erkek veya kız kardeşi?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Küçük tavukları seviyor muydun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Onları suda boğmak için mi evden çıkardın?

Hasta:
Dışarıda bahçedeydiler.

Elman:
Elini kaldırdığımda bahçede ol. Bu tavukların boğulmasından hemen önce olacak ve o zaman bana bunun kasten olup olmadığını söyleyebilirsin. Belki de onun kasten olup olmadığını sen bile bilmiyorsun? Ve belki de bulabilirsin. Çünkü bu hemen onlar boğulmadan önce olacak... Ne yapıyorsun, tavuklarla mı oynuyorsun?

Hasta:
Hayır, onlar ördek.

Elman:
Gördün mü, daha fazlasını bulduk bile. Ördeklere bak, onları seviyor musun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Onları seviyorsun. Peki, onlar ördekse ne yapıyorsun onlarla?

Hasta:
Onları bir küvet suyun içine koyuyorum?

Elman:
Bir küvet suyun içine koyuyorsun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Peki, ördeklerin suya girmesi normal değil mi?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Bu ördeklerle ne yapmak istediğin hakkında bir fikrin var mı?

Hasta:
Yüzerken izlemek istiyorum.

Elman:
Şimdi onları yüzerken izliyorsun. Senin tarafından onlara zarar vermekle ilgili herhangi bir fikir var mı?

Hasta:
Hayır efendim.

20. Kekemelik -III-

Elman:
Peki ne oluyor bu ördeklere?

Hasta:
Hepsi boğuldular.

Elman:
Suda mı?

Hasta:
Evet.

Elman:
Nasıl boğuldular?

Hasta:
Çünkü yüzemediler.

Elman:
Ördekler doğal olarak yüzerler. Onlara bir daha bak. Onlar ördek mi küçük tavuklar mı?

Hasta:
Onlar tavuklar.

Elman:
Tavuklar yüzemez fakat ördekler yüzer.

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Biran için onları ördek sanmana sebep olan nedir? Biraz önce onlara ördek dedin.

Hasta:
Gerçekten bilmiyorum. Yüzebileceklerini düşündüm.

Elman:
Anladım. O zaman gerçekten bu tavuklara zarar vermek istemedin, değil mi?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Yani bu küçük bir çocuğun yaptığı ufak bir hata. Öyle değil mi?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Ve bu ufak hatayı yaptığı için babası eve geldi ve onu bunun için dövdü çünkü babasına ne söyleyeceğini bilmiyor – konuşupaçıklamaya çalışıyor...

Hasta:
...

Elman:
Parmağımı şıklattığım zaman kekelemeden konuşabileceksin. -parmağını şıklatır-

Hasta:
Ağlamama asla izin vermez.

Elman:
Ağlamama asla izin vermez mi?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Anladım. Ve bu bastırma – ağlayamama. Sana ağlayamayacağın ile ilgili bir sebep verdi mi?

Hasta:
Ağlarsam beni daha sert döveceğini söyledi.

Elman:
Böylece ağlamaktan korkuyordun. Ve bu kekemelik o bastırılmış ağıtı temsil ediyor. Öyle mi?

Hasta:
Bilmiyorum efendim.

Elman:
Peki, bir şey söylememe izin ver. Kekemeliğin ağlamaya ne kadar yakın olduğunu bilmeni isterim. Oldukça yakın, değil mi? Ve sen her kekelediğinde bu o sıkışmış ağıt? Bunu hiç fark ettin mi?
Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Bu kekemeliğin onun ağlamana izin vermediğinden dolayı olduğunu biliyordun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Peki, şimdi o ağıttan kurtulabilirsin. Yani eğer istersen ağlayabilirsin. Eğer ağlayacak gibi hissedersen bırak gitsin, çünkü artık koca bir adamsın ve ağlayacak gibi hissedersen hepsini boşaltabilirsin, çünkü küçük bir çocukken hissettiğin duygu bu ve eğer şimdi dışarı çıkarsa sana büyük iyiliği dokunacak. Eğer ağlayacak gibi hissedersen bırak gitsin... -hasta ağlamaya başlar-

Hepsini boşalt ve sırf bu yüzden bir daha kekelemeyeceksin. Yıllardır içine hapsedilmiş o duygudan kurtul. Hepsini boşalt. Yalnızca güzelce dışarı çıkmasına izin ver.

-Hasta ağlamaya devam eder. Elman doktorlara hitap ederek- Duygusal bir durum içermeyen bir kekemeliği daha önce bilememiştim. Onu sisteminden atacak ve ne kadar iyi konuştuğunu göreceksiniz. Hiç kekemelik olmayacak. Ve eğer küçük bir çocukken babası izin verseydi asla kekelemezdi. Fakat bu bir ebeveynin ve çocuğun yanlış anlaması...

-Hastanın ağlaması azalır. Elman hastaya dönerek- Onu sisteminden atmak iyi hissettirdi, öyle değil mi?

Hasta:
Evet efendim.
Elman:
Bütün o hapsedilmiş duygunun çıkmasına izin ver...

Doktorlara- Bu onun içine kilitlenmişti – ve bu şey olduğunda üç yaşındaydı...

-hastaya- Kaç yaşındasın?

Hasta:
Şimdi kırk dokuz...

Elman doktorlara:
Bu kırk altı yıllık bastırılmış bir duygu ve bu bir insana neler yapar! Büyük ihtimalle bu hayat şartlarında, hayatında -geçimini sağlamasında- ve insanlarla anlaşmasında büyük fark yaratmıştır... Ve eğer babası yalnızca ağlamasına izin verseydi o da dünyadaki diğerleri gibi normal bir genç olabilirdi. Ağlamak istediğinde babası dedi ki “ağlarsan seni daha kötü döveceğim”.

Ağlamaktan o kadar korkmuş ki ne zaman ağlamak istese kekelemeye başlıyor. Belki de bunu kulağa çok kolay geliyor gibi anlatıyorum. Ben bir seans sonunda başka bir şeye ihtiyacı olmadığını belirtmeye çalışmıyorum... Şu ana kadar hipnoanalizde bir seanstan fazla dayanamayan çalıştığım hiçbir insan yok. Ve bu size her derde deva veya yaşam iksiri olarak aktarılmıyor. Size her şeye deva olan bir şey gibi değil fakat problemin sebebine inebilecek bir teknik olarak sunuluyor...

-Hastaya- Eminin çok daha iyi hissediyorsun?

Hasta:
Evet efendim. Kesinlikle öyle hissediyorum.

Elman:
Ve artık kekemelik yok, öyle değil mi?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Peki hiç olacağını düşünüyor musun?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Eğer olursa – eğer kekemeliğe en ufak bir eğilim olursa – hemen o tavukları ve babanın seni dövmesini hatırlamanı istiyorum. Onu anında düşün ve bu bir zihinsel patlama gibi olacak – ve yaptığın dakika de ki “sırf babam ağlamama izin vermedi diye kekelemeyeceğim.” Her şeye rağmen yaptığında bir nefret yoktu, değil mi?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Dışarı çıkıp o tavukları öldürmek istemedin ama bu herhangi bir küçük çocuğun yapabileceği ufak bir hata. Küçük kuşların yüzüşünü izlemek istedin. Yüzemeyeceklerini bilmiyordun ve boğulduklarında, sanırım, herkes kadar kalbin kırıktı fakat baban bunu açıklamana izin vermezdi. Bunun için seni sadece dövdü.

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Artık kekelemediğini düşünüyorum, sen ne dersin?

Hasta:
Hayır efendim. Artık hiç kekeleyeceğimi sanmıyorum.

21. Obezite

Her hastada korkunun farklı bir sebebi vardır fakat aslında hepsi aynı çeşit korkudur. Bu tür korkuların hepsi birbirine benzer. Fakat bu aynı diyet – ilaç – uyarı tedavi şeklinin bütün hastalar için uygun olacağı anlamına gelmez, bu hipnozun her hastaya iştah azaltıcı telkinler verilmesi için kullanımı anlamına da gelmez. Neden olan korku ortadan kalkmadıkça hipnotik diyet yalnızca geçici bir çözüm olabilir. Aşırı kilo sıklıkla duygusal çelişkiler sebebiyle ortaya çıkar ve hipnoanalizden faydalanan bir yaklaşımla çözüme kavuşturulabilir.

Aşağıda bahsi geçen hasta on dördüne kadar normal kilodaydı fakat aniden kilo almaya başladı:

Elman hastayı çocukluk çağına götürdükten sonra:
İlkokul birinci sınıftasın. Zihinsel olarak oturduğun yerden ayağa kalmanı ve senden en uzakta oturan çocuğa bakmanı istiyorum. O bir erkek mi kız mı?

Hasta:
Erkek.

Elman:
Adı ne?

Hasta:
John.

Elman:
Şimdi farkındalığın artıyor. Sen birinci sınıftayken ben sana birkaç soru soracağım. Şimdi sırana geliyorum ve sana şöyle diyorum “altı yaşındasın. Şişman bir kız mısın?”

Hasta:
Hayır... -Hasta başarıyla okul yıllarında gezdirildi ve sekizinci sınıfa ulaşana kadar zayıf olduğu bulundu-

Elman:
Şimdi, ben elini kaldırıp bıraktığımda sekizinci sınıfta olacaksın. İşte oradasın. Anlat bana, şimdi on dört yaşı civarındasın. Kendine bak. Kilon nasıl?

Hasta:
Az bir şey fazla.

Elman:
Sekizinci sınıftasın ve yavaş yavaş kilo almaya başlıyorsun. Elini kaldırdığımda tatil zamanı olacak, sekizinci sınıfa başlamadan hemen önce... Biliyorsun, okul birkaç gün içinde açılacak. Okula dönünce memnun olacak mısın?

Hasta:
Evet.

Elman:
Söyle bana, bu yazı sevdin mi? İyi bir yaz geçirdin mi?

Hasta:
Su çiçeği geçirdim.

Elman:
Su çiçeği geçirirken hiç hoşa gitmeyen biri olduğunu düşündün mü hiç?

Hasta:
Evet. İyi olamam diye korkmuştum ve ikincil etkiler için endişeleniyordum.

Elman:
Bütün sebep orada elimizde, değil mi? Neden, küçük bir kızın güvenlik ihtiyacı hissettiği?

Hasta:
Evet.
Elman:
Şimdi neden şişmanladığının sebebini biliyoruz, öyle değil mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Sen zayıf bir kızdın. Sonra yaz tatilinin sonunda kendine baktın ve su çiçeğini henüz atlatan bir kız gördün. Ve sonra bu küçük kızı sekizinci sınıfta gördün, ve şişmanlamaya başlamıştı; emniyete şimdiden ihtiyaç duyuyordu. Aklındaki ürkütücü düşünceler ikincil etkiler ile ilgili olmalı, öyle mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Böylece emniyet arayışındaki o küçük kız bunun için doğal bir çıkış noktası buldu, yemek ve daha fazla yemek... çünkü bu ona tatmin olma duygusu yaşattı. Bu ona emniyet hissi verdi. Gelecek için endişelenmeye mecburiyeti olmayan küçükken bildiği güvenlik şekli. Öyle mi?

Hasta:
Evet

Elman:
Şimdi sebebi bulduk ve artık su çiçeği için endişelenmene gerek yok. Değil mi?

Hasta:
Hayır

Her nevrotik problemin bir başlangıcı vardır ve obezite çoğunlukla nevrotik bir problemdir. Yukarıda gösterilen obezite, kekemelik ve benzer zorluklarda kullanılan neden bulma tekniği nevrozun başlangıcını kesin olarak belirmek için kullanılır. Her şeye rağmen on sekiz yaşına kadar şişman değildi, fakat sekizinci sınıfta kilo almaya başladığını bulduk. Bir şey buna sebep olmalı. Ne? Sekizinci sınıf başlamadan önceki yazda su çiçeği geçirmişti. Bu ağır hastalık onu korkuttu. Hiç iyi olabilecek miydi? Eğer olsa bile ikincil etkileri ne olacaktı?

Bir çocuğun emniyete ihtiyaç duymasına yetecek kadar korku yaşamıştı. Ve bu güvenlik duygusunu küçük bir bebekken bildiği ağız yoluyla tatmin olmada buldu; hayatın en tatlı olduğu, hiç problemi olmadığı, annesinin kollarında güvenli ve tok olduğu zamanda. Bir zamanlar bildiği bu güven duygusunu kazanmak için fazlasıyla yemeye başladı. Alkolikler ve uyuşturucu bağımlıları gibi obezler de şiddetli arzuları için tolerans geliştirirler. Belirli bir seviyeye ulaşmak için daha ve daha fazla yemek gerekir. Şimdi bu hastaya güvenlik hissini vermek için inanılmaz ölçüde yemek vermek gerekir. Sonuç: obezite.

Bunu hiç bilinçli seviyede fark etti mi? Tabi ki hayır. Su çiçeği olduğunu biliyordu ve ondan ne kadar korkmuş olduğunu size söyleyebilirdi. Fakat su çiçeğini obezitesiyle bağdaştırmadı. Yemeğin, hastalığın oluşturduğu korkudan kaçışı temsil ettiğine dair en ufak bir fikri yoktu. Şimdi problemini anlıyor. Su çiçeğinin kalıcı etkilerinden korkmasına lüzum yok artık, güvenlik arayışından kalan tek şey kötü bir alışkanlık kalıbı ve hipnoanaliz onun bu kalıbı kırmasını sağlar.

Doktorunun raporlarına göre tıbbi gözlem altında elli kilonun üzerinde kilo verdi ve o zamandan beri normal kilosunu korudu.

22. Fobiler ve Hastalıklı Düşünceler

Tıbbi sözlükler “hastalıklı düşünceler”i fobilerin tanımlarından biri olarak düşünüyorlar. Eğer bunları fobi olarak düşünecek olursak sayısız örnek verebilirim. Bana göre hastalıklı düşünceler birçok nevrotik ağrı ve acı ve bazen ölümden bile sorumludur.

Bu hastalıklı durumlar bilinçli zihnin altında bir seviyede var olabilir ve bu seviyede tespit edilmeden varlıklarını sürdürürler. Bunlara en çok rastlayan ve farkına varan çoğunlukla psikiyatrik yoldaki erkeklerdir. Hastalıklı korkular tarafından yürürlüğe koyulan içsel çelişkiler çözüme ulaştırıldığında hasta iyileşme yolunda hazır beklemektedir.

En yaygın fobilerden birisi karanlıktır. Bazı insanlar bir dolaba veya karanlık bir odaya girmekten korkarlar. Bir enürezis vakasını incelerken karanlık korkusu meydana çıkarıldıktan sonra problemin kendiliğinden çözüldüğünü hatırlarım. Korkunun sebebi çocuğun tatmin olması olarak tespit edilmişti ve alt ıslatma kesildi. Fakat bazı fobilerin bir çocuğun altını ıslatmasından daha ciddi sonuçları olabilir. Hatta ameliyat öncesi ve sonrası gelişimi ve iyileşmeyi bile etkileyebilir.

Aşağıdaki vakada bir çocukta olabilecek operasyon öncesi korkudan çok daha derin bir korku var. Bir veterinerin köpeği uyuturken görülmesi ve bundan ortaya çıkan bir ürkütücü ölüm düşüncesi var.

Bu hastalıklı korku var olduğundan beri düşüncelerine daha derin nüfuz ediyor. Sonunda daha önceden aldığı anestezileri veterinerin hareketiyle ilişkilendiriyor ve doktorlardan ve herhangi bir anesteziden ölümüne korkmaya başlıyor.

Korkularını açığa vurmaktan çok utanıyordu, özellikle doktor olan babasına. Korkusunu bastırmaya çalıştı fakat onunla mücadele edemedi. Sonunda gerekli olduğunu bildiği bir ameliyat düşüncesinde bile neredeyse panik durumuna gelmişti.

Bunu takip eden hipnoanaliz seansında “parmağıma dikkatle bak” tekniği uygulandı. Babasının anlattığına göre daha önce gözlerinden dört operasyon geçirmişti ve hiçbirinde anormal bir tepki göstermemişti. Bademciklerini almak için beşinci bir ameliyat yapıldı ve paniğe girdi. Şimdi çocuğun gözlerinin bir ameliyata daha ihtiyacı vardı ve baba çok endişeliydi. Beş ameliyat herkesi üzebilir fakat ürkütücü korkulardan sorumlu olmamalıdır.

Aşağıdaki hipnoanaliz seansı üçüncü operasyonu araştırmayla başlar:

Elman:
Ben parmaklarımı şıklattığımda operasyondan bir hafta öncesi olacak... -parmakları şıklatır- Kaç yaşındasın?

Hasta:
Yedi.

Elman:
Ve yedinci ameliyatını olacaksın. Ne zaman olacaksın?

Hasta:
Temmuz.

Elman:
Şimdi seni üçüncü operasyona götürelim... -parmakları şıklatır- Seni ameliyat için giydiriyorlar. Nasıl giydiriyorlar?

Hasta:
Bir çeşit beyaz pantolonla.

Elman:
Üçüncü ameliyatta seni rahatsız eden bir şey var mıydı?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Şimdi dördüncü operasyondan bir hafta önce. Okulda kaçıncı sınıfsın?

Hasta:
Üçüncü sınıf.

Elman:
Şimdi söyle bana, yılın hangi zamanı.

Hasta:
Kış.

Elman:
Ve seninle konuşurken okulda mısın? Zihninde neredesin?

Hasta:
Evde.

Elman:
Seninle evde konuşuyorum ve sana şöyle diyorum “dördüncü ameliyatı gözlerinden olacaksın, öyle değil mi? Ve bu bir hafta içinde olacak. Doğru mu? Söyle bana, bu operasyon hakkında neler hissediyorsun? Bu ameliyatı geçirmekten rahatsız olur musun? İlk üçünden rahatsız olmadın, değil mi? Pekâlâ, dördüncü ameliyatı olacaksın.” Parmaklarımı şıklattığımda dördüncü operasyondan hemen öncesinde olacaksın. Seni nasıl giydirdiklerini falan görebileceksin? -parmakları şıklatır- Nasıl giydirilmişsin?

Hasta:
Beyaz.

Elman:
Aynı şekilde.

Hasta:
Evet.

Elman:
Parmaklarımı şıklattığımda seni ameliyat odasına götürüyorlar... -parmakları şıklatır- Bu ameliyatla ilgili herhangi farklı bir şey?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Pekala, şimdi ameliyathanedesin, ilk ne oluyor?

Hasta:
Uyku.

Elman:
Pekâlâ, bunu nasıl yaptılar?

Hasta:
Koluma iğne vurdular.

Elman:
Bu seni rahatsız etti mi?

Hasta:
Bu diğerinden daha iyiydi.

Elman:
Koluna iğne vurdular. Şimdi ne oluyor?

Hasta:
Uyuyorum.

Elman:
Hemen uykuya mı daldın? Bakalım hemen uykuya mı daldın? Çünkü bu sana anesteziyi vermelerinden iki dakika sonrası olacak ve ben cevaplarından uykuda olup olmadığını anlayacağım? Uykuda mısın? -Hasta baş sallar- Endişelendiğin bir şey var mı?

-Hasta hayır der gibi başını sallar-

Ameliyatı bitirdiklerinde hastane odasındasın, öyle değil mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Anesteziden çıkmak sana nasıl hissettiriyor?

Hasta:
Fena değil.

Elman:
Bir şey duyuyor musun? Hastane odasında kimse bir şey söylüyor mu?

Hasta:
Evet.

Elman:
Kim konuşuyor?

Hasta:
Annem.

Elman:
Ne söylüyor?

Hasta:
Beni giydiriyorlar.

Elman:
Eve gitme fikriyle giydiriyorlar, değil mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Bu giyinme esnasında seni rahatsız eden bir şey var mıydı? Her şey yolunda mıydı?

-Hasta başıyla onaylar-

Bademcik ameliyatı olduğun zamana gidelim. Göz ameliyatı olduğun süre boyunca
anesteziden korkmuyordun, değil mi?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Peki, şimdi tam bademciğini alacakları ana gidiyoruz... -parmaklarını şıklatır- Kaç yaşındasın?

Hasta:
Yedi.

Elman:
Tamam, şimdi bademcik ameliyatından bir gün öncesi olacak. Parmaklarımı şıklattığımda bana yedi yaşındaymışsın gibi cevap vermeni istiyorum... -parmakları şıklatır- Yarın bademciklerin alınacak. Umurunda değil, öyle değil mi?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Ondan – ameliyattan - hiç korkmuyorsun. Ameliyat için hastaneye mi gidiyorsun?

Hasta:
Evet.

23. Fobiler ve Hastalıklı Düşünceler - II -

Elman:
Peki, şimdi hastaneye gidiyorsun ve bademciklerini almak için hazırlık yapıyorlar. Parmaklarımı şıklattığımda... -parmaklarını şıklatır- Bademciklerindeki bu operasyonla ilgili ne
düşünüyorsun?

Hasta:
Fena değil.

Elman:
Ve seni uykuya daldıracak ilacı almaktan çekinmiyorsun, değil mi?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Ailen hastaneden gitti... Onlar gittikten sonra ne düşünüyorsun?

Hasta:
Korkuyorum.

Elman:
Korkuyorsun? Bademciklerin alındığı için korkuyorsun, korktuğun bu mu?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Peki, o zaman seni korkutan şeyin ne olduğunu sen söyle bana. Belki bana neyin seni korkuttuğunu söylersen ben o korkuyu çıkarırım ve bir daha hiç olmaz.

Hasta:
Eter.

Elman:
Eterden korkuyorsun. Eterin neyinden korkuyorsun?

Hasta:
İğrenç kokuyor.

Elman:
Sana eter verecekleri yerde misin?

Hasta:
Evet.

Elman:
Daha önce eter aldın mı?

Hasta:
Evet.

Elman:
Ve sen eterden korkuyorsun. Bana bunu hiç söylememiştin. Eterde seni korkutan nedir?

Hasta:
Kokusu.

Elman:
Yalnızca bu mu? Başka neyinden korkuyorsun? Yalnızca koku mu? Bak, bundan daha fazlası var çünkü yalnızca bir şeyin kokusu kimseyi korkutmaz. Örneğin, sirke kokladığında korkmazsın, değil mi? Eğer kötü kokan bir çeşit asit koklamak zorunda olsaydın korkmazdın, değil mi? Fakat birden bire eterden korkuyorsun.

Şimdi, bunun bir sebebi var ve ben bu sebebi bulmak için ne yapman gerektiğini sana söyleyeceğim. Bu başparmağın kontrolünü tamamen kaybedeceksin. Onu hareket ettiremeyeceksin. Bu parmak senin derin iç aklını temsil edecek ve onun tarafından kontrol edilecek. Senin geri kalan dış aklın, bilinçli aklın tarafından kontrol edilecek. Eğer seni korkutan başka bir şey daha varsa, bu parmak oynayacak. Çünkü onu hareket etmekten alıkoyamazsın. Ne dediğimi anlıyor musun? Fakat bana eterle ilgili seni korkutan şeyin ne olduğunu tam olarak söylersen, parmağının hiç oynamadığını fark edeceksin. Çünkü o parmak bana, iç aklının dış aklınla anlaşıp anlaşamadığını söyleyecek. Bilinçaltı ve bilinçli akılla ne demek istediğimi anlıyor musun?

Hasta:
Evet.

Elman:
Peki. Şimdi soruyu cevapla. Daha önce eter almıştın. Eter etki etmeden önce nasıl hissediyordun?

Hasta:
Onu sevmedim.

Elman:
Peki, sana bademciklerin için eter verdikleri zamana gidelim. Burada kokudan daha fazlası var. Parmağının nasıl kıpırdadığını fark ediyor musun? Onunla ilgili seni başka ne korkutuyor? Parmağın hareketini hissedebiliyorsun, değil mi? Bu içinde bana söylemediğin daha fazla şey olduğunu gösteriyor. Bana her şeyi anlattığında bu parmak daha fazla hareket etmeyecek. Peki, şimdi bana her şeyi söyle, yaparsın değil mi?

Hasta:
Bilmiyorum.

Elman:
Parmak bildiğini söylüyor. Parmak şimdi bildiğini söyledi. Şimdi bunu ortaya çıkarmamız lazım çünkü yardım almak istiyorsun, değil mi? Tabi ki istiyorsun. Yani başka bir şey daha vardı. Ve ben parmaklarımı şıklattığımda o başka bir şeyin ne olduğunu bileceksin... -parmakları şıklatır- Neydi o?

Hasta:
Doktorlar.

Elman:
Bütün doktorlardan korkuyordun, öyle mi? Gördün mü parmağın bu sefer gayet hareketsiz durdu. Fakat hala bu doktorlarla veya başka bir şeyle ilgili bir şey var. Bana ne olduğunu söyle, böylece sana yardım edebileyim. Nedir?

Hasta:
Aletler.

Elman:
Çalıştıkları aletler? Bu kadar mı? Tüm bu aletleri hastane odasında görme şansını yakaladın, öyle mi? Bu aletleri gördüğün zaman göz ameliyatında mıydın yoksa bademcik ameliyatı mı? Bu aletleri ne zaman gördün?

Hasta:
Bademcik ameliyatında.
Elman:
Diğer bir değişle göz operasyonlarında hiç korkmamıştın, öyle mi? Fakat bademcik ameliyatında korkmuştun. Böyle mi oldu? Bak, evet dediğinde parmağın hareketsiz kaldı, fakat hayır deseydin parmağın zıplardı. Doktorların kullandığı aletler miydi seni korkutan? -Hasta cevap vermez- Sana eter verdiklerini söyledin. Hangi noktada korkmaya başladın?

Hasta:
Eter.

Elman:
Eterle başladı. Eteri başından beri sevmedin mi? Daha önceden onu almıştın ve korkmamıştın. Bu sefer seni korkutan neydi?

Hasta:
Kokusu.

Elman:
Eteri daha önce koklamıştın, değil mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Ve daha önce kokusundan hiç korkmamıştım. Bu sefer ondan korktun. Neden? Parmaklarımı şıklattığımda bunu bileceksin... -parmakları şıklatır- Neden?

Hasta:
İyi kokmuyordu.

Elman:
Önceki ameliyatlarda iyi koktu mu? Fakat bu sefer gerçekten kötü koktu. Seni gerçekten korkutan ne? Parmağının hareketini görüyor musun? Bana söylemediğin ne? Hareket ettiğini hissedebiliyorsun, öyle değil mi? Dışarı çıkması gereken başka bir şey olduğunu bildiğimi biliyorsun. Bademcikler için ameliyathanedesin ve ilk defa bu kadar çok korkmuştun. Şimdi parmaklarımı şıklattığımda seni gerçekten korkutan şeyin ne olduğunu bileceksin... -parmakları şıklatır- Ne korkuttu? Biri bir şey mi dedi?

Hasta:
Hayır. Aletler.

Elman:
Aletlerdi. Ne tür aletlerdi seni korkutan? Parmağın seni korkutan şeyi söylemen için yalvarıyor. Bunu bir kere söylersen ve zihninden çıkardığında bir daha seni korkutamayacağını bilmiyor musun? Ondan sonra ameliyatlara gerekli olduklarında diğer insanlar gibi o dehşetli korku olmadan bakabilirsin. Korkunun insana neler yaptığını biliyorsun, değil mi?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Ah, evet biliyorsun. Biliyorsun, o seni olman gereken göz ameliyatından korkar hale getirdi. Öyle olmadı mı? Şimdi, gözlerinin iyi olmasını istiyorsun, değil mi? Ve bir kere bu korkudan kurtulursan... Parmağının bir o yana bir bu yana sıçrayarak “Oğlum, söylemek isterdim. Bu korkuya neyin sebep olduğunu söylemek isterdim çünkü ondan sonra olmayacak.” görüyor musun? Seni korkutan şeyin ne olduğunu bana söylemek ister misin?

Hasta:
Ne olduğunu bilmiyorum.

Elman:
İç zihnin bunun ne olduğunu biliyor muydu? Parmağın bana ne söylemen gerektiğini işaret ediyor?

Hasta:
İlaçlar.

Elman:
Ameliyat sırasındaki ilaçlar mı?

Hasta:
Daha önceki ilaçlar.

Elman:
Anestezi, kastettiğin bu mu? Seni uykuya daldıran şey, düşündüğün şey bu mu? O ilaçlar mı? Bu ilaçlarla ilgili seni korkutan şey nedir? Ve seni ne zaman korkuttular? Çünkü ben orada korkulacak bir şey bulamıyorum. Ah, bakın bu parmak neler söylüyor? “Evet, çok fazla korku vardı”. O neydi?

Hasta:
Uyanamayacağımdan korkuyordum.

Elman:
Gördün mü, parmağının söylediği de buydu, düşündüğün buydu değil mi? Başka bir değişle ölüm korkusuydu, değil mi? Şimdi, bunu bana söylemek çok mu zordu? Bunu sisteminden atmakla daha iyi hissetmiyor musun? Çünkü biliyorsun bu korku kanıtlanmamıştı. Eterden kalkamayacağın fikrini sana ne vermişti? Veya eterden öleceğini? Sana bu fikri ne verdi?

Hasta:
Uyutulan köpek.

Elman:
Ah, sen uyutulan bir köpek görmüştün, değil mi? Şimdi her şeyi görebiliyorsun. Anlamıyor musun? Tüm bunların nereden geldiğini anlıyor musun?

Hasta:
Bir veterinerin köpeği sonsuza dek uyuttuğunu gördüm.

Elman:
Bunu insanlara yapmıyorlar. Dünya üzerinde bunu bir insana yapacak hiç bir doktor yoktur. Tüm hayatın boyunca böyle biriyle tanışamazsın. Böyle bir şeyi yapan birini hayal edemezsin, değil mi? Ve fakat sende eterin sana bunu yapacağı düşüncesi vardı. Köpeğe verdiklerin şeyin bu olduğunu düşündün. Köpeğe verdikleri bu değildi. Onlar köpeği çektiği sefillikten kurtarmak istediler, acısız bir şekilde. Fakat bunu insanlara yapma hakları yok. Anlıyor musun? Korkunun hepsi gitti mi şimdi?

Bak, bana bunu söylediğin dakika parmağının ne kadar sabit durduğuna bak. Her ne zaman bu tür bir şey zihninin içine girerse ve seni berbat bir şekilde rahatsız ederse onu içinde tutma. Birinin bunun ne olduğunu bilmesine izin ver. Bana söylemekte utanıyordun. İlk başta bana söylerken korkmuştun, değil mi? Çünkü bu senin bir erkek veya her neyse olmadığını gösterebilirdi veya bu erkekçe olmazdı. Fakat berbat korkuların olsa da erkek olabilirsin. Bunu bilmiyor musun? Ve gerçekten hiçbir zaman korkmana gerek yok. Baştan aşağı korktuğunu biliyorsun çünkü parmağın bunu söyledi, sen söyledin ve biz biliyoruz. Ve gözlerinden ameliyat olduğunda korkmayacaksın, değil mi? Bunu biliyorsun, öyle değil mi? Ve hiçbir zaman birisinin seni ebediyen uyutacağı düşüncesi olmayacak. Bu düşünce hiçbir zaman olmayacak, değil mi?

Hasta:
Hayır -Hıçkırarak ağlarken>- Artık iyiyim.

24. Fobiler / Hastalıklı Düşünceler / ideomotor tepkiler

Parmak tekniği hipnoanalizdeki becerikli operatör için çok değerlidir. Son yıllarda hastaların bu tekniğe olan tepkileri “ideomotor tepkiler” olarak bilinmeye başlandı ve bunlar bilinçli farkındalığın altındaki seviyede gizlenen bilinmeyen materyalleri çıkarmak için de kullanılırlar. Burada parmak tekniği için bazı talimatlar var.

Küçük parmağa veya başparmağa hafifçe vururken şunu söyleyin “Bu parmak iç zihninin tarafından kontrol ediliyor. Birkaç saniye içinde iç zihnin kontrolü ele aldığında ve ne kadar zorlarsan zorla bu parmağını bükemeyeceksin. Bilinçli olarak onun üstünde hiçbir kontrolün olmayacak. Bükmeyi deneyebilirsin fakat bükülmediğini göreceksin.”

Hastanın parmağını bükemediğinden emin olduktan sonra konuşmaya devam edin “söylediğim gibi parmak iç zihninin – gerçek senin - kontrolünde. Gerçek sen harfi harfine ne olduğunu bilir – sana yalan söyleyemez çünkü sen herşeyin doğrusunu bilirsin ve bu iç zihin gerçek sensin. Eğer sana bir şey sorarsam ve sen bana herşeyi anlatmazsan veya bana yalan söylersen, iç zihninin kontrolündeki parmak bükülecek ve ben bana anlattığından daha fazlası olduğunu düşüneceğim.”

Eğer doğru söylemiyorsa veya bir şey saklıyorsa hastanın parmağının büküleceği önermesi sinsi bir önermedir. Ona parmağının kontrolünün onda olmadığı izlenimini verir. Bu yolla, yalan söylediğinde parmağını hareket ettirerek kendini ele verir, böylece operatörü doğru iz üzerinde tutar.

Fobileri tedavi etmek için önce onları fark etmelisiniz. Bazen fobiler doktor tarafından bile fark edilmez.

Sınıfa hipnoanaliz için doktorlardan birinin eşi getirilmişti. Kocası onun rahatsızlıklarının sebebini anlamaya çalışıyordu. Üç cildiyeci eşinin problemini skleroderma olarak tanılandırmıştı. Hastalığın etkileri saç ve kaş dökülmesiyle sonuçlanmıştı. Bu durum ölü bebekle sonuçlanan bir doğum sonrası başlamıştı. Ayrıca hastada çocukluktan beri gül alerjisi vardı. Hipnoanaliz derin kökleri olan bir hastalıklı korku ortaya çıkardı – bir fobi.

Elman: Küçük bir kız olduğun birinci sınıfa gitmeni istiyorum. Okul senin
için eğlenceliydi, öyle değil mi?

Hasta: Birinci sınıfta değildi.

Elman: Çalışmayı falan mı sevmedin?

Hasta: Hayır öğretmeni.

Elman: Bu seni bir şekilde etkiledi mi? Okul hakkında çok kötü düşünüp
bir şekilde tepki göstermene yol açtı mı?
Hasta: Hayır. Hiçbir zaman böyle bir şey yapmadı.

Elman: Başka bir değişle, sen bunu aldırabilecek güçteydin. Şimdi
yapacağımız şey seni dördüncü sınıfa götürmek. Bu sınıfta nerede
oturuyorsun? Her nefeste hafızan daha da gelişiyor.

Hasta: Üçüncü sırada.

Elman: Söyle bana, hiç gül alerjisi geçirdin mi?

Hasta: Sanırım geçirdim.

Elman: Şimdi, seni üçüncü sınıfa götüreceğiz. Üçüncü sınıfta dördüncü
sınıfta olduğundan daha net göreceksin. Ben bunu söylerken her
nefeste hafızan daha da gelişiyor. Daha iyi olduğunu
fark ediyorsun, değil mi? Üçüncü sınıftayken hiç gül alerjisi olmuş
muydun? Peki, seni ikinci sınıfa
götüreceğiz. Şimdi ikinci sınıftasın, söyle bana, daha önce hiç gül alerjisi geçirdin mi?

Hasta: Sanmam.

Elman: O zaman ikinci ve üçüncü sınıf arasında bir çeşit duygusal içerikli
Bir şey oldu. İkinci sınıfın sonuna gidelim. Şimdi haziran. Yedi yaşı
civarındasın ve ikinci sınıfta olduğuna göre gül alerjin yok, değil
mi?

Hasta: Hayır.

Elman: Noel zamanı ve sen üçüncü sınıftasın. Bu yılın ilk kısmında seni
herhangi bir şekilde rahatsız edebilecek bir şey oldu mu?

Hasta: Halam öldü.

Elman: Halan hayatında nasıl bir yer tutuyordu?

Hasta: Çok önemliydi.

Elman: Önemli kişi. Şimdi onu düşündüğünde bile çocukken hissettiklerini
hissedebilirsin. Halan uzun süredir hasta mıydı?

Hasta: Çocuk doğururken öldü.

Elman: Ve seni üzen şey bu muydu? Ve bu gül alerjisinin başladığı yıldı,
öyle mi?

Hasta: Gülleri çok severdi.

Elman: Yani gül alerjisini başlatan şey bu oldu. Şimdi bunun biraz
öncesine gidelim. Bu gül alerjisi – onu güllerle bağlantılı olarak
düşündüğünden mi olmuştu?
Hasta: Bunu hiç düşünmedim?

Elman: Bunu o günden bu güne kadar hiç düşünmedin. Bir bağlantı
olabileceğini hiç fark etmedin. Onun ardından çok yas tutmaya
devam ettin mi?

Hasta: Evet.

Elman: Ve ailenin geri kalanı bunu nasıl karşıladı? Onlar da yas mı
tutuyordu, çok mu kötülerdi? Söyle bana, kendini ne yaparken
buldun?

Hasta: O çok büyük bir kayıptı ve ben çok ağladım.

Elman: Buna nasıl tepki gösterdin? Kendini yalnız başına ağlarken falan
mı buldun?

Hasta: Ağlamaktan kendimi alamadım.

Elman: Yani tam sevdiği güller de geldiği zaman...

Hasta: Güllerden o zamandan itibaren nefret ettim.

Elman: Şimdi gül alerjisinin nereden geldiğini fark ettin, bunun sana tekrar
sorun olacağını zannetmiyorum... Ve şimdi durumu
göğüsleyebilirsin... Şimdi bu cilt bozukluğunu fark ettiğin ilk günü
hatırlamanı istiyorum, ve bana nerede olduğunu ve bunu nasıl
fark ettiğini anlatmanı istiyorum. Ne oldu?

Hasta: Saçımın bir noktada seyrek olduğunu fark ettim.

Elman: Onu çektiğin nokta mı?

Hasta: Evet. Oturduğumu hatırlıyorum – dışarıdaydım. Ve tenimin ve
kafa derimin soğukluğunu hissediyorum, o noktanın büyük olması
beni çok korkutmuştu.

Elman: Ne zamandı bu?

Hasta: Doğum yapmadan önce.

Elman: Doğumla ilgili aklında bir şey var mıydı? Onunla ilgili bir endişen
var mıydı?

Hasta: Bildiğim kadarıyla yoktu.

Elman: Seni bu arada üzen bir şey var mıydı?

Hasta: Evet.

Elman: Seni üzen şeyi söyle bana. Neydi?

Hasta: Çok yorgundum. Bir yaşında bir bebeğim var ve bir de üç yaşında,
çok yorulmuştum ve biz taşınıyorduk.

Elman: Genç bir annenin bu noktada alabileceğinden çok fazla. Bu
muydu? Veya neydi? Anımsa, bana çok önemli bir şey söyledin –
halanın çocuk doğururken öldüğünü. Bunu hatırlıyor musun?
Bebeğinin de bana yeni doğmuş olduğunu söylemiştin. Ayrıca
halana hala bir sevgin olduğunu söylemiştin. Bu doğru mu?

Hasta: Evet.

Elman: Şimdi bu iki faktörü bir araya getiriyoruz ve bebek doğurmayı
beklediğini ve çok endişeli ve yorgun olduğun için yorucu bir
hamilelik sürecinden geçtiğin ortaya çıkıyor. Bu doğru mu?

Hasta: Evet. Hiçbir zaman doğuramayacağımı sık sık söyledim. Bunun
için suçlu hissediyorum. Komşularla konuşuyordum ve doğurmak
için çok yorgun olduğumu söylüyordum.

Elman: Sonra aşırı bir endişe vardı.

Hasta: Bu on ay sürdü.

Elman: Doğurmaya korkuyordun. Bu doğru mu?

Hasta: Öyle görünüyordum.

Elman: Ve bu deri yangısı durumu – bu zamanda mı gelişti?

Hasta: Yalnızca tam olgunlaşmamış bir nokta. Bayağı büyük.

Elman: Bebeğin yeni doğduğunu söylemiştin?

Hasta: Evet.

Elman: Yorgun hamilelikten veya başka bir şeyden dolayı bunun olmasını
bekliyor muydun?

Hasta: Hayır.

Elman: Fakat hamileliğe hevesle bakmıyordunuz. Öyle değil mi?

25. Fobiler / Hastalıklı Düşünceler / ideomotor tepkiler - II -

Hasta:
O zaman böyle yaptığımı bilmiyordum.

Elman:
Fakat ona iyi bakmadığın doğru, değil mi? Lafları ağzına tıkmaya çalışmıyorum, yalnızca bana neler olduğunu anlatmanı istiyorum.

Hasta:
Bebeğin zamanı geldiğinde doktora gitmeye devam ettim. Fakat öyle yoruldum ki. Onlar benim doğuracağımı düşünüyordu çünkü ilki neredeyse on aylık olmuştu. Ve sonra bir rüya gördüm?

Elman:
Rüyanda ne gördün?

Hasta:
Bekleme odasında oturduğumu gördüm ve doktor yanımdan geçip gitti. Kanama geçiriyordum ve ona yardım etmesi için yalvardım, bir tenis raketi vardı ve şort giyinmişti ve “tenis oynamak zorundayım” diyerek güldü. Ve ben yardıma ihtiyacım oluğunu biliyordum. Bütün rüya bundan ibaretti.

Elman:
Sadece bekle – bekle. Bu rüyanın seni uyardığını biliyorum. Parmağımı şıklattığımda bu rüyanın ne anlama geldiğinin –hayatındaki öneminin - farkına varacaksın ve parmaklarımı şıklattığımda bunu bana söyleyebileceksin... -parmakları şıklatır- Bu rüya senin için ne anlama geliyordu?.. Biliyorsun.

Hasta:
Ziyaretlerimde doktora yorgun olduğumu söylediğimde beni dinlemediğini düşündüm.

Elman:
Ve sen ona yardım için yalvarıyordun ve o sana yardımcı olmuyordu. Doktor geri duruyordu. Rüyanın ana maddesi buydu. Başka bir deyişle sen bu hamilelik sürecinden geçerken o tenis oynuyordu ve sen çok endişeliydin.

Hasta:
Evet.

Elman:
Şimdi, halanın ölümü üçüncü hamilelik süresinde mi oldu?

Hasta:
Birincisinde.

Elman:
Halanın herhangi bir durumuyla kendininki arasında bir bağ kurdun mu? Kendini onun geçtiği zorluklardan geçiyormuş gibi hissettin mi?

Hasta:
Bunu konuşmak benim için çok zor fakat her çocuk sahibi olmamdan önce annem “bu geçirdiğin berbat birşey” derdi. Bu beni çok korkutmuştu. -Hasta ağlamaya başlar-

Elman:
Şimdi sen bu baş probleminin asıl sebebini buluyorsun. Eminim. Çünkü buna karşı nasıl tepki vereceğini görebiliyorum. Her bebek sahibi olmanda bu olduysa...

Hasta:
Doğumda benimle birlikteydi ve taşınmama yardımcı oldu.

Elman:
Eğer bu tekrar olursa onun orada olmaması daha iyi olur.

Hasta:
Evet, bunu düşündüm.

Elman:
Bu şey – cilt probleminin – veya onun herhangi bir formu kişinin çözmeye çalıştığı duygusal bir problem olduğunu gösteriyor ve duygusal problem büyüdükçe kişi bununla nasıl başa çıkılacağını bilmiyor ve deri iltihabı başlıyor. Fakat hamilelik boyunca çok yorgun olmanızdan dolayı korktuğunuz gerçeğinin üzerini temizledik ve annenizin söylediği kelimeler yüzünden ve önceki doğumlarda tereddüt yaşadığınız için – büyük ihtimalle bilinçsiz olarak – noktalar belirdi. Fakat bebeğin doğumundan hemen sonra noktaların nasıl geliştiğini anlatın. Çünkü çok hızlı olarak geliştiklerini hayal edebiliyorum. Bu doğru mu?

Hasta:
Evet, öyle oldu.

Elman:
Bunun neye işaret ettiğini şimdi görüyorsun, öyle değil mi? Neyin göstergesi? Sana söylememe izin verme. Bana bu deri bozukluğunun neyi işaret ettiğini söyleyin. Bilmen gerekiyor.

Hasta:
Bebeği kaybettikten sonra çok kötü hissettim fakat bunu diğer iki çocuk yüzünden göstermek istemiyordum. Bunu her şekilde içime akıttım fakat dışarı vuramıyordum.

Elman:
Fakat içe dönük olarak kendini oldukça kötü hissediyordun. Bu içe dönüklüğünün zarara yol açtığını söylemez misin? Bunu hissettin mi? Diğer bir değişle varmak istediğim şey – açık bir şekilde söylersek – bu senin için ne ifade ediyor? Olanlar için bir tür cezalandırma mı?


Hasta:
Bu şekilde hiç düşünmemiştim.

Elman:
Peki, onun hakkında böyle mi hissetmiştin?

Hasta:
Onun doğumla bağlantılı bir şey olduğunu düşünmüştüm. Hormonlar sanmıştım.

Elman:
Çoğunlukla güçlü duygusal durumlar hızlandırıcı faktörlerdir. Bu yaşadığınız berbat korkunun içindeki duygu da olabilirdi ve sonra tereddüdünüz – ayrıca halanızın doğum sırasında ölümü ve sizin yeni bebek sahibi olmanız – size, belki de o kadar yorgun olmasaydınız bebek kurtarılabilirdi gibi geldi. Sorumlu olmak istememenize rağmen belki de sorumlu olduğunuzu hissettiniz? Duygu bu değil miydi? Hissettiğiniz duygu bu muydu?

Hasta:
Evet.

Elman:
O çocuğun, tıpkı diğer iki çocuğun gibi, yaşaması ve sağlıklı olmasını engelleyecek kasıtlı bir şey yapmış olamazsın. Fakat bilinçli veya bilinçsiz seni sebep olan faktör gibi hissettiren bir duygu vardı?

Hasta:
Evet.

Elman:
Buna suçluluk kompleksi der miydin?

Hasta:
Evet.

Elman:
Bahsettiğim terim buydu. Cilt yanmasının bir suçluluk kompleksini temsil ettiğini hissediyor musun?

Hasta:
Evet. Ayrıca yardım alabileceğimi de umut etmiştim. Söylemek istediğim doktorun yardımına ihtiyacım olduğu ve...

Elman:
Bu düşünceleri bilinçli olarak bir araya topladın mı hiç?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Zihninizde “acaba bebeğin doğumu ve diğer şeylerin bu cilt bozukluğuyla ilgisi var mı?” diye düşündünüz mü hiç?

Hasta:
Evet, bunu en başından beri düşündüm.

Elman:
Peki, bu bozukluktan nasıl kalıcı olarak kurtulabileceğini söylememe izin ver. Öncelikle şunu söyleyeyim: bize dış kaynaklardan gelen şeylerden biz sorumlu değiliz... Mesela, eğe birisi bana geldiğinde elinde silah var diye ölümden korkan bir kişiysem kalp krizi geçirmem benim suçum değil, öyle değil mi?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Sence halası çocuk doğururken ölen ve aşırı derecede yorgun olan ve bu hamileliğin diğerlerine benzemediğinden dolayı çok berbat deneme dönemlerinden geçen – hepsi dış etkenler - biri suçlu olabilir mi? Ne söylediğimi anlıyor musun? Annen zaman geldiğinde farkında olmadan silahı sana doğrultuyor ve “berbat bir dönem geçiriyorsun” diyor. Ve onun getirdiği korkuyu biliyorsun. Halana olmuş ve sana da olan korkunun aynısını getirdi –oradaydı, öyle değil mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Yani suçluluk kompleksi için hiçbir sebep olmadığını görmüyor musun? Bu şeyler dış etkenler sebebiyle oldu. Bunu göremiyor musun? Doktorun sana yeterince yardım etmediği korkusu. Bu rüyanın bana anlattığı – eğer sana anlatmıyorsa – yardım için yalvardığınız. Ve doktor “ben dışarı tenis oynamaya gidiyorum” der gibi görünüyordu. Şimdi, sen oradayken kanama geçirmiyordun, fakat Freud her rüyanın bir dilek gerçekleştirmesi olduğunu söyledi.

Hasta:
Ben – neredeyse...

Elman:
Evet. Fakat duruma bak. Kişinin her rüyasında bir yerlerde dilek gerçekleştirme vardır. O rüyada sen yardım istiyorsun – bu arzulanan bir şey, öyle değil mi? Yardım istemiştin.

Hasta:
Evet.

Elman:
Yardım yerine ne aldın? Dışarı tenis oynamaya gittiği izlenimi vardı... Burada ona yardımcı olacak uygun cesaretlendirmeyi alamamış ve dehşete düşmüş bir kadın var. Bu senin suçun değildi. Bunların hepsi dış etkenlerdi. Fakat bir şekilde buna katkıda bulunduğunu – bir şey yapmış olabileceğini - hissediyor olabilirsin. Ve bu – damarlarını kemiren – dermatitise sebep olabilir. Ne söylediğimi anlıyor musun? Fakat onu daha fazla tahriş etmene gerek yok, sebebini bildiğine göre – ve sebep sana tamamen görünür hale geldiğine göre - kafa derine daha fazla dokunma arzun olmadığını hissedeceksin... Şimdiden daha iyi hissediyorsun öyle değil mi?

Hasta:
Evet.

Elman:
Ve bundan sonra güle karşı alerjin olmayacağını da biliyorsun çünkü nerden kök saldığını bildiğine göre onunla mücadele edebilirsin... Ve şimdi, gözlerini açtırdığımda yalnızca ne kadar iyi hissettiğini fark et... Konuştuğumuz her kelimeyi hatırlayacaksın... Nasıl hissediyorsun?

Hasta:
Daha iyi hissediyorum.

26. Alerjiler

Size alerjik tepki ile ilgili başka bir vaka anlatmama izin verin. Hipnoanalizi on bir yaşına, ağır bir polen alerjisi gelişene kadar hiçbir alerjik belirtisi olmayan genç bir bayana uygulamakla görevlendirilmiştim. Sekiz yaşında annesi öldüğünde bunun küçük çocuk için büyük bir şok olduğunu hipnoanaliz ortaya çıkardı. Sonunda şoktan çıkmış gibi görünüyordu ve sağlığı çok iyi durumdaydı. Hiçbir alerjik belirtisi yoktu. Üç yıl sonra babası evlendi ve üvey annesini çocukla yaşaması için eve getirdi. O sonbaharda polen alerjisi başladı. Hipnoanalizde üvey annesini ilk gördüğünde ne kadar öfkelendiğini anlattı. Hala derinden annesini özlüyordu ve kimse onun yerini dolduramazdı. Geceleri ağlayarak uykuya dalardı, babasının ve üvey annesinin onun nasıl hissettiğini bilmesini istemeden onların yanında gözyaşlarını içine akıtırdı. Ağlama hep devam etti, akşam yalnız olduğunda kendisini uykuda bile ağlarken buldu. Sonra polen mevsimi ve onunla beraber ilk alerjik saldırı geldi. O zaman kızı gördüm, polen mevsiminin ortasındaydı ve benim “ağlama sendromu” adını verdiğim şey onda kolaylıkla görülüyordu.

Bana göre her polen alerjisi bir ağlama sendromunu temsil eder. Gözler yıpranır ve silmekten kızarır; burun akar; boğaz kurur ve gıcık olur. Sık sık soluma güçlüğü olur. Bütün bu belirtiler bir kişi aşırı ağladığında ortaya çıkar. Hipnoanaliz tekrar tekrar ortaya çıkarıyor ki polen ve diğer solunum yolu hastalıklarının kurbanları travmatik tecrübeler yaşamış ve bu da sürekli ağlamaya yol açmıştır. Ağlama belli ki alerjiye olan hassaslığın değişimine yol açıyor ve polen alerjisinin ağlama sendromunda alerjik reaksiyonlar gelişiyor.

İnanıyorum ki bir kişinin hoşlanmadığı düşünceleri bastırması mümkün olduğu gibi bu düşüncelerden kaynaklanan duyguları da bastırması mümkündür. Gözyaşı doğanın rahatlama mekanizmalarından biridir. Eğer düşünceler gözyaşı getirirse ve gözyaşı bastırılırsa -yani mekanizmanın çalışmasına izin verilmezse – birçok solunum yolu hastalığı gelişir ve gelişecektir. Eğer bu ağlama sendromunu yüzlerce duygusal bozuklukta gördüyseniz inanıyorum ki siz de ağlama sendromunun daha ileri tıbbi araştırma ve çalışmalara konu olması gerektiğine katılırsınız. Her hastada sendromun sebebini bularak solunum yolu hastalığı olan birçok kişiye yardımcı olabilirsiniz.

Fakat istisnalar da vardır. Bir doktor sınıfa oğlunu getirmişti, astım ve polen kurbanı on bir yaşında bir çocuk. Birçok tıbbi tedavi uygulanmış fakat başarısız olunmuştu. Hala çocuğun astımı devam ediyordu. Daha sonra baba hipnoz öğrendi ve bir akşam hipnoz kullanarak astımın sebebini bulmamızı teklif etti.

Denemeyi onayladım fakat ebeveynlerden hiçbirinin çalışma sırasında odada olmamasını şart koştum. Ona sevdiğimiz insanların hipnoz yaparken odada bulunmasının makul olmadığını açıkladım. Duygusal olarak bağlı olan hastalar aile üyeleri orada olduğunda kendilerini utandıracak veya başkalarını rahatsız edebilecek şeyler söylemenin korkusuyla rahat konuşamayacak.

Çocuk çok yardım istedi ve hipnoza harika karşılık verdi. Hipnoanaliz altında bebekken tüm yapması gerekenin ağlamak olduğunu ve annesinin hemen gelişini anlattı. Bebek bir kız kardeşin gelmesiyle dikkat ikiye bölündü; artık annesi her ağladığında önceki kadar hızlı tepki vermiyordu. Bir gün o kadar yüksek sesle ve kendini zorlayarak ağladı ki nefesi “komik bir ses” çıkardı. Ses onu hiç rahatsız etmedi fakat annesi onu duyduğunda koşarak geldi, çok korkmuştu.
“Hırıltı” diye bağırdı ve doktor olan kocasına söylediğinde o da korktu. Artık çocuk ağlayarak ve o sesleri çıkartarak her istediğinde ilgi çekebiliyordu. Annesinin ve babasının kardeşine gösterdiklerinden daha fazla ilgi göstermesini sağlayabilirdi.

Hipnoanaliz benim görebildiğim ani bir gelişme yaratmadı. Seansın sonuçlanmasından hemen önce çocuk ailesinin kız kardeşini daha çok sevdiğine emin olduğu bilgisini verdi. Sevgilerini o kadar çok istemişti ki astım bu bedeli ödemek için küçük bir fiyat gibi görülüyordu. Aile bu durumdan haberdar edildiğinde şok oldular. Bana güçleri dahilinde her şeyi yaparak ağabey-kardeş problemini çözecekleri sözünü verdiler. Eminim, yavaş yavaş, kardeş rekabeti azalırken çocuk büyüdükçe astımını üzerinden atacaktır.

Birçok vakada, hasta daha önceden onlarla bir sorun yaşamamasına rağmen birdenbire her tür alerji yapan maddeye karşı kuvvetli tepkiler geliştirmeye başlıyor. Deri testleri onun çikolatadan yüne kadar her şeye karşı hassas olduğunu gösterebilir. Bu testlere bakarak inanıyorum ki bu alerjiler her zaman var ve yalnızca alerjik tepki etkileniyor. Aniden polen alerjisi tutan bir hasta belki de bütün hayatı boyunca polene karşı alerjikti fakat ağır tepki bir duygusal problem tarafından hızlandırılıyor. Bunun birçok alerji için doğru olduğuna inanıyorum.

27. Alerjik Astım

Hasta yirmi dört yaşında astım geçirmeye başladı. Bu durum yedi yıl sürdü, sonra yedi yıl gibi bir süre tamamen kayboldu ve doktoru onu sınıfa getirmeden altı ay önce ileri derecede tekrar etti.

Hastaya aile hayatı, işi, evliliği, vs. hakkında birçok ön hazırlık sorusu sordum ve herşeyin gayet iyi olduğunu söyledi. Onu geçmişe götürdük ve öğrendik ki gelişme döneminde ne astım ne de herhangi bir alerjik problemi vardı. Evlendiğinde otuz üç yaşındaydı.

Elman:
Birkaç aydır evlisin. Çalışıyor musun evde mi kalıyorsun?

Hasta:
Çalışıyorum.

Elman:
İşini seviyor musun?

Hasta:
Evet efendim.

Elman:
Parmağımı ilk şıklattığımda ilk astım olduğun güne gideceksin ve neler olduğunu bileceksin… parmakları şıklatır- Neler oluyor bugün?

Hasta: Öksürüyorum. Üşütmüşüm.

Elman: Evde her şey nasıl?

Hasta: İyi.

Elman: Kocanla aran nasıl?

Hasta: Gayet iyi.

Elman:
Bu senin astım olduğun ilk gün. Bir soğuk algınlığının astıma dönüşmesi için bir şeyler olmuş olmalı. Parmaklarımı şıklattığımda o gün seni duygusal olarak üzen şeyin ne olduğunu bileceksin… -parmakları şıklatır-… Neydi o?

Hasta:
Bilmiyorum.

Elman:
Şimdi tamamen gevşek kal. Kolunu kaldırıp bıraktığımda onun tam olarak ne olduğunu bileceksin ve eğer bana söylemek istersen söyleyebilirsin ve eğer bana söylemek istemiyorsan buna zorunlu değilsin. Fakat onun ne olduğunu bileceksin… Şimdi, o gün ne oldu? Bana söylemek ister misin? -Hasta rahatsız olur, gözyaşı dökmeye başlar, tipik ağlama sendromunu yaşamaktadır- Bu senin astım olduğun ilk gün. Astım atağın başlamadan beş dakika öncesi. Neler oluyor?
Hasta:
Öksürüyorum, öksürüyorum ve öksürüyorum.

Elman:
Ne için endişeleniyorsun?

Hasta:
Öksürüğü sevmiyorum.

Elman:
Aklında bunun ciddi bir şey olduğuna dair hiçbir fikir var mı?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Eşin nerede, evde mi?

Hasta:
Benimle birlikte.

Elman:
Öksürüğünle ilgili o ne yapıyor? Bir şey yapıyor mu?

Hasta:
Hayır efendim.

Elman:
Ne zamandır var bu öksürük?

Hasta:
Üç haftadır.

Elman:
Ve hala çok kötü öksürüyorsun. Son üç haftadır neler oluyor?

Hasta:
Hastanedeydim.

Elman:
Hastanedeydin. Ne için?

Hasta:
Zatürre.

Elman:
Yani, zatürre geçirmiştin ve bunun için hastanedeydin. Hastanedeyken oldukça hastaydın, doğru mu?

Hasta:
Evet.

Elman:
Hastanedeyken korktun mu?

Hasta:
Hayır.

Elman:
Tüm süre boyunca iyi olacağını biliyor muydun?

Hasta:
Evet efendim… -Hasta hıçkırarak ağlamaya başlar- Patronum ben de verem olduğunu söyledi. Bunu tekrar tekrar söylemeye devam etti.

Elman: Patronun sende verem olduğunu düşündü. Şimdi, tüm korkunun altını çizen sebebi bulmaya başladık, ne dersiniz?

Hasta: Evet efendim.

Elman: Ve şimdi astımın nereden geldiğini bulmaya başladık, değil mi? Çünkü ta derinde bunu söyleyerek sizi çok korkuttu, öyle değil mi?

Hasta: Öyle düşünmemiştim.

Elman: Fakat şimdi geri dönüp baktığında onu daha net görebiliyor musun? Onun kelimelerinin senin üzerinde şaşkınlık yaratıcı bir etkisi olduğunu fark ettin, değil mi?

Hasta: Evet efendim, onun yüzünden işimden ayrıldım.

Elman: Şimdi en son astım krizine dönelim ve altı ay önce başlayan kriz aynı malzemelerden mi oluşuyor bir görelim... Altı ay önce ne oldu?

Hasta: Nezle gibi – üst solunum yolu iltihabı başladı ve ardından astım ortaya çıktı.

28. Depresyon - I -

Birkaç yıl önce bir psikiyatrist intihar eğilimli bir depresif hastayla çalışmamı rica etti. Daha önce böyle bir hastayla çalışmadığım için isteksizdim. Fakat doktor çok az ilerleme kaydettiğini ve benim yardımımla en azından hipnotik tekniklerle bu tür bir kişiyle nasıl başa çıkabileceğini öğrenebileceğini açıkladı. Pek zevk almadığım bir görevdi fakat doktor da benim gibi bilgi arayışındaydı ve bu intihar eğilimli depresif birini psikiyatrik açıdan incelemek için iyi bir fırsattı. Hasta, neredeyse kırk yaşında bir kadın, pek konuşkan değildi. İlk başta tekrar tekrar “Yaşamanın faydası ne? Ben ölmek istiyorum” dedi.

Hipnozu hazır bir şekilde kabul etti. Şimdi onun böyle hissetmesine yol açan şeyin ne olduğunu bulmak gerekiyordu. Yardımcı olabilecek cevapları alamadım. Evlenmişti, kendisini kocasına adamıştı ve çocuklarını seviyordu. Son zamanlarda onu kırık bir kalple bırakacak hiçbir trajedi olmamıştı. İlk seanstan sonra bırakmaya hazırdım. Psikiyatrist “onunla biraz daha çalış, Ben hala nedenin kaynağına inebileceğini düşünüyorum” dedi. Ve böylece tekrar denedim. Bu sefer bana psikiyatristin zaten önceden vermiş olduğu bilgileri verdi, fakat şöyle ekledi “intihar bizim ailede nesilden nesile geçiyor gibi. Annem de intihar etmişti ve ben de bir gün edeceğim – yakında”

Annesinin yıllar önceki intiharının kızının şimdiki depresif durumuyla ilgisi olup olmadığını merak ettim, fakat herhangi bir direk bağlantı bulamadım. İlerlemedeki eksikliğimiz cesaret kırıcıydı. Bu noktada psikiyatride TUS için çalışan ve hipnoz pratisyeni olmasına rağmen daha fazla pratik isteyen bir doktor çağırdık.

Daha önce bir psikiyatristi çalışırken izlemiştim fakat bu çok parlak bir öğrencinin yıllarca yaptığı çalışmaları hayata geçirmesiydi. Beş dakika içinde hastayı benim ve psikiyatristin saatler sonrası getirebildiğimiz rahatlık duruma getirdi. Hatırladığım kadarıyla kelimeleri şöyleydi “Bu kadının şimdi yardıma ihtiyacı var – sonra değil – ve onu şimdi alacak”.

Hasta ona baktı ve ilk defa yüzünde bir rahatlama belirtisi göründü. Hipnozu benden veya psikiyatristten kabul ettiğinden daha kolay bir şekilde kabul etti. Daha önce hiç olmadığı kadar derin somnambulizmde olduğu belliydi ve sorularını çok daha hazır şekilde cevapladı. Ben yaşını sorduğumda “neredeyse kırk” diye cevap vermişti. Fakat aynı soruyu o sorduğunda doğum tarihini ve kesin yaşını verdi. Cevaplama şeklinde büyük bir farklılık vardı ve sanırım bu onun, kişinin karşısında durarak konuşmak yerine başucunda çömelerek konuşması yüzünden hızlı ve tam işbirliği yapmasında etkili olmuştu.

Sonra ona ailesini sordu. O da tereddütsüz her şeyi açıkladı. Annesinin intiharından bahsettiğinde, o “Bana anneni anlat, nasıl bir insandı?” dedi.

Hasta “aynı benim gibi. Her zaman depresif. Ben küçük bir kızken kasabamızda bir sürü insanı öldüren bir sel olmuştu. Bu onu berbat bir şekilde depresif hale getirdi. Bir gün evi terk etti ve babam eve geldiğinde “annen nerede?” diye sordu, “bilmiyorum. Belki seli görmeye gitmiştir” diye cevapladım. Babam çok üzüldü. Bana neredeyse bağırarak “çabuk gel. Onu bulmamız gerekiyor” dediğini hatırlıyorum. Aceleyle sel sularının olduğu bölgeye gittik. Annem oradaydı, selin içine ve daha içe doğru gidiyordu.

Bu hastadan hiç detaylı bilgi alamamıştım. Psikiyatrist de öyle. Fakat bu doktor ilk önemli ipucunu birkaç dakika içinde ortaya çıkarmıştı. Onu daha fazla sorguladığında babasının, küçükken onu annesinin intihar düşünceleri hakkında uyardığını öğrendik.

Bu noktada hasta vahşice tepkiler vermeye başladı. Doktor onu dikkatle izledi. Gözyaşları akarken devam etti, “her gün, okuldan eve geldiğimde anneme bakmaya giderdim – her zaman karşıya bakarken, sanki dalmış gibi, bir koltukta otururken bulurdum. Bir gün okuldan eve geldim ve annem koltukta oturmuyordu. Bütün evde ona seslenerek onu aradım fakat bir cevap alamadım. Sonunda bir giysi dolabının kapısını açtım... ve orada, giysi dolabında sallanıyordu... ölmüştü.”

Doktor ve ben onu sakinleştirdik ve doktor “Bunu psikiyatristine neden söylemedin? Bay Elman’a neden söylemedin?” diye sordu.

“Söyleyemezdim – söyleyemezdim, çok korkunçtu. Onu hatırlamak istemedim.”

“Bütün bunlar olurken annen kaç yaşındaydı?”

“Otuz dokuz”

“Sen kaç yaşındaydın?”

“Sen kaç yaşındayım demiştin?”

“Gelecek Perşembe otuz dokuz olacağım”

“Bağlantıyı görmüyor musun?”

Hala ağlarken “tabi ki görüyorum. Bütün hayatım boyunca – o olay olduğundan beri – annemin yaşına geldiğimde onun yaptığını – intihar etmeyi – düşündüm. Fakat bunu yapmak zorunda değilim, öyle değil mi?”

Bundan sonra tedavi oldukça kolaydı. Bir yıl kadar sonra hastanın eşinden bir telefon aldım. Bana teşekkür etmek istedi; hasta kırk yaşını geçmişti ve mutluydu. Fakat şüphesiz asıl emek başucu tekniğini kullanarak bu kadının depresyonunu sonlandıran doktorundu.

29. Depresyon - II -

Sınıflarımdan birinde yakışıklı bir dişçi vardı ve güzel bir eşe sahipti. Her derse eşiyle beraber geliyordu. İyi arkadaş olduk.

Hipnoanaliz seansı yaklaşırken doktor bana geldi ve “eşim hipnoanaliz için iyi biri. Ara sıra ağır baş ağrıları çekiyor – migren tipinde ve bu ataklar başladığında ona nasıl yardımcı olacağımı bilmiyorum. Sizce migrene sebep olan şeyleri bulabilir misiniz?” dedi.

Kadının kendi doktoru da oradaydı ve hipnoanaliz yapılması taraftarıydı. Hipnoanaliz yaptığımız bu güzel kız kayda değer hiçbir şey anlatmadı. Hipnoanaliz tam bir yıkımdı.

Kocası bana geldi ve “Çok kötü. Herkesle başarılı olamayacağınızı biliyorum fakat bu zavallı kıza yardım etmiş olmanızı dilerdim. Fena halde yardıma ihtiyacı var.”

Ders bittiğinde eşimle seans hakkında konuşurken dedim ki “dişçinin karısı için üzgünüm. Kesinlikle yardıma ihtiyacı var.”

Eşim dedi ki “sana söylemem gereken garip bir şey var. Onunla çalışmayı bitirdiğinde beni yakındaki odalardan birine götürdü. Yalnız kaldığımızda bana ‘benim üzerimde hipnoanaliz yapmanız faydasız. Baş ağrılarının nereden geldiğini biliyorum. Kocam için çok endişeleniyorum. Bazen o kadar depresif oluyor ki amaçsız davranışlarda bulunuyor. Bir doktora görünmüyor. Onu o kadar içten seviyorum ki. Lütfen eşinizle bu konu hakkında konuşup bize yardımcı olmaya çalışın’”.

Bu alışılmadık bir durumdu... İkisinden hangisinin doğru söylediğini merak etmiştik. Belki birbirlerinin problemlerine yol açarak ikisi de haklıydı.
Dişçi bana eşimle özel olarak konuşup konuşamayacağımı sorduğunda derste konuşma yapıyordum. Eşim yakındaki odalardan birine giderken ona eşlik etti. Yalnız kaldıklarında dişçi “Bay Elman hipnoanalizle bir yere varamadığı için çok üzgünüm. Korkunç bir şekilde yardıma ihtiyacı var. Baş ağrıları gittikçe daha kötüleşiyor. Onu acı çekerken görmekten nefret ediyorum” dedi.

Eşim boğayı boynuzlarından tuttu. Ona eşinin söylediklerini – asıl onun yardıma ihtiyacı olduğunu, depresyon geçirenin o olduğunu – söyledi.

Zarif bir şekilde gülümsedi ve “Bay Elman, siz bunu daha iyi bilmelisiniz. Birçok doktorla çalıştıktan ve birçok hasta gördükten sonra bu hasta insanların nasıl kendilerinde bir problem olmadığını iddia ettiklerini görüyorsunuz. Tabi ki eşim tedavi görmesi gerekenin ben olduğumu söylüyor. Fakat inanın bana, asıl hasta olan o.”

Sınıfta üç psikiyatrist vardı ve bu konuşmadan sonra, dişçiye ve eşine psikiyatrik yardım almalarını tavsiye ettim. Daha sonra bana geldi ve “öğrencilerinizden psikiyatrist olan biriyle görüşeceğiz. Belki hipnoanaliz kısmında sizi yardıma çağırır.”

Tüm bu anlattıklarımdan sonra karısının hasta olduğunu düşünmez miydiniz? Sonuç olarak o oldukça zarif, mutlu bir adamdı, gülümsemesi ve şakaları her zaman hazırdı. Her zaman diğer doktorları gülmekten kırıp geçirecek espriler yapardı.

İşte işin karanlık tarafı: iki ay sonra intihara etti.

30. Depresyon - III -

Bir psikiyatristle iyi arkadaş olmuştum ve bir gün öğle arasında yemek sözü için ofisinde buluştuk. Çıkmadan önce beni hastalarından biriyle tanıştırdı, intihara eğilimli bir homoseksüel.

Psikiyatrist uzun zamandır bu genç adamla çalışıyordu, fakat hipnozun psikiyatrik değerinden şüphe ettiği için hiçbir hipnotik teknik kullanmamıştı.

Hasta gider gitmez psikiyatrist bana onun problemini anlatmaya başladı: “Ona yardım edemedim. Neredeyse yedi yıldır ücret ödemeyen bir hasta – ve tüm süre boyunca intiharla tehdit ediyor. Bir gün onu kapı girişimde ölü bulacağımı sürekli söylüyor.”

“Bundan endişe duymuyor musun?”

“Tabi ki, fakat intiharla tehdit eden kişiler genellikle bilinçsizce yardım isteyen kişilerdir. Asıl endişelenmen gerekenler derinden yaralanmış ve intihar lafını etmeyen hastalardır.”

“Fakat istisnalar olmalı”

“Tabi ki var ve o bunlardan biri olabilir. Her homoseksüel davranışa teşebbüs ettiğinde öyle bir suçluluk duyuyor ki ölmüş olmayı diliyor. Ona hipnozla yardım edebileceğini düşünüyor musun? İntiharla ilgili düşüncelerinde şimdiye kadar hiçbir şeyin etkisi olmadı, ben şüpheci olabilirim fakat hipnotik telkinleri denemeye hazırım.”

Telkinin iyilik yapamayacağından korktuysam da en azından zarar veremezdi ve böylece bir randevu ayarlandı. Freddie diye bahsedeceğim hasta otuzlu yaşlarda iyi görünümlü bir adamdı. Hareketlerinde feminen bir yön yoktu fakat renkli ve dar kıyafetler giyiyordu. Belki de kıyafetleri bir sahne sanatçısı için uygundu, fakat sokakta giymek için değil.
Dedi ki “sanırım doktor size problemimden bahsetmiş böylece daha fazla zaman kaybetmemize gerek yok. Eğer hipnoz bana yardımcı olacaksa onu denemeye hazırım.” Bu cümleye rağmen Freddie şu ana kadar karşılaştığım en dirençli hastalardan biriydi. O ilk seansta tek yapabildiğim şey onunla konuşmaktı; faydalı bir hipnotik durum geliştiremedim. Çok yetenekli bir genç olduğunu, kariyeri Broadway’de minik bir rolden ileri gidemeyen muhteşem bir şarkıcı olduğunu keşfettim.

Benim de bir müzik aşığı olduğumu duyduğunda çok heyecanlandı. Problemleri hakkında konuşmadı ve fakat müzik hakkında konuşmaya daha istekliydi. Bir saatin büyük bir kısmını karşılıklı ilgi alanlarımız hakkında konuşarak geçirdik. Sonunda, psikiyatriste hasta hipnozu tamamen reddettiği için şu an daha fazla devam etmenin bir anlamı olmadığını söyledim.
Doktor tekrar denemem için ısrar etti ve ikinci bir randevu ayarlanmıştı bile. Bu sefer hastaya karşı oldukça sıkıydım. Dedim ki “Freddie, eğer gerçekten yardımımı istiyorsan talimatlarımı takip etmek zorundasın. Eğer bu sefer de yapmazsan doktor ne derse desin hiçbir şekilde seninle çalışmam”.

Onu hipnozu kabul etmeye ikna edemedim fakat oto hipnoz öğreteceğimiz söylediğimde onun hipnozun bir formu olduğunu bilmeden hemen kabul etti. Konuyla hevesli bir şekilde ilgi duymaya başladı ve kendi eline veya ayağına anestezi uygulayabildiğini öğrendiğinde gerçekten ilerleme kaydettiğimize inandı. Oto hipnozu günde elli defa uzmanlaşana kadar uygulamasını istedim.
“Oh, hayır. İntiharı yıllardır düşünmedim – sen bana yardım ettiğinden beri.”
http://dahibeyin.blogspot.com/2012/11/yeni-bir-dil-egitimi-ve-ogrencinin.html
dahibeyin.blogspot.com
AddThis Social Bookmark Button
 
Learned Helplessness =? Öğrenilmiş Çaresizlik

Kavramların Yanlış Tercümesi ve sonuçları

 

Martin Seligman’in 1965’li yıllarda yaptığı deneyler sonucunda ortaya çıkan bir kavram “Learned Helplessness”. Deney Pavlovıdeneylerini tekrarlamak isteyen Selinger’in, deney sırasındaki köpek davranışlarını gözlemlemlenirken deneyin yön değiştirmesi sonucunda kelimelendiriliyor. Bu duruma da kelimelendirilmiş deneyimlilik denebilir.

 

Gruplara ayrılan köpekler farklı uyaranlarla uyarılır ve deney sonucunda davranışlar arasında bağlantılar kurulur. Daha sonra da uzun yıllar kavram üzerinde değişiklikler yapılır. Bu kavramın ortaya çıkardığı sonuç şudur. Köpek davranışları öğrendiklerine bağlı değişmektedir. Ancak köpek davranışları ile köpekten çok daha gelişmiş olan insan davranışlarını açıklama çok kolay olmasa gerektir.

 

Yazının konusu bu deney değil kavram ve kavramın Türkçe’ye tercüme edilmesindeki hataların ortaya çıkardığı sonuçlardır.  Google’da “öğrenilmiş çaresizlik” yazıldığında 2001 yılı tarihli bir yazının linki ilk sırada çıkmaktadır.

Learned Helplessness kavramı yardım alamamakla ilgilidir. Öyle ki yardım alınabileceğinin de farkında olmamayı ifade etmektedir. Martin Seligman psikolog’dur. Bu kavramı kullanarak kişilerin yardım alabileceklerinin farkına varılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Kişiler bunun farkına vardıklarında yardım alabilecek durumu da öğrenebilecekler ve müşteri haline gelebilecek ve yardım alabileceklerdir.

 

Ancak bu kavram Türkçe’ye tercüme edilirken “Öğrenilmiş Çaresizlik” kelimeleri kullanılmıştır. İngilizce’sinde sadece yardım içeriği var iken, Türkçe’de çare kelimesi olumsuzluk eki ile birlikte kullanılmaktadır.  Fiil kullanımı ise ilkinde etken iken, Türkçe’de edilgen hale dönüştürülmüştür. Böylece bu iki farklı kullanım kavramın anlamını çok farklı noktalara taşımaktadır. Fiildeki zaman ise di’li geçmiş iken Türkçe’de miş’li geçmiş zaman kullanılmaktadır.

 

Bu sebeplerden kavramın bütünü ile yanlış olduğu ifade edilebilir. Zira kavramdaki bilgi çaresizlik içeriği olarak aktarılmaktadır. Bunun ise farkında olunmadan geçmiş zamanda ve bir başkası gibi olarak “öğrenilmiş” olduğu da ifade edilerek, farkında olmadan bir rahatlama da sağlanmaktadır.

 

Orhan Gencebay’ın “Batsın Bu dünya” şarkısı da benzer bir sonucu ortaya çıkarmaktadır. Yaşadıklarını beğenmeyen ama şartlarını değiştirmek için de herhangi bir çaba göstermeyen kişiler, Gencebay’ın şarkısını duyduklarında, onlar da “batsın bu dünya “ diyerek rahatlamakta ve eş zamanlı olarak da pasifleşmektedirler. Yukarıdaki kavramı da öğrenen kişiler farkında olmadan “ben çaresizliği öğrenmişim, bu yüzden bir şey yapamıyorum” şeklinde rahatlayacaklardır, hem de farkında olmadan.

 

Bu durumu değiştirmek için çaba sarfetseler bile, çaresizlik içeriğinde kalınabileceği istenen sonuca ulaşmaları zorlaşacaktır ve hatta daha ileri giderek “çaresiz” kalabilecekleri yeni bir sonucu da elde etmiş olacaklardır.

 

Milliyet Cumartesi ekindeki yazımı yazarken aktarmak istediklerim bunlardı. Ancak daha önce de Türkçe tercümesi yanlış olan kavramlar sadece “öğrenilmiş çaresizlik” değildir. “İnner Child” kavramı da “İçimizdeki çocuk” olarak tercüme edilmiş ve yanlış tercüme, öyle olmadığı halde “içimizdeki trafik canavarına” kadar ulaşmıştır. İçimizdeki Çocuk’un bizden ayrışmış olduğunu ifade eden bu aktarımı yapanlar, farkında olmadan ayrışmışlar ve kendi anlatmak istediklerini artık “Arif Bey”e “söyletmektedirler. Arif olan anlar’dan yola çıkılarak kullanılan bu aktarım modeli, ne bu aktarımı yapan kişiye ve ne de bu bilgileri okuyan kişiye yarar sağlamayacaktır.

 

Inner Child olsa olsa çocukluk tavrını ve kullanılmayan çocukluk tavrının değişim ve gelişim süreçlerini etkileyebileceğini anlatmak istiyor olabilir. Çocukluk tavrımız gerçekten kolay öğrendiğimiz, kolayca gülebildiğimiz durumları için kullanılabilir. Özellikle spor yaparken ve ciddiye almadığımız içeriklerde bu tavrı kullanmaktayız ve öğrenme sürecimiz inanılmaz şekilde hızlanmaktadır.

 

Daha da ileri giderek “Ben içimdeki çocuğu öldürmedim” diyenlerin de olduğunu görebiliyoruz. Böylece çocukluk tavrını kullanamayan kişilerin kendilerini katil gibi hissetmelerini  sağlayan bir başka sonucu ortaya çıkmaktadır.

İnsan çaresiz değil doğal olarak, Türk toplumu en çaresiz dönemlerinde Kurtuluş savaş’ını kazanabilmiştir. Ancak Kişisel Kurtuluş savaşı, hayatın savaş olarak algılanmasını sağlayacak, kişilerin yaşama sevinçlerini azaltacak ve sonuçta  savaşın kaybedilmesini sağlayacaktır. Bu metaforu kullananlar kimler ise, onların da kendi kişisel kurtuluş savaşlarını kaybedeceği kolaylıkla söylenebilir. Kazansalar bile hayat onlar için bir savaş olarak devam edecektir.

 

Kişiler başarısız olduklarında başarısızlığı öğrenebilmekte ve bunu farkında olmadan yapmaya devam etmektedirler. Değişmesi gereken benzer veya farklı içerikte istenilen sonuca ulaşmak bu yapıyı kolaylıkla ortadan kaldırabilmektedir. Kaybetmeyi öğrenebilen bir kişi kolaylıkla kazanmayı öğrenebilir. Çare, Çaresiz, Çaresizsiniz, Çare Sizsiniz gibi hem yaratıcı olmayan ve hem de çaresizliği beynimize yerleştiren kavramlardan mümkün olduğu kadar uzak durmamız gerekiyor ve daha önemlisi sonuçlarının da farkında olarak.

 

Son olarak ise şu söylenebilir. “Bugüne kadar ulaştığınız sonuçların hepsi ama başarılı olsun, başarısız olsun,  hepsi “istediğiniz sonuçlardı”, farkında olmadan ama bilerek ulaştığınız.”

 

yazan: Cengiz Eren http://www.erenlp.com

AddThis Social Bookmark Button
 
4. Gün—Yanlış Olan Hiçbir Şeyi Yok

Siz yaratıcısınız, yaşamınızın her veçhesini yaratmak için Evren ile çalışıyorsunuz. Herkesin sahip olduğu gibi sınırsız güce sahipsiniz. Hiç kimse başkalarından daha fazla güce sahip değildir. Neşe veya acı, mutluluk veya üzüntü, huzur veya kaosu yaratan gücümüzü bu şekilde kullanırız. Kendi realitemizin herhangi bir veçhesini dönüştürmek için, tam şimdi, şu anda mevcut olanın sorumluluğunu almalıyız. Sorumluluk alarak, realitemizi yarattığımız gücü onaylıyoruz. İstemediğiniz bir yaşamı yaratmak için kullandığınız güç, istediğiniz yaşamı yaratmak için kullandığınız güç ile aynıdır, sadece gücünüzü farklı bir şekilde kullanmış olursunuz.

Bugün, yaşamınızdaki değiştirmek istediğiniz her durumu yazın. Yazdığınız her bir durumun yanına, ‘bundan sorumluyum ve onu dönüştürme gücüne sahibim’ yazın. Sorumluluğu alın, böylece hayallerinizin yaşamını yaratmak için gücünüzü bilinçli bir şekilde kullanabilirsiniz.

AddThis Social Bookmark Button
 
AKILDAN BÖLME TEKNİĞİ

 

İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa; payı gerçek kişiliğini gösterir, paydası da kendisini ne zannettiğini, payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür.

TOLSTOY

Tam bölünebilme kuralları

2 ile bölünebilme:

Sayının birler basamağındaki rakam 0,2,4,6,8 (çift) ise bu sayı 2 ile tam bölünür.

Örnek : 214234 sayısı 2 ile tam bölünür, çünkü 4 çift sayıdır.

3 ile bölünebilme:

Sayının rakamları toplamı 3 ve 3’ün katı ise bu sayı 3 ile tam bölünür.

Örnek : 543214 sayısının 3 ile tam bölünüp, bölünemeyeceğini bulalım.

543214 à 5+4+3+2+1+4 = 19 19, 3’e tam bölünmediği için 543214, 3’e tam bölünmez.

4 ile bölünebilme:

Sayının son iki basamağı 00, ya da 4 ile tam bölünebilen bir sayı ise bu sayı 4 ‘e tam bölünür.

Örnek : 325428 sayısının 4 ile tam bölünüp, bölünemeyeceğini bulalım.

325428 ( son iki basamağı) 28 ( 4’e bölüyoruz) 28/4 = 7. ( tam bölündüğü için 325428 , 4’e tam bölünür)

5 ile bölünebilme: Sayının son rakamı 0 yada 5 ise bu sayı 5 ile tam bölünür.

Örnek : 21432140 sayısının 5 ile tam bölünüp bölünemeyeceğini bulalım.

21432140, son rakam 0 olduğu için sayı 5 ile tam bölünür.

6 ile bölünebilme: Sayı 2 ve 3’e bölünüyorsa 6 ile tam bölünür.

Örnek : 28573 sayısını 6 ile tam bölünüp bölünemeyeceğini bulalım.

28573, 2 ile bölünmez , dolayısıyla sayı 6 ile tam bölünemez.

Örnek : 5325321822 sayısını 6 ile tam bölünüp bölünemeyeceğini bulalım.

5325321822 son rakam 2 olduğu için 2 ile tam bölünür.

5+3+2+5+3+2+1+8+2+2 = 33 à rakamları toplamı 3’ün katı olduğu için sayı 3 ile tam bölünür. O halde 5325321822 sayısı 6’ya tam bölünür.

7 ile bölünebilme: Sayının son basamağını 2 ile çarpıp kalan kısmından çıkarın. Elde ettiğiniz sayı 0 yada 7 ile tam bölünebilen bir sayıysa, sayı 7 ile tam bölünür.

Örnek : 364’ün 7 ile tam bölünüp bölünemeyeceğini bulalım.

364, son rakam 4, 4 x 2 = 8, kalan kısımdan çarpma işleminin sonucunu çıkarırsak, 36 – 8 = 28 , 7 ile tam bölündüğü için 364,7 ile tam bölünür.

Örnek : 1792 sayısının 7 ile tam bölünüp bölünemeyeceğini bulalım.

1792, son rakam 2, 2 x 2 = 4, kalan kısımdan çarpma işleminin sonucunu çıkarırsak, 179 – 4 = 175 elde ederiz. 175, son rakam 5, 5 x 2 = 10, , kalan kısımdan çarpma işleminin sonucunu çıkarırsak, 17 – 10 = 7, 7’ye tam bölündüğü için 1792, 7’ye tam bölünür.

8 ile bölünebilme: Sayının son 3 basamağı 000 yada 8’in katı ise, 8 ile tam bölünür.

Örnek : Sayımız 486362000 olsun. Son 3 basamağı 000 olduğu için sayı 8 ile tam bölünür.,

Örnek : Sayımız 312 455120 145 olsun son 3 basamak 145, 8 ile tam bölünemediği için sayı 8’e tam bölünmez.

9 ile bölünebilme: Sayının rakamları toplamı 9’un katı ise 9 ile tam bölünür.

Örnek : sayımız 34763542 olsun

34763542= 3+4+7+6+3+5+4+2+ = 34

34, 9 ‘a tam bölünmediği için sayı 9’a tam bölünmez.

10 ile bölünebilme: Sayının son rakamı 0 ise sayı 10 ile tam bölünür.

Örnek : 2432050 sayısı 10’a tam bölünür çünkü son rakamı 0’dır.

11 ile bölünebilme: Tek basamaklar kendi aralarında çift basamaklar( pozisyon alarak ) kendi aralarında toplanıp , çıkarılır. Sonuç 0 yada 11’in katı ise sayı 11 ile tam bölünür.

Örnek : Sayımız 343215 olsun. ( 3+3+1) – ( 4+2+5) = -4 ( tam bölünmez)

Örnek : Sayımız 35794627 olsun. ( 3+7+4+2) – ( 5+9+6+7) = -11 ( tam bölünür)

12 ile bölünebilme: Sayı 3 ve 4 ile tam bölünüyor ise 12 ile tam bölünür.

Örnek : Sayımız 25634344 olsun.

2+5+6+3+4+3+4+4 = 31. 31,3’e tam bölünmediği için 25634344, 12’ye tam bölünmez.

Örnek : Sayımız 2484 olsun. 2+4+8+4 = 18,3’e tam bölünür. Sayının son iki basamağı olan 84, 4’e tam bölünür. Dolayısıyla 2484, 12’ye tam bölünür.

13 ile bölünebilme: Sayının son rakamı 4 ile çarpılıp geri kalan kısımla toplanır. Toplam 13’e bölünüyorsa , sayı 13’ e tam bölünür.

Örnek : Sayımız 598 olsun. 8 x 4 =32, 59+32 = 91 elde ederiz. Tekrar 13 ile tam bölünebilme kuralını uygulayalım.

1 x 4 = 4, 9+4= 13 ( 13,13’e tam bölündüğü için 598 , 13’ e tam bölünür.)

17 ile bölünebilme: Sayının son rakamı 5 ile çarpılıp geri kalan kısımdan çıkarılır. Fark 0 yada 17 ile tam bölünebiliyor ise sayı 17 ile tam bölünür.

Örnek : Sayımız 663 olsun. 3 x 5=15, 66-15=51 elde ederiz. Kuralı bir kez daha uygulayalım.

1 x 5 = 5, 5-5 = 0 ( O halde 663 , 17 ile tam bölünür.)

19 ile bölünebilme: Sayının son rakamı 2 ile çarpılıp geri kalan kısma eklenir. Toplam 19’un tam katı ise, sayı 19’a tam bölünür.

Örnek : Sayımız 784 olsun. 4 x 2 = 8, 78+ 8 = 86

86, 19 ‘a tam bölünebildiği için 784 , 19’a tam bölünür.

23 ile bölünebilme: Sayının son rakamı 7 ile çarpılıp geri kalan kısma eklenir. Toplam 23’ün tam katı ise sayı 23 ‘e tam bölünür.

Örnek : Sayımız 667 olsun. 7 x 7 = 49, 66+49 =115 elde ederiz. Kuralı bir kez daha uygulayalım.

5 x 7 = 35, 11+35=46

46, 23’e tam bölündüğü için 667, 23’e tam bölünür.

24 ile bölünebilme: Sayı 3 ile 8’e tam bölünebiliyor ise 24 ile de tam bölünür.

Örnek : Sayımız 153048 olsun. 1+5+3+0+4+8= 21 ( 3’e tam bölünür.)

Son üç rakamı 048, 8’ e tam bölünür.

O halde 153048 , 24 ‘e tam bölünür.

29 ile bölünebilme: Sayının son rakamı 3 ile çarpılıp geri kalan kısma eklenir. Toplam 29’un tam katı ise sayı 29 ‘ a tam bölünür.

Örnek : Sayımız 667 olsun. 7 x 3=21, 66+21=87 elde ederiz. Kuralı tekrar uygulayalım.

7 x 3=21, 8+21=29

29, 29’a tam bölündüğü için 667 ,29’a tam bölünür.

31 ile bölünebilme: Sayının son rakamı 3 ile çarpılıp geri kalan kısımdan çıkarılır. Fark 0 yada 31’in katı ise sayı 31 ile tam bölünür.

Örnek : Sayımız 744 olsun 4 x 3 = 12, 74-12 = 62

62,31 ile tam bölündüğü için 774 ,31 ile tam bölünür.

33 ile bölünebilme : Sayı 3 ve 11 ile tam bölünüyorsa 33 ile de tam bölünür.

Örnek : Sayımız 693 olsun. 6+ 9 + 3 = 18 ( 3 ile tam bölünür.)

693 à ( 6+3) –9 = 0 ( 11 ile tam bölünür.)

O halde 693, 33 ile tam bölünür

36 ile bölünebilme: Sayı 4 ve 9 ile tam bölünüyorsa 36 ile de tam bölünür.

Örnek : Sayımız 918 olsun. 18,4 ile tam bölünmediği için 918, 36 ‘ya tam bölünmez.

37 ile bölünebilme

Sayının son rakamı, 11 ile çarpılıp geri kalan kısımdan çıkarılır.

Fark 0 yada 37’nin katıysa sayı 37’ye tam bölünür.

Örnek : Sayımız 925 olsun.

5x11=55

92-55=37 ( 37, 37’ye tam bölündüğü için; 925, 37’ye tam bölünür. )

Birler Basamağındaki Rakamı 9 Yapılabilen Sayılar İçin Genel Bir Yaklaşım:

Sayı, birler basamağı 9 olacak şekilde en küçük sayı ile çarpılıp, sonucun birler basamağı dışındaki kısmın bir fazlası katsayı olarak alınır.

7’ye bölümde katsayı,

7 x 7 = 49

4 + 1 = 5’tir.

13’e bölümde katsayı,

13 x 3 = 39

3 + 1 = 4’tür.

29’a bölümde katsayı,

29 x 1 = 29

2 + 1 = 3’tür.

Katsayı, bölünecek sayının birler basamağındaki rakamla çarpılıp, bölünen sayının birler basamağı dışında kalan sayıyla toplanıp, verilen sayıya bölünür. Kalan 0 ise sayı, tam bölünür.

Örnek :

321, 7’ye tam bölünür mü?

Katsayı, 7 x 7 = 49

4 + 1 = 5’tir.

5 x 1 = 5

32 + 5 = 37

37, 7’ye tam bölünmediği için, 321, 7’ye tam bölünmez.

Örnek :

2421, 29’a tam bölünür mü?

Katsayı, 29 x 1 = 29

2 + 1 = 3

3 x 1 = 3

242 + 3 = 245

245, 3’e tam bölünmediği için, 2421, 29’a tam bölünmez.

Örnek :

2925, 39’a tam bölünür mü?

Katsayı, 39 x 1 = 39

3 + 1 = 4

4 x 5 = 20